Nurettin Özcan İle “Kimlik Arayışında Müslümanın Yönelişleri” Üzerine Röportaj

Röportaj: Fatih Bütün
Nida Dergisi 98. Sayı – Ağustos / 2005

Yaşanan her süreç biraz daha deneyim sahibi kılıyor muhatabını. Yaşananlar kimi zaman daha güzel bir başlangıcı beraberinde getiriyor. Ana mecrasından kopmadan yapılan bir muhakeme aleyhte gibi görünen şeyleri lehe çevirip denetim olarak kazanım hanenize yazılabiliyor. Fakat kimi zaman yaşananlar daha farklı türden hataları doğuruyor. Bu manada ıstıraplı bir süreç yaşandığını sizde takdir edersiniz sanırım. Nasıl sizce “muhakememizi sağlıklı bir şekilde yapabildik mi, yapabiliyor muyuz?

Ben esas itibariyle sağlıklı ve güvenilir muhakemeler yapabildiğimiz kanaatinde değilim. Herhangi bir konuda muhakeme yapabilmek ve o konuyu değerlendirebilmek, öyle bir mesele üzerinde değer ifade eden bir fikri bütünlüğe varabilmekle  mümkündür. Temsil iddiasında bulunduğumuz bir anlayışı, kendi realitesi içinde hayatımıza merkez yapamamışsak  herhangi bir durumun değerlendirmesini zaten yapamayız. Çünkü kendi orijininize ait temel veriler henüz kıvam bulmamıştır. Müslümanların ortaya koydukları tutkular kendilerine ait değildir ve bu yüzden hayatı algılamada ortaya bir heyecan koyamamaktadırlar. İşte bakın yalnızca bu yüzden bile hem olayları, hem kendilerini, hem de birbirlerini tanımada isabetsizlikler yaşayan müslümanlar; bu sağlıksız değerlendirmelerin sonunda birbirlerine sundukları reddiyelerde âdeta kendileri için bir soyluluk vehmeder hale gelmişlerdir.

Fakat tarih yapmaktan yoksunluk hala hissediliyor gibi, toplumların değişmesi ve gelişmesini sağlayan en temel etken, ‘tarihin motoru’ olan güç nedir?

Elbette. Tarih yazmak zor iş. Yani tarih bir takvim işi değildir. Tarih bir bakıma büyük adamların, toplumda kalıcı derin izler bırakan büyük insanların tarihidir. Yani tarih yığınlardan bahsetmez hiçbir zaman. Çünkü toplumlarına büyük serüvenler yaşatanlar ve geleceğin lirizmini muhayyilelerde canlı tutanlar onlardır. Mesela Fransa’nın tarihini De Gaulle mi, XV. Lüt mü, yoksa Mitterandi mi yazdı? Elbette hayır. Fransa’nın tarihini yazan; Hugo’dur, Boedler’dir, Rousseau’dur, Volter’dir. Bir İngiliz için Shakespare bütün bir İngiliz Kraliyet donanmasından daha önemlidir. Finlandiya’dan bahsedilince akla büyük idealist Sinelman gelir. Düşünün ki, o kişi bir bataklıklar ülkesi olan Finlandiya’yı “Beyaz Zambaklar Ülkesi” ne çevirmişti. Gogol: “Tanrım! Puşkinsiz bir Rusya ne garip..! Yaşamım ve en üst zevkim onunla birlikte öldü” diye yazıyor bir yazısında. İşte tarih böyle yazılıyor. Aşiret kültürü ile ve hamasi nutuklarla, cevherini kaybetmiş heyecanlarla tarih yazamazsınız sadece kronoloji tutarsınız o kadar. Toplumların değişmesini ve gelişmesini sağlayan en temel etken nedir sorusuna gelince bunun cevabını  isterterseniz XVI. Lüt versin. Volter ve J.J. Rousseau’nun eserlerini gören XVI. Lüt şöyle der: “İşte Fransa’yı yıkacak iki adam”, evet, ikiyüzlü, pısırık, ürkek, yüreğinin pırıltıları sönmüş ve kalemi kırık insanların tarih yazabilmesi zordur.

Hiç unutmuyorum bir yazınızda en temel sorunumuz “gerçekten bize ait olan ve  bizi bütün renk ve tonlarımızla anlatan sahici bir kimliğimizin olmayışıdır?” şeklinde tespit yapmıştınız. Burada Marx’ın bir sözü aklıma geliyor. Diyordu ki: “Kendilerini takdim etmiyorlar, takdim edilmek zorundalar…” Sizce kendini tanımlama sorunu olabilir mi?

Zaten bir türlü aşamadığımız en büyük sıkıntımız maalesef budur. Bir defa kendimizi yeterince tanımıyoruz ve kendimizi İfade etmeye çalışırken karşımıza çıkan çelişkiler ve sonunda baş etmek zorunda kaldığımız sıkıntıların kaynağı da budur. Kendimizi tanımamız ve kim olduğumuzun gerçekten farkına varabilmemiz için, kendi kimlik tahlilimizi en derin ve en mahrem noktasına kadar götürmek zorundayız. Kendimizi anlamak ve tanımak için gireceğimiz lâbirentlerde nice zamandır utandığımız içine atılmamış  sırlı perdeleri açmak zorunda kalacağız. Ünlü bir düşünür; Siz zannettiğiniz gibi değilsiniz, düşündüğünüz gibisiniz” diyor. Burası çok önemli. Bugün müslümanlar kendilerinin sahip olduklarını zannettikleri, bazen kendilerinin bile imrendikleri hayatlarının yalnızca dış görünüşlerinden ibaret olan figürlerini taşıyorlar. David Spitz: Hitler. Mussolini ve Stalin misallerinin açıkça gösterdiği gibi, bir diktatörün iktidarı ne kadar mutlak ve şümullü olursa olsun mutlaka onu destekleyen ve hatta onunla birlikte hükmeden şebekeye dayanır. Bir Amiral Goering bir Goebbels ve diğer Nazi ileri gelenleri olmadan Hitler düşünülemez. Aynı şekilde bir Zhdanov, bir Kaganovich ve diğer poitbüro üyeleri olmadan Stalin’in  hakimiyetinden söz edilemez” diyor. Evet, onlar milyonlarca insan ağlatmış da olsalar kendilerini olduğu gibi ve yeterince anlattılar. Ama müslümanlar bugün Kitaplarının ve Peygamberinin etrafında birleşemedikleri için yalnızlıklarının en korkutucu tarafını yaşıyorlar. Yalnızca Rablerinin önünde değil, başka huzurda da eğiliyorlar. Bu yüzden dünyaları ebediyeti aralayan sosyal bir dünya değil, ikballeri ve ihtirasları kovalayan fani bir sığınak olarak kalmıştır. Böyle bir zihniyet kendisini asla tanımlayamaz ve yalnızca başkaları tarafından tarif edilmek ihtiyacındadır. Peki bu sıkıntıyı aşmak o kadar zor mu? Hayır, çok kolay. Bir adım   önlerinde Allah  Rasulü’nün öğretisi var, ona uzanabilme becerikliliğini gösterebilirlerse gerçekten özenç duyulacak bir kimliği bulacak ve kendilerini onunla ifade edebileceklerdir.

İçerisinde yaşadığımız şu günlerde Müslümanları tabiri caizse İslâm’la kapıştıran hasmane bir tutumdan bahsedebiliriz. Ve bu tutum, kimi zaman öyle yerlere varıyor ki: söylemde diniyle barışık lakin eylemlerinde diniyle tümüyle kavgalı bir karakter ortaya çıkarıyor. Bu şartlar altında hala tanımlanamayan(!) İslâm oluyor. Türlü şekillere bürünebilmesine ve türlü şekillerde görülebilmesine rağmen hala elle tutulur ve tanınabilir gerçekler bütününe dönüştürülemiyor. Dönüştürülen de çoğu zaman İslâm olmuyor. Ve bu durum İslâm’a muhatap olunmasından çok İslâm’ın metalaşması sorununu beraberinde getiriyor. Sizce ‘din/değerler’ konusunda gösterilen bu özensizliğin temelindeki saikler nelerdir?

İşte bu çok önemli bir soru. Çok önemli çünkü peşi sıra tarihsel bir hüznü taşıyor. Stefan Zweig ne güzel söylüyor: İnsanları her şeyde ayıran bilgisizliktir. Kral Lear kızına güvenmiyor, onun çekingen halinin arkasındaki ruh  büyüklüğünü ve babasına olan derin sevgisini göremiyor. Othello lago tarafından aldatılıyor. Cesar, Brütüs’ü yani kendi katilini sevmektedir. Yaser Arafat’ın uzun yıllar şoförlüğünü korumalığını yapan Durak Kasım aslında bir Mossad ajanıdır. Hepsi bu dünyanın özelliğini teşkil eden bir yanılsamanın kurbanıdır. Bu durum bir manada bizim karmaşık hayat öykümüzü de anlatıyor. Öyle toplumsal serüvenler yaşadık ki, insanımız için gelinen bu noktada, karşısında derin bir muhtevası olan din, gerekli görülmüyor artık. Aşağı yukarı üç dört yüzyıldan  bu yana ortaya konulan projeksiyonlarla sisteme dahil edilmeyen ve kendi varlığı da yalnızca  kalplerde bırakılan bir din olgusu oluşturulmuştur. Hatta büyük bir aydın  kesiminin bir ellerinde kement öbür ellerinde zehirler yazan kalemleriyle çökelti haline getirdikleri toplumda yeni nesillerin yetiştirilmesi neredeyse tam bir ittifak halin de tamamen beşerîleştirmiştir. Basit gibi görülebilecek bu durum, maalesef bu gün için Biz  Muhammed’i bulunduğu konumdan çıkarıp sadece zaman zaman kendisine vahiy geldiği sıradan bir insan konumuna indirmiştir. Tabii sistemin bir formülasyonu olarak Peygamberin boş bırakılan bu iletişim aralığı daha sonra onun adına kitleleri terbiye edecek hoca efendiler tarafından doldurulur. Uzlaşıcı ve kitleleri zapt edici bir misyonu yüklenen bu gönüllerin yeni arşüdükaları İslâm’ı tanımak ve kalben tatmin bulmak isteyen kalabalıklara sundukları manifestolarıyla Nebilerin değil, kendilerinin bendesi olacak mü’minlerin bireysel özgürlüklerini alırlar. Bir yanda siyasetin arsız aldatmaları, diğer tarafta yalnızca zararsızlaştırılmış bir külde figürü olarak nesilden nesile aktarılan geleneksel İslâm kültürü ve öbür tarafta gönül sultanlarının öğretisi kıskacında  kalan birey, kendisini adam edecek güçlerin bu marazı despotluğunun hazzı altında yaşar, İlahi bağların çözüldüğü ve beşerî biat edişlerin harmanlandığı, Rabbin otoritesinin hissedilmediği bir dini alanda kulluk endişesi yerini ister istemez sönük ve laubali bir hayata ve sönük heyecanlara bırakacaktır. Bugün bir kimse varlığını bugünün getirdiklerine borçlu görüyorsa, çektiği ıstırapları ve bu ıstıraplarının kaynağını anlayabilmesi oldukça zordur. İnandığını zanneden ama gerçekte için bu inancın zafiyetini ve iç çelişkilerini yaşayan kimse gerçekte neye özen göstereceğini seçemeyecektir.

İşte bu özensizliğin ortaya çıkardığı bir problemden bahsedilir oldu şu son zamanlarda. Bir takım yersiz inanç şekilleri bazı taşları yerinden oynattı. Tahrif olmuş bir düşün elemanları olması hasebiyle aktif niteliğini her zaman korudu ve “İslâm âlemi”nde fikir ve eylemin köhneleşmesine. felce uğramasına yol açtı. Bu durum değişik zamanlarda değişik adlarla anılır oldu. Son zamanlarda da bu  nevi bir karambolun bir sonucu olarak “Ilımlı İslâm”, “Amerikan İslâm”dan bahsedilir oldu. Böyle bir durumda Müslümanların, en başta sizin asıl tedirginlik noktası nedir?

Evet, doğru. Daha doğrusu böyle bir yoruma katılıyorum. Aslında bu problem doğrudan doğruya yukarıda ifade ettiğimiz noktaya indirgenmiş müslümanların dünyevileştirilmesiyle ilgilidir. Bu durumun bir zihniyet olarak gerçekleşmesi bir şekilde mümkündür. Sakin tavırlı güç sahiplerinin teslimiyetçi bir felsefeyle yabancı mihrapların imanına yaklaşmaları, kitlelerin de bu yabancı sahnelerde oynanan melodrama katılıyor olmaları…

Müslüman birey gerek siyasetin ve gerekse din önderlerinin irşadlarına karşı son derece müteyakkız olmak zorundadır. Yani müslüman birey, kendisine ulaşan bütün telkin ve sunumları Kur’an’ın ölçütleriyle sınamak zorunluluğunu duyacak bir bilinç düzeyini yakalamalıdır. Türk islam’ı, Amerikan islam’ı, ılımlı islam vs. gibi başlıklarla konuşanlar, topluma yeniden bir çeki düzen vermek ve onunla yeni yeni kalıplar içinde terbiye etmek isteyen tiranların işidir. İslam’ın Türk’ü, Amerikan’ı, radikali, ılımlısı olmaz.

Ilımlı komünizm ya da ılımlı faşizm veya ılımlı demokrasi olabilir mi? İnsanların hayatında yerini bulan sosyolojik bir kavram bizzat kendisi olarak varsa vardır. Yoksa istismar edilmiş bir zarara dönüştürülmüş ve rafa kaldırılmıştır o kadar. Amerika İslâm’dan bahsetmeden önce yerlerde sürüdüğü haç’ını ait olduğu mabedine dikebilmelidir. Bizim insanımız da, kendisine en asil soyluluğu kazandıracak olan İslâm’ın ne olduğunu  kitabına yönelerek öğrenmek mecburiyetindedir. 1862 yılında Siyam’a misyoner bir Öğretmen olarak giden bayan Leonowens’e Siyam Kıralı şöyle hitap eder: “Ümit ediyoruz ki, İngilizler bizi ve çocuklarımızı okuturken, İngiliz dili, edebiyat ve fen öğretmek için elinizden gelen gayreti gösterirsiniz. Bizi Hristiyan yapmak için değil ” der. Bu Kral, bir lider olarak varabileceği en yüksel şahsiyet noktasında halkını temsil etmektedir. Oysa bizde 1961’de AB için yapılan Ankara anlaşmasının arkasından İsmet İnönü: “artık bizi ebediyyen Avrupa’ya bağlayacak olan bir anlaşmayı yapmış bulunuyoruz” diyecektir. Birey, mutlaka ama mutlaka Allah’ın Kitabı’nın hakemliğinde kendisi ile yüzleşmeli, kendisini ayaklar altındaki bir değersizlikle aldatanlara karşı özgür bir hayatı yaşama arzusunu gösterebilmelidir. Kenan Evren, Hüsamettin Cindoruk’a: “Dinci kesimin sırtını okşamamalarını” söylediğinde Cindoruk şöyle cevap verir: “böyle tutumları ben de tasvip etmiyorum. Ancak parti politikası gereği ANAP’a kaymış oyları tekrar toplamak için mecburen yapıyoruz” der. Mü’min kitabının aydınlattığı pırıltılı yüzleri dışındaki karanlık çehreleri tanıyacak olgunluğa erebilmelidir, yoksa kötü bir rüyaya benzeyen hayatı hiçbir zaman kendisinin olmayacaktır. 

Anlaşılıyor ki, konuştuğumuz/bulunduğumuz zeminde de bir problem var. Düşmanın başvurduğu vasıtalarla anlaşmanın sonunda ‘düşman ruhuna teslim oluşun gerçekleşeceğini düşünmemizde belki de asıl sorun? Sizce bu sorun, yani ruhen ve zihnen yenilmişliğimiz nasıl aşılacak?

Ruhen ve zihnen yenilmişliğimiz nasıl aşılabilir sorusuna gelince, aslında yenildik mi acaba? Kaybettik ‘demek belki daha doğru olur, yâni ben öyle düşünüyorum. Çok fena vurgunlar yedik. Hani Ziya Paşa: Rencide olur dide-i hubbaş ziyadan diyor ya sanki onun gibi. Bir medeniyetin ışığı gözlerimizi alınca bakışlarımızı Süleymaniye’nin pırıltısından Dante’nin katedrali’nin alacakaranlığına çevirdik. Kimse bunun platonik bir heves olduğunu zannetmesin. Anglo saksonların, Fransızların ve diğerlerinin dünyası öylesine kutsandı ki, içimizde kendimize karşı büyüttüğümüz nefretin hıncı bizi Eyüp’teki ve Karaca Ahmet’teki mezar taşı kitabelerinin başlıklarını kırıp yıkmaya kadar götürdü. Bu bir devrin cinnet halidir. Bu kendinden kopuş ve kendinden korkma paranoyası, sonunda realitelerinden koparılmış bireylerden oluşan bir düşkünler toplumu oluşturdu. Bu toplumdaki insanların, önünde küçüklük duygusuyla gerilediği batı dünyası karşısında kendisini yeniden ayağa kaldıracak tutkulu değerleri bulması kolay olmayacaktır. Bunun için evvela içimizde bastırılamayacak bir yaşama arzusu duymalıyız. Bedenimizle değil ruhumuzla. Yeniden doğmaya denk olacak bu derin arzu, bize eski aşkları yaşatacak kadar da güçlü olmalı ki, yeni ihanetlere uğramasın. 

Çünkü bu ezilmişliğimizin altında siyasetten, ekonomiden  eğitime kadar her planda eksikliğini duyduğumuz iç parçalayan komplekslerimizin ağır travmaları var. Bütün bu yıkıcı olgular, sahipsiz, kimliksiz ve hedefsiz toplumların alın yazgılarıdır. Eğer geleceğimize de mutsuzluk verecek yazgıyı yok saymak istiyorsak, bizi hep yanlış kulvarlarda oyalayan buyurgan efendilerden kurtulup Rasulün; pahası insanlık onuru, güven ve özgürlük olan yoluna sıkma akıllılığını gösterebilmeliyiz. Bunun başkaca yolu yoktur.

Bu “tehdide karşı verilecek bilinç ne olmalı? Bunun tespiti, söylenen her yeniyi reddedip ‘geçmişten gelene sarılma” çağrısına dönüşmemesi açısından önemli olsa gerek! Bunun bilinci üzerinde dursak biraz….

Basiret sahibi bir müslüman için yalnızca geçmişle yetinmek zaten mümkün değildir. Geçmişle yetinmek, mevcudu kâfi bulmak demektir ki, sürekli yeni açılımları koşturan müslümanlar için böyle düşünmek isabetsizliktir. Gerçek bir mü’min; en yüksek mevcudiyetiyle. Bütün zamanların kabuğunu çatlatan evrensel bir erdemin bizzat kendisidir. Müslüman olmak zaten bu fani dünyada maddesi ve manasıyla bütün bir sosyal varoluş içerisinde en yüksek mutluluğa talip olmak demektir. Bu da bugünün sapkın tutkularından sıyrılıp; bireyciliği, bireysel ikbal duygularını, her türlü şahsi iştahı putlaştıran o en mahrem yerimizde gizlediğimiz tapmakları yıkıp gerçekten çok geniş bir ufku kavrayan bir bilinç adamı olmamızla başlar. Müslümanlar bugün için muhafazakar bir eda ile her türlü yeniye karşı olmaları bir yana, sahip çıkabilecekleri eskileri bile yok. Sarıldıkları yalnızca vehimleri. O yüzden nasıl ve hangi hal üzere yaşayacaklarını bilemiyorlar. Bilemiyorlar çünkü bilgiye kapalılar.  Bilgi toplumu olamadığı sürece ilkel bir inanç dünyasının kendilerini tortulaştıran ‘dogmalarıyla’  gerçeklere kapalı hayatlarını sürdüreceklerdir.

İradenin gevşemesinin mukadder sonuçları  sanırım, değil mi? Bu irade ve aynı zamanda sizin “asya genetiği” diye de ifade ettiğiniz genler nasıl kurutulup yerine daha realist bir yapıya dönüştürülebilir?

Bu durum zaten yukarıdaki durumun devamı gibidir. İradenin gevşemesi demek, bilginin dinamizmi ile bağlarının koparılması demektir. Kur’an’ın: “ne kadar az düşünüyorsunuz, hiç düşünmüyorlar mı?” gibi insanı hep aktif ve atılgan bilinç düzeyinde tutmayı hedefleyen az bulunur ifadeleri, bireyin gevşeme ve atalet batağına düşmemesi içindir. Duyduk ve iman ettik. Hayır yok böyle bir şey. İman etmişseniz, ölünceye kadar sizi hep bir aksiyon’un içinde hiçbir taassuba yaklaşmadan ve her türlü bilgisizliğin yol açacağı şirretten uzak kalarak bir ufuktan bilginin diğer ufuklarına kanatlanacaksınız. Peki, benim bir “Asya genetiği” olarak ifade ettiğim durum nedir? Müslümanlar bilgiden, yeni bilgiden daha doğrusu bilginin her türlüsünden korkuyorlar, Sanıyorlar ki, öğrendikleri bu yeni şeyler onların dünyasını alt üst edecek. Aslında doğru, gerçekten dünyaları alt üst olacak, çünkü içlerinde özenle gizledikleri ve hiç dışa vurmadıkları putları yıkılacak. Bugünün müslümanı içindeki bu sahte mabedleri yıkamadığı için sanki kollarını Rabbine uzatıyormuş gibi görünse de aslında iç dünyasında şeytanla sevişmesini sürdürüyor.

Bir dönem nasıl ki ulemayı rusum veya beşik uleması sorun olmuşsa bugün de çok farklı değil sanki. Bugün de yukarıda bahsetmiş olduğumuz proje tabiri caizse “yerli zerdüştlerin elleriyle” oluşturulmaya çalışılıyor… Bu noktanın, yani her zaman yediğimiz ‘Din Adamlığı’ numarasını bu sefer fos çıkaracak ve dinini kimsenin eline bırakmayıp sahip olacak bir zihin inşasının önemi üzerinde durulmalı!

Buna katılmamak mümkün değil. Tespit bence çok isabetli. Bakın, her türlü aldatmaya yönelik faaliyetin içinde sürekli din adamlarının tutulmasına hep ayrıcalıklı özen gösterilmiştir. Osmanlıda bu işi ulema ve Şeyhülislam hallediyordu. Şimdilerde ise cemaat önderleri bu görevi üstlendiler. Hatta zaman eğer mümkün kılıyorsa bu işi siyasi partiler de üstlenmekten geri durmuyorlar.

M.ALİ Aybar; “CHP hep lâik olduğundan bahseder ama sıkıştığı  zaman da hemen din’e sarılır” diyor. Zira uçsuz bucaksız  insan kitlesi iyi ve verimli bir Siyasi metadır her zaman. Dinin ve hayatın bu alanına dair meselelerin istismarının önlenebilmesi geri kalmış ülkelerde çok zordur. Yoksul insanlar ve her şeye sahip olmak isteyen güç sahipleri arasındaki trajikomik bir serüvendir bu. Bu mücadele alanında kalplerin hissettikleri ile dillerin söyledikleri hiçbir zaman aynı şeyler değildir. Ve insanlar aldatıldıklarını, değer verip önünde saygı ile eğildikleri kimseler için yalnızca sıradan bir nüfus kalabalığı olduklarını anlayabilmeleri çok uzun zaman alacaktır. İş bunun söylenmesi veya anlatılması ile bitmiyor, insanların bunu idrak etmesindedir asıl mesele. İşte   idrak noktası diye gelinecek noktada ne var ki, yüksek bir kültüre ihtiyaç vardır. Bu bir manada uygarlık işidir ki, umut etmekle yaşamak arasında çok uzun yıllar vardır. Bakın yıllar önce Deniz Gezmiş’in devrimci üç arkadaşı Nurhalk dağlarında bir pusuda öldürülür. Yıllar sonra bu harekatı yöneten kişi şu açıklamayı yapar: “Bu göz pek üç gencin yakalanmasında bizim gayretlerimizden çok, o çocukların kurtarmaya çalıştıkları köylülerin gayreti ve yardımı çok etkili olmuştur.” Zihin inşası bilgiye kapalı toplumlarda çok zor bir meseledir. Ben buradaki olayda köylülerden bahsettim peki ya diğerleri? Aydınlar?.. Onlar mermerden oyulmuş hissiz heykeller gibi.

Müslümanın cevap bulması gereken çağın sorunları nelerdir sizce? Müslüman fert, çağın sorunlarına cevap verme noktasında ne türden, nasıl bir performans göstermelidir?

Müslüman’ın ilk planda cevaplaması gereken soru, Kendi müslümanlığınn hangi ölçütler içinde kabul gördüğü ve kendisini ne olarak hissettiğidir. Halkının bilmem ne kadarı müslüman denilen, böyle iddia edilen bir ülkede doğan herkes kendisini müslüman görebilir. Kendisini müslüman olarak görmek isteyenler bunda samimi oldukları ölçüde Allah’ın koyduğu ölçülere ne kadar uygun düştüklerini ve buna ne “kadar yatkın olduklarını gözden geçirmelidirler. Çünkü çağın, hatta çağların sorunu budur. Yani çağların meselesi, insanın kendini tanıması ve ifade etmesi meselesi olmuştur daima. Bütün asırlar ve çağlar hakim güçlerin, hakim uygarlıkların kendilerini tanımlamasıyla biçimlendirilirler. Yanı çağ dediğimiz aslında insandır. Aydınlanma dediğimizde, Rönesans dediğimizde anlattığımız hep insandır. Dolayısı ile bu çağda dahi eğer müslümanlar: süklüm püklüm yaşıyor. Arınmış bilgilere eremiyor, bir benlikten utanç duyulacak bir başka benliğe kayıyorlarsa,   vicdanlarında duydukları Rablerinin hükmettiğinin çok uzağında kalıyorsa eğer, önce kim oldukları sorusuna cevap  bulmalıdırlar. Gerçek varlığımızı keşfetmeden yeryüzünde olup biten hiçbir şey anlayabilmemiz mümkün değildir. Çünkü bir insanın en yüksek heyecan noktası olan sevgi bile bugün için müslüman’ın dünyasında hak ettiği kıymeti bulamıyor. En yakınına, kardeşim diyeceği bir kimsenin varlığına bu büyük heyecanı katamıyor ve kendi yüreğinde bu ihtişamı yaşatamıyorsa modern çağın hangi karmaşasına cevap bulabilir? Ahengini bulamamış bir ruhun işi mi bu? Evet müslüman fert önce kendisinin hangi kalıp ve kılıkta olduğunu bilecek, sonra Rabbini tanıyacak. Bu iki değeri tanımaktan doğacak sonuç: Rabbi önünde bütün adi iç isyanlarını bastıracak kulluğunu, toplumsal bünyede de güçlü bir birey olarak varlığını doğrulayacaktır. Rabbinin kitabından alacağı o eşsiz evrensel bilinçle mümin, çağın bütün gerçekliğini kavrayacak erdemine de kavuşacaktır. İşte küçük bir insanın yeryüzündeki ihtişamı böyle başlar, kendisini asla küçük düşürmeyecek bilgi ve Rabbi önünde kul olma ayrıcalığıyla devam eder.

Bunları da sevebilirsiniz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir