Kim Yerli? Kim Göçmen? Kim Yabancı?

Bilinen insanlık tarihinin en kadim meselesidir göç… Bir yerden başka bir yere gitmek anlamında hareketi/dinamizmi/devingenliği havi bir boyuta sahiptir. Nedenleri çeşitlidir… Coğrafyanın zorlayıcılığı olabileceği gibi açlık-yoksulluk-kıtlık-savaş da olabilir… Bir inancın-itikadın-ideolojinin yayılmasını sağlamak ya da ticari faaliyetler de dahildir bu nedenlerin arasına… Her halükarda mekan değişimi söz konusudur ve bu değişim tarih boyunca başka değişimleri de beraberinde getirmiştir. Kavimler göçü olarak bilinen olgunun tarihin akışını nasıl değiştirdiği malumdur. Anadolu olarak bilinen üzerinde yaşadığımız topraklar, göç hafızası en güçlü yerlerden biri olarak öne çıkar. Öyle ki buraların göç yolu olmasından mütevellit “köprü metaforuna” meşruiyet kazandırılmıştır. Gelip geçenin çokluğuna, Doğu ile Batı’nın birbirine bağlanmasına işaret eden bu metafor tarihsel bir gerçekliğe işaret etmenin yanında, köprülerin yapay karakteri gereği ilgili ülkeyi/toplumu kimlik-kişilik yoksunu olarak resmetmesi gibi son derece sorunlu bir içeriğe de sahiptir. Ancak konumuz bu olmadığı için burayı hızlı geçiyorum.

Tarih ilminden öğrendiğimiz kadarıyla diyebiliriz ki göçün etkilemediği bir toplum/kültür neredeyse yoktur. Orta Asya steplerinden Latin Amerika’ya, Hicaz Yarımada’sından Endülüs’e, İber Yarımada’sından Afrika ve Hindistan’a kadar göç hareketliliğinin şekillendirdiği küresel bir gerçeklikle karşı karşıyayız. Bu gerçekliğin zorunlu sonucu olarak denebilir ki küre ölçeğinde saflığını muhafaza etmiş bir kavim ve kültürden bahsedilemez. Hele ki globalleşme realitesinin (ki eksiksiz bir biçimde burjuva Protestan kültür kodlarını içkindir) neredeyse kemale ermek üzere olduğu bugünkü vasatta artık saf kültür ve kavim iddiası fantezi olmaktan öteye gitmeyecektir. Demek ki insanlık ailesi farklılıklarıyla bir arada barış içinde yaşamaya muhtaçtır. Bunun ötesi kan asaleti, kavim asabiyeti, toprak fetişizmi, kültürel ayrıcalık gibi çeşitli mesnetlere yaslanarak savaşlara-yıkımlara girişmek olur ki, bunun da ne kadar büyük bir buhrana yol açacağını akl-ı selim sahipleri bilir.

Müslümanların tarihi bağlamında göç yeni bir tarihsel şafağın doğumuna refakat eden istisnai bir fenomendir. Mekke’den Medine’ye gerçekleşen Hicret yüce İslam itikadının hayatın bütününe nüfuz etmesini sağlayacak imkânları yaratması bakımından çok hayati çok müstesna çok muhteşem bir harekettir. Kabilevi enstrümanların belirleyici ve tayin edici olduğu Mekke’de on yıldan fazla tevhid hakikatini beyan eden Rasul(s.a.v) taş gibi katı/muhafazakar şirk kültürünün surlarında kalıcı gedikler açmayı başaramayınca ilahi öğretinin rehberliğinde, tıpkı baraj duvarlarının yıkılması sonrasında coşkun akan su misali hicreti gerçekleştirmiştir. Bu tarihten sonradır ki İslam dinamizmini arttırmış ve taşlaşmış şirk kültürünün korunaklı surlarını darmadağın edecek bilinç-duyarlılık ve etkiye erişmiştir. Bu göç öylesine mühimdir ki Müslümanlar tarihin başlangıcı olarak buraya referans verme gereği duymuşlardır. Oysaki son Elçi’nin hayatında Bedir-Hendek savaşı gibi varlık-yokluk anlamına gelen hadiseler, Hudeybiye gibi stratejik önemi haiz anlaşmalar, vahyin ilk nazil olmaya başladığı tarih gibi çok daha önemli kabul edilebilecek dönüm noktaları olmasına rağmen, ilk bakışta basit bir yer değiştirme olarak görünen hicret tarihin başlangıcı kabul edilmiştir. Peki neden? Hicreti bu kadar istisnai yapan şey nedir? Kanaatimce yüce İslam itikadının yaşama alanı bulmasıdır bu sorunun yanıtı. İktisadi-içtimai-siyasi-hukuki ve sair hayatın bütününe nüfuz edecek imkanı hicret sayesinde kazanmıştır İslam. Müslümanlar bu eylem sayesinde müstakil bir varlığa kavuşmuş, cemaat olarak inandıkları değer sisteminin ruhuna uygun bir sosyal gerçekliği inşa etmiş, ehl-i kitapla (Yahudi ve Hıristiyan topluluklarla) ve müşriklerle birlikte yaşamanın koşullarını inşa edebilmişlerdir. Hicret sayesinde (tabiri caizse) barajın kapakları açılmış ve durgun su canlılara ulaşmıştır. Bu bağlamda hicretin/göçün, tarihin seyrini değiştiren inkılabi bir boyutu olduğu gerçeği inkar edilemez.

