“Düşman değillerdi. Suçlu değillerdi. Onlar, bu dünyaya ait olmaktan uzak, yeşilimsi bir loşluk içinde allak bullak olmuş halde yatan, hastalıklı kara gölgelerden başka bir şey değillerdi.” Marlow
Bir anlatıda, anlatanın kim olduğu, anlatılan şeyin kaderini belirler. Conrad’ın “Karanlığın Yüreği” romanı ile Achebe’nin “Parçalanma” romanını yan yana ya da karşı karşıya koyduğumuzda karşımıza çıkan temel mesele sömürgeciliğin kimin ağzından anlatılıyor olduğu meselesi olur. İki roman aynı tarihi kendisine mesele edinir ve anlatır. Ama bakış açıları arasındaki mesafe, olayların kendisinden çok daha fazla şey anlatır bize.
Marlow Kongo’ya dışarıdan gelir. Okonkwo zaten oradadır. Basit gibi görünen bu fark, aslında her şeyi değiştirir. Çünkü mesele artık “ne oldu” sorusunda çok “kim anlatabiliyor” sorusudur. Conrad’ın susturduğu insanları Achebe konuşturduğunda “Karanlığın Yüreği” eskisi gibi okun(a)maz hale gelir.
Bundan sonra kendi deneyimini anlatma hakkı elinden alınmış insan olarak Spivak’ın Madun’u görünür olmaya başlar. Conrad’ın romanında Afrikalılar sayfalarca görünür. Çalışırken, ölürken, acı çekerken. Ama düşünürken hiç görünmezler. Avrupamerkezli anlatıda Madun düşünme kabiliyetinden yoksundur. Yani bir karakterin metinde bulunması onun temsil edildiği anlamına gelmiyor. Bu ayrımı gözden kaçırmak kolaydır ama gözden kaçırılmaması gereken tam da budur.
Achebe Conrad’tan farklı bir şey yapar romanında. Kamerayı Madun’a çevirerek bir başka özne yaratır. Baktığımız yer Igbo toplumudur. Burada kendisine özgü bir hukuk, bir din, bir aile düzeni, bir hiyerarşi vardır. Fakat Achebe bunu bir cennet masalına dönüştürmez. Zira kendisine Tanrılık atfetmez. Bu toplumda şiddeti dışlanmayı kadının konumunu da gösterir. Achebe’nin derdi “biz aslında iyiydik” değildir. Bir yönüyle bizim de çelişkilerimiz vardı ama bu sizin bize tarihsiz demenizi meşrulaştırmaz, der.
Okonkwo ile Kurtz’u yan yana koyduğumuzda ilginç bir şey fark ederiz. İkisi de aslında erkeklik saplantısının kurbanıdır. Kurtz Kongo’da “her şey bana karşı” der gibi davranır. Okonkwo ise zayıflık göstermekten öylesine korkar ki bu korku onu yer bitirir. Demek ki sömürülen toplum, sömürgeciliğin dışında da kendi iktidar biçimlerini taşıyor. Okonkwo hem beyaz adamın kurbanı hem de kendi toplumunun katı erkeklik anlatısın ürünüdür.
Kitabın adı bana hep fazla açık geliyor aslında ama tam da bu açıklık işe yarıyor. Parçalanan tek şey Okonkwo değildir. Nwoye babasından uzaklaşırken aile parçalanıyor. Köyün ortak karar mekanizmaları çözülürken toplum parçalanıyor. Misyonerler geldiğinde inanç sistemi kırılıyor. En can alıcısı da dilin parçalanması çünkü toprağı almakla anlam üretme hakkını almak aynı şey değildir. İkincisi çok daha derin bir işgal. Zihinsel sömürgecilik en tehlikeli olandır.
Sömürgecilik, hem “senin toprağını alıyorum” hem de “Dünyanı nasıl anlamlandıracağını da ben belirliyorum” diyor. Sömürgeci için Afrika karanlıktır. Avrupa ise medeniyetin ta kendisidir. Afrika ilkelken Avrupa moderndir. Bu ikilikler bir bilgi rejiminin ürününden/üretiminden başka bir şey değildir. E. Said’in Oryantalizm eserinin yaptığı tespitler, araladığı örtüler, gösterdiği ufuklar tam da bu yüzden önemlidir. Biliyoruz ki Batı ötekini keşfetmiyor, keşfetme maskesinin ardında sömürüleni tanımlamaya çalışıyor. Tanımlamak en kusursuz iktidar/güç biçimidir.
Peki Conrad’ın karanlığı gerçek mi? Achebe’nin Parçalanma romanından sonra bu soruyu sormak zorunda kalıyoruz. Kongo karanlık değildir aslında. Onu anlayamayan, anlama yetisine sahip olmayan Batılı göz karanlıktır. Fark küçük gibi görünüyor ama koca bir dünya görüşünü tersine çeviriyor bu kabul.
Dil meselesi beni asıl düşündüren nokta. Achebe İngilizce yazıyor (Postkolonyal anlatıda çok önemli bir tartışmadır), üstelik sömürgeciliği eleştirmek için. Çelişkili görünüyor ilk bakışta. Ama aslında İngilizceyi, İngilizlerin tekelinden çıkarıyor. Igbo atasözlerini, düşünme biçimlerini o dilin içine sokuyor. Böylece dil artık sömürgecinin malı olmaktan çıkıyor. İçerideki Truva Atı’na dönüşüyor. Sömürülen, iktidarını, sömürgecinin içine sızarak inşa ediyor.
Madun konuşabilir mi? Spivak’ın bu sorusu hâlâ güncel ve hâlâ rahatsız edici. “Karanlığın Yüreği”nde madun var ama sesi başkasının diline bağımlı. Achebe bu durumu tam olarak çözmüyor, mevcut şartlarda çözemez de zaten. Parçalanma’yı Batılı yayınevleri basıyor, uluslararası dolaşımı Batı’nın sistemi üzerinden ilerliyor. Ama Achebe’nin yaptığı yine de küçümsenecek bir şey olmaktan çok uzak bir yere konumlanıyor. Madunun konuşabileceği yeni bir alan açıyor. Tam özgürlük olmasa bile hiç yoktan iyi olduğu söylenebilir.
Conrad’ın Avrupalısı Afrika’ya medeniyet götürdüğünü sanıyor. Kongo’da bulduğu şeyse yağma, açgözlülük, insanı metaya çevirmek. İroni tam burada aslında. Medeniyet götürmeye gelen, kendi barbarlığını ifşa ediyor. Achebe ise madalyonun öbür yüzünü gösteriyor bizlere. Barbar denilen toplumun aslında kendi içinde karmaşık ve medeni bir düzeni var. İki kitap birlikte okununca Avrupamerkezli tanımın diktatörlüğü parçalanıyor, anlatılagelen medeniyet-barbarlık ayrımı yerle bir oluyor.
Yine de Achebe’yi Conrad’ın basit karşıtı zannı içinde olmak yanlış olur. Onun anlattığı toplumda da sorunlar eksik değildir. Kadının yeri, şiddet, dışlanma vb. tecrübeler var orada. Achebe hiçbir şeyi idealize etmiyor. Bu yüzden onun eleştirisi daha güçlü. Sömürgeciliği eleştirmek için sömürge öncesini cennet göstermek zorunda değilsin diyor bir anlamıyla.
“Karanlığın Yüreği” sömürgecinin vicdanındaki derin ve gürül gürül kanayan çatlağı gösteriyor bize. “Parçalanma” ise sömürgeleştirilenin hafızasındaki kırılmayı. Conrad “Avrupa Afrika’ya ne yaptı” diye soruyor. Achebe soruyu tersine çevirip “bunlar Afrika’nın insanlarını nasıl değiştirdi.” diye soruyor. Ama asıl rahatsız edici ve kulak vermemiz gereken soru, üçüncüsüdür. Bütün anlatıyı biz kimin diliyle biliyoruz, anlatıcı kim?
Belki de mesele artık sömürgecilik değildir. Mesele kim bilir, kim anlatır, kimin sözü tarih sayılır, kimin acısı edebiyat olur meselesi, önümüzde sahici bir biçimde duruyor. Madun susturulduğu için mi görünmez kalıyor yoksa görünmez kılındığı için mi susuyor? Bu sorunun cevabı görme biçimlerimizde yatıyor bence.
İnsan, kendi ölümünün farkında olan ve bu konu üzerine düşünen tek varlık olarak tanımlanabilir. Bu bilgi, yalnızca biyolojik bir sonun farkında olmak anlamına gelmez.
Sanıyoruz ki kutsal olan her şey, sadece ona sövenler ya da yok sayanlar tarafından tehdit ediliyor. Oysa günümüzün dijital panayırı artık bize bambaşka bir gerçeği fısıldıyor:
Karanlığın Yüreği Parçalanırken
“Düşman değillerdi. Suçlu değillerdi. Onlar, bu dünyaya ait olmaktan uzak, yeşilimsi bir loşluk içinde allak bullak olmuş halde yatan, hastalıklı kara gölgelerden başka bir şey değillerdi.” Marlow
Bir anlatıda, anlatanın kim olduğu, anlatılan şeyin kaderini belirler. Conrad’ın “Karanlığın Yüreği” romanı ile Achebe’nin “Parçalanma” romanını yan yana ya da karşı karşıya koyduğumuzda karşımıza çıkan temel mesele sömürgeciliğin kimin ağzından anlatılıyor olduğu meselesi olur. İki roman aynı tarihi kendisine mesele edinir ve anlatır. Ama bakış açıları arasındaki mesafe, olayların kendisinden çok daha fazla şey anlatır bize.
Marlow Kongo’ya dışarıdan gelir. Okonkwo zaten oradadır. Basit gibi görünen bu fark, aslında her şeyi değiştirir. Çünkü mesele artık “ne oldu” sorusunda çok “kim anlatabiliyor” sorusudur. Conrad’ın susturduğu insanları Achebe konuşturduğunda “Karanlığın Yüreği” eskisi gibi okun(a)maz hale gelir.
Bundan sonra kendi deneyimini anlatma hakkı elinden alınmış insan olarak Spivak’ın Madun’u görünür olmaya başlar. Conrad’ın romanında Afrikalılar sayfalarca görünür. Çalışırken, ölürken, acı çekerken. Ama düşünürken hiç görünmezler. Avrupamerkezli anlatıda Madun düşünme kabiliyetinden yoksundur. Yani bir karakterin metinde bulunması onun temsil edildiği anlamına gelmiyor. Bu ayrımı gözden kaçırmak kolaydır ama gözden kaçırılmaması gereken tam da budur.
Achebe Conrad’tan farklı bir şey yapar romanında. Kamerayı Madun’a çevirerek bir başka özne yaratır. Baktığımız yer Igbo toplumudur. Burada kendisine özgü bir hukuk, bir din, bir aile düzeni, bir hiyerarşi vardır. Fakat Achebe bunu bir cennet masalına dönüştürmez. Zira kendisine Tanrılık atfetmez. Bu toplumda şiddeti dışlanmayı kadının konumunu da gösterir. Achebe’nin derdi “biz aslında iyiydik” değildir. Bir yönüyle bizim de çelişkilerimiz vardı ama bu sizin bize tarihsiz demenizi meşrulaştırmaz, der.
Okonkwo ile Kurtz’u yan yana koyduğumuzda ilginç bir şey fark ederiz. İkisi de aslında erkeklik saplantısının kurbanıdır. Kurtz Kongo’da “her şey bana karşı” der gibi davranır. Okonkwo ise zayıflık göstermekten öylesine korkar ki bu korku onu yer bitirir. Demek ki sömürülen toplum, sömürgeciliğin dışında da kendi iktidar biçimlerini taşıyor. Okonkwo hem beyaz adamın kurbanı hem de kendi toplumunun katı erkeklik anlatısın ürünüdür.
Kitabın adı bana hep fazla açık geliyor aslında ama tam da bu açıklık işe yarıyor. Parçalanan tek şey Okonkwo değildir. Nwoye babasından uzaklaşırken aile parçalanıyor. Köyün ortak karar mekanizmaları çözülürken toplum parçalanıyor. Misyonerler geldiğinde inanç sistemi kırılıyor. En can alıcısı da dilin parçalanması çünkü toprağı almakla anlam üretme hakkını almak aynı şey değildir. İkincisi çok daha derin bir işgal. Zihinsel sömürgecilik en tehlikeli olandır.
Sömürgecilik, hem “senin toprağını alıyorum” hem de “Dünyanı nasıl anlamlandıracağını da ben belirliyorum” diyor. Sömürgeci için Afrika karanlıktır. Avrupa ise medeniyetin ta kendisidir. Afrika ilkelken Avrupa moderndir. Bu ikilikler bir bilgi rejiminin ürününden/üretiminden başka bir şey değildir. E. Said’in Oryantalizm eserinin yaptığı tespitler, araladığı örtüler, gösterdiği ufuklar tam da bu yüzden önemlidir. Biliyoruz ki Batı ötekini keşfetmiyor, keşfetme maskesinin ardında sömürüleni tanımlamaya çalışıyor. Tanımlamak en kusursuz iktidar/güç biçimidir.
Peki Conrad’ın karanlığı gerçek mi? Achebe’nin Parçalanma romanından sonra bu soruyu sormak zorunda kalıyoruz. Kongo karanlık değildir aslında. Onu anlayamayan, anlama yetisine sahip olmayan Batılı göz karanlıktır. Fark küçük gibi görünüyor ama koca bir dünya görüşünü tersine çeviriyor bu kabul.
Dil meselesi beni asıl düşündüren nokta. Achebe İngilizce yazıyor (Postkolonyal anlatıda çok önemli bir tartışmadır), üstelik sömürgeciliği eleştirmek için. Çelişkili görünüyor ilk bakışta. Ama aslında İngilizceyi, İngilizlerin tekelinden çıkarıyor. Igbo atasözlerini, düşünme biçimlerini o dilin içine sokuyor. Böylece dil artık sömürgecinin malı olmaktan çıkıyor. İçerideki Truva Atı’na dönüşüyor. Sömürülen, iktidarını, sömürgecinin içine sızarak inşa ediyor.
Madun konuşabilir mi? Spivak’ın bu sorusu hâlâ güncel ve hâlâ rahatsız edici. “Karanlığın Yüreği”nde madun var ama sesi başkasının diline bağımlı. Achebe bu durumu tam olarak çözmüyor, mevcut şartlarda çözemez de zaten. Parçalanma’yı Batılı yayınevleri basıyor, uluslararası dolaşımı Batı’nın sistemi üzerinden ilerliyor. Ama Achebe’nin yaptığı yine de küçümsenecek bir şey olmaktan çok uzak bir yere konumlanıyor. Madunun konuşabileceği yeni bir alan açıyor. Tam özgürlük olmasa bile hiç yoktan iyi olduğu söylenebilir.
Conrad’ın Avrupalısı Afrika’ya medeniyet götürdüğünü sanıyor. Kongo’da bulduğu şeyse yağma, açgözlülük, insanı metaya çevirmek. İroni tam burada aslında. Medeniyet götürmeye gelen, kendi barbarlığını ifşa ediyor. Achebe ise madalyonun öbür yüzünü gösteriyor bizlere. Barbar denilen toplumun aslında kendi içinde karmaşık ve medeni bir düzeni var. İki kitap birlikte okununca Avrupamerkezli tanımın diktatörlüğü parçalanıyor, anlatılagelen medeniyet-barbarlık ayrımı yerle bir oluyor.
Yine de Achebe’yi Conrad’ın basit karşıtı zannı içinde olmak yanlış olur. Onun anlattığı toplumda da sorunlar eksik değildir. Kadının yeri, şiddet, dışlanma vb. tecrübeler var orada. Achebe hiçbir şeyi idealize etmiyor. Bu yüzden onun eleştirisi daha güçlü. Sömürgeciliği eleştirmek için sömürge öncesini cennet göstermek zorunda değilsin diyor bir anlamıyla.
“Karanlığın Yüreği” sömürgecinin vicdanındaki derin ve gürül gürül kanayan çatlağı gösteriyor bize. “Parçalanma” ise sömürgeleştirilenin hafızasındaki kırılmayı. Conrad “Avrupa Afrika’ya ne yaptı” diye soruyor. Achebe soruyu tersine çevirip “bunlar Afrika’nın insanlarını nasıl değiştirdi.” diye soruyor. Ama asıl rahatsız edici ve kulak vermemiz gereken soru, üçüncüsüdür. Bütün anlatıyı biz kimin diliyle biliyoruz, anlatıcı kim?
Belki de mesele artık sömürgecilik değildir. Mesele kim bilir, kim anlatır, kimin sözü tarih sayılır, kimin acısı edebiyat olur meselesi, önümüzde sahici bir biçimde duruyor. Madun susturulduğu için mi görünmez kalıyor yoksa görünmez kılındığı için mi susuyor? Bu sorunun cevabı görme biçimlerimizde yatıyor bence.
İlgili Yazılar
Ölüm
İnsan, kendi ölümünün farkında olan ve bu konu üzerine düşünen tek varlık olarak tanımlanabilir. Bu bilgi, yalnızca biyolojik bir sonun farkında olmak anlamına gelmez.
Dinî Değerler Nasıl Aşağılanır?
Sanıyoruz ki kutsal olan her şey, sadece ona sövenler ya da yok sayanlar tarafından tehdit ediliyor. Oysa günümüzün dijital panayırı artık bize bambaşka bir gerçeği fısıldıyor: