“Nasılsınız, iyimisiniz?” sorusunun cevabı genelde “geçinip gidiyoruz işte” diye verilir. Sahi, geçinip gidiyor muyuz, yoksa soruyu geçiştirmek için mi böyle diyoruz?
Sahi nasılız!? Gerçekten iyi miyiz? Mesela, maddi veya manevi sıkıntılar, bozulmalar, ihmalkârlıklar, huzursuzluklar ve çöküşlerimizin altındaki gerçek nedenleri arıyor, görebiliyor muyuz? Gerçek nedenleri açığa çıkartacak ‘gerçek soruları’ sorabiliyor muyuz? Yoksa yaşadığımız sıkıntı ve sorunlara da ‘geçinip gidiyoruz işte’ idare-i maslahatçılığında mı yaklaşıyoruz? ‘Geçinip gidiyoruz işte’ şeklindeki cevap, bir mutmainlik ve eminlikten ziyade bir belirsizlik, umursamazlık, salmış ve bir tür huzursuzluğu örtme ifadesine benziyor gibi! Ne dersiniz?
Hakikate açılan kapının anahtarı doğru sorular sormak, tüm acı yüzüne rağmen kendimizle yüzleşmek ve kendimizi sorgulamaktır. Sorunlarının kökenleri ile ilgili doğru soruyu soramayanın sahici bir arayışından bahsedilebilir mi? Peki ya, onu huzur ve felaha erdirecek cevabı olabilir mi? Yoksa sahici sözleri, sahici arayışları olmayanların cevabı mıdır ‘geçinip gidiyoruz işte’ cevabı!?
Biz de sorular sorarak meramımızı anlatmaya çalışıyoruz.
Geçim konusunda mesela… Kişi, israf etmiyor, tutumlu davranıyorsa maddeten geçinip gider. Belki biraz artar biraz eksilir; günbegün yaşar gider. Hoş, aç açıkta kalmaz kişi. Ancak bizim bu yazıda konu etmek istediğimiz ‘geçim’ bu değildir. Midesi aç değil; hayatla ve beraber yaşamak zorunda olduğu insanlarla geçinip-geçinememesi asıl konumuz. Maddeten sıkıntıda olan bir insanın sıkıntılarını gidermek büyük oranda mümkün gibi. Ama hayatla geçinemeyen, huzurunu kaybetmiş kişinin sıkıntılarını gidermek mümkün mü!? Biraz zor gibi. Çünkü birisinin çözümü dışardan müdahale ile mümkün görünüyorken diğerinde kişinin sorununun çözülmesi için kendisine içerden bir müdahale yapması gerektiğine inanması gerekiyor.
Mevcut sorunun sebepleri ne? Geçinip gidemiyorum diyebilmesi ve ‘neden’ diye sorması gerekmiyor mu? Huzursuzluğumun kaynağı ne?
“Ama” diye başlayan itiraz cümleleri ve sorunu dışsallaştıran, kendimizden uzaklaştıran cümleler, bizi, sorunlarımızı anlamak, sorunlarımızın üstüne yürümek ve çözmekten biraz daha uzaklaştırmıyor mu sizce de! İşte, ‘ama’ ile başlayan cümleler yaşadığımız sorunlara sadra şifa çözümler değil; sorunu daha sorunsallaştırıp sorunu kronikleştirmekten başka bir yere taşımayacaktır bizleri. Sürekli itiraz eden, huzursuz haline gerekçeler üreten, kendi haklılığını ispat etmeye çalışan çalışan bir iletişim kurgusunun akabinde ya geçimsizliğimizi örten diktatörlük ya da hayat ve çevresiyle geçimsiz kişiler ortaya çıkacaktır.
Bugün gittikçe artan huzursuzlukların arka planında yatan en büyük sebeplerden biri kişinin kendisini merkeze alıp biz olabilme gerçeğini gözardı etmesidir. Aynı dünyada aynı havayı teneffüs edip aynı imkanlara sahip olan insanın dünyayı ötekine dar etmesi de neyin nesi! İhtirasın ve bencilliğin kol gezdiği, iç dünyasındaki gerilimini sakinleştiremeyen kişi sağlı sollu karşısındakine taarruz etmekte ve ortamı gerdikçe gerilimini azalttığını düşünmekte… İçindeki sıkıntı dışarıyı da huzursuz ettikçe gizli bir tatmin yaşamakta böyleleri… Olgun kişilerden zaman zaman şu cümleler sâdır olur: “biz yaşayamadık bari onlar yaşasın!” Ama şimdilerde: “Ben yaşıyorsam yaşanabilmeli! Hatta bende olmalı, başka kimselerde olmasa da olur” geçimsizlik ve hatta bencilik düşünceleriyle karşılaşmıyor muyuz? Bu ruh hali kişilerden fedakarlığı, is’ârı, ıslah etmeyi, başkasındaki ile mutlu olabilmeyi yok eder, huzursuzluğu kollektifleştirmekten başka kime ne faydası vardır ki! Ve bu geçimsizlik beraberinde mukavemeti de alıp götürdü. Çekişme hali birleştirme gücünü zayıflatırken, kanaat zenginliğini de yok etti gitti.
Niye geçinemiyor insan hemcinsi ile…
Kurduğu yuvada, oluşturduğu ortaklıkta, iyi niyetlerle kurduğu derneklerde, vakıflarda… Neden bir kaç yıl sonra ayrılmak, bozuşmak, parçalanmak zorunda kalıyor. Hani ilim geldikten sonra tefrikaya düşülmezdi, hani ilim bir terbiye aracıydı, hani Allah’ın rızası ön plandaydı! Özellikle müslümanları bir arada tutacak onca ortak yön varken, ortak olmayan birkaç yöne bakıp da fırkalaşmak da neyin nesi! Bu dökülmeler neyin hazımsızlığı!? Olgunlaşmadan dalından kopmanın verdiği kekre tat olabilir belki de! Cahiliyenin karakteri idi ben merkezli hareket etmek! Küçük aileden büyük aileye, küçük kardeşten büyük kardeşliğe kadar fedakarlığın, adaletin, sevginin, iletişimin kurulduğu bir ortamda geçinebilirdi insan.
Kulakları kapalı, kalbi kilitli, suratı asık, konuşmayı bilmeyen, beceremeyen ve becermeye çabasında da olmayan, sevgiyi vermeyen kardeşinden esirgeyen, saygıyı tümden kaybetmiş bireylerin beraberlikleri devam edebilir mi!? İşte o devam edemeyen birlikteliklerin içerinden yeni birliktelikler oluşturma çabası da beyhude! Sorunu mahallinde çözmediğinizde, çözemediğinizde yüzeysel çabalar adedi çoğaltmakdan başka bir amaca hizmet etmeyecektir.
Niye geçinemiyor üç günlük dünyada insan…
Ebedi kalacağı hissine mi kapıldı ne oldu! Buralar benden sorulmalı, buralara ben sahip olmalıyım ve benim dediğim olmalı dediği günden beridir tahakküm hastalığına kapıldı insan. Ve işleri birbirine karıştırdı. Bireyleri birarada tutan inanç sistemlerinden uzaklaştıkça ilişkiler de bilgisayarda programın hata verip zamanla çökmesi gibi hata vermeye başladı, zayıfladı ve koptu. Ama Allah’ın rızası bu bağların güçlendirilmesinden yanaydı! Anne baba ne demek, ata dede ne demek, Allah ilah ne demek, etraf ağyar ne demek, kitap hüküm ne demek! Bunlar bana hizmet ediyorlarsa var olabilirler, benim yaptıklarımı onaylıyorlarsa var olabilirler kibri de neyin nesi! Bana “kaşının üstünde kara var” diyeni yok ederim, yok sayarım diyen bir zihniyet işte tam burda birbirinin kurdu olmaya başladı. “Yeyin bitirin birbirinizi” diyemez müslüman, aynı dünyada yaşıyorsa insan geçimsizliklerinin nedenini bulmalı, ıslah etmeli, üzerine gitmeli, yosunlaşmaya, kokuşmaya terk etmemeli sorunlarını, kronikleşmesine müsade etmemeli! Yoksa dünya olanca genişliğine rağmen dar gelir insana.
Darlanmanın yolu dırlanma ile açılıyor desek yanlış demiş olmayız heralde. Hayatı lakırdılarla götürenler esaslardan uzaklaşıp yalanların yanlışların içerisinde boğuluyorlar. Ciddiyetini “dır dır”a terk etmiş; geçinip gidiyoruz işte gevşekliğine kapılmışsa bir insanlık; idareyi, ahlakı Allah’ın hükmünden uzaklaştırıp lakırdıların boyunduruğuna mahkum etmişse başka düşmana ne gerek, insana, müslümana(!) düşman olarak yine kendi yeter!
‘Geçinip gidiyoruz işte’ gevşekliğinden ‘biz, işte böyle geçinmesini bilir ve cennete gideriz’e evrilen bir birliktelik duası, özlemi ve çabasıyla hareket etmeliyiz.
Antonio Gramsci’nin kavramlaştırdığı “kültürel hegemonya” teorisine göre, güçlü uluslar hâkimiyetlerini yalnızca askeri ve ekonomik yollarla değil, aynı zamanda kültürel araçlarla da pekiştirerek kurarlar. Bu bakımdan genel sanat teorisi bağlamında sanatın hemen bütün dallarında olduğu gibi özellikle yazının ve yazınsal üretimin toplamı niteliğindeki edebiyatın, emperyalist düşüncenin yayılması, yerel ve genel eksenlerde dal budak salması ve giderek meşrulaştırılmasında önemli bir rol oynadığının altını çizmek gerekmektedir.
“Sizi boş bir amaç uğruna yarattığımızı ve gerçekten bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sanmıştınız?” (Mü’minûn, 115) 1980 öncesi… Sağ-sol kavgasının okullarda, öğretmen ve öğrencilerde zirvede olduğu yıllar… Farklı sınıflardan birkaç arkadaşla hararetle, az bir bilgi ama samimiyetle İslam’ı savunduğumuz lise yıllarımın başları… Okuyabildiğimiz, bildiğimiz birkaç yazar ve kitap var. Sıramda rahmetli Şule Yüksel Şenler’in “Her Şey …
Sev diyor, benim için sev! Neyi seveceğimizi bilmeden, nasıl seveceğimizi bilmeden ayetleriyle içimize sevgiyi nakşeden için durup düşünmek, bakıp tefekkür etmek sevmektir.
Sevgi: Allah’ın, Âdem’le Havva’nın içine gizlediği bir sır.
Sevgi: Allah’ın, Resul’üne, Peygamberimizin sırtına nakış nakış işlediği bir iz.
Sevgi: Züleyha’nın bakışlarından Yusuf’un kaderine yol çizen güçlü bir bağ.
Sevgi: Yakup (as)’ın içine Yusuf’un kokusunu gizleyip gözlerine can veren ilahi güç…
Sevgi, bizlere en büyülü miras…
Sosyal medyada can bulmuş parçalı gerçekler sayesinde artık nefes alıyoruz. Hayran olduğumuz kişileri takip etmek, içimizde kontrolsüz hisler uyandırıyor…Daha çok sıkılıyoruz. Daha fazla özeniyoruz. Gereksiz iltifatlar ediyoruz, bir kere bile aynı sofraya oturmadığımız, göz göze bakmadığımız insanlara. Gelişmek, iyileşmek yerine kendimizi dondurarak sadece takip ve taklit ediyor, kendi sesimizi tanıyamıyoruz.Sosyal medyada gezinirken, bir iltifat çarptı …
Tüm bu arayışlar, sorular, cevaplar, kaçışlar ve duvara toslayışlar bana öğretti ki hayat herkes için başka bir yaşta, başka bir boyutta, birçok kez ve bambaşka olaylarla başlıyor. Hayat; tekdüze giden yaşamın (olumlu veya olumsuz fark etmeksizin) var olanın zıddıyla temasında başlıyor zannımca.
Geçim Ve Geçimlilik Üzerine
Rabbî zidnî ilmen ve fehmen.
“Nasılsınız, iyimisiniz?” sorusunun cevabı genelde “geçinip gidiyoruz işte” diye verilir. Sahi, geçinip gidiyor muyuz, yoksa soruyu geçiştirmek için mi böyle diyoruz?
Sahi nasılız!? Gerçekten iyi miyiz? Mesela, maddi veya manevi sıkıntılar, bozulmalar, ihmalkârlıklar, huzursuzluklar ve çöküşlerimizin altındaki gerçek nedenleri arıyor, görebiliyor muyuz? Gerçek nedenleri açığa çıkartacak ‘gerçek soruları’ sorabiliyor muyuz? Yoksa yaşadığımız sıkıntı ve sorunlara da ‘geçinip gidiyoruz işte’ idare-i maslahatçılığında mı yaklaşıyoruz? ‘Geçinip gidiyoruz işte’ şeklindeki cevap, bir mutmainlik ve eminlikten ziyade bir belirsizlik, umursamazlık, salmış ve bir tür huzursuzluğu örtme ifadesine benziyor gibi! Ne dersiniz?
Hakikate açılan kapının anahtarı doğru sorular sormak, tüm acı yüzüne rağmen kendimizle yüzleşmek ve kendimizi sorgulamaktır. Sorunlarının kökenleri ile ilgili doğru soruyu soramayanın sahici bir arayışından bahsedilebilir mi? Peki ya, onu huzur ve felaha erdirecek cevabı olabilir mi? Yoksa sahici sözleri, sahici arayışları olmayanların cevabı mıdır ‘geçinip gidiyoruz işte’ cevabı!?
Biz de sorular sorarak meramımızı anlatmaya çalışıyoruz.
Geçim konusunda mesela… Kişi, israf etmiyor, tutumlu davranıyorsa maddeten geçinip gider. Belki biraz artar biraz eksilir; günbegün yaşar gider. Hoş, aç açıkta kalmaz kişi. Ancak bizim bu yazıda konu etmek istediğimiz ‘geçim’ bu değildir. Midesi aç değil; hayatla ve beraber yaşamak zorunda olduğu insanlarla geçinip-geçinememesi asıl konumuz. Maddeten sıkıntıda olan bir insanın sıkıntılarını gidermek büyük oranda mümkün gibi. Ama hayatla geçinemeyen, huzurunu kaybetmiş kişinin sıkıntılarını gidermek mümkün mü!? Biraz zor gibi. Çünkü birisinin çözümü dışardan müdahale ile mümkün görünüyorken diğerinde kişinin sorununun çözülmesi için kendisine içerden bir müdahale yapması gerektiğine inanması gerekiyor.
Mevcut sorunun sebepleri ne? Geçinip gidemiyorum diyebilmesi ve ‘neden’ diye sorması gerekmiyor mu? Huzursuzluğumun kaynağı ne?
“Ama” diye başlayan itiraz cümleleri ve sorunu dışsallaştıran, kendimizden uzaklaştıran cümleler, bizi, sorunlarımızı anlamak, sorunlarımızın üstüne yürümek ve çözmekten biraz daha uzaklaştırmıyor mu sizce de! İşte, ‘ama’ ile başlayan cümleler yaşadığımız sorunlara sadra şifa çözümler değil; sorunu daha sorunsallaştırıp sorunu kronikleştirmekten başka bir yere taşımayacaktır bizleri. Sürekli itiraz eden, huzursuz haline gerekçeler üreten, kendi haklılığını ispat etmeye çalışan çalışan bir iletişim kurgusunun akabinde ya geçimsizliğimizi örten diktatörlük ya da hayat ve çevresiyle geçimsiz kişiler ortaya çıkacaktır.
Bugün gittikçe artan huzursuzlukların arka planında yatan en büyük sebeplerden biri kişinin kendisini merkeze alıp biz olabilme gerçeğini gözardı etmesidir. Aynı dünyada aynı havayı teneffüs edip aynı imkanlara sahip olan insanın dünyayı ötekine dar etmesi de neyin nesi! İhtirasın ve bencilliğin kol gezdiği, iç dünyasındaki gerilimini sakinleştiremeyen kişi sağlı sollu karşısındakine taarruz etmekte ve ortamı gerdikçe gerilimini azalttığını düşünmekte… İçindeki sıkıntı dışarıyı da huzursuz ettikçe gizli bir tatmin yaşamakta böyleleri… Olgun kişilerden zaman zaman şu cümleler sâdır olur: “biz yaşayamadık bari onlar yaşasın!” Ama şimdilerde: “Ben yaşıyorsam yaşanabilmeli! Hatta bende olmalı, başka kimselerde olmasa da olur” geçimsizlik ve hatta bencilik düşünceleriyle karşılaşmıyor muyuz? Bu ruh hali kişilerden fedakarlığı, is’ârı, ıslah etmeyi, başkasındaki ile mutlu olabilmeyi yok eder, huzursuzluğu kollektifleştirmekten başka kime ne faydası vardır ki! Ve bu geçimsizlik beraberinde mukavemeti de alıp götürdü. Çekişme hali birleştirme gücünü zayıflatırken, kanaat zenginliğini de yok etti gitti.
Niye geçinemiyor insan hemcinsi ile…
Kurduğu yuvada, oluşturduğu ortaklıkta, iyi niyetlerle kurduğu derneklerde, vakıflarda… Neden bir kaç yıl sonra ayrılmak, bozuşmak, parçalanmak zorunda kalıyor. Hani ilim geldikten sonra tefrikaya düşülmezdi, hani ilim bir terbiye aracıydı, hani Allah’ın rızası ön plandaydı! Özellikle müslümanları bir arada tutacak onca ortak yön varken, ortak olmayan birkaç yöne bakıp da fırkalaşmak da neyin nesi! Bu dökülmeler neyin hazımsızlığı!? Olgunlaşmadan dalından kopmanın verdiği kekre tat olabilir belki de! Cahiliyenin karakteri idi ben merkezli hareket etmek! Küçük aileden büyük aileye, küçük kardeşten büyük kardeşliğe kadar fedakarlığın, adaletin, sevginin, iletişimin kurulduğu bir ortamda geçinebilirdi insan.
Kulakları kapalı, kalbi kilitli, suratı asık, konuşmayı bilmeyen, beceremeyen ve becermeye çabasında da olmayan, sevgiyi vermeyen kardeşinden esirgeyen, saygıyı tümden kaybetmiş bireylerin beraberlikleri devam edebilir mi!? İşte o devam edemeyen birlikteliklerin içerinden yeni birliktelikler oluşturma çabası da beyhude! Sorunu mahallinde çözmediğinizde, çözemediğinizde yüzeysel çabalar adedi çoğaltmakdan başka bir amaca hizmet etmeyecektir.
Niye geçinemiyor üç günlük dünyada insan…
Ebedi kalacağı hissine mi kapıldı ne oldu! Buralar benden sorulmalı, buralara ben sahip olmalıyım ve benim dediğim olmalı dediği günden beridir tahakküm hastalığına kapıldı insan. Ve işleri birbirine karıştırdı. Bireyleri birarada tutan inanç sistemlerinden uzaklaştıkça ilişkiler de bilgisayarda programın hata verip zamanla çökmesi gibi hata vermeye başladı, zayıfladı ve koptu. Ama Allah’ın rızası bu bağların güçlendirilmesinden yanaydı! Anne baba ne demek, ata dede ne demek, Allah ilah ne demek, etraf ağyar ne demek, kitap hüküm ne demek! Bunlar bana hizmet ediyorlarsa var olabilirler, benim yaptıklarımı onaylıyorlarsa var olabilirler kibri de neyin nesi! Bana “kaşının üstünde kara var” diyeni yok ederim, yok sayarım diyen bir zihniyet işte tam burda birbirinin kurdu olmaya başladı. “Yeyin bitirin birbirinizi” diyemez müslüman, aynı dünyada yaşıyorsa insan geçimsizliklerinin nedenini bulmalı, ıslah etmeli, üzerine gitmeli, yosunlaşmaya, kokuşmaya terk etmemeli sorunlarını, kronikleşmesine müsade etmemeli! Yoksa dünya olanca genişliğine rağmen dar gelir insana.
Darlanmanın yolu dırlanma ile açılıyor desek yanlış demiş olmayız heralde. Hayatı lakırdılarla götürenler esaslardan uzaklaşıp yalanların yanlışların içerisinde boğuluyorlar. Ciddiyetini “dır dır”a terk etmiş; geçinip gidiyoruz işte gevşekliğine kapılmışsa bir insanlık; idareyi, ahlakı Allah’ın hükmünden uzaklaştırıp lakırdıların boyunduruğuna mahkum etmişse başka düşmana ne gerek, insana, müslümana(!) düşman olarak yine kendi yeter!
‘Geçinip gidiyoruz işte’ gevşekliğinden ‘biz, işte böyle geçinmesini bilir ve cennete gideriz’e evrilen bir birliktelik duası, özlemi ve çabasıyla hareket etmeliyiz.
İlgili Yazılar
Emperyalizm ve Edebiyat
Antonio Gramsci’nin kavramlaştırdığı “kültürel hegemonya” teorisine göre, güçlü uluslar hâkimiyetlerini yalnızca askeri ve ekonomik yollarla değil, aynı zamanda kültürel araçlarla da pekiştirerek kurarlar. Bu bakımdan genel sanat teorisi bağlamında sanatın hemen bütün dallarında olduğu gibi özellikle yazının ve yazınsal üretimin toplamı niteliğindeki edebiyatın, emperyalist düşüncenin yayılması, yerel ve genel eksenlerde dal budak salması ve giderek meşrulaştırılmasında önemli bir rol oynadığının altını çizmek gerekmektedir.
İnsanları “İyi” Yapan Değerlerin Görmezden Gelinmesi
“Sizi boş bir amaç uğruna yarattığımızı ve gerçekten bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sanmıştınız?” (Mü’minûn, 115) 1980 öncesi… Sağ-sol kavgasının okullarda, öğretmen ve öğrencilerde zirvede olduğu yıllar… Farklı sınıflardan birkaç arkadaşla hararetle, az bir bilgi ama samimiyetle İslam’ı savunduğumuz lise yıllarımın başları… Okuyabildiğimiz, bildiğimiz birkaç yazar ve kitap var. Sıramda rahmetli Şule Yüksel Şenler’in “Her Şey …
Yolun Başı
Sev diyor, benim için sev! Neyi seveceğimizi bilmeden, nasıl seveceğimizi bilmeden ayetleriyle içimize sevgiyi nakşeden için durup düşünmek, bakıp tefekkür etmek sevmektir.
Sevgi: Allah’ın, Âdem’le Havva’nın içine gizlediği bir sır.
Sevgi: Allah’ın, Resul’üne, Peygamberimizin sırtına nakış nakış işlediği bir iz.
Sevgi: Züleyha’nın bakışlarından Yusuf’un kaderine yol çizen güçlü bir bağ.
Sevgi: Yakup (as)’ın içine Yusuf’un kokusunu gizleyip gözlerine can veren ilahi güç…
Sevgi, bizlere en büyülü miras…
Oyun
Sosyal medyada can bulmuş parçalı gerçekler sayesinde artık nefes alıyoruz. Hayran olduğumuz kişileri takip etmek, içimizde kontrolsüz hisler uyandırıyor…Daha çok sıkılıyoruz. Daha fazla özeniyoruz. Gereksiz iltifatlar ediyoruz, bir kere bile aynı sofraya oturmadığımız, göz göze bakmadığımız insanlara. Gelişmek, iyileşmek yerine kendimizi dondurarak sadece takip ve taklit ediyor, kendi sesimizi tanıyamıyoruz.Sosyal medyada gezinirken, bir iltifat çarptı …
Dikkat! Hayat Çıkabilir.
Tüm bu arayışlar, sorular, cevaplar, kaçışlar ve duvara toslayışlar bana öğretti ki hayat herkes için başka bir yaşta, başka bir boyutta, birçok kez ve bambaşka olaylarla başlıyor. Hayat; tekdüze giden yaşamın (olumlu veya olumsuz fark etmeksizin) var olanın zıddıyla temasında başlıyor zannımca.