Göç/ler karşısında direnen toplumların/kültürlerin tarihe tanıklığı çok yüzeysel çok primitif çok hiyerarşik ve çok gaddarcadır. Yunan’ın kendi dışındakileri “barbar” olarak niteleyen tarihi hafızasına yaslanan Batı Roma’nın barbarlar tarafından yağmalanması/yıkılması örneği bu bağlamda zikredilebilir. Haçlı savaşlarına gelinceye kadar dünyayı kıta Avrupa’sının küçük kasabalarından/şehirlerinden ibaret zanneden Avrupa’nın bu savaşlar sonucunda farkına vardığı Akdeniz dünyası sayesinde geçirdiği evrim göçün nelere kadir olduğunu gösterir. 1498 sonrasında ise bir yandan bugünkü Amerika’ya diğer yandan ise Ümit burnu üzerinden Hindistan ve Afrika’ya yapılan seferlerin şekillendirdiği tarihsel süreç bugünün dünyasını anlamak için hayati önemdedir. Endülüs’ün ilmi/entelektüel mirası sayesinde Katolik kültür karşısında diren(ebil)en toplumsallığın inşasında da göçün etkisi yadsınamaz. Denebilir ki Endülüs mirası olmasaydı kıta Avrupa’sı aydınlanmaya giden yolun köşe taşlarını döşemeyecek, Katolikliğin ultra-dogmatik/ultra- katı ve ultra-denetimci doğasıyla hesaplaşamayacaktı. Müslümanların kıta Avrupa’sına geçişiyle birlikte teşekkül eden Endülüs bu coğrafyanın kaderinin değişmesinde çok mühim bir rol oynamıştır.

Bugünkü Amerika’nın da bir göç imparatorluğu olduğu unutulmamalıdır. 1498 sonrası buraya yoğun seferler düzenleyen Anglo-Saksonların yerli halkı katlederek kıta ve ada Avrupa’sından taşıdığı yüzbinlerin hasılasıdır Amerika. Her kavimden insana ev sahipliği yapmakta ve bu durumu kendisi için avantaja çevirebilmektedir. Faklı kavimlerin zihinsel kabiliyetini ortak bir ülkü şemsiyesi altında toplayarak küresel bir güç olmaktadır. Yerelliğe hapsolan, dışa açılmaktan korkup içe kapanan toplumlar ise hem geçmişte hem de bugün tarihin taşrasında yaşamaya devam etmektedir. İngiliz sömürgeciliğinin de göç odaklı bir strateji izlediği söylenebilir. Hindistan başta olmak üzere dünyanın çeşitli kavimlerinden devşirdiği insanları imparatorluğunun sürekliliği için işlevsel kılabilmektedir İngiltere. Yakın zamanda yapılan seçimlerde iktidara gelen muhafazakarların kabinesinde bu çeşitliliğin tezahürlerine şahitlik edilebilir. Göçmenlere devlet bürokrasisinde yer vermesi İngiltere’nin çok kültürlülüğüne, demokratlığına, esnekliğine, hoşgörüsüne mi yoksa sömürgeci geleneğinden edindiği tecrübe sayesinde asimilasyon politikalarında uzmanlaştığına mı işaret eder sorusunun yanıtını okuyucuya bırakıyorum. Son yıllarda Afrika’da nüfuz arayışına giren Çin’in (İngiliz sömürgeci geleneğini taklit edercesine) buralara Çinli nüfus aktarımı göçün stratejik kullanımına örnek olabilir. Afrika’nın hafızasında göç, sömürgeciliğin acımasızlığına karşılık gelmektedir belki de…

