Sanıyoruz ki kutsal olan her şey, sadece ona sövenler ya da yok sayanlar tarafından tehdit ediliyor. Oysa günümüzün dijital panayırı artık bize bambaşka bir gerçeği fısıldıyor: Bir değeri çökertmenin en kestirme yolu, ona saldırmaktan geçmez; onu cıvıklaştırıpsahnenin ışığına iliştirmekten, bir gösteri nesnesine indirgemekten geçer.
Son dönemde sosyal medyada karşımıza çıkan ve Fatma Soydaş örneğinde simgeleşen manzara, algoritmaların mabede dönüştüğü çağda yaşanılan semptomun adeta son sürümü.
Kutsalın Panayır Estetiği
Dinî değerleri aşağılamak için ateist olmanıza ya da bir kutsal kitabı yakmanıza gerek yok. Kutsal metinleri arkasına romantik bir ezgi iliştirip süzülerek okumak, duaları cinsel çağrışımlı mizansenlerin fon müziği yapmak veya ibadeti bir etkileşim tuzağına çevirmek çok daha yıkıcı, çok daha sinsi, çok daha aşındırıcıdır.
Zira ilki açık bir düşmanlıktır, bünye onu tanır ve reddeder. İkincisi ise içten gelen bir çürütmedir; değeri içinin kovanını boşaltıp kabuğunu panayırda sergilemektir.
Hatırlayın; bir zamanlar ekranlarda kadınları nesneleştirerek, kedicik estetiğiyle sunup araya ayet sıkıştıran ekran figürleri vardı. O dönem herkes ekran karşısında bıyık altından gülerken, aslında dini kavramların edepsizce karikatürleştirilmesine göz yumuluyordu. Bugün yapılanın o günden tek farkı, stüdyoların küçülüp cep telefonlarına girmesi ve prodüksiyonun bizzat bireyler tarafından üstlenilmesi.
Dünyada Dinî Değerler Nasıl Aşağılanır?
Bağırmak, sövmek ve saldırmak ekstra bir zekâ ya da incelik gerektirmez. Ancak kutsal sayılan alanları mizahla sorgulatmak gerçekten büyük bir maharet ister. Mizahın gücü de tam olarak bu noktada ortaya çıkar. Dine doğrudan saldırmak risklidir ama onu sıradanlaştırmak bedelsizdir.
Perdeyi açalım. Yerliler yerine yabancıları seçelim. Sahneye çıkacak isimler birer kahkaha taciri gibi görünse de, gerçekte kutsala karşı açılmış sessiz bir cephenin komutanları.
Monty Python grubu bu yöntemin büyük ustasıdır. Life of Brian filminde Hz. İsa ile alay etmezler. Sadece kitlelerin körü körüne inancını sergilerler. Yan sokaktaki sıradan bir adamı Mesih sanan kalabalık, aslında bugün bile yaşadığımız toplumsal fanatizmdir. İnsanların sorgulamadan bir liderin peşine takılma ihtiyacını zekice hicvederler.
George Carlin ise katı mantık süzgecini kullanır. “Tanrı sizi seviyor ama paraya ihtiyacı var”diyerek noktayı koyar. Karmaşık teolojiyi gündelik dille özetler. Dinî öğretilerin içindeki mantık hatalarını, abartılı bir gerçeklik olarak yüzümüze çarpar. Seyirciyi doğrudan kendi inancının çelişkileriyle baş başa bırakır.
RickyGervais hikâye anlatıcılığını konuşturur. TheInvention of Lying filminde dini, ölüm korkusunu bastırmak için uydurulmuş tatlı bir yalan olarak kurgular. Hakaret yoktur. Yalnızca insanî bir teselli arayışı vardır. Rowan Atkinson ise ritüellerin içini boşaltır. Sıkıcı vaaz tiplemeleriyle ezberci yapıyı komikleştirir.
Tim Minchin müzikli ironiyle bireysel mucize anlayışının bencilliğini sarsar. Douglas Adams ise kurgusundaki mantık oyunlarıyla teolojik dogmaları birbirine kırdırır. Bu isimlerin ortak noktası nefret değildir. Kutsallık zırhını sakince kenara koyarlar. Dinî inançları ve kurumları, yetişkin bir zihnin süzgecinden geçirirler. İzleyiciye küfretmezler; onu düşünmeye davet ederler. Onlar sadece sorular sorar.
Sonuçta kahkaha, dogmanın en büyük düşmanıdır. Doğrudan saldıran söylemler sadece nefret toplar ve toplumsal cepheleri sertleştirir. İroni, absürdizm ve mizahla yaklaşanlar ise o yıkılmaz sanılan tahtları sessizce ama derinden sarsar. Kutsalın zırhı söküldüğünde geriye sadece insan ve onun saf çelişkileri kalır. Bu çehreler size tanıdık geldi mi? Tanıdıksa, korkmanıza gerek yok: psikolojik harbin dilini bir kez söktüğümüzde, karşımızdaki absürt figüranlara kapılmadan sağduyunun sesine kulak verebiliriz.
Aynayı Kendimize Tutma Vakti
Sorun sadece bu videoları çekenlerde mi? Kesinlikle hayır.O içeriğe tıklayan,“Bakın ne yapmışlar” diyerek öfkeyle de olsa paylaşarak yaygınlaştıran, kendi akışında kutsalın bir eğlence aracı haline gelmesini kanıksayan herkes bu tiyatronun birer seyircisi ve destekçisi.
Aynanın önünde durmak cesaret ister; çünkü orada beliren yüz, çoğu zaman parmağını suçlulara uzatan elin sahibidir. Ekranı kaydıran başparmağımız, farkında olmadan bir oy pusulasına dönüşür: her izlenme, kutsalın pazardaki fiyatını bir kademe daha düşüren sessiz bir tasdiktir. Öfkeyle paylaşan da, alayla gülen de aynı hasılatı büyütür; zira algoritma, hangi duyguyla tıklandığını umursamaz, yalnızca tıklandığını sayar.
Asıl mesele, o videoları üretenlerin ahlakından çok, onları var eden iştahımızdır. Bir gösteri, ancak seyircisi kaldığı sürece sahnede durur; salon boşaldığında en cüretkâr numara bile sönüp gider. Öyleyse kutsalı ucuzlatan tiyatronun perdesini indirecek el, uzaktaki bir sansürcünün elinde aranmamalı; o el, kendi dikkatimizin dizginini tutan bizim elimizde saklıdır.
Soru açık ve yanıtı herkesin kendi vicdanında saklı: Biz dinî değerlerin ciddiyetini, edep sınırlarını ve vakarını korumak mı istiyoruz; yoksa kutsalın birer sosyal medya malzemesine dönüşmesini izlerken eğlenmeye devam mı edeceğiz?
İstanbul’da yaşayan bir yazar ve yöneticidir. İlgi alanları düşünce, kültür ve sivil toplum ekseninde şekillenmekte; çalışmalarını bu alanlarda sürdürmektedir.
Sivil toplum alanındaki tecrübesi; Mavera Eğitim ve Sağlık Vakfı, Karzı Hasen Vakfı, İlim Yayma Cemiyeti ve İLKE Vakfı başta olmak üzere çeşitli kurumlarda üstlendiği yöneticilik görevleriyle şekillenmiştir. Bu kurumlarda ve iş birliği içerisinde çalışılan birçok sivil toplum kuruluşunda ortak projeler geliştirmiş; kurumlar arası koordinasyon, proje tasarımı, uygulama ve değerlendirme süreçlerinde aktif sorumluluk üstlenmiştir.
Yürüttüğü çalışmalar; çocuklardan yetişkinlere uzanan geniş bir katılımcı kitlesini kapsayan ulusal ve uluslararası projeleri içermektedir. Eğitim, kültür ve toplumsal gelişim odaklı programlarda edindiği saha tecrübesi, düşünce ve yazı faaliyetlerinin önemli bir dayanağını oluşturmaktadır.
Sinemayı, edebiyatı ve sanatı bir gösteri alanı olarak değil, düşünmenin ve anlam arayışının imkânları olarak değerlendirmektedir. Ona göre bu alanlar; insanı, toplumu ve çağın ruhunu anlamaya yardımcı olan güçlü birer yorum ve kavrayış zemini sunmaktadır.
Dinî Değerler Nasıl Aşağılanır?
Sanıyoruz ki kutsal olan her şey, sadece ona sövenler ya da yok sayanlar tarafından tehdit ediliyor. Oysa günümüzün dijital panayırı artık bize bambaşka bir gerçeği fısıldıyor: Bir değeri çökertmenin en kestirme yolu, ona saldırmaktan geçmez; onu cıvıklaştırıp sahnenin ışığına iliştirmekten, bir gösteri nesnesine indirgemekten geçer.
Son dönemde sosyal medyada karşımıza çıkan ve Fatma Soydaş örneğinde simgeleşen manzara, algoritmaların mabede dönüştüğü çağda yaşanılan semptomun adeta son sürümü.
Kutsalın Panayır Estetiği
Dinî değerleri aşağılamak için ateist olmanıza ya da bir kutsal kitabı yakmanıza gerek yok. Kutsal metinleri arkasına romantik bir ezgi iliştirip süzülerek okumak, duaları cinsel çağrışımlı mizansenlerin fon müziği yapmak veya ibadeti bir etkileşim tuzağına çevirmek çok daha yıkıcı, çok daha sinsi, çok daha aşındırıcıdır.
Zira ilki açık bir düşmanlıktır, bünye onu tanır ve reddeder. İkincisi ise içten gelen bir çürütmedir; değeri içinin kovanını boşaltıp kabuğunu panayırda sergilemektir.
Hatırlayın; bir zamanlar ekranlarda kadınları nesneleştirerek, kedicik estetiğiyle sunup araya ayet sıkıştıran ekran figürleri vardı. O dönem herkes ekran karşısında bıyık altından gülerken, aslında dini kavramların edepsizce karikatürleştirilmesine göz yumuluyordu. Bugün yapılanın o günden tek farkı, stüdyoların küçülüp cep telefonlarına girmesi ve prodüksiyonun bizzat bireyler tarafından üstlenilmesi.
Dünyada Dinî Değerler Nasıl Aşağılanır?
Bağırmak, sövmek ve saldırmak ekstra bir zekâ ya da incelik gerektirmez. Ancak kutsal sayılan alanları mizahla sorgulatmak gerçekten büyük bir maharet ister. Mizahın gücü de tam olarak bu noktada ortaya çıkar. Dine doğrudan saldırmak risklidir ama onu sıradanlaştırmak bedelsizdir.
Perdeyi açalım. Yerliler yerine yabancıları seçelim. Sahneye çıkacak isimler birer kahkaha taciri gibi görünse de, gerçekte kutsala karşı açılmış sessiz bir cephenin komutanları.
Monty Python grubu bu yöntemin büyük ustasıdır. Life of Brian filminde Hz. İsa ile alay etmezler. Sadece kitlelerin körü körüne inancını sergilerler. Yan sokaktaki sıradan bir adamı Mesih sanan kalabalık, aslında bugün bile yaşadığımız toplumsal fanatizmdir. İnsanların sorgulamadan bir liderin peşine takılma ihtiyacını zekice hicvederler.
George Carlin ise katı mantık süzgecini kullanır. “Tanrı sizi seviyor ama paraya ihtiyacı var”diyerek noktayı koyar. Karmaşık teolojiyi gündelik dille özetler. Dinî öğretilerin içindeki mantık hatalarını, abartılı bir gerçeklik olarak yüzümüze çarpar. Seyirciyi doğrudan kendi inancının çelişkileriyle baş başa bırakır.
Ricky Gervais hikâye anlatıcılığını konuşturur. The Invention of Lying filminde dini, ölüm korkusunu bastırmak için uydurulmuş tatlı bir yalan olarak kurgular. Hakaret yoktur. Yalnızca insanî bir teselli arayışı vardır. Rowan Atkinson ise ritüellerin içini boşaltır. Sıkıcı vaaz tiplemeleriyle ezberci yapıyı komikleştirir.
Tim Minchin müzikli ironiyle bireysel mucize anlayışının bencilliğini sarsar. Douglas Adams ise kurgusundaki mantık oyunlarıyla teolojik dogmaları birbirine kırdırır. Bu isimlerin ortak noktası nefret değildir. Kutsallık zırhını sakince kenara koyarlar. Dinî inançları ve kurumları, yetişkin bir zihnin süzgecinden geçirirler. İzleyiciye küfretmezler; onu düşünmeye davet ederler. Onlar sadece sorular sorar.
Sonuçta kahkaha, dogmanın en büyük düşmanıdır. Doğrudan saldıran söylemler sadece nefret toplar ve toplumsal cepheleri sertleştirir. İroni, absürdizm ve mizahla yaklaşanlar ise o yıkılmaz sanılan tahtları sessizce ama derinden sarsar. Kutsalın zırhı söküldüğünde geriye sadece insan ve onun saf çelişkileri kalır. Bu çehreler size tanıdık geldi mi? Tanıdıksa, korkmanıza gerek yok: psikolojik harbin dilini bir kez söktüğümüzde, karşımızdaki absürt figüranlara kapılmadan sağduyunun sesine kulak verebiliriz.
Aynayı Kendimize Tutma Vakti
Sorun sadece bu videoları çekenlerde mi? Kesinlikle hayır. O içeriğe tıklayan, “Bakın ne yapmışlar” diyerek öfkeyle de olsa paylaşarak yaygınlaştıran, kendi akışında kutsalın bir eğlence aracı haline gelmesini kanıksayan herkes bu tiyatronun birer seyircisi ve destekçisi.
Aynanın önünde durmak cesaret ister; çünkü orada beliren yüz, çoğu zaman parmağını suçlulara uzatan elin sahibidir. Ekranı kaydıran başparmağımız, farkında olmadan bir oy pusulasına dönüşür: her izlenme, kutsalın pazardaki fiyatını bir kademe daha düşüren sessiz bir tasdiktir. Öfkeyle paylaşan da, alayla gülen de aynı hasılatı büyütür; zira algoritma, hangi duyguyla tıklandığını umursamaz, yalnızca tıklandığını sayar.
Asıl mesele, o videoları üretenlerin ahlakından çok, onları var eden iştahımızdır. Bir gösteri, ancak seyircisi kaldığı sürece sahnede durur; salon boşaldığında en cüretkâr numara bile sönüp gider. Öyleyse kutsalı ucuzlatan tiyatronun perdesini indirecek el, uzaktaki bir sansürcünün elinde aranmamalı; o el, kendi dikkatimizin dizginini tutan bizim elimizde saklıdır.
Soru açık ve yanıtı herkesin kendi vicdanında saklı: Biz dinî değerlerin ciddiyetini, edep sınırlarını ve vakarını korumak mı istiyoruz; yoksa kutsalın birer sosyal medya malzemesine dönüşmesini izlerken eğlenmeye devam mı edeceğiz?
Yazar
İstanbul’da yaşayan bir yazar ve yöneticidir. İlgi alanları düşünce, kültür ve sivil toplum ekseninde şekillenmekte; çalışmalarını bu alanlarda sürdürmektedir.
Sivil toplum alanındaki tecrübesi; Mavera Eğitim ve Sağlık Vakfı, Karzı Hasen Vakfı, İlim Yayma Cemiyeti ve İLKE Vakfı başta olmak üzere çeşitli kurumlarda üstlendiği yöneticilik görevleriyle şekillenmiştir. Bu kurumlarda ve iş birliği içerisinde çalışılan birçok sivil toplum kuruluşunda ortak projeler geliştirmiş; kurumlar arası koordinasyon, proje tasarımı, uygulama ve değerlendirme süreçlerinde aktif sorumluluk üstlenmiştir.
Yürüttüğü çalışmalar; çocuklardan yetişkinlere uzanan geniş bir katılımcı kitlesini kapsayan ulusal ve uluslararası projeleri içermektedir. Eğitim, kültür ve toplumsal gelişim odaklı programlarda edindiği saha tecrübesi, düşünce ve yazı faaliyetlerinin önemli bir dayanağını oluşturmaktadır.
Sinemayı, edebiyatı ve sanatı bir gösteri alanı olarak değil, düşünmenin ve anlam arayışının imkânları olarak değerlendirmektedir. Ona göre bu alanlar; insanı, toplumu ve çağın ruhunu anlamaya yardımcı olan güçlü birer yorum ve kavrayış zemini sunmaktadır.