Yabancı, toplumsal bir tip olarak farklı ilişki biçimleri üreten ve farklı toplumsal kategorilerde somutlaşan bir kavramdır. Olumlu ve olumsuz ilişki biçimi üreten yabancı, kimi zaman tüccarda olumlu bir ilişki biçimi üretirken, kimi zaman ise göçmende olumsuz ilişki biçimi üretmiştir. Yirmi birinci yüzyıla gelindiğinde ise kitlesel göçler ile birlikte yabancı, olumsuz ilişki biçimi üreterek göçmende somutlanmıştır. İçinde yaşadığımız toplumsal durum içerisinde bu olumsuz ilişki biçimin aldığı hali zenofobi olarak tanımlayabiliriz. Zenofobi, neredeyse yerli ve yabancı ilişkisinin tek çıktısı haline gelerek bu ilişkiyi gergin bir zemine taşımıştır. Yabancılara yönelik bu yoğun olumsuz duygulanım etik ve politik açıdan yabancıları ahlaki sorumluluk alanından çıkarmakta ve birçok insan hakkı ihlaline neden olmaktadır. Medya ve politikacıların uygulamaları ile körüklenen zenofobi yabancı ile baş etme stratejisi haline gelmektedir. Gündelik yaşamın tüm alanlarının dışına itilmek istenen yabancının ev sahibi toplulukla uyum sürecini zorlaştırmaktadır. Kitlesel göç çağı haline gelmiş günümüz toplumlarında yabancıları ile uyum sürecinin önündeki engellerin insan haklarını koruma altına alarak azaltması gerekmektedir.
Birlikte yaşayabilecek miyiz, sorusunun cevabı hak temelli bir çözüm arayışından geçmektedir. Bu çalışmada ilk olarak zenofobinin nesnesi olan yabancının kim olduğu incelenmiştir. Daha sonra zenofobinin ne olduğu ve nasıl bir toplumsal ilişki biçimi ürettiğine odaklanılmıştır. Son olarak zenofobik tutum ve davranışları aşarak birlikte yaşamanın bir imkânı olarak hak temelli tartışmanın gerekliliği vurgulanmıştır. Zenofobi, birlikte yaşayabilmeyi neredeyse imkânsız hale getirmiştir. Yabancılara yönelik bu olumsuz duygulanım yoğunlaştıkça şiddet eylemleri artmaktadır.
Eleştiri, ibadet titizliğinde yapılması gereken bir faaliyettir. Eleştiride amaç hakikate ulaşmaktır. Eleştiri; yapmaktan çok yıkmaya hizmet eder, hele hele saldırı ya da düşmanlığa dönüşürse amacından büsbütün uzaklaşmış olur. Eleştiri; daha iyiye, daha güzele ulaşmak için yürütülen bir faaliyet olmalıdır.
Allah’ım! Bu mefhum bize ne kadar da yabancı… Bürokraside, akademik(!) dünyada, sanatta, eğitimde ve hatta sokakta… Çünkü toplumumuzda eleştirmek demek bir tür körlük içinde yargılamak demektir. Eleştirinin bizim toplumumuzdaki yeri, daha büyük ün için karşısındaki kişiyi yerle bir etmekle aynı şeydir. Dolayısıyla eleştiriye maruz kalma ihtimali bile üstünlüğü elden kaçırma korkusuna sebep olmaktadır. Bu zihinsel kalıplar içinde dürüst, ard niyetsiz ve makul bir eleştiriye bile rest çekmek, muhatabına aşırı tepkiler göstermek, kendisinde vehmettiği o enaniyete bağlı gücün kaybedilmesi olarak telâkki edilmektedir.
Aziz İslam varoluşsal önceliğini kaybettiği için, iktidarlar, emperyalistlerle ittifak içerisinde yer almayı tercih ediyor. İslam dünyası ulus-devletleri, varlıklarını, İslami dayanışma yoluyla değil, birbirlerini dışlayarak ve rekabetle sürdürüyor. Sözünü ettiğimiz ulus-devletler, ahlâki birliği değil, çıkarların birliğini esas alan ilişkiler kurmaya çalışıyor. Ahlâki birlik, ötekine karşı sorumlu olmayı gerektirirken; çıkarların birliği, ötekine karşı mutlak sorumsuzluğu öncelikli hâle getiriyor.
Toplumların kolektif kimliklerini inşa etme süreçleri sosyal uzam içerisinde ortak semboller, ritüeller, mitler ve değerler üzerinden güç kazanır. Robert Bellah’ın 1967’de Amerikan toplumu üzerine geliştirdiği sivil din kavramı, bu olgunun anlaşılması için önemli bir teorik çerçeve sunmaktadır. Bellah’a göre sivil din, bir toplumun ortak değerlerini, tarihsel mitlerini ve kutsallaştırılmış lider figürlerini dinî olmayan ama din benzeri bir …
Bugün Türkiye’deki entelektüel kesimin bir kısmı —akademisyeninden yazarına, sanatçısından kanaat önderine kadar— benzer bir Oblomovluk haliyle kuşatılmış gibidir. Okur, düşünür, eleştirir; ama nadiren sahaya iner, nadiren risk alır. Eylemsizlik bir erdem, mesafe bir kimlik biçimi haline gelir. “Ben analiz ederim, onlar uygulasın” anlayışı, düşünsel üretimin içinde entelektüel atalet kültürü yaratır.
Yabancılarla Dolu Bir Dünyada Zenofobi ve Birlikte Yaşamının İmkânı Üzerine
Yabancı, toplumsal bir tip olarak farklı ilişki biçimleri üreten ve farklı toplumsal kategorilerde somutlaşan bir kavramdır. Olumlu ve olumsuz ilişki biçimi üreten yabancı, kimi zaman tüccarda olumlu bir ilişki biçimi üretirken, kimi zaman ise göçmende olumsuz ilişki biçimi üretmiştir. Yirmi birinci yüzyıla gelindiğinde ise kitlesel göçler ile birlikte yabancı, olumsuz ilişki biçimi üreterek göçmende somutlanmıştır. İçinde yaşadığımız toplumsal durum içerisinde bu olumsuz ilişki biçimin aldığı hali zenofobi olarak tanımlayabiliriz. Zenofobi, neredeyse yerli ve yabancı ilişkisinin tek çıktısı haline gelerek bu ilişkiyi gergin bir zemine taşımıştır. Yabancılara yönelik bu yoğun olumsuz duygulanım etik ve politik açıdan yabancıları ahlaki sorumluluk alanından çıkarmakta ve birçok insan hakkı ihlaline neden olmaktadır. Medya ve politikacıların uygulamaları ile körüklenen zenofobi yabancı ile baş etme stratejisi haline gelmektedir. Gündelik yaşamın tüm alanlarının dışına itilmek istenen yabancının ev sahibi toplulukla uyum sürecini zorlaştırmaktadır. Kitlesel göç çağı haline gelmiş günümüz toplumlarında yabancıları ile uyum sürecinin önündeki engellerin insan haklarını koruma altına alarak azaltması gerekmektedir.
Birlikte yaşayabilecek miyiz, sorusunun cevabı hak temelli bir çözüm arayışından geçmektedir. Bu çalışmada ilk olarak zenofobinin nesnesi olan yabancının kim olduğu incelenmiştir. Daha sonra zenofobinin ne olduğu ve nasıl bir toplumsal ilişki biçimi ürettiğine odaklanılmıştır. Son olarak zenofobik tutum ve davranışları aşarak birlikte yaşamanın bir imkânı olarak hak temelli tartışmanın gerekliliği vurgulanmıştır. Zenofobi, birlikte yaşayabilmeyi neredeyse imkânsız hale getirmiştir. Yabancılara yönelik bu olumsuz duygulanım yoğunlaştıkça şiddet eylemleri artmaktadır.
Bu yazının devamı 207. sayıda.
Devamını okumak için satın alın
Bu sayıyı satın aldığınızda tüm yazılar açılır.
207. Sayıyı Satın AlGiriş yap
İlgili Yazılar
Ahlakın Eleştirisi ya da Eleştiri Ahlakı
Eleştiri, ibadet titizliğinde yapılması gereken bir faaliyettir. Eleştiride amaç hakikate ulaşmaktır. Eleştiri; yapmaktan çok yıkmaya hizmet eder, hele hele saldırı ya da düşmanlığa dönüşürse amacından büsbütün uzaklaşmış olur. Eleştiri; daha iyiye, daha güzele ulaşmak için yürütülen bir faaliyet olmalıdır.
Eleştiri, Bize Yabancı Bir Mefhum..
Allah’ım! Bu mefhum bize ne kadar da yabancı… Bürokraside, akademik(!) dünyada, sanatta, eğitimde ve hatta sokakta… Çünkü toplumumuzda eleştirmek demek bir tür körlük içinde yargılamak demektir. Eleştirinin bizim toplumumuzdaki yeri, daha büyük ün için karşısındaki kişiyi yerle bir etmekle aynı şeydir. Dolayısıyla eleştiriye maruz kalma ihtimali bile üstünlüğü elden kaçırma korkusuna sebep olmaktadır. Bu zihinsel kalıplar içinde dürüst, ard niyetsiz ve makul bir eleştiriye bile rest çekmek, muhatabına aşırı tepkiler göstermek, kendisinde vehmettiği o enaniyete bağlı gücün kaybedilmesi olarak telâkki edilmektedir.
En Büyük Kötülükle Uzlaşmak
Aziz İslam varoluşsal önceliğini kaybettiği için, iktidarlar, emperyalistlerle ittifak içerisinde yer almayı tercih ediyor. İslam dünyası ulus-devletleri, varlıklarını, İslami dayanışma yoluyla değil, birbirlerini dışlayarak ve rekabetle sürdürüyor. Sözünü ettiğimiz ulus-devletler, ahlâki birliği değil, çıkarların birliğini esas alan ilişkiler kurmaya çalışıyor. Ahlâki birlik, ötekine karşı sorumlu olmayı gerektirirken; çıkarların birliği, ötekine karşı mutlak sorumsuzluğu öncelikli hâle getiriyor.
Türkiye’de Ulusal Kimliğin İnşası: Sivil Din ve Sembolik İktidar
Toplumların kolektif kimliklerini inşa etme süreçleri sosyal uzam içerisinde ortak semboller, ritüeller, mitler ve değerler üzerinden güç kazanır. Robert Bellah’ın 1967’de Amerikan toplumu üzerine geliştirdiği sivil din kavramı, bu olgunun anlaşılması için önemli bir teorik çerçeve sunmaktadır. Bellah’a göre sivil din, bir toplumun ortak değerlerini, tarihsel mitlerini ve kutsallaştırılmış lider figürlerini dinî olmayan ama din benzeri bir …
Oblomovluk Sendromu: Psikososyal Bir Yaklaşım ve Türk Entelektüelinin Eylemsizliği
Bugün Türkiye’deki entelektüel kesimin bir kısmı —akademisyeninden yazarına, sanatçısından kanaat önderine kadar— benzer bir Oblomovluk haliyle kuşatılmış gibidir. Okur, düşünür, eleştirir; ama nadiren sahaya iner, nadiren risk alır. Eylemsizlik bir erdem, mesafe bir kimlik biçimi haline gelir. “Ben analiz ederim, onlar uygulasın” anlayışı, düşünsel üretimin içinde entelektüel atalet kültürü yaratır.
Alışverişe devam et