Ulus devletler çağında nüfus çok önemli bir olgu olarak öne çıktı… Sınır ve lisan da… Her ulus devlet sınırları içinde homojen bir toplum yaratmayı amaç edindi. Bu homojenliği de etnik kavmiyetçilik üzerinden temellendirdi. Modern paradigmanın ruhundan esinlenen ulus devlet tabiatı gereği standartlaştırmaya yatkındı. Tüm fertlerin aynı eğitimi alması, aynı dili konuşması, aynı dine inanması, hasıl-ı kelam resmi ideolojinin neferi olması murat edildi. Bu doğrultuda evvela nüfusun etnik ve dini olarak homojenleştirilmesi gerekiyordu. 20.yüzyılın başında, Türkiye özelinde, nüfus mübadelesi artık birlikte yaşama iradesi kalmamış Rum-Ermeni Ortodoks kültürle Anadolu Müslümanlarının birbirlerinden kesin olarak ayrılması amacına matuftu. Bu çerçevede Hıristiyan nüfus gönderildi ve Balkan-Kafkas beldelerinden Müslüman nüfus içeri alındı. Kalan az sayıda Hıristiyan ise 6-7 Eylül tertibinde yakinen müşahede edileceği üzere korkutularak ülkeden gönderildi. Asırlarca kültürel çeşitliliğin ana üslerinden biri olan Anadolu’daki bu homojenleştirme çabası çok büyük acılara çok büyük trajedilere sebep oldu. Kültürel çeşitliliğin kazandırdığı farklılıkların barış içinde yaşama iradesi zamanla yerini saf kültür arayışına, faşizan uygulamalara, ırkçı söylemlere bıraktı. Bu saflaşma arzusu aynı itikada sahip olmalarına rağmen Türk-Kürt çatışmasını besledi. Bu çatışmanın sonucu olarak zorunlu iç göç uygulamasına müracaat edildi. Ülkenin doğusundan batısına doğru gerçekleş(tiril)en bu zorunlu göç, asimilasyon politikalarının bir parçasıydı aynı zamanda. Etnik/kavmiyetçi saflaşma arzusu cinnet halini alarak tek dil/tek kültür söylemine payanda yapıldı.

Zorunlu iç göç ülke insanının birbirlerine bakışını hastalıklı hale getirdi. Küresel ölçekte cereyan eden Doğu-Batı çatışması bu sefer aynı ülke içinde gerçekleşmeye başladı. Avrupamerkezci yaklaşımın Batı dışı toplumları tavsif etmek için kullandığı ilkel/ primitif/ barbar v.b ötekileştirici yaftalar ülkenin batısında yaşayanlar tarafından doğulular için kullanıldı. Öte yandan II.dünya savaşı sonrasında başlayıp 1990’lı yılların sonuna kadar devam eden kırdan kente göç olayı Türkiye’nin iktisadi-içtimai-siyasi hayatında ciddi değişimlere yol açtı. Bugün siyasi iktidarı temsil eden muhafazakar demokrat kadrolar da dahil tüm siyasi hizipler bu göçün oluşturduğu sosyolojiyle (bir şekilde) ünsiyet kurdu. Ancak sözünü ettiğimiz bu göç süreci iyi yönetilemediği için Türkiye bugün özellikle metropol olarak adlandırılan büyük şehirlerde çok ciddi sorunlarla karşı karşıya kalmıştır. Şehirler derme çatma yerleşim yerleri olarak adeta kalabalıkların tıka basa dolduruldukları yerler haline gelmiştir. Çok kötü, çok çirkin, sakil bir mimari eşliğinde yürütülen kentsel dönüşüm çalışmaları buralara yığılan insanların şehirli yüksek kültür oluşturmalarına fırsat vermemiştir. Dernekleşme adı altında köyler kente gelmiş, herkesi kuşatacak bir şehir kültürü oluşmadığı için memleket gettoları oluşmuştur.  Bu gettolar göçle daha da büyüyerek dernek federasyonları adı altında siyasi-bürokratik ayrıcalıklar elde etmişlerdir. Ülke içinde yaşanan göçün doğru yönetilememesinden kaynaklı bu kaotik durum, uzun vadede Türkiye’nin büyük şehirlerini suç patlamasıyla karşı karşıya bırakabilecek bir durumun tezahür etmesine sebep olabilir. Kendi içindeki göçü doğru yönetemeyen bir ülkenin başka bir ülkeden gelen milyonlarca göçmenin/muhacirin sevk ve idaresini sağlıklı yönetmesi elbette beklenemezdi.

Türkiye’den Avrupa’ya göç süreci de benzer izler taşır. İşçi ihtiyacını gidermek için başlayan bu süreç şimdilerde Avrupa genelinde milyonlara ulaşmıştır. Öteden beri Avrupalının zihninde barbar imgesiyle var olan Türklerin bu imgenin olumsuz tezahürlerine hala şahit olduklarını söylemek mümkündür. Sadece Türkler değil Doğu’dan, Mağrip’ten, Afrika’dan, Ortadoğu’dan gelenler de benzer istiskal edici davranışlara muhatap olmaktadır. Hele ki sağ siyasetin her geçen gün güç kazandığı bugünlerde… Hıristiyanlık ve Yahudilik öteden beri birlikte yaşama kültürüne yabancıdır. Getto kültürü bu yabancılığın sonucudur. Yunan-Roma kodlarından beslenen “yabancı düşmanlığı” hala çok güçlü bir şekilde devam etmektedir. İngiltere-Amerika gibi devşirme sistemini etkili kullananları kısmen hariç tutarak Avrupa özelinde farklılıklarla bir arada barış içinde yaşama iradesinin oldukça zayıf olduğu söylenebilir. Anglo-Sakson kültür asırlara baliğ sömürgeci geleneğinden tevarüs ettiği tecrübeyle “beyaz adamın” üstünlüğü yaklaşımından taviz vermeden muhatabını kendine benzetebilmekte, onun zihinsel-bedensel potansiyelinden azami ölçüde istifade edebilmektedir. Üstelik bunu yaparken lütufta bulunduğu algısı yaratarak çirkinliklerini görünmez kılabilmektedir.

Ulus devletleşme süreci İslam dünyası toplumlarının birlikte yaşama iradesini zaafa uğratmıştır. Hicreti tarihin başlangıç noktası yapan Müslümanlar bugün aynı itikada mensup olan kardeşleriyle etnik-mezhebi-ulusal putların gölgesine sığınarak çatışabilmektedir. Irkçı/ kavmiyetçi/ faşist yaklaşımlar Müslüman toplumlarda karşılık bulmakta, asimilasyoncu tavır ve tutumlar meşru görül(ebil)mektedir. Muhaceret yolundaki insanlar kendileriyle aynı inanca/ itikada sahip olan insanların yurduna değil, bilakis başka dinden/inançtan olanların yurduna gitmek için ölümü göze almaktadır. Bunun nedenleri üzerinde derinlemesine tefekkür etmekte fayda var. Sınır belasını başımıza tebelleş edenler zihinlerimizi de sınırlandırmış anlaşılan. “Hudut Namustur” klişesine yaslananlar bu hudutların kim tarafından ne amaçla çizildiği sorusunun yanıtını aramamakta ısrar ediyorlar. İtikat eksenli yakınlıkların yerini etnik-mezhebi-ulusal kodlardan ilham alan yakınlıklar almıştır. Dar-ül İslam yerine vatan kelimesini koyduğumuz günden beri, ulusal sınırlarla tahdit edilmiş zihinlerin ürettiği kavmiyetçi putlarla barışık yaşıyoruz. Fiziki sınırlar dışında kalanların yabancı ve düşman olarak tanımlandığı bir vasatta insanlık dışı uygulamalar artıyor. Etnik-mezhebi-ulusal aidiyeti aynı olmayanların yaşama hakkı olmadığı, onların buralara gelerek “soydaşlarımızı” mağdur ettiği, ekmeğimizi elimizden aldığı ve uzun vadede demografik yapımızı değiştirerek yerlisi oluğumuz bu memlekette bizi yabancı duruma düşüreceği tezi üzerinden her türlü çirkeflik, bağnazlık, kabalık, çirkinlik, kötülük sıradanlaş(tırıl)ıyor. “Yabancı/göçmen” korkusunu politik ikbali için mesnet yapmak isteyenler bu sıradanlığa makuliyet gömleği giydirmek için tüm ahlaki ilkeleri ayaklar altına alabiliyor.

