Sanata Savaş Ya Da Umutsuz Savaş

Nida Dergisi, 141. Sayı / Nisan – Mayıs / 2010

Bu başarılamıyorsa ya onlar da bizim kadar yetkisizdir, ya da biz onlar kadar salahiyetli olmalıyız? Kocaman bir ömrü sanat ve edebiyat çalışmaları ile heba etmiş, uzun zaman yıllar “Varlık Dergisi’nin sahipliğini yapmış olan Yaşar Nabi’yi bu konuda biraz yetkili sayarsak “…  Ölçüye tartıya gelmez bu iş. Tarifi bile yapılamıyor” sözünden bu işin bilinecek bir şey olmadığı ortaya çıkmaz mı?

Bana kalırsa yazı ilk zamanlarda olduğu gibi zaruri bir iletişim aracı olarak yerini almalı tekrar. Yazarın yazması, okurun okuması zevk almak için bir tatmin vasıtası olmamalı. Olmamalı ki bu kadar önemli bir araç bilinen doğruları aktarabilirsin. Zanları, hayal ve hevesleri değil. Müslüman olarak konuşur ya da yazarken bir amacımız olmalı. Karşımızdakileri bir şeyler ulaştırma amacını taşımalıyız. Bu şeyin özünü de vahiy ve hakikat oluşturmalıdır. Oysa genellikle sanatkâr denilen kimilerinin böyle belirli bir amaçlarının olduğunu sanmıyorum. Bakınız 20. yüzyılda Fransa’nın yetiştirdiği en büyük ressam ve heykeltraşlardan biri olan Jean Dubuffet ne diyor: “Özünde sanat, nahoş, faydasız, antisosyal, tehlikelidir. Böyle değilse yalandır, mankendir.” Onlar yalnızca yazamadan edemedikleri, içlerine doğanı aktarmak için duydukları karşı konulmaz isteklerini doyurmak için yazıyorlar bence.

Çoğunlukla sanat yapıyorum diye ya hakikaten uzak şeylerden bahsedilmekte. Ya da bir nebze hakikat, çekilen sanat gayretinin içinde kaybolup gitmektedir. Böylece en sanatkârane yazılar bile akıllarda işe yarar bir iz bırakamıyor. Çünkü İtalyan ressam Alberto Giacometti’nin  belirttiği gibi; “Mümkün olmayanı araştırma ve hayatın özünü kavramak için ümitsiz teşebbüs” oluşunun nedeni, yazarın yazarken anlatmak istediği manayı ‘en anlaşılabilir şekilde nasıl yazarım’dan çok, ‘yazımı nasıl süslesem adam yerine konurum’ endişesidir herhalde.

İslam dışı çevreler için süslü bir anlatım tarzı gerekebilir. Sunmak istedikleri sapık dünya görüşlerini tabiatı itibariyle güzeli seven insanlara sevdirebilmek için boyayarak, cilalayarak sunmak zorunda olabilirler. Tıpkı şeytanın yaptığı gibi: “Hani şeytan onlara yaptıklarını güzel gösterdi… ,  …Şeytan, kendilerine yaptıklarını süslü göstermiş… Zamanla bakırı çıkacak altın kaplama bir madalyon olarak sunulmalı insanlara verilmek istenen; verilecek şey en yalın en saf en net şekilde verilmeli ki, kısa zamanda boyası dökülüp alttan karası çıkmasın. İnsanlar düş kırıklığına uğramasın. Üstelik İslam Allah’ın boyasıdır. Boyası Allah’tan daha güzel olan kimdir. İslam’ı allayıp pullayıp satmaya kalkarsak, alıcı bulma şansımız bir Tolstoy’dan daha fazla olmayacaktır. Kur’an gibi bir  harikanın, harikalarına inanmanın gereğidir onu olduğu gibi açık ve yalın anlatmak. Sanatkâr ruhlu olmaktan ya da olmamaktan değil, İslam’ı ruhumuza sindirip sindiremediğimizden  çekileceğizdir hesaba.

Gözden ırak tutulmaması gereken bir diğer husus da: “Sanatın düşünce ufkunu açarak zihni faaliyetleri hızlandıracağı, böylece insanların İslam’ı daha bir üst düzeyde kavramalarına yardımcı olacağı, sanatkâr ruhlu insanların İslam’ı daha bir başka algılayacakları” iddiasıdır.

Burada biraz durup düşünmek gerekiyor. Bugün ve geçmişte sanata meyli olmayan insanların İslam’ı bir sanatkar kadar hatta bazen daha bir saf anladıkları da hayatlarına da daha çok yansıttıklarını görmek mümkündür. Bunun yanı sıra  kafası karışık sanatkarların Kur’an’a daha güç yaklaşabildikleri onu anlamakta zorluk çektikleri ve İslam’ın hayatlarına pek de yansımadı bir gerçektir. Ümmi bir çobanın Kur’ani emirleri algılayışı bir sanatçıdan çok daha net çok daha berrak olabilir. Sanatçı İslam’ı daha bir üst düzeyde algılamak hevesi ile bazı hayallerini de katacaktır. Bu yüzden genellikle içerisinden çıkılamayan İslam-felsefe sentezinin doğumu başlayacaktır ki hoş değil.

Kimin sanatkarlardan, İslam’a razı olduğunu söyleyenlerin dindeki ihlasları, İslam’ı anlayışlarında ki sisli, karmaşık yapısı ile sanatla doğrudan bağ kurmamış kardeşlerimin hayatlarındaki sadelik, düşüncelerindeki berraklık birçok sanatkarın imrenmesi, ulaşması gereken bir erdemdir.

Gerçi bazı konuları, bazı kimselerin kavraması, bazı kimselere oranla daha çabuk olabiliyor bazen. Bu, onların o konuyla daha çok ilgilenmeleri, o konu üzerinde daha çok kafa yormaları, daha çok bilgi sahibi olmaları ya da kıvrak bir zekadan kaynaklanıyor olabilir.  Bütün bunlar İslam açısından bir Rüçhaniyetin sebebi değildir. Vasat akıl sahiplerine hitap eden Kur’an kendisinin kavranması için insanları aceleye zorlamadan yeteri kadar zaman vermektedir. Bunun için çobanın meseleyi bir sanatkardan biraz daha geç intikal edişi fazilet kaybına, cins kafalı (!) sanatçının da erdemli olmasına sebep olmayacaktır.

Müslümanlar, sanatçıları, kafir toplumlarda olduğu gibi ilahlaştırmak bir yana, Kur’an gibi bir şaheser ile karşılaştırarak onların acziyetlerini görme olanağına sahiptirler. Necip Fazıl Çile şiirinde bu hakikati şöyle dile getirmektedir:

“Ver cüceye, onun olsun şairlik

Şimdi gözüm, büyük sanatkarlıkta”

Bize düşen, nasıl ki bir zanaatkarı eseri ile değil takvâsı ile değerlendirmekse; bir sanatçıyı da şiiri, romanı, resmi ile değil dindeki samimiyeti oranında değer vermek olmalı. Zaten başı kalabalık, yükü ağır olan Müslümanlara bir de kimi sanatkâr takımının akılları bulandıran, yolu uzatan, söz ve davranışlarını yüklemek, davadan uzaklaştırıcı bir meşgale  sayılmalıdır.

Bütün bir ömrü sırf sanat  uğruna heder etmeye değer mi? Ne sanatı ne de bir başka şeyi hedef edinme meliyiz Allah rızası dışında. İyi bir sanatçıdan öte, iyi bir Müslüman olmaktır görevimiz. İyi bir sanatçı olma amacı da iyi bir müslüman olmayı engellemeli. Şairlerin, tek dayanak kabul ettikleri Resulullah’ın mahiyetindeki birkaç şairin yaptığı,  zamanın müşrik şairlerine misillemede bulunmaktan başka bir şey değildi.

Sanatın, herkesin başaramayacağı, istenmeyle, zorlanmayla elde olunamayacak bir kurgu gücü oldu iddialarını benimsiyorum. Sanatkarlık, zihinsel yeteneklerimizden birinin lüzumundan fazla gelişmesi sonucunda ortaya çıkıyor olmalı. Bir hüner belki ama hiçbir zaman yalnız başına bir erdem değil. Ayrıca bir trapezcinin salıncaklar üzerindeki akıl almaz cambazlıklarının çok daha güç bir hüner olduğuna da inanıyorum. Trapez ile sanat arasındaki seçmede Müslümanın zevkine kalmış bir şeydir. Üstelik bazı edebiyat kuramlarının doğruluğunu varsayarsak, sanatçının işi hiç de zor olmamalı. O kendisine nereden geldiği bilinmeyen bazı imgeleri kağıda, söze, renge  dönüştürmek için kalem veya fırça tutan bir aletten öte değil.

Her devirde olduğu gibi bugün de sanatla tanışmamış birçok Müslüman vardır. Bunu sanatın, imanın bir şartı olduğu şeklindeki saçma bir düşünce ortaya çıksın diye söylemiyorum kuşkusuz. Allah’ın kullarını sanatla olan ilgisi oranında “adam yerine koymak ya da koymamak” gibi sınıflandırmaları tabii tutan haddini bilmezleri uyarmak için söylüyorum.

Freud’un sanat kuramında sözünü ettiği “Sanatçı da bir ruh hastasına yakındır…” Düşüncesine katıldığım çok olmuştur. Ayrıca Anton Çehov ‘Sıkıcı Bir Öykü’sünde kahramanı Mihail Fyodoroviç’i “Bilim ile sanatın, tarımdan da, ticaretten de, zanaattan da yüce olduğu kör inancı yaşamaktadır toplumda. Bizim takım bu kör inançtan yararlanarak sürdürmektedir yaşamını. Yıkmaya çalışır mıyım hiç böylesine yararlı bir kör inancı… şeklinde konuştururken, sanat ve sanatçının toplumda yer bulabilmesinin gizemini vermiyor mu? Yine Cemil Sena bu konuda benzer bir yaklaşımda bulunmaktadır: “Bilimle kendini kandıramayan insan, sanat alanında mutlu olacağınız zannettiği zamanda bile unutmaya çalıştığı türlü ızdıraplarının gittikçe daha derinleştiğini hissetti. Bu algı, oyuncak değiştirmekle biraz daha eğlenebilen bir çocuk gibi sanatçıyı çeşit çeşit prensip ve ülkülere  bağladığı… Birinden bakınca ötekine atlayan sanatçı, daima yenilik ardından koştuğu ve yeni bir zevk arayıp yarattığını hayal ederek, eski oyuncaklarının parçalarını, yeniden kırılacak olan oyuncaklarla karıştırıp eğlenen bir şımarık çocuk oldu nokta.”

Sanatçının toplumu yönlendirmesi meselesi de düş görme yeteneği gelişkin sanatçının gördüğü düşlerden bir başkası olmalı. Sanat; içinde büyük oranda güç taşıyorsa, toplumu hayallerden çok içinde yaşadığı gerçekler ve gerçekçiler yönlendirir. Gerçekleri kabul etmeyen insanların en büyük yardımcısıdır sanat. Sanat bir bakıma göz bağıdır, “Gerçekleri görmemizi engelleyen bir perdedir. Ya da gerçekleri olduğu gibi göstermeyen bir maske. Vicdanımızı susturup kendimizi kandırmamıza yardımcı olan bir enstrüman.” Tarihin hangi döneminde sanat ve sanatçı insan topluluklarında köklü bir yönelişin, esaslı bir değişikliğin tek etkili olmuştur? Sanatçı, Yaşar Nabi’nin ifadesi ile “Uyanık düş gören adamdır.” Düşlerle de toplumu yönlendiremez.

Sanatın önemi ve yüceliğini savunanlar da ancak onun büyülü girdabına girenlerin vehimlerinden başka bir şey değildir. Sanat, duyguları coşturarak insanların akıl yerine duygularla hareket etmeleri gibi sakıncalar doğurabilir. Dizginlenmesi gereken duygulara dizginlerin kaptırılması da diyebiliriz. Oysa bu hakimiyet, duygularında tatmin olacağı, vahyin peşine düşen Salim hakla verilmelidir.

İnsanları coşturarak, dolduruşa getirerek sürüklüyorsak bir yerlere, bir şeylere, bu coşku ile yapılan işlerin İslam açısından değer taşıyacağı şüphelidir.

  1. İkbal’in; “Bir şairin nefis bir şiir yazması mümkündür. Ama yine de bu şiirle toplumu cehenneme sürüklemeside mümkündür.” şeklindeki ifadeleri bu kanaatimizi teyit etmektedir. Ancak akılla, bilerek, düşünerek, duyguların etkisi altında kalmadan vahyi ölçü edinerek yapılan Salim ve serikanlı tavırlar değerli olmalı.
  2. Tolstoy “Duygu anlatımını başarabilen her eser sanat eseridir.” derken, bir başkası kalkıp “Sanatın meydana gelişi her zaman imgelerle değildir.” Akılla, düşünce ile matematiksel olabilir, diyebiliyor.

Bütün bu sebeplerle, “Sanatın gereksizliğini savunmak abestir. Her anlatımın bir sanat yanı vardır.” Sözleri bana pek makul görünmüyor. O zaman tüm insanları sanatçı tüm anlatımları sanatlı saymak gerekecektir.

Tefekkür ve sanat birbirine karıştırılmaması gereken iki şey. Tefekkür; Salim aklın dikkatle tabiat ve hadiselerini değerlendirme çabasının adıdır denebilir. Oysa sanat; Bir hayal, bir düş, bir gerçek dışılık, bir uydurma, bir taklit, bir kopya işidir. Ne taraftan bakılırsa gerçekten uzaklaşış.

Baştan beri gönlüm razı olmamıştır İslam’ın tiyatro sahnelerinden bir ucube gibi insanlara seyrettirilmesine. Bir sanat eseri olarak hikaye kitaplarına girmesine. Romanlara konu olmasına. Yaşanır olsun, sahnede değil arz üzerinde can bulsun istemişimdir hep. İnsanlara masal anlatır gibi anlatılmasın, şiirlere fon, duygu, heyecan ve eğlencelere alet edilmesin istemişimdir. İslam yeryüzünde, cephede, sokakta, evlerde sergilenmeli insanlara. Sanat olarak değil gerçeğin kendisi olarak.

Kur’an’ın o kalbi titreten, tüyler ürperten, azap endişesi ile dizlerinin bağını çözen, mutlu elle tutulacak kadar somutlaştıran hangi sanat eseridir? Dostoyevski’nin ‘Delikanlı’sı mı? Gogol’un ‘Ölü Canlar’ımı? Çehov’un ‘Çukur’dasımı? Shakespeare’in ‘Hamlet’imi? Hayır, hayır. Bunların etkilerinin en yoğun olduğu bir anda bile, birer hayal mahsulü, gerçek dışı, bir resim, bir temenniden öte olmadığını hatırlamakla insan, silkinip katı hayatla başbaşa bulur kendini. Halbuki Kur’an gibi bir şaheser insanı hiç bir sanatçının beceremeyeceği ölçüde yoğun etki altına aldıktan sonra silkinip bir başka hayata geçmesine imkan tanımaz. Tam tersine böyle bir silkiniş sizi çepeçevre sarmış olan mana dolu ayetlerin kucağına yani gerçeğe daha çok iter. Çünkü o bir roman, bir şiir, sinema ya da radyofonik piyes değildir. O hayal, düzmece, evvelkilerin uydurageldiğibir masal da değildir. Hayalden silkinerek kurtulmak, insanı hayatın katı gerçeği ile yüz yüze getirir. Ya gerçekten kaçmaya çalışırsa, insan hayale dalmaktan başka ne yol bulabilir? Biz Kur’an’ı okumamış, dinlememiş, anlamamış isek gereğince. Onun erişilemez mana ve üzülüp birliğini sezememişsek, kimi sanatçıların ipe sapa gelmez saçmalamalarıyla avunmaktan başka çaremiz yoktur.

Sanatla zihnimizi geliştirecek, düşünce ufkumuzu açacakmışız(!) Soralım o zaman, Hazreti Ömer kaç roman, okumuştu? Sanat dallarından hangisi ile ilgilenmişti? Dar mıydı düşünce ufku? Kaya gibi sert olan o mizacı ‘Taha Suresi’nden başka hangi sanat eseri yumuşatabilirdi? Resulü öldürmeye giden katı kalpli o insanın, kurumuş göz pınarlarını yeniden kaynatan ayetlerin alt alta dizilişi  yalnızca.

Bir zamanların şairlerine, üstad olan Muğire oğlu Velid’i dinleyelim: “O’ nun hakkında (Kur’an) ne diyeyim? Allah’a yemin ederim ki sizden hiçbiriniz, şiiri onun ve vezinlerini ve nazım türlerini benden daha iyi bilemez. Cinlerin ilham ettiği mısraları seçemez. Allah’a yemin olsun ki O’nun söyledikleri bunlardan hiç birine benzemiyor. Vallahi O’nun söylediklerinin apayrı bir tadı var ve cazibesi var. Doğruyu söylemek gerekirse O, kendinin altındakileri bütünüyle eziyor ve hepsinden üste çıkıyor! Hiçbiri onun üstüne çıkmayı başaramıyor” İşte size sanatsız, katı ve kuru sayılan bir ruh Hz. Ömer. Bir de sanatla ufuklarını açmış, dönemin büyük şairi Velit oğlu Muğire. Hangisinin Zihni gelişmiş dersiniz? Hangisi İslam’ı daha bir üst seviyede anlamış? “Kendilerine verdiğimiz kitabı gereğince okuyanlar var ya, işte onlar O’na inanırlar.” (2/121)

Sevinç ve üzüntülerin uç noktalara kaydırılması hayat boyu sık sık düş kırıklığına uğramak, ye’se düşmek için sebep sayılabilir. Hayatın omuzlara yüklediği ağır yükü anormal hassasiyetlerle değil, hiç de katılık sayılmayacak vahyin öncülüğündeki vasat bir akılla göğüslemek, gerçekçi olmak açısından Müslüman olarak asıl tavrımız olmalı. “Katı gerçekliklerin üstesinden gelebilme marifeti ve ustalığı göstermektir hayatı yaşanılır kılan, değerli kılan.

Sanatsız hayatı kuru ve tatsız bulmamız, İslam’ın öngördüğü mücadeleli, hareketli bir hayatı göze alamadığımızdan değil midir? O zaman elbette sanatsız hayat tatsız, renksiz bulunacaktır.

Zindanda, işkence odasında, cephede ölümde burun buruna gelen bir insanı ya da kanserli bir hastayı veya akşam olduğunda çoluğuna çocuğuna bir ekmek götürecek parası olmayan adamı, kuran’dan başka hangi kitap, sanat eseri, roman ya da şiir veya picasso’nun hangi tablosu teselli edebilir? Üzerinde taşlar yığılarak işkence edilen Habeşli Bilal’e bir romandan pasajlar, bir şiirden birkaç dize fısıldanansaydı ne yararı olurdu? Hayattan bu kadar kopuk, sanat. Realiteden bu kadar uzak… Pamuk şeker gibi, ateşe yakın kar gibi… Bir avuntu…

Sanatçıya ‘ince eleyip sık dokuyan adam’ diyebiliriz. Sanatı Berna Moran’ın (Edebiyat Kuramları isimli kitabında) dile getirdiği gibi ‘Yansıtma’ sayarsak; gerçeği doğrudan görmek mümkün iken ne diye aynadan yansıyan hayaliyle seyredelim dünyayı.

Kur-an’ın nazil oluşundan sonra, sanatın Müslümanlar arasında uzun süredir bir duraklama göstermiş olduğu gerçeğini Muhammed Kutup (İslam Düşüncesinde Sanat isimli kitabında) her ne kadar doğru tespit etmişse de. Bunun izahını yaparken yanılıyor bence, “Yeni bir düşünce sistemi üzerine sanatın inşa edilmesi için belirli bir zaman geçmesi gerekiyordu” diyor Muhammed Kutup mealen. Oysa benim kanaatim şair Muğire oğlu Velid’in dediği gibi “beşeri aciz bırakması, insan tasavvurunun o şaheser karşısında sönük kalışı ve o büyük insanların ferasetleri ile sanatın gerçek hayattan kopuk ve uzak olduğunu anlamlarından, böyle bir dışlama olmuştur. Marksist kuram da olduğu gibi sanatı ekonomik yapı ile bağlam yapıya bağlamak, toplumsal gerçekleri yansıtmak, hasılı sanatı davaya hizmetçi kılmak düşüncesi de pek sıcak görünmüyor insana. Gerçi Müslümanlar arasında yaygınlaşmış sanat anlayışı genellikle bu çizgide. Ne var ki bu anlayışla bile pek bir yere varılmış değil.

Bakınız Nurullah ataç ne diyor “Kavramlar Ve Boyutları isimli kitapta beni duygularımdan yakalamaya kalkışan sanat yapıtları, içimde bir korku, bir çekingenlik uyandırır. Beni aldatmak kandırmak istiyor derim. Gerçekten güzel olsa, güzelliğine inansa, aldatmaya kalkar mı hiç? Bende duyguları işletmeye, onlar sayesinde beni coşturmaya özenmez, çırılçıplak önüme…”

İşte bu yüzden Allah’ın sanatı çırılçıplak çıkar insanın önüne. Makyaja, maskeyi ihtiyaç duymadan… çünkü o güzeldir, erişilemezdir, şaheserdir, eşsizdir.

O halde; “ben de yaratırım” vehmine kapılarak yaratıcıyla yarışma yerine Sena’yı Hakiki’nin eserini temaşe ederek onu takdis ve tenzih etmek gerekmez mi? Zira varlık âlemindeki hakiki sanat, kendini sanatçı sananlara haddini bildirmeye yeter.

Bunları da sevebilirsiniz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir