Leheb Suresi Tefsiri -2

ONUNCU BÖLÜM

Dördüncü ayetin tefsiri ve حمالة الحطب ifadesinin, Ebu Leheb’in karısının kıyamet günündeki halini açıklayan bir ifade oluşu hususundaki delillerinin serdedilmesi

Bilmelisin ki, Ebu Leheb’in eşinin odun taşıyan cariye suretinde, şiddetle parlayan bir ateşe atılacağını haber veren bu ayetten kasıt; onun dünyadayken odun taşıyor oluşu değildir. Böylesi bir yorum, ayetin içermiş olduğu anlama uzak; oldukça yanlış bir çıkarımdır. Bu gerçeğe işaret eden delilleri şu şekilde sıralayabiliriz:

Birincisi: (حمالة) kelimesi mansub (fethalı) olarak okunur. Tüm Müslümanlar bu kıraat üzerine ittifak etmiştir. Allah, vaat ettiği üzere Kur’an’ı koruyacaktır. Korunmuş, mütevâtir kıraatten başkasına da itimat edilemez. Bununla birlikte, manada bir farklılığa yol açmadıkça kıraat âlimlerinin farklı okuyuş şekillerini de inkâr etmiyoruz. Onların bu okuyuş farklılıklarından maksatları, bununla muhataplarının anlayışlarına en yakın ve anlaşılır yorumu yapmaktı. Bu yüzden, bazıları kelimeyi; mansub haldeyken dalalet ettiği anlamın dışında bir manaya gelmesi için merfû (ötreli) okumuştur. Ben bu kelimeyi, her iki okuyuş şekline göre de tefsir edeceğim:

Kelimenin mansub olarak okunuşuna göre, امرأتهkelimesinde bulunan ‘vav’, atıf içindir. Bu şu anlama gelir: “Karısı, Ebu Leheb’le beraber şiddetle parlayan bir ateşe atılacaktır.” Ayetten ilk anlaşılan mana budur. Ebu Leheb ve karısının ateşe atılacağını ifade eden ayetler peşi sıra gelmiştir. Bu yüzden ayetlerin bağlamından anlaşılan manayı öncelemek daha evladır. Buna göre الحمالة kelimesi nasb edilir ve irabı “Hal” olur.

Sibeveyh, bu mesele hakkında şöyle söylemiştir: “ Bize, bazılarının وامرأته حمالة الحطب ayetindeki حمالة kelimesini, امرأة kelimesinin haberi olarak (merfû) okumak yerine; nasb olarak okudukları haberi ulaştı. Buna göre ayette, Ebu Leheb’in karısını yermek maksadıyla sanki şöyle söylenmektir: “Odun taşıyan kadını da zikret.”

Sibeveyh, kelimeyi merfu olarak okumayı tercih etmiş, ancak bu okuyuşuyla, kelimenin yerme anlamına geldiğini ifade etmemiştir. O sadece bazı kimselerin, kelimeyi yerme anlamına gelmesi için mansub olarak okuduklarını söylemiştir. Bunun ise kelimeyi mansub olarak okuyan herkesi kapsamayacağı gayet açıktır. Kelimenin mansub olması ve “Hal” üzere okunması, onun en açık irabıdır. Eğer şöyle denirse: “Kelime, “Hal” olarak getirilmek istenseydi تحمل الحطب veya حاملة الحطب ifadesi kullanılırdı.” Bizde şöyle deriz: “Sıfatta bulunan kalıcılık ve luzûmiyet anlamı, fiilde yoktur. Aynı şekilde ism-i mübalağada bulunan vurgu, ismi failde yoktur. Mesela:

تولى زيد الإمارة حمال أثقال الناس[Zeyd, insanların ağırlıklarını yüklenerek, yöneticilik görevini üstlendi] demen, يحمل (Fiil) veya حاملا (İsm-i Fail) sigalarını kullanmandan çok daha beliğdir.

Keşşaf tefsiri sahibi Zemahşeri’ye gelince, Sibeveyh’in sözü onu ayartmıştır. Zaten insan, nadir ve garip sözlere oldukça düşkündür ve edebi zevke pek itimat etmez. Onun, Sibeveyh’in yaptığı yorumdan çıkardığı, beğenisini kazanan tek yorum, kelimenin yerme anlamına geldiğidir. Bunun üzerine şöyle söylemiştir: “Ben, bu okuyuş şeklini beğeniyorum. Ümmü Cemil’e sövmeyi seven kimse bu şekilde resule yaklaşmış olur.” Bu ne kadar da yanlış bir kullanım! Onun bu yanılgısı lafzî meselelerde maharetini ortaya koymak ve Hz. Âdem’in en seçkin oğluna, yakın akrabalarını yermeyi layık görerek yakınlaşmayı ummasından kaynaklanıyordu. Bu yüzden sen, onun bu sözündeki basitliğe aldırma!

Surede yerme ve sövgü ifade eden bir anlamın olmadığı hususuna altıncı bölümde değinmiştik. O bölümde, meseleyle alakalı yeteri kadar delil zikredilmiştir.

Seninde apaçık göreceğin üzere, kelimenin irabının “Hal” olarak nasbedilmesi, onu en anlaşılır kılan; bağlamına uygun olan, ulaşılabilecek en iyi yorumudur. Bu hususta, kelimenin irabı hakkında öne sürülen zayıf görüşlere de ihtiyaç yoktur. Çünkü bu kelime

سيصلى نارا ذات لهب (Öteki dünyada) şiddetle parlayan bir ateşe atılacak” Tebbet/3 ayetindeki “Fail”in “Hal”idir. Onun, ateşe yaslandığı vakit ya da cehenneme girdikten sonra -odun- taşıyacak oluşu bunun delilidir. “Hal” bazen gelecekte vuku bulacak bir şeyi açıklamak için kullanılabilir. Nahuv âlimleri bu hususa değinmiştir. Mesela:

لتدخلن المسجد الحرام إن شاء الله آمنين محلقين رؤوسكم ومقصرين

İnşallah güven içinde başlarınızı traş etmiş ve kısaltmış olduğunuz halde Mescid-i Haram’a gireceksiniz.” Fetih/27

Ayetindeki “Hal”in kullanımı ile bu suredeki kullanımı arasında, anlamca büyük bir fark yoktur.

Kelimenin “merfu” olarak okunuşuna gelecek olursak, kelimeyi bu okuyuşla امرأة Kadın” kelimesinin sıfatı olarak irab etmek mümkün değildir. Bunun nedeni حمالة الحطب Odunu taşıyan” ifadesinde, ism-i mübalağanın حمالة, mamülüne الحطب izafet edilmiş olmasıdır. Bu lâfzî bir izafettir ve ‘muzâf’ olan حمالة kelimesine marifelik kazandırmaz. Böylece, marife olan امرأة Kadın” kelimesinin sıfatı olamaz. Her kim bu kelimeyi merfu olarak okursa, onu امرأة kelimesinin haberi olarak irablandırması gerekir. Sibeveyh’in sözlerinden anlaşılan budur. Bu durumdaوامرأته ifadesindeki “vav”, Hal ifade eden “vav” olur ve buna göre ayetler şöyle anlaşılır: “Ebu Leheb (Öteki dünyada) şiddetle parlayan bir ateşe atılacak. O vakit karısı da boynunda bükülmüş bir ip olduğu halde, odun taşır bir vaziyette olacak.” Her kim bu kelimeyi merfu olarak okursa, okuyucunun, bu ifadenin yerme ve sövgü anlamına geldiği zannına kapılmaması için, onu; mansub olarak okunduğunda anlaşılan manasına göre tefsir etmelidir. Eğer şöyle denirse: “Buradaki “vav”ın, Hal anlamına gelen “vav” olduğu görüşünü doğru bulmuyoruz. Buradaki “vav” atıf “vav”ıdır ve حمالة الحطب ifadesi امرأة Kadın” kelimesinin haberidir veya biz وامرأته ifadesinden sonra durulması gerektiğini, bundan sonraki bölümün ayrıca müstakil bir bölüm olarak anlaşılması gerektiğini düşünüyoruz.Bizde şöyle deriz: “Böylesi bir yorum, ayette –Ebu Leheb’in karısı hakkında- verilen habere müphemlik katacak, ayetin; onun dünyadaki halini mi yoksa ahirette ki halini mi haber verdiği bilinemeyecektir. Eğer tercihin ahirette ki durumunu haber verdiği yönünde ise bizim istediğimiz de budur. Eğer ayetin onun dünyada ki halini haber verdiği görüşünü kabul etmek istersen, ayetin öncesi ve sonrası arasındaki uyumu (Nazm) bozmuş olursun. Ayetin öncesinde, Ebu Leheb’in, ahirette ateşe yaslanacağı haber verilmektedir. Sonrasında ki ayetin ise, Ebu Leheb’in karısının ahiretteki durumundan bahsettiği hususunda ittifak edilmiştir.” Tüm bu söylediklerimizden çıkarılacak sonuç şudur: حمالة الحطب ifadesi mansub ya da merfu okunsun, Ebu Leheb’in karısının ahiretteki durumundan bahsetmektedir. Bu kelimenin doğru okunuşu nasb edilmesidir. Cümledeki konumu ise “Hal”dir.

İkincisi: Bu ayetin hemen akabinde gelen, surenin beşinci ayeti; Ebu Leheb’in karısının odun taşıyıcısı vasfını tamamlayan bir parçası niteliğindedir. –Bu, sana beşinci ayetin tefsirinde

açıklanacaktır- Bu yüzden, Ebu Leheb’in karısının; bu iki ayette zikredilen durumunun, aynı zaman ve mekânda gerçekleşmesi gerekir. Onun her nerede ve ne zaman boynunda bükülmüş bir ip olacaksa, işte o vakitte odun taşıyıcısı olacaktır. Zemahşeri, tefsirinde; bağlamının gayet açık oluşundan “Boynunda bükülmüş bir ip olduğu halde” Tebbet/5 ayetini tefsir ettikten sonra bu manaya işaret etmiştir. Ancak daha önce bahsi geçen vehminden vazgeçmediği için hak ile batılı birbirine karıştırmış, bunun üzerine şöyle söylemiştir: “Bu ayet, Ebu Leheb’in karısının cehennem ateşindeki halinin, tıpkı dünyadaki durumuna benzer bir surette diken demeti taşır bir vaziyette olacağı şeklinde anlaşılabilir. O vakit onun sırtında, zakkum ya da dikenli ağaçtan olan cehennem odunu olacak ve boynunda ateşin zincirleriyle örülmüş bir ip olacaktır. Her günahkârın, işlemiş olduğu cürüme benzer bir cezayla azab göreceği gibi…”

Zemehşeri, ayeti açıklarken yorumuna, Ebu Leheb’in karısının ahirette diken demeti taşıyacağı ifadesini eklememiş olsaydı, neredeyse ayetin doğru manasını yakalayacaktı. Oysa onun ayetin yorumu hakkında gördüğü tek şey, ayette hiçbir işarette bulunulmayan – ayetlerin Ebu Leheb’in karısını yerme anlamına geldiği- yönündeki vehmidir.

Üçüncüsü: Kureyş kabilesine mensub aileler, kadınlarına odun taşıtmayacak kadar saygındı. Arapların tarihi hakkında az çok bilgi sahibi olanlar, Kureyşlilerin, Arapların; yöneticileri ve ileri gelenleri olduğunu bilir. Özellikle Haşimoğulları kolu, bu kabilede en yüksek konuma sahipti. Öyle ki; bu kabileye mensup aileler, saygınlıklarından ve bu saygınlıkları hususundaki duyarlılıklarından, çocukları için diğer Arap kabilelerinden sütanneler edinirlerdi. Bunu, hanımlarına karşı duydukları şefkat ve onlara olan cömertliklerinden dolayı yaparlardı. Peki, onların durumu böyleyse, o günün toplumunda cariyelere has olan odun taşıma işini, kendi hanımlarının yapmasına rıza gösterecekleri hiç düşünülebilir mi? Nitekim Araplara ait birçok şiirde –odun taşıma işinin kölelere mahsus olduğu- meselesine değinilmektedir.

Nâbiga’ya ait olan bir beyit şöyledir:

تحيد من أستن سود أسا فلـه     مشى الإماء الغوادي تحمل الحزما

Kadın, çok kederli olan kadınlardan ayrılıyor / O adamın yürüyüşü ise sabah erkenden odun demeti taşıyan cariye gibidir”

Hâris bin Ubbâd ise şöyle söylemiştir:

لـم أدع غير أكلب ونساء          و إماء  حـواطب وعيـال

Ne diye başkasını çağırayım? Köpek mi, kadın mı, oduncu cariye mi, aile fertleri mi?”

Kays bin el-Hatîmu’l-Evsî’ye ait olan bir beyitte şöyledir:

أصاب صريح القوم غرب سيوفنا      وغادرن أبناء الإماء  الحواطب

Kavim, kılıçlarımızın şiddetine açıkça isabet etti / O kadınlarda, oduncu cariyelerin evlatlarını terk ettiler”

Ahnaz bin Şihâbu’t-Teglabî’de şöyle söylemiştir:

يظل بها ربـد  النعام  كأنها        إماء تزجي بالعشى حواطب

O, bembeyaz deve kuşu gibi oluyor/ sanki o, odunları akşam vakti sürükleyen cariye gibidir”

Ebu Leheb’in karısının odun taşıyor olmasının imkânsızlığından hareketle bazıları, onun dedikoducu olduğu görüşünü benimsemiştir. Bu yaklaşıma göre, “Odun taşıyan” ifadesi, dedikoduculuk anlamına delalet eden bir kinayedir.1 Şüphesiz, onları ayeti bu şekilde yorumlamaya iten saik; Araplar arasında en saygın aileye mensup, nesebi ve yakınlığı itibarıyla da bu aileye denk olan Ebu Leheb’in karısının odun taşımasının, bir cariyen

in odun taşıması gibi olamayacağını bilmeleriydi. Onun lakabı Ummu Cemil binti Harp’ti ve Haşimoğulları arasında yaşayan bir Abduşşemsoğulları mensubuydu.2 Onun, ayette bahsedilen halini zahirine hamlederek ayetin doğru yorumu yapılabiliyorsa, bu vasfı mecaz olarak yorumlamaya gerek yoktur. Bunun yanı sıra Kur’an, kullanmış olduğu ifadeleri, eski Araplarca bilinen lafız ve kullanımlara dayandırıyordu. Onlardan bizlere yazılı metin olarak ulaşmış olan birçok söz olmasına rağmen, bunlar arasında bu mecaza dair tek bir örnek dahi yoktur. Bunu İbnu’l-Eslet’in sözüyle delillendirmeye gelince ki o şöyle söylemiştir:

نبئتكم  شرجين  كل  قبيلة       لها زمل من بين مذك وحاطب

Size her kabilenin gruplarını haber verdim/ onlardan her birinin, dedikoduculukla ve odunculuk yapan kimseler arasında bir ağırlığı vardır”

Bu doğru değildir. Çünkü Araplar, savaşın ateşini dedikoduyu zikrederek tutuşturmazlar. Bu ancak silah ve at ile olur. Beşşâme bin Amru’l-Meriyyu’nun şu sözü bunun delilidir:

وحشوا الحروب إذا أوقدت    رماحا  طوالا وخيلا فحولا
ومـن نسج  داؤد موضونة    ترى للقواضب  فيها صليلا

Onlar, uzunca mızrakları ve erkek atları tutuşturdukları vakit savaşları(alanlarını) doldurdular

İpek böceğinin dokuduğu örgüden / sen o örgünün kamışlarında korkunç bir yılan görürsün”

Amru bin Atnâbet’il-Hazrecî’ye ait olan bir beyitte şöyledir:

ليسوا  بـأنكاس  ولا ميل إذا      ما الحرب شبت أشعلوا بالشاعل

Harb tutuşarak parıldadığı vakitte, onların mızrakları tersyüz olmadı ve buna meyil de etmediler”

Zemahşeri’nin, tefsirinde nakletmiş olduğu şairin şu sözü ise:

من البيض لم تصطد على ظهر لأمة    ولم تمش بين الحي بالحطب الرطب

O kadın, cariyenin sırtındaki yumurtayı taşımamış ve yaş odunla da mahalle arasında yürümemiştir.”

Onun, şairin ismini zikretmemiş olmasından dolayı delil olamaz. Çünkü bir meseleyi, ismi meçhul olan birisinin sözüyle delillendirmek doğru olmaz. Özellikle Kur’an yorumunda bu kabul edilemez. Bu hususta Âlimler arasında bir ihtilaf yoktur. Bunun yanısıra şair, görüşünü desteklemek için beyitte geçen istiâreyi, bir karineyle beraber getirmiştir.3 Bu yüzden, isnadı belli olmayan bu şiir ve şiirdeki istiare, kendisinin dışındaki naslar için delil olarak kullanılamaz.

Aynı şekilde bazıları, Ebu Leheb’in karısının dikenleri alarak, Hz. Peygamber ve ashabının geçeceği yollara attığı görüşünü benimsemiştir. İmam Taberi’nin tercihi bu yöndedir. Ancak bu, ayette kastedilen manadan oldukça uzak bir görüştür. Çünkü diken atan kimse için “odun taşıyıcısı” ifadesi kullanılmaz. Bunun yanı sıra yola diken atmak, sadece Hz. Peygamber ve ashabına değil, o yoldan geçen herkese rahatsızlık verecektir.

Dördüncüsü: Odun taşıma işi İslam açısından günah ya da eksiklik addedilen bir iş değildir. O halde Kur’an nasıl olurda bu işi ayıplar? Zaten bu, Kur’an’ın kullandığı bir üslupta değildir. Kur’an’ın birçok yerinde Allah düşmanlarının ayıplarından bahsedilmekte, ancak bu ayıplar akla ve takvaya aykırı olan davranışlarla sınırlı tutulmaktadır. Kalem suresi 13. ayette geçen زنيم kelimesinin kullanılışına gelince, bu surenin tefsirinde de açıkladığımız üzere, bu “batmak ve dalkavukluk” gibi hasletleri ifade etmek için kullanılan bir kelimedir.

Ayette, Ebu Leheb’in karısı hakkında bahsedilen durumun, ahirette gerçekleşecek oluşu hususunda serdettiğimiz bu dört delili dikkatlice incelersen; bunlardan her birinin müstakil bir asla dayandığını göreceksin. Buna göre mesele, Birinci delilde Arap dili, İkinci delilde Kur’an’daki sure ve ayetler arasındaki uyumluluk (Nazm), Üçüncü delilde Tarihi veriler, Dördüncü delilde ise Kur’an üslubu açısından değerlendirilmiştir.

Ayet hakkında yapmış olduğumuz yoruma hangi açıdan bakarsan bak, onun, çok açık ve anlaşılır olduğunu göreceksin. Bizim bu delilleri serdetmekten kastımız, seni mesele hakkında bir takım şüphelerin sararak, ayetlerin gerçek ve en güvenilir yorumunu kabul etmeni engellememesi için bir giriş yapmaktı. Bir sonraki ayetin tefsirini okuduğunda bunu daha iyi anlamış olacaksın. Kur’an tefsirinde kullanılacak en güvenilir yol, ayetin bağlamı ve manası ile en uyumlu olan yorumu tercih etmektir.

ONBİRİNCİ BÖLÜM

Kadınlar hakkında verilen darb-ı mesellerde genel/umumi bir üslup kullanılırken, Ebu Leheb’in karısından özellikle bahsedilmiş olmasının hikmeti

Altıncı bölümde açıkladığımız üzere, Kur’an’ın, Hz. Peygamber’e ve ashabına eziyet etmesinden dolayı bir kadına, bizatihi şahsiyetini hedef alarak sövgü ve yerme anlamında bir ifade kullanmış olması düşünülemez. Eğer Kur’an, -Haşa- bu kadını muhatap almaya tenezzül edecek olsaydı, Hz. Peygamber’in yemeğine zehir katan Yahudi kadın ya da Uhud savaşında onun yüzünü kanaya bulayan kişi, buna çok daha layıktı. Hz. Peygamber, kendisini taşla ve sövgü içerikli sözlerle Tâif’ten çıkaranları sadece rabbine şikâyet etmişti. Kendisinin orada söylediği sözler, ne kadar ince ve zarifti! Hz. Peygamberi karalamayı meslek edinmiş Ebu Cehil ve yardakçıları, yerilmeye ve karalanmaya daha layıktı. Ancak sözün güzelini söylemek, Allah ve resulüne daha sevimlidir. Kur’an, müşriklerin erkeklerinden hiçbirine yönelik sövgü içerikli bir ifade kullanmadığına göre; bunu onların kadınları için kullanmış olması düşünülebilir mi? Eğer sende, bu görüşü benimseme hususunda bir meyil varsa, bunu terk etmelisin. Bu mesele hakkındaki görüşümüz daha önce geçmişti. Ancak Allah’ın hikmeti Kur’an’da bu kadının zikredilmesini uygun gördü. Allah, Kur’an’ı “hâkim” olarak isimlendirmiştir. Ondaki hikmeti talep etmeyen kişi ne kadar da zalimdir!?

Bilmelisin ki Allah, kitabında bazı fert ve toplumlardan bahsetmiştir. Onlara ulaşan nimet ve azaptan ibret almamız için, onların olumlu ve olumsuz yönlerini örnek göstermiştir. Aynı şekilde Kur’an, bazı erkeklerden bahsettiği gibi, bazı kadınlardan da bahsetmiştir. Bunun nedenlerini üç maddede sıralayabiliriz:

1- Bir şeyin örnek verilmesi, benzeri bir durumla karşılaşanların, bu durumdan öğüt almalarını sağlar.

2- Hayırlı ve şerli hasletlerin bir kısmını erkeklerin, diğer bir kısmını da kadınların yapması daha evladır. -İnsanlığa yönelik- Nasihat ve tebliğin tam olabilmesi için, her iki cinsiyetten de örnek verilmesi icap eder.

3- Kur’an, kadınlardan örnek vererek onların, erkeklerin saadet ya da şekâveti elde etmeleri noktasındaki kritik konumu hususunda bizleri uyarmıştır. Onların sahip olduğu hasletler, eşlerini ve çocuklarını beraberinde sürükleyen ve onları çepeçevre kuşatan bir niteliktedir.

Toplumların tarihini inceleyen biri, tarihte vuku bulmuş birçok önemli olayın ortaya çıkış nedenlerini tahlil edecek ve bu sebeplerin sonunda, ikna kabiliyeti yüksek bir ceylan tarafından örülmüş iplikler bulacaktır.4 Eğer Kur’an, kadınlara dair örnekler vermemiş olsaydı, hikmetin inceliklerine uzanan büyük bir kapıdan mahrum kalırdık.

Kur’an’daki meseller üzerine derinlemesine düşünen, ondaki ahlaki değerleri çıkaran ve yarar ve zararları açısından bu değerleri kategorize ederek bir kısmını diğer bir kısmına tercih eden kişi görecektir ki; olumsuz hasletleriyle kocalarının ahlakını etkilemek, kadınlarda görülen bir davranış türüdür. Bu, onların cimrilik ve süslenme sevgisi hususunda ifrata kaçmalarından kaynaklanır. Bu durum, kocalarını, hangi yoldan olursa olsun onlar için mal elde etmeye ve yardıma muhtaç olan hak sahipleri için infak etmemeye sevk eder. Öyle ki, onlar, hayatın idame ettirilmesi için gerekli olan ve insanın çabasının karşılığı olan malı, eşlerinin bedenlerini süslemeye adanmış bir şekilde kullanırlar. Böylece mal, hayrı az ama şerri çok olan tuzlu su gibi olur.

Allah’ın, Hz. Peygamber’in hanımlarına, dünya hayatının ziynetlerine aldanmayı nasıl da çirkin gösterdiğini görmüyor musun? Öyle ki O, başka meselelere nispeten bu hususa uzunca değinmiş, hatta bu davranışı; cahiliye kültürüne ait, pis bir iş olarak nitelemiştir. Kadınları mal toplamaya iten tek neden süslenme sevgisi değildir. Bilakis cimrilik, kadınlarda bulunan karakteristik bir huydur. İşte bu yüzden, eşlerini cömertlikten alıkoyarlar. Kur’an, Allah yolunda infak etme hususunda bizi engelledikleri takdirde, onlara itaat etmememiz hususunda bizi uyararak, bu gerçeğe işaret etmiştir. Bununla birlikte, onlara, iyilik ve bağışlamayla muamele etmemizi emretmiştir. Tamamıyla düzeltilemeyecek bir şey-kadınların cimriliğe olan eğilimi-, en azından yönlendirilerek kontrol altına alınabilir. Aşağıdaki ayetler bu gerçeğe işaret etmektedir5:

Siz ey imana ermiş olanlar! Bakın, eşlerinizden ve çocuklarınızdan bazısı size düşmandır. [Kur’an, çocukları, hanımlarla beraber zikretmiştir. Çünkü cimrilik yapmaya iten nedenlerden biri de, çocuklara duyulan sevgidir. Hz. Peygamber’in şu sözü buna örnektir: “Çocuk, cimriliği emredip, alıkoyandır.” Tabiî ki burada çocukların, cimriliği sözlü olarak emretmesi kastedilmemektedir.] Öyleyse onlara karşı dikkatli olun! [yani, onların cihetinden size isabet edebilecek şerden sakının] Ama (hatalarını) hoş görür, tahammül eder ve affederseniz, bilin ki Allah çok bağışlayıcıdır, bir rahmet kaynağıdır. Sizin malınız mülkünüz ve çocuklarınız, sadece bir sınama ve bir ayartma aracıdır, hâlbuki Allah katında muhteşem bir ödül vardır. O halde, elinizden geldiği kadar Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun, (O’nu) dinleyin ve itaat edin. Ve kendi iyiliğiniz için karşılıksız harcamada bulunun. Böylece cimrilik ve açgözlülüklerinden kurtulmuş olanlar; işte onlardır kurtuluşa erişecek olanlar!” Tegâbun/14–16

Aynı şekilde Araplar, edebi metinlerinde, kadınların cömertlikten alıkoymaları hususuna birçok kez değinmiştir. Hâtim et-Tâî’ye ait şu beyitler buna örnektir:

و عاذلة  هبت   بليل  تلـو مني       وقـد  غاب  عيوق الثريا فعردا
تلـوم  على  إعطائي  المال ضلة      إذا  ضن  بالمال  البخيل و صردا
تقـول  ألا امسك  عليك فإنني       أرى المال  عند  الممسكين معبدا
ذريني يكـن مالي  لعرضي جنة       يقي المال عرضي قبل أن يتبددا

– Kadın, geceleyin beni kınayarak sesini yükseltti/ O vakit Süreyya yıldızı batıp, gün ağarmaya meyletmişti.

– Nasıl ki cimri, cimrilik yapıp malını vermekten imtina ediyorsa/ O da benim, karşılıksız mal vermemi kınıyordu

– “O verdiğin malı ben, tutmalıydım/ çünkü malı biriktirenler, ona hükmetmiş olurlar” diyordu

– Beni serbest bırak ki, malım, nesebim için cennet olsun, mal; paylaştırılmazdan önce nesebimi korur

Yine aynı şekilde o şöyle söylemiştir:

وعاذلتين هبتـا بعـد هجعـة      تلـومـان متلاقـا مفيدا ملـوما         تلومان  لما غـور  النجم  ضلة      فتى لا يرى الإتلاف في الحمد مغرما

– Ben, gecenin ilk vakti uykuya daldıktan sonra, iki kadın yine seslerini yükselttiler

Ve karşımda beni kınadıklarını ifade ettiler

– Gün ağarmaya meyledip, yıldız battığı vakitte beni kınıyorlar / Hiç adam, yaptığı hayrı, kayba ve zarara uğramış mal olarak telakki eder mi?

Ebu Leheb’e, sahip olduğu servetinin meşru yollardan gelmediğini üçüncü bölümde açıklamıştık. Mala olan hırsı ve onu elde etme uğruna harcamış olduğu çabası, onu; en büyük kötülükleri işlemeye sürüklemiştir. Bu yüzden, Allah’a karşı ihanet etmiş; akrabalık bağlarını koparmış, Hz. Peygamber’e karşı düşmanca, öfke dolu bir tavır takınmış ve ona karşı beslemiş olduğu nefret üzere ölmüştür.

Bu meseleler etraflıca açıklandı ve aklında toptan bir yer ettiyse, görüyorsun ki, Allah; Ebu Leheb’in azabına karısını da ortak etmiştir. Şüphen olmasın ki o, Ebu Leheb’in azaba düçar olmasını sağlayan sebeplerin suç ortağıydı. Bunu, süslenmek ve diğer kadınlar arasındaki konumunu yükseltmek için, kocasını; meşru olmayan yollardan mal kazanması hususunda kışkırtarak yaptı. Öyle ki, kocasının yapmakla yükümlü olduğu yardımları engelliyordu. Allah, amelleri ortak olmadıkça, bir kişiyi; diğer bir kimseyle eşit olarak değerlendirmez. Allah’ın, Kur’an’da onun durumu hakkında zikrettikleri bu yorumu desteklemekte ve onun kötü hasletlere sahip birisi olduğunu açıklamaktadır. Bu mesele, bir sonraki bölümde sana açıklanacaktır.

Allah, nasıl Ebu Leheb’i erkekler için örnek göstermişse, karısını da, hem erkekler hem de kadınlar için örnek göstermiştir. Allah bu misali, kadınların, cimriliği ve teşhirciliği(Teberrüc) erkeklerinde; eşlerinin ayartmalarına aldanmayı ve hak sahiplerine haklarının verilmesi ve hayırlı işlerde infak etmek hususunda kendilerine engel olmaları durumunda, onlara itaat etmeyi bırakmaları için vermiştir. Hiç kimse cimriliği küçümsememelidir. Şüphesiz o, birçok kötülüğün membaıdır. O, salih amellerin yarısı olan zekatin zıddı değil midir?! Yine Kur’an’da şöyle buyrulmamış mıdır? “Böylece cimrilik ve açgözlülüklerinden kurtulmuş olanlar; işte onlardır kurtuluşa erişecek olanlar!”Haşr/9, Tegâbun/16

Kur’an’da, tevhid konusuna mahsus kılınan tek bir sure(İhlas) olmasına karşın; sadece cimrilikten bahseden sayılı sure mevcuttur. Mutaffifûn6, Tekâsur ve Humeze sureleri buna örnektir. Tüm bunlar bizlere, cimriliğin ne kadar büyük bir günah olduğunu ve kadınların ziynet edinmek hususunda israfa varan isteklerini ve hak sahiplerine yapılacak yardımlar hususunda cimriliği emrediyor oluşlarını dikkatlice incelemeye, fazlaca ihtiyacımız olduğunu göstermektedir. Bu nasihate ne kadar da muhtacız! Çünkü bazı insanlar, -hanımlarının emrettiği cimriliğin- birçok faydalı işin yapılabilmesi için, eşleri tarafından yapılan bir yardım olduğu zannına kapılıyor. İşte bu yüzden Allah, onları “Fitne” olarak isimlendirmiştir. Hayırlı bir işten alıkoydukları vakit ise “düşmanlar” olarak nitelenirler.

ONİKİNCİ BÖLÜM

Ebu Leheb’in karısının حمالة الحطب ifadesiyle sıfatlandırılmış olmasının hikmeti ve ahirette verilecek olan karşılığın, -dünyada iken yapılan- amele benziyor oluşuna dair…

Bilmelisin ki, Kur’an birçok pasajında, haddi aşmış müstekbirler için alçaklık ve zillet azabının olduğundan bahseder. Bu durum, onlara en ağır gelecek cezadır. Humâsî’ye ait olan şu beyit buna örnektir:

بضرب فيه توهين      و تخضيع و إقـران

Öyle bir darbe ki, onda, zayıf düşürme ve boyun eğdirme veya her ikisi de vardır.”

O haddi aşanlar -istihza içeren bit tavırla- şöyle söylemiştir: “-Cehennemde- Ateş vardır. Kınama ve yerme yoktur.” Bunun üzerine Allah, ahirette onlar için hem ateş hem de yerme cezasının olduğunu haber vermiştir. Aşağıdaki ayetler buna örnektir:

Hakikati inkâra şartlanmış olanlar ateşin karşısına getirilecekleri Gün, (onlara:) “Bütün güzel şeyler(deki payınızı) dünya hayatında tükettiniz, (öteki dünyayı hiç düşünmeden) onlarla sefa sürdünüz!” denilecektir. “O halde, bugün yeryüzünde küstahça büyüklük tasladığınız ve haklı olan her şeye karşı mücadele ettiğiniz için ve yaptığınız bütün sapkınlıkların karşılığı olarak aşağılanma cezası ile cezalandırılacaksınız!”Ahkaf/20

Biz onu, yakasını kurtaramayacağı bir zillet ile damgalayacağız!” Kalem/16

Bunları tat ey (yeryüzünde) kendini böyle kudret sahibi, böyle üstün gören!” Duhân/49

Aynı şekilde Kur’an, adaletin tastamam gerçekleşmesi için, ahirette insanlara verilecek olan karşılığın, işlemiş oldukları amellere uygun olacağını ifade etmektedir. Dokuzuncu bölümde bahsettiğimiz üzere Ebu Leheb, sahip olduğu şiddetli hırsı; Hz. Peygamber’e olan düşmanlığı ve hasedi nedeniyle, kendisini; şiddetle parlayan bir ateş haline bürümüştür. Onbirinci bölümde de geçtiği üzere, onu bu kötülükleri işlemeye iten karısıydı. Bunu, ziynet ve süsleriyle teşhircilik yapmaya olan sevgisinden yapmaktaydı. İşte bu yüzden Allah, onu kocasıyla azapta ortak kılmış ve şöyle buyurmuştur: “(Öteki dünyada) şiddetle parlayan bir ateşe atılacak. Karısı ile birlikte. (onun ahiretteki halini haber veren)”odun taşıyıcısı” ifadesi, bize farklı vecihlerden, ahirette verilecek olan karşılığın, işlenen amellere paralel olacağını göstermektedir. Bu farklı vecihleri şu şekilde sıralayabiliriz:

1- Ebu Leheb’in karısının dünyada ki saygın ve müreffeh hali, orada zillete ve aşağılanmaya dönüşmüştür.

2- Onun, kendileriyle övünüp durduğu süs ve takıları, taşıyacağı odunlar olmuştur. Dünyalık eşyalar ve bunların süsleri, samana en çok benzeyen şeylerdir. Bunlar, ahirette başka şeylere dönüşebilir. Böylece kişi tıpkı, atılacağı ateşi tutuşturmak için odun taşıyan ya da kendisini üzerinde çarmağa germeleri için ağaç gövdesi taşıyan kimse gibi olur. Bu durum, tıpkı Allah’ın şu sözü gibidir:

Kıyamet Saati ansızın gelip çatıncaya (ve) “Yazıklar olsun bize ki onu göz ardı etmişiz!” diye ağlaşıp dövününceye kadar Allah’a varacaklarını inkâr edenler, gerçekten hüsrana uğrayanlardır. Çünkü omuzlarında, günahlarının yükünü taşıyacaklardır. Ah, o yüklenecekleri (ağırlık) ne kötüdür!” En’âm/31

3- O, kocasını kötü işler yapmaya teşvik ederek, zaten kocasının tabiatında da olan ateşi tutuşturmuştur. Sanki o, odunu taşımış sonra da onu tutuşturmuştur. Dünyada iken yaptığı bu ameli, onun; odun taşıyan bir vaziyette diriltilmesini gerektirmiştir. Ya da o, cehennem ateşine girdikten sonra bu halde olacaktır. Bizim bu hususta söylediklerimiz, Said bin Cubeyr’e nispet edilen bir rivayetle yakın anlamlıdır. O şöyle diyor: “Onun, taşıyacak olduğu şeylerden kasıt, Hz. Peygamber’e düşmanlık etme hususunda işlemiş olduğu günahlardır. Çünkü bu günahlar, ateşe dönüşmeleri açısından, aynı odun gibidirler.”

4- Daha önce, Ebu Leheb’in cezasının, dünyadaki haline uygun olduğunu söylemiştik. Aynı şekilde, amel ve verilecek karşılık arasındaki uygunluk, karısının durumunu haber veren ayetlerde de gözetilmiştir.

5- Kur’an, onu sadece “odun taşıyan” bir vasıfla nitelememiş, -bir sonraki bölümde değineceğimiz üzere- beşinci ayetteki “odun toplayan cariye” tasviriyle, onun durumunu daha da açığa kavuşturmuştur.

ONÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Beşinci ayetin tefsiri ve kendinden bir önceki ayetle olan ilişkisinin beyanı…

Bazı müfessirler, Ebu Leheb’in karısının ahiretteki durumunu açıklayan; “Boynunda bükülmüş bir ip olduğu halde” Tebbet/5 ayetinde geçen, “bükülmüş bir ip/lif” ifadesinden murâdın, kâfirlerin ahiretteki hallerinden bahseden, şu Kur’an ayeti olduğunu söylemişlerdir:

Sonra uzunluğu yetmiş arşın olan zincire vurun onu!” Hâkka/32

Onlar bu yorumu yaparak, المسد “İp/lif” kelimesinin manasını değiştirmediler. Onlar sadece, kelimeyi, azaba uğrayacak olanların hallerine benzeyecek bir şekilde yorumladılar. Ancak bir lafız, zaruret olmaksızın, delalet ettiği anlamın dışında yorumlanamaz. Bu yüzden diğer müfessirler, kelimeyi hakiki manasını esas alarak tefsir etmişlerdir. Zaten “Mesed” , hem isim hem de fiil sigasıyla, Arapçada bilinen ve kullanılan bir lafızdır.

“Mesed” kelimesi, sözlükte: Lif, Hurma yaprağı ve sert iplerin eğirildiği, ağacın iç kabuğu anlamlarına gelmektedir. Bu yüzden, ister lif ve benzeri isterse ciltten oluşsun, tüm sert ipler için kullanılır. “Mesed”in, çoğu kez makara ipi anlamında kullanılması, onun; kalın ip anlamına geldiğine delalet eder. Mesela: İpin sert ve sağlam olarak eğirilmesi anlamında مَسَدَ الحبلİpi sardı.” denilir. O halde ayetin en açık yorumu şudur: Kıyamet gününde veya cehenneme girdikten sonra, Ebu Leheb’in karısının boynunda sert ve kalın bir ip olacaktır. Öyle ki bu ip, odun taşıyan cariyelerin boyunlarındakinden çok daha kalın olacak. İpin daha kalın oluşunda bir takım faydalar vardır. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz:

1- Bu ifade, onun için bir önceki ayette zikredilen “odun taşıyan” vasfını açıklar mahiyettedir.

2- Onun, ahirette içine düşeceği zilleti tasvir etmek içindir.

3- Ameller ve sonuçları arasındaki uyuma dikkat çekmek içindir. Onun, dünyadayken kendileriyle büyüklük tasladığı kolye ipi ve gerdanlığı, o gün kalın bir ipe dönüşecektir. Kendiside o vakit, odun toplamak için çıkan bir cariye gibi olacaktır.