Ötekileştirici eylemler özellikle halkı Müslüman beldelerden gelenlere reva görülüyor. Afganistan, Pakistan, Suriye,Irak,Afrika gibi “az gelişmiş(!)” beldelerden gelenler henüz sosyal evrimini(!) tamamla(ya)madığı gerekçesiyle ve yakın geçmişin hassaten Arap imgesiyle ilgili ürettiği olumsuzluklar sebebiyle çok yoğun bir tahkir ve tezyife maruz kalıyor, istiskal ediliyor, kriminalize ve terörize edilmeye çalışılıyor. Oryantalist literatürün Doğu toplumlarını tanımlamak için kullandığı ilkel, primitif, edilgin, keyif düşkünü, şehvetperest, tembel, duygusal gibi klişeler aynen kullanılıyor. “Çok hızlı ürüyorlar” söylemi –ki genelde hayvanlar için kullanılır- göçmenlerin “henüz olmamışlıklarına” işaret etmesi bakımından dikkat çekicidir. Temel kaygı bu hızlı üremenin sonucunda artan göçmen nüfusun ilerleyen zamanlarda ülkenin asıl sahiplerinden (!) fazla olması ve ulusal birliğin tehlike altına girmesidir. Ulus devlet realizmi tarafından zihinleri işgal edilmiş olanların zaviyesinden bakıldığında, evet böyle bir çıkarımda bulunmak mümkündür. Lakin kendisini İslam’a nispet eden bir toplumun ulus devlet aklıyla barışık olması, bu aklın çalışma biçimini tasvip etmesi, bu akıldan sadır olan fikirlere yakınlık göstermesi kabul edilebilir değildir.  Çünkü ulus devlet ilham aldığı burjuva Protestan kültür kodları nedeniyle yüce İslam’ın ruhuna yabancıdır. Bu yabancılık nedeniyledir ki içinde Türkiye’nin de bulunduğu halkı Müslüman beldelerde anayasal yurttaşlık, mümin/mümine kimliğin önüne geçmiştir. Bu durum çok ciddi bir zihinsel kirlenmişliğe delalet eder.

Demek ki, biz de dahil, İslam Dünyası toplumları uzun süredir maruz kaldığı paradigmatik işgal nedeniyle, zihinsel olarak, yüce İslam’ın pak ikliminden modern/post-modern değerler sisteminin amorf/akışkan/ötekileştirici/ seküler ve kaotik doğasına “göç etmiş” durumdadır. Kanaatimce en tehlikeli göç de budur. Çünkü burada zihinsel bir işgal söz konusudur ve bu işgalden kurtulmak zannedildiği kadar kolay değildir. Mübarek İslam’dan göç edenlerin sesinin gür çıktığı yerde insanlık ailesi can çekişiyor demektir. İslam bir tarağın dişleri gibi müsavi gördüğü insanları merhamet iklimine davet eder. Farklılıkları tearüf /muarefe vesilesi sayarak adalet temelli bir sosyal gerçekliğin inşası için her bir ferde sorumluluk yükler. Mazluma kol kanat germeyi, düşenin elinden tutmayı salık verir ve mustazafların muktedir olmasını murat eder. Mülkün yegane sahibi olarak Allah(c.c)’ı işaret eder ve O’nun alemlerin rabbi olduğuna dikkat çeker. Öyleyse alemlerin rabbinin mülkünde kim hemcinsinden daha fazla hak sahibi olduğunu iddia edebilir. “Bizim topraklar” söylemi emanetçi olduğumuz şu dünya hayatında mülkün gerçek sahibini unutturan, toprak fetişizmine kapı aralayan, toprak uğruna kan dökmeyi meşru sayan ulus devlet realizminden esinlenmiş sorunlu bir söylemdir. Yüce Kur’an inanç/itikat değerlerine göre yaşayamayan kişilere hicreti emreder. Allah’ın arzı geniş değil miydi? Neden hicret etmediniz? diye sorar. İman-hicret-cihat sıralaması Kur’an’da birkaç defa (aynı sırayla) zikredilir. Anlarız ki imanın ardından hicret gelir. Bu hicreti hem soyut manada yani müstesna bir ilahi lütuf olan aklın yine müstesna bir ilahi lütuf olan vahiyle buluşmasının sonucunda küfrün/ şirkin/ tuğyanın reddedilmesi olarak hem de iman nimetine eriştikten sonra bu nimetten en iyi şekilde istifade etmek ve ettirmek için bir yerden başka bir yere gitmek şeklinde somut anlamda yorumlayabiliriz.

Mekana değer katan orada yaşanan ahlaki ilke ve prensiplerdir. Şirk, küfr, tuğyan Kâbe’nin yanı başında egemense oradan bile hicret etmek gerek(ebil)ir. Demek ki mekanın bizatihi kendisinde kutsallık aramak, dağı-taşı-toprağı-denizi fetişizme varacak şekilde tebcil etmek İslam’ın ruhuna yabancıdır. İslam kendi değerlerinin belirleyici, tayin edici ve yaşanabilir olduğu yeri (velev ki o yer coğrafi olarak çok ta stratejik bir yer olmasın) tercih eder. Çünkü aslolan değer sisteminin bizatihi kendisidir. Onun yaşatılmasıdır. Bu sayededir ki İslam muhatabına hangi zamanda ve mekanda yaşıyor olursa olsun özne olma imkanı bahşeder. Binaenaleyh bizim vatanımız da ülkemiz de sığınağımız da yurdumuz da İslam’dır. Onun gölgesinde izzet, şeref haysiyet sahibi olarak yaşanabilir. Onun himayesi tercih edildiğinde insan-insan, insan-tabiat ve insan-Allah ilişkisi en kamil manada tezahür ve tebarüz eder. Onun hidayetinden yüz çevirildiği andan itibaren ifsad kaçınılmazdır. Biricik rehberimiz Rasul(s.a.v) Medine’ye hicret ettikten sonra eline imkan geçmesine rağmen Mekke’ye dönmedi. Ensarın yanında kalmayı, orada ölmeyi tercih etti.  Ulusalcı/ kavmiyetçi perspektiften bakıldığında son Elçi’nin bu eylemi kabul edilemezdir. Çünkü kavmiyetçi çıkarlar gözetilmemiştir bu eylemde…

İnsanlık ailesinin son rehberi olan şanlı Elçi(s.a.v) aziz İslam itikadının yegane referans olduğu hakikatini evvela şahsında temsil ve müminler cemaatine beyan ederek, bu itikada ram olanların kavmiyet-ırk-soy-sop-renk-dil ayrımı yapmaksızın her bir insan tekini Yüce Allah’ın rahmet ve kudretinin tecellisi olarak görüp hürmet etmeyi öğreterek, mekanın kendisini değil orada egemen olan ahlaki ilke ve prensipleri önemsemeyi belleterek, itikadın yaşanabilir kılınmasına dönük eylemlerin inşai olduğuna dair ufuk açıcı yönlendirmelerde bulunarak, pagan/putperest/müşrik/cahili değerler sisteminin sınıflı, ötekileştirici, gaddar, elitist doğasını deşifre edip bu değer sistemini alt etmenin yol ve yöntemlerini bizzat hayatıyla modelleyerek müstesna bir önderlik, muhteşem bir öğretmenlik yapmıştır. Onun izinden gidenlere selam olsun…

Bunları da sevebilirsiniz