İlk insan Âdem ve eşi, ilk ve tek din ise İslam’dı. Âdem ve eşinin zamanla çocukları ve torunları oldu; insanlar çoğalıp yeryüzüne dağıldılar.Hakikate iman ettikleri için muvahhit, fıtratlarına uygun bir hayat tarzını sürdürdükleri için Müslümandılar. Kendilerini yaratanın ne üstünde ve nede yanında başka bir yaratanın, iradenin, gücün, bilenin, yönetenin… olmadığına kuşkusuz bir şekilde inanıyorlar, O’nun kendileri için belirlediği ilke ve kurallara uyarlarsa hem dünyada ve hem de ahirette gerçek esenliğe sahip olacaklarını biliyorlar ve bu bilgilerinin gereklerini de yerine getirmekte tereddüt etmiyorlardı. Böyle oldukları için de birbirlerine olan güvenlerini sarsacak, dostluklarını bozacak, onurlarını lekeleyecek, kişiliklerini tahrip edecek şeyler ne zihinlerinde ve ne de hayatlarında yer buluyordu.Allah’ın hakikati bildirmek ve gereklerini açıklamakla görevlendirdiği babaları Âdem ile kendilerine bildirilmiş olan hakikate iman ediyor, batıl olan şeylerle herhangi bir ilgileri bulunmuyordu. Zulüm, haksızlık, kötülük, yalan, aldatma, ahlaksızlık gibi tüm olumsuz şeyler bilmedikleri şeylerdi. Her şeyi ile ve her haliyle güvenli, doğru, iyi, ahlaklı, adaletli… bir hayatın mensubuydular. Birbirlerine dost ve kardeştiler. Gerçek anlamda mutlu ve huzurluydular. Asıl Cennet’te değildiler ama dünya şartları içerisinde adeta cennette yaşıyorlardı. Tüm bu özellikleri sebebiyle de Allah’ın razı olduğu bir ümmettiler; yaratılış amacına uygun hayat süren, yaratılış amaçlarıyla çatışmayan bir ümmet.
Hiç şüphesiz güzellik kavramını gündemine alan bütün çalışmalar sanat, dil ve belki edebiyat alanına da bakmak durumunda kalacaklardır. Ben, “Vahiy ve Sanat” çalışmamı daha ziyade Müslüman çevrelerdeki yanlış
Jeremy Bentham’ın ortaya attığı kavram bir hapishane inşası ya da toplum mimarisi iken, Foucault’da bu modern devletin ıslah ediciliğinde belirgin bir unsur olarak karşımıza çıkar. Modern devletleri, hükümran devletlerden ayıran en önemli unsur toplumun ıslah etme biçimleridir.
Allah’ım! Bu mefhum bize ne kadar da yabancı… Bürokraside, akademik(!) dünyada, sanatta, eğitimde ve hatta sokakta… Çünkü toplumumuzda eleştirmek demek bir tür körlük içinde yargılamak demektir. Eleştirinin bizim toplumumuzdaki yeri, daha büyük ün için karşısındaki kişiyi yerle bir etmekle aynı şeydir. Dolayısıyla eleştiriye maruz kalma ihtimali bile üstünlüğü elden kaçırma korkusuna sebep olmaktadır. Bu zihinsel kalıplar içinde dürüst, ard niyetsiz ve makul bir eleştiriye bile rest çekmek, muhatabına aşırı tepkiler göstermek, kendisinde vehmettiği o enaniyete bağlı gücün kaybedilmesi olarak telâkki edilmektedir.
Ahlâk ve hukuk arasındaki bölünmez bütünlüğün gözardı edilmesi ve aslında parçalanması, “Kur’an’ı bir hukuk kitabı olarak değil, teolojik bir metin olarak gören ve ahlâk kitabına indirgeyen” sömürgeci mantığın inşâ ettiği tüm alanlarda, kimsenin aradığını bulamadığı, bulmak için yapay ışık kaynaklarının lütfuna muhtaç olan, dumûr halindeki zihinleri yaratmıştır.
Bu kısa yazımızda istiyorum ki, bizi bugünlere taşıyan tarihi oluşumlar, içlerinde sakladıkları kimliklerle birlikte tıpkı birer zafer armadası gibi gözümüzün önünden birer birer geçsinler ve bizler de onları hayatımızın yaşanmış en gerçek öyküleri olarak seyredelim.
İnsan ve İslam
İlk insan Âdem ve eşi, ilk ve tek din ise İslam’dı. Âdem ve eşinin zamanla çocukları ve torunları oldu; insanlar çoğalıp yeryüzüne dağıldılar.Hakikate iman ettikleri için muvahhit, fıtratlarına uygun bir hayat tarzını sürdürdükleri için Müslümandılar. Kendilerini yaratanın ne üstünde ve nede yanında başka bir yaratanın, iradenin, gücün, bilenin, yönetenin… olmadığına kuşkusuz bir şekilde inanıyorlar, O’nun kendileri için belirlediği ilke ve kurallara uyarlarsa hem dünyada ve hem de ahirette gerçek esenliğe sahip olacaklarını biliyorlar ve bu bilgilerinin gereklerini de yerine getirmekte tereddüt etmiyorlardı. Böyle oldukları için de birbirlerine olan güvenlerini sarsacak, dostluklarını bozacak, onurlarını lekeleyecek, kişiliklerini tahrip edecek şeyler ne zihinlerinde ve ne de hayatlarında yer buluyordu.Allah’ın hakikati bildirmek ve gereklerini açıklamakla görevlendirdiği babaları Âdem ile kendilerine bildirilmiş olan hakikate iman ediyor, batıl olan şeylerle herhangi bir ilgileri bulunmuyordu. Zulüm, haksızlık, kötülük, yalan, aldatma, ahlaksızlık gibi tüm olumsuz şeyler bilmedikleri şeylerdi. Her şeyi ile ve her haliyle güvenli, doğru, iyi, ahlaklı, adaletli… bir hayatın mensubuydular. Birbirlerine dost ve kardeştiler. Gerçek anlamda mutlu ve huzurluydular. Asıl Cennet’te değildiler ama dünya şartları içerisinde adeta cennette yaşıyorlardı. Tüm bu özellikleri sebebiyle de Allah’ın razı olduğu bir ümmettiler; yaratılış amacına uygun hayat süren, yaratılış amaçlarıyla çatışmayan bir ümmet.
Yol Ayrımı
Bu yazının devamı 205. sayıda.
Devamını okumak için satın alın
Bu sayıyı satın aldığınızda tüm yazılar açılır.
205. Sayıyı Satın AlGiriş yap
İlgili Yazılar
Bakma Biçimlerinden Güzellik Olgusuna
Hiç şüphesiz güzellik kavramını gündemine alan bütün çalışmalar sanat, dil ve belki edebiyat alanına da bakmak durumunda kalacaklardır. Ben, “Vahiy ve Sanat” çalışmamı daha ziyade Müslüman çevrelerdeki yanlış
Sömürgecilik, Apartheid, Panoptikon, İktidar ve Barbarları Beklerken
Jeremy Bentham’ın ortaya attığı kavram bir hapishane inşası ya da toplum mimarisi iken, Foucault’da bu modern devletin ıslah ediciliğinde belirgin bir unsur olarak karşımıza çıkar. Modern devletleri, hükümran devletlerden ayıran en önemli unsur toplumun ıslah etme biçimleridir.
Eleştiri, Bize Yabancı Bir Mefhum..
Allah’ım! Bu mefhum bize ne kadar da yabancı… Bürokraside, akademik(!) dünyada, sanatta, eğitimde ve hatta sokakta… Çünkü toplumumuzda eleştirmek demek bir tür körlük içinde yargılamak demektir. Eleştirinin bizim toplumumuzdaki yeri, daha büyük ün için karşısındaki kişiyi yerle bir etmekle aynı şeydir. Dolayısıyla eleştiriye maruz kalma ihtimali bile üstünlüğü elden kaçırma korkusuna sebep olmaktadır. Bu zihinsel kalıplar içinde dürüst, ard niyetsiz ve makul bir eleştiriye bile rest çekmek, muhatabına aşırı tepkiler göstermek, kendisinde vehmettiği o enaniyete bağlı gücün kaybedilmesi olarak telâkki edilmektedir.
Bir Başyapıt Üzerine Deneme: Şeriat Yahut Beyaz Adam
Ahlâk ve hukuk arasındaki bölünmez bütünlüğün gözardı edilmesi ve aslında parçalanması, “Kur’an’ı bir hukuk kitabı olarak değil, teolojik bir metin olarak gören ve ahlâk kitabına indirgeyen” sömürgeci mantığın inşâ ettiği tüm alanlarda, kimsenin aradığını bulamadığı, bulmak için yapay ışık kaynaklarının lütfuna muhtaç olan, dumûr halindeki zihinleri yaratmıştır.
Dreyfüs, Herzl Ve Bizim Çelebiler
Bu kısa yazımızda istiyorum ki, bizi bugünlere taşıyan tarihi oluşumlar, içlerinde sakladıkları kimliklerle birlikte tıpkı birer zafer armadası gibi gözümüzün önünden birer birer geçsinler ve bizler de onları hayatımızın yaşanmış en gerçek öyküleri olarak seyredelim.
Alışverişe devam et