Çünkü büyüklenen bir kadın, birkaç ziynete kanaat etmez. Bilakis, ona bunlardan sürüsüyle versen yinede tatmin olmaz. Böylece bu ziynetler, sert ipe benzeyen bir hal alır.

Ayette عنقها “Boynunda” kelimesini kullanmak yerine,جيدها kelimesinin tercih edilişi, şu manaya işaret etmektedir: الجيد kelimesi, güzellik ve kibirle alakalı bağlamlarda kullanılmaktadır. İmru’l-Kays’ın şu sözü buna örnektir:

وجيد كجيد الريم ليس بفاحش        إذا هـي نصتـه  ولا بمعطل

Öyle bir boyun ki, perçemli olduğunda ceylan boynu gibi zarif, ancak endamlı değil”

O, aynı şekilde şöyle söylemiştir:

بجيد معم في العشيرة مخول

Öyle bir boyun ki, Aşirette insanların işini gören kimseleri kuşatıyor.”

Eğer ayet bizim sıralamış olduğumuz nedenlere işaret etmiyor olsaydı, Kur’an; ayette العنقBoyun” kelimesini kullanmayı tercih ederdi. Çünkü bu kelime, ayette geçen “bükülmüş, kalın ip” ifadesiyle daha uyumlu, cehennemdeki şiddetli duruma daha uygundur. Allah’ın şu ayetlerinde gördüğün gibi:

Eğer dileseydik, onlara gökten öyle bir alamet indirirdik ki, onun karşısında boyunları اَعْنَاقُهُمْbükülür, hemen baş eğerlerdi.Şuara/4

Onların boyunlarına اَعْنَاقِهِمْçenelerine kadar uzayan demir halkalar geçirdik.” Yasin/8

Eğer Kur’an bu ayette, yukarıda sıralamış olduğumuz, onun ahiretteki vasfını açıklamak; içine düştüğü zilleti tasvir etmek ve ameller ve sonuçları arasındaki uyuma dikkat çekmek gibi bir gaye gütmemiş olsaydı; burada الحبل من المسد في عنقهاkalınından bir ip, onun boynunda olacak” ifadesini kullanabilirdi. Bunun yanı sıra, geçmiş ayetlerin tümünün ب harfiyle son bulması, bu son ayetinde bu harfle bitmesini gerektirir.7 Eğer Kur’an ayette, sadece ahirette ona verilecek olan azabın şiddetini vurgulamak isteseydi, önceki ayet ayrımlarına uygun bir kelime getirmeyerek, olanca genişliğine ve üslup zenginliğine rağmen, Arap dilini dar boğaz etmezdi. Dolayısıyla surede, ayet ayırımları arasındaki ses uyumuna riayet edilmemiş oluşu, daha öncede açıkladığımız üzere, bu son ayetin; Ebu Leheb’in karısının ahiretteki durumu hakkındaki açıklamanın tamamlanması, gerçek bir olayı zikretme ve amelle, alınacak karşılık arasındaki uyuma dikkat çekmek için geldiğine işaret etmektedir.

ONDÖRDÜNCÜ BÖLÜM

Surenin içeriğine, tekrardan bütünsel bir bakış

Suredeki tüm ayetleri açıkladığımıza göre, şimdi sana; surenin, takva sahipleri ve hadiselerden ibret alanlara bir mesaj ve hatırlatma olsun diye haber verdiği, bizimde daha önce ayrıntılı olarak açıklamış olduğumuz içerik hakkında özet bilgiler sunabiliriz. Leheb suresinin içermiş olduğu manaları şu şekilde özetleyebiliriz:

“Şuanda, İslam’ın en büyük düşmanı ve müşriklerin elebaşı Ebu Leheb hakkında karar alındı. Bu karar gereğince, pek yakın bir vakitte; sahip olduğu tüm gücü bozguna uğrayacak, ona yardımcı olan tüm işbirlikçileri helak olacak ve tüm ümitleri boşa çıkacaktır. Sonra bizzat kendisi, en kötü biçimde helak olacaktır. Cimrilik yaptığı, yardıma muhtaç hak sahiplerini yararlanmaktan menettiği ve ihanet ederek kazandığı, eski yeni tüm malı da; onu bu helaktan kurtaramayacaktır. Ölümden sonra, kaçınılmaz olarak, kendinde bulunan hased ve cimrilikle tutuşturduğu, şiddetle parlayan bir ateşe atılacak ve bu ateş onu çepeçevre kuşatacaktır. Sonra, boynunda sıkıca bağlanmış bir iple, odun taşır bir vaziyette olan karısı da; ona, bu ateşe atılırken eşlik edecek. Tıpkı dünyada iken, kocasının tabiatında bulunan şehvetlerin ateşinin tutuşmasına yardım ettiği gibi, yine aynı şekilde ateşin yanması için cehennemde ona odun taşıyacaktır. O, dünyadayken; gayrı meşru yollardan elde edilen ağır mücevherlerle süslenerek, çalım atıyordu. Sahip olduğu güzellik ve ziynetlerle, kocasını sevindiriyordu. Hakikatlerin ortaya çıkacağı ahiret yurdunda ise, odun taşıyan bir cariye suretinde; zelil ve aşağılanmış bir hale geldi. Bu cariye vasfının tamamlanması içinde, kolyeleri sert ve kalın bir ipe dönüştü. Suredeki ayetler hakkında yaptığımız açıklamaları hatırlayabiliyorsan, bizim; surede geçmekte olan kelimelerin içermiş olduğu manaları, bazen açıklayarak bazen de işaretlerde bulunarak aktarmak dışında bir şey yapmadığımızı görürsün. Bizi bu sonuçlara ulaştıran tek şey, suredeki ayetler üzerine Tedebbür/derinlemesine düşünmektir.

ONBEŞİNCİ BÖLÜM

Surenin nüzul zamanı ve bunu bilmenin faydası

Bize bu surenin nüzul zamanı hakkında, surenin nüzulüne şahitlik etmiş kimselerden bir haber ulaşmadı. Ancak müçtehid âlimler, surenin Mekke’de indiğini rivayet etmektedir. Surenin, Ebu Leheb’in; Hz. Peygamber’e yönelik sarf ettiği sözlere cevap verme mahiyetinde olduğunu düşünmeleri, onları bu yorumu yapmaya sevketmiş olabilir. Ebu Leheb’in helakı, bedir savaşından sonra olmuştur. Dolayısıyla surenin, onun helakından önce indiğinde şüphe yok. Sure’de kullanılan üsluptan da bu anlaşılmaktadır. Eğer o, surenin nüzulünden önce helak olmuş olsa idi; ilk ayette şu şekilde ya da buna benzer bir ifade kullanılırdı:

ألم تر كيف تبت يدا أبي لهب “Ebu Leheb’in, sahip olduğu tüm gücünün nasıl bozguna uğradığını görmedin mi? Bu yüzden, surenin bu olayı vukuundan önce haber vermiş olduğunda hiçbir şüphe yok. O halde, Âlimlerin surenin nüzul dönemi hakkındaki görüşleriyle, bizim; surenin üslubu ve ibarelerinden anladığımız şey uyuşmaktadır.

Ve sonra diyoruz ki, surenin, Ebu Leheb’in hakaretlerinin cevapı olduğunu zannedenlerin akıllarına ilk geldiği gibi, bu sure; Peygamberliğin ilk dönemlerinde inmemiştir. Daha öncede açıklandığı üzere, bu görüş asılsız bir zandır. Çünkü sure, onun sözlerine cevap olarak değil; -helakını- haber vermek için gelmiştir. Dolayısıyla surenin, Ebu Leheb’in inkârda ısrar eden tutumlarına şahit olunduktan sonra indiğinde şüphe yok. İşte o vakit, onun -helak edilmesi hususunda- hüccet tamamlanmış oldu ve Allah’ın kendisine yönelik emri gereğince, Hz. Peygamber’in, Ebu Leheb’e hitap etmekten yüz çevirmesi gerekti. Yüce Allah şöyle buyuruyor:

Ey Peygamber! Bizi anmaktan, buyruklarımıza kulak vermekten yüz çeviren ve dünyadaki üç günlük hayatın tadını çıkarmaktan başka bir amacı bulunmayan kimselerden yüz çevir. Onların bilgi ve idrak düzeyleri işte ancak bu kadardır.[yani, onların bilgi düzeyleri, dünya hayatının üzerinde olan şeyleri istemeye yetecek seviyeye ulaşmaz.](Müellif) Kuşkusuz senin rabbin, gösterdiği yoldan kimin saptığını, kimin o yolun yolcusu olduğunu çok iyi bilir! Necm/29–30

Bu ayet şu anlama gelir: Ey Peygamber! Allah sana, gerek davranışlarıyla, gerekse inkâr etmekte kararlı olduklarına ve ahiret hayatı hakkındaki hoşnutsuzluklarına şahitlik eden sözleriyle, kâfirliği meslek edinmiş kimselerden kesinlikle yüz çevirmeni emrediyor. Ve rabbin sana onların doğru yola girmeyeceklerini haber verdikten sonra da, onların hidayetini arzulama! Allah, c.c. her şeyin oluşumunu bir sebebe bağlamıştır. Her işinde bir son noktası vardır. Bu yüzden, kâfirler için; inkârcı tutumlarını sürdüreceklerine dair hüccet tamamlandıktan ve işledikleri günahlardan tevbe edebilecekleri kadar süre tanındıktan sonra bağışlanma söz konusu olamaz. Şu ayet buna örnektir:

Peki biz size, aklını başına alıp iman etmek isteyen herkese fazlasıyla yetecek kadar bir hayat hakkı tanımadık mı?! Hem sonra size bir uyarıcı da gelmişti?” Fatır/37

Onlara tanınmış olan bu sürenin sonuna gelindiği ve yaptıkları kötülükler açıkça ortaya çıktıktan sonra, Allah; Peygamberini, onlarla uğraşarak vakti boşa harcamaktan ve onları İslam’a davet etmekten meneder. Yüce Allah şöyle buyuruyor:

Ne peygambere, ne iman edenlere, akraba bile olsalar, cehennemlik oldukları iyice belli olduktan sonra müşrikler için af dilemek yaraşmaz.[Allah, Müslümanlar için, onların cehennem ehli olduklarını anlayabilecekleri bir süre belirledi.] İbrahim’in babası için mağfiret dilemesi, sadece ona verdiği bir sözden ötürü idi. Fakat onun, bir Allah düşmanı olduğu kendisine belli olunca ondan uzak durdu. Gerçekten İbrahim, çok içli ve yumuşak huylu idi.” Tevbe/113–114

Ancak Hz. İbrahim, babasının kesinlikle iman etmeyeceğini anladığı vakit, ondan yüz çevirmişti. Allah’ın, kâfirleri helak ederek, onlara daha bu dünyada iken azap ettiğini görmüyor musun? O halde birisi çıkıp ta, “bu durumdaki bir inkârcı, daha sonra tövbe etme olasılığı olmasına rağmen helak edilmiştir” diyebilir mi? -Tabiî ki hayır!- Çünkü onlar, iman etmeyecekleri kesinleştikten sonra azaba duçar olup helak edilmişlerdir. Allah’ın şu ayeti buna örnektir:

Andolsun ki sizden önce, peygamberleri kendilerine mucizeler getirdiği halde (yalanlayıp) zulmettiklerinden dolayı nice milletleri helâk ettik; zaten onlar iman edecek değillerdi. İşte biz suçlu kavimleri böyle cezalandırırız.” Yunus/13

Bu ayetten anlaşılan, onların, gelecekte iman etme umudunun kalmadığıdır. İnsan taammüden kötülük yapmaya devam eder ve onlara göğsünü açarsa, bu kötülüklerin zararı gittikçe artar ve kişi üzerindeki etkisi güçlenir. Öyle ki, bunlar; o kişiyi çepeçevre kuşatır ve hidayetin kapılarından girmesinin önünde bir engel olur. Ve böylece onun, dalaletin karanlıklarından çıkması imkânsızlaşarak, sünnetullah onun üzerinde işlemeye devam eder. Allah, onu öncesinde saptırmış değildir. Bilakis insanın kendisi sapkınlığın sebeplerine tutunmuştur. Şu ayet buna örnektir:

Allah, onlara asla zulmediyor değildi. Fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı.” Rum/9

Kur’an birçok yerde, dalalet; sapma, kalp katılığı ve ihtilaftan kaynaklanan kötülüklerin neticelerini açıklamıştır. Şu ayetler buna örnektir:

-Verdiği misallerle- Allah ancak fâsıkları saptırır.” Bakara/26

Onlar yoldan sapınca, Allah da kalplerini saptırmıştı. Allah, fâsıklar topluluğunu doğru yola iletmez.” Saff/5

Sözlerini bozmaları sebebiyle onları lânetledik ve kalplerini katılaştırdık.” Mâide/13

(Biz Hıristiyanlarız) diyenlerden de kesin sözlerini almıştık ama onlar da kendilerine zikredilen (verilen öğütlerin veya Kitabın) önemli bir bölümünü unuttular. Bu sebeple kıyamete kadar aralarına düşmanlık ve kin saldık. Yakında Allah onlara yaptıklarını haber verecektir.” Mâide/14

Hayır! Bilakis onların işlemekte oldukları (kötülükler) kalplerini kirletmiştir.”Mutaffifîn/14

Gerek Allah’a verdikleri sözden dönmeleri, gerekse yalan söylemeyi meslek haline getirmeleri sebebiyle Allah’ta münafıklığı, kıyamet gününe değin tedavisi mümkün olmayan bir hastalık olarak onların gönüllerine yerleştirdi.” Tevbe/77

Peygamberleri onlara hak ve hakikati gösteren nice deliller sunup nice mucizeler gösterdi. Fakat onlar hakikati en başından yalan saydıkları için imana gelmediler. İşte Allah kâfirlerin gönül gözlerini hakikate karşı böyle kör eder!” A’râf/101

(Şimdi) kendi hallerine bırak onları, yiyip (içsinler), avunsunlar; bu arada (boş hazların) umudu aldatıp oyalasın onları; nasıl olsa günü gelince (gerçeği) öğrenecekler.” Hicr/3

Kısaca özetlemek gerekirse, Allah, hüccet tamamlandıktan sonra; inkâr etmekte ısrar edenlere davet etmekten vazgeçerek, peygamberine onlardan yüz çevirmesini emreder. Bunun nedeni, onlar üzerinde azap kararının kesinleşmiş oluşudur. Şu ayet buna örnektir:

Şu halde sen, kendilerine vadedilen (azab) günlerine kavuşuncaya kadar onları bırak; dalıp oynasınlar, oyalansınlar.” Meâric/42

Geçtiğimiz bölümlerden ortaya çıkan sonuçşudur: Bu sure, Ebu Leheb’in helakını, Hz. Peygamber’in; onun iman etmesi hususunda ümidini yitirip, ondan yüz çevirmesinden sonra haber vermiştir. Aynı zamanda sure, Ebu Leheb’e hitap eden ve onu İslama davet eden bir içeriğe sahip değildir. Aksine, daha öncede söylediğimiz gibi, Müslümanlar burada en büyük düşmanlarının helakı ile müjdelenmektedir. Sure, hicretten hemen önce Mekke’de ya da sonrasında Medine’de inmiş olsun fark etmez. Bizim surenin nüzul zamanıyla alakalı bu kadarını bilmemiz yeterlidir. Bunu bilmenin ne tür faydaları olduğunu bir sonraki bölümde anlayacaksın.

ONALTINCI BÖLÜM

Surede, insanlara, التكليف بما لا يطاق beşeri takatin üzerinde bir sorumluluğun yüklenmiş olduğu anlamında bir işaretin olmadığına dair8

Dördüncüsü: Eğer “Kur’an, Ebu Leheb’in cehennem ehlinden oluşunu haber vermiştir” dersek, bu haber onun iman etmeyeceğine mi işaret etmektedir? Kâfirler, ahirette, cehennem ehlinden olduklarını yakinen bildikleri halde iman etmeyecekler mi? Tasdik etmek, delillere tabi olur. Nasıl, bir kimse için iman ve tasdik ettiği şeyler hakkında deliller açıklığa kavuşturuluyorsa; aynı şekilde bir kimsenin cehennem ehlinden olmayı hak ettiğinin açıklanması, o kişinin, yakinen oraya gireceğini anlamasına neden olur. Baksana Allah, iman edip, teslim olduğunda firavunun sözlerine nasıl karşılık verdi. Kur’an’da buyrulduğu üzere:

Firavun boğulacağı anda: “İsrail oğulları’nın inandığından başka ilah olmadığına inandım. Artık ben O’na teslim olanlardanım” dedi. (Ona): “Ancak şimdi mi?” denildi, “Oysa bu güne kadar (Bize) hep başkaldırmış ve bozguncular arasında yer almıştın!” Yunus/90–91

Allah, onun bu yakarışını, sen ne iman ettin ne de teslim oldun diyerek olumsuzlamadı. O iman edip, teslimiyet göstermişti. Ancak, Allah onun iman ve teslimiyetini o vakit kabul etmeyecekti. Şu ayet buna örnektir:

Kendilerinden razı olasınız diye, size yemin edeceklerdir. Siz onlardan razı olsanız bile, Allah o fasıklar topluluğundan asla razı olmaz.” Tevbe/96

Bir amelle, onun makbul olması arasında fark vardır. Kul, amelinin kabul edilmesiyle değil, onu yapmakla mükelleftir. Kısacası, eğer bir araya gelmeleri mümkün olmayan; cehenneme girmek ve iman etmek arasında bir çelişki var dersen, sen bunun bazı durumlarda olabildiğini gördüğüne göre, bu çelişki de ortadan kalkmış oldu.

Beşincisi: Eğer Kur’an’ın, onun, mümin olmayacağını ve cehennemde ebedi olarak kalacağını haber verdiği doğrulanırsa, şöyle diyebiliriz: Allah, onu, Allah ve resulüne iman edip, itaat etmekle mükellef tutmamış mıdır? Ya da kesin kez iman ederse, ateşe girmekten uzak tutulacağına inanmakla sorumlu tutmamış mıdır? O halde bu ikisi arasında bir çelişki yoktur.

Eğer şöyle denirse: “İmanın, delillerin neticesi olduğunu doğruluyoruz. Ancak salih amelin yapılabilmesi için istek şarttır. Allah onun cehennem ehlinden olduğunu haber verdikten sonra, hangi yarar onu; yapmakla mükellef olduğu ameli işlemeye teşvik edecektir? Bizde şöyle deriz: Yarar ümidi sınırsızdır. Cezalar derece derecedir. Salih amel, ona daha bu dünyadayken yarar sağlayabilir ya da kıyamet gününde cezanın hafiflemesine vesile olabilir. Mesela tedavisi mümkün olmayan bir hastalığın, hastanın çektiği acıların hafifletilerek tedavi edildiğini görmektesin. Sonra salih amel haddizatında bir güzelliktir. Bunun yanı sıra o, güzel övgüleri üzerine çeker. Kur’anî deliller, Ebu Leheb’in; razı olunan müminlerden olamayacağını kesinkez anlamış olsa bile, iman ettiği şeyler ve ümit ettiği bazı yararlar için amel işlemesi gerektiğini göstermektedir. Daha önce açıklandığı üzere, -surenin, insana takatinin üzerinde sorumluluk yüklenebileceğine delil olduğu yönündeki- bu çıkarım, ancak hiçbir delile dayanmayan farazilerden sonra tam olabilmektedir. Ve bu görüşün aksine, birçok delil mevcuttur. Biz onların faraziyelerini kabul edecek olsak bile, bir çelişki ortaya çıkmaz. “O, hem iman etmek, hem de iman etmemekle mükellef oldu.” sözü lâfebeliği yapmaktan başka bir şey değildir. Onun, imanı tercih etmekle mükellef olması, onun imanı zorunlu olarak kabul etmekle sorumlu olduğu anlamına gelmez. Bu ikisi arasında çok büyük fark vardır. O, iman edeceğine inanmakla sorumlu tutulmadı. O sadece imanı tercih etmekle sorumluydu. Yani, Hz. Peygamber’in getirdiği mesaja ve kendisinin imana gelmeyeceği yönündeki haberine iman etmekle sorumluydu. Bu iki iman arasında bir tezat olmadığı gibi, açıkça görüldüğü gibi sonuncusunda da bir çelişki yoktur. Kâfirlerin; inkâr psikolojisi içindeyken, kendilerinin iman etmeyeceklerine yakinen inandıklarını görmüyor musun? O halde iki zıttın bir araya geldiği iddiası doğru değildir ve Eşari’nin de “İbâne” isimli eserinde kabul ettiği gibi, delillendirme birinci hali üzere kalır. Onun daha önce değindiğimiz cevabı, mesele hakkında eksik kalmıştır. Bu meselenin aslı, Ebu Leheb’in hem iman etmekle, hem de kendi inkârına ve cehenneme gireceğine iman etmekle mükellef tutulduğu faraziyesini ileri sürenlerin iddialarıdır. Hâlbuki bu haber, -geçen bölümde de açıkladığımız üzere- Ebu Leheb; iman etmekten yüz çevirip, onu terk etikten sonra gelmiştir. Kısaca özetlemek gerekirse, bu sure; Allah’ın, kullarını güç yetiremeyecekleri bir amelle sorumlu tutabileceğine delil olacak nitelikte değildir. Bu meselenin aslı, yerinde genişlemesine açıklanmıştır. Burada ihtilaf sadece lafzîdir. İmam Eşari’nin sözleri, Allah’a zulüm nispet eden zalimlerin sözlerini ortadan kaldırmak içindi. Bunlar benim, kusurlu anlayışımla, surenin tefsiri hakkında değinmek istediğim son şeylerdi. Yüce Allah, dilediğini doğru yola ulaştırır. Bütün övgüler, Âlemlerin rabbi olan Allah’a yaraşır. Allah’ın elçisi Hz. Muhammed’e, ehline ve bütün sahabesine salât olsun.

1 Bu yorumu tercih etmiş olan Merhum Muhammed Esed’in Meal-Tefsirinde, Tebbet Suresi 4. ayet meali şöyledir: “iğrenç söylentilerin taşıyıcısı olan karısı ile birlikte”

2 Aynı zamanda, Ebu Süfyan’ın kız kardeşiydi.

3 Şair beyitte geçen (رطباً) kelimesi hakkında şunları söylemiştir:

جعله رطباً ليدل على التدخين الذي هو زيادة في الشرّ

4 Müellif, burada kadını “ikna kabiliyeti yüksek bir ceylan”a benzetmektedir.

5 Ayetler arasındaki parantez arası açıklamalar müellife aittir.

6 Müellif bu sureyi, “Tatfîf suresi” olarak isimlendirmektedir.

7 Hâlbuki 5. ayet, المسد kelimesiyle son bulmaktadır.

8 Bu bölümün giriş ve meseleyi delillendirmek için sıralanan beş maddesinden ilk üçü eksiktir. Birkaç sayfalık bir bölüm olduğunu tahmin ettiğimiz bu bölüme ulaşamadığımızdan, metni bu şekliyle tercüme etmemiz gerekti. Bu bölümün temel tezi, Leheb suresinin; insanlara güç yetiremeyecekleri sorumlulukların yüklenebileceği hususuna delil teşkil etmeyeceği yönündedir.

LEHEB SURESİ TEFSİRİ

HAMîDUDDîN el-FERÂHİ – Tercüme: Orhan Güvel – 148. Sayı

Bunları da sevebilirsiniz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir