İnsanın kelimelerle kurduğu bir dünya vardır. Kimi kelimeler asırların hafızasını taşır; kimi, bir milletin inancını, geleneğini ve hayat karşısındaki duruşunu dile getirir. Kimi kelimeler ise zamanla öylesine hoyratça kullanılır ki taşıdıkları anlamın ağırlığını kaybeder, içleri boşalır ve nihayet her türlü alışkanlığın üzerine örtülen birer gösteriş perdesine dönüşür. Bugün kültür kelimesinin başına gelen de budur. Bir belediye başkanının, dere kenarında oluşturulan bir parkı anlatırken “köpek gezdirme kültürü oluştu” demesi, işte bu kavramsal savrulmanın dikkat çekici bir örneğidir. Çünkü burada yalnızca bir kelimenin yanlış yerde kullanılması değil, özgürlüğün, merhametin ve insanın diğer canlılarla kurduğu ilişkinin nasıl anlaşıldığı da sorgulanmalıdır.
Öyleyse sormak gerekir: Sayın başkan, bizim kültürümüzde köpek gezdirmek var mıdır? Bir canlının boynuna tasma takıp onu insanın belirlediği güzergâhlarda yürütmek, hangi ölçüye göre kültür sayılmaktadır? Daha da önemlisi, insanın kendi iradesine bağladığı bir hayvanı, kendi seçtiği yollarda dolaştırmasını bir kültürel kazanım olarak sunmak, düşünce dünyamızın hangi derinliğine karşılık gelmektedir?
Kültür, her yeni alışkanlığa iliştirilecek süslü bir isim değildir. O, bir milletin hafızasında biriken zaman, hayatında kök salan değerler ve dünyayı yorumlama biçimidir. Bir davranışın yaygınlaşması, onun kültür hâline geldiğini göstermez. Aksi hâlde her özentiyi gelenek, her taklidi medeniyet, her sıradan alışkanlığı kültürel kazanım saymak gerekir. O zaman kültür, bir toplumun ruhunu ve tarihini anlatan derin bir kavram olmaktan çıkar; çağın önümüze koyduğu her davranışa gelişigüzel yapıştırılan bir etikete dönüşür.
Fakat asıl mesele, köpek gezdirmeye kültür denilip denilemeyeceğinden çok daha derindedir. Asıl mesele, insanın kendisini başka canlıların hayatı üzerinde sınırsız bir tasarruf sahibi görmesidir. İnsan, hayvanı kendi yaşam düzeninin içine alır; onun nerede yaşayacağına, ne zaman dışarı çıkacağına, hangi yöne gideceğine ve ne kadar uzaklaşabileceğine karar verir. Sonra boynuna bir tasma geçirir, eline bir kayış alır ve bu hâkimiyet ilişkisini sevgi diye adlandırır. Ardından, bu davranışın yaygınlaşmasını bir kültürün doğuşu olarak takdim eder.
Oysa bir canlıyı kendi iradesine bağlamakla onu sevmek aynı şey değildir. Bir hayvanın boynundaki tasma, yalnızca bir kayış değil; insanın kendisini başka bir canlının özgürlüğü üzerinde söz sahibi görmesinin de simgesidir.Hayvanın her hareketini denetlemek, her yönelişini belirlemek, onun dünyasını insanın tercihleriyle sınırlamak; hangi güzel kelimelerle anlatılırsa anlatılsın, özünde bir alıkoyma ilişkisidir. Köle pazarlarında insanın bir başka insan üzerinde kurduğu mülkiyet iddiası ne kadar ağır bir tarihî utançsa, başka bir canlının varlığını bütünüyle kendi iradesine tabi kılmayı doğal ve övünülecek bir davranış saymak da o ölçüde sorgulanmaya muhtaçtır. Elbette insan ile hayvan arasındaki ilişkinin tarihî ve hukuki şartları birbirinden farklıdır; fakat burada söz konusu olan, özgürlüğün bir başkasının keyfine bırakılmasını meşrulaştıran zihniyettir.
Peki, insanın bir köpeği sevmesi için onu kendisine bağlaması mı gerekir? Sevmek, sevilenin bütün hareketlerini denetlemek midir? Bir canlıya duyulan sevginin ölçüsü, onun insanın yanında ne kadar kaldığıyla mı, yoksa kendi varlığına ne kadar saygı gösterildiğiyle mi belirlenir?
Belki de bu soruların cevabı, sevgi kelimesinin üzerinde yeniden düşünmekte saklıdır. İnsan, bazen sahip olmayı sevmek; denetlemeyi korumak; kendine bağlamayı yakınlık kurmak zanneder. Oysa sahiplenme duygusu, sevginin yerine geçtiğinde merhamet de sessizce biçim değiştirir. Canlıya alan açmak yerine onu kendi alanına hapsetmek, özgürlüğünü gözetmek yerine kendi iradesini ona kabul ettirmek, sevginin değil, hâkimiyet arzusunun işaretidir.
Bu bakımdan, köpek gezdirme alışkanlığının sorgulanmadan bir kültür göstergesi olarak sunulması, anlamsız bir özentinin ürünü olarak da değerlendirilebilir. Başka toplumlarda görülen bir yaşam biçimini, onun düşünsel ve ahlaki temelini irdelemeden benimsemek; sonra da bu benimseyişi ilerleme ve kültür adına yüceltmek, kendi kavram dünyamıza karşı bir özensizlik değil midir? Bir davranışın başka yerlerde yaygın olması, onu sorgulamadan benimsememizi gerektirmez. Medeniyet, başkasının alışkanlığını taklit etmekten önce, insanın kendi davranışını akıl ve vicdan süzgecinden geçirebilmesidir.
Köpek, insanın elindeki kayışın ucunda var olmuş bir canlı değildir. Onun da kendine özgü bir dünyası, kokularla ve izlerle örülü bir hafızası, çevresini keşfetme ve hareket etme ihtiyacı vardır. İnsanın çizdiği güzergâhta, insanın belirlediği hızda ve insanın izin verdiği mesafede yürümekle kendi başına özgürce dolaşmak arasında esaslı bir fark bulunur. Birinde hareketin sınırlarını insan belirler; diğerinde canlı, kendi tabiatının imkânları içinde yol alır. Özgürlük, yalnızca adım atabilmek değil, mümkün olduğu ölçüde nereye gideceğine ve nasıl hareket edeceğine kendisinin karar verebilmesidir.
Şehir hayatının güvenlik sorunları, trafik ve ortak yaşamın gereklilikleri elbette göz ardı edilemez. Fakat bu sorunların varlığı, her canlının sürekli insan denetimi altında tutulmasını bir erdem hâline getirmez. Asıl sorumluluk, hayvanların güvenli ve özgür biçimde yaşayabilecekleri alanlar oluşturmak; insanlarla diğer canlıların yaşamını birbirine düşman kılmadan düzenlemektir. Bir belediyenin başarısı, insanlara hayvanları hangi güzergâhta gezdireceklerini göstermekten önce, bütün canlıların var olabileceği bir şehri ne ölçüde kurabildiğiyle ölçülmelidir.
Sayın başkana yeniden sormak gerekir: Dere kenarındaki parkta gerçekten bir kültür mü oluştu, yoksa yalnızca belirli bir özentinin şehir hayatına yerleşmesi mi söz konusu? Bir canlının boynuna tasma takmayı, onu insanın iradesine bağlamayı ve bu ilişkiyi sevgi adıyla meşrulaştırmayı ne zamandan beri kültürel gelişme sayıyoruz? Neden özgürce dolaşabileceği alanlar oluşturmayı değil de onu gezdirme alışkanlığını kültürün konusu hâline getiriyoruz?
Belki de asıl kültür, bir canlıyı kendimize bağlamakta değil, onu kendimizden bağımsız bir varlık olarak kabul edebilmekte saklıdır. Belki de gerçek merhamet, bir hayvanın başını okşarken onun özgürlüğünü elinden almamayı öğrenmektir. Çünkü sevgi, her zaman yanında tutmak; merhamet, her zaman müdahale etmek değildir. Bazen sevmenin en sahici biçimi, kendi irademizi geri çekebilmek, karşımızdaki canlının kendine ait bir hayatı olduğunu kabul edebilmektir.
Ve nihayet, asıl soruyu sormanın vakti gelmiştir: Biz köpekleri mi seviyoruz, yoksa köpeklerin bize ait olmasını mı seviyoruz? Bir canlının özgürlüğünü ortadan kaldırırken ona duyduğumuz sevgiden söz edebilir miyiz? Her alışkanlığı kültür, her sahiplenmeyi merhamet, her denetimi koruma diye adlandırırsak, kelimelerimiz çoğalırken hakikatimiz eksilmeyecek midir?
Çünkü kültür, özgürlüğü tasmaya bağlamak değil, özgürlüğün değerini idrak etmektir. Sevgi, bir canlının hayatına sahip çıkmak adına onun hayatına sahip olmak değildir. Ve insan, kendisinden başka canlıların da bu dünyada yalnızca kendi iradesine hizmet etmek için değil, kendi varlıklarını sürdürmek için bulunduğunu anlayabildiği ölçüde insanlığını derinleştirir.
Belki de artık köpek gezdirme kültüründen değil, insanın kendi hâkimiyet arzusunu sorgulama kültüründen söz etmenin zamanı gelmiştir. Zira bazen en büyük özentimiz, kendi müdahalemizi medeniyet; kendi alışkanlığımızı kültür; kendi hâkimiyetimizi sevgi zannetmemizdir. Tasma ise bütün bu yanılgıların ortasında, sessizce şunu hatırlatır: Bir canlının size bağlı olması, sizi sevdiği anlamına gelmez; sizin onu sevdiğinizi söylemeniz de onun özgürlüğünü elinden alma hakkını size vermez.
İnsan, kendi ölümünün farkında olan ve bu konu üzerine düşünen tek varlık olarak tanımlanabilir. Bu bilgi, yalnızca biyolojik bir sonun farkında olmak anlamına gelmez.
Müslüm Gürses’ in Mühim Meselem şarkısını dinlerken aklıma geldi ‘mühim meselelerimiz’. Sanırım çağdaş insanın ilgisini ve dikkatini en fazla çeken dünya meselesi; insanların hayatlarını nasıl bir sistemin düzelteceği meselesidir.
Sanıyoruz ki kutsal olan her şey, sadece ona sövenler ya da yok sayanlar tarafından tehdit ediliyor. Oysa günümüzün dijital panayırı artık bize bambaşka bir gerçeği fısıldıyor:
Bütün yarattıklarını bildiği gibi, insanı da en iyi bilen yaratıcısı Allah’tır. Allah’ın insanlığı dosdoğru yola iletmesi için gönderdiği vahyin insanın iç dünyasına yabancı kalması da beklenemez. Mülk suresi bunu retorik bir soruyla dile getirir:
“Hız çağında yaşıyoruz” sözü artık o kadar sık kullanılıyor ki, ne anlama geldiğini çoğu zaman düşünmeden söylüyoruz. İnternet hızlı, iletişim hızlı, ulaşım hızlı, üretim ve tüketim hızlı.
Köpek Gezdirme Kültürü mü, Özgürlüğün Köleleştirilmesi mi?
İnsanın kelimelerle kurduğu bir dünya vardır. Kimi kelimeler asırların hafızasını taşır; kimi, bir milletin inancını, geleneğini ve hayat karşısındaki duruşunu dile getirir. Kimi kelimeler ise zamanla öylesine hoyratça kullanılır ki taşıdıkları anlamın ağırlığını kaybeder, içleri boşalır ve nihayet her türlü alışkanlığın üzerine örtülen birer gösteriş perdesine dönüşür. Bugün kültür kelimesinin başına gelen de budur. Bir belediye başkanının, dere kenarında oluşturulan bir parkı anlatırken “köpek gezdirme kültürü oluştu” demesi, işte bu kavramsal savrulmanın dikkat çekici bir örneğidir. Çünkü burada yalnızca bir kelimenin yanlış yerde kullanılması değil, özgürlüğün, merhametin ve insanın diğer canlılarla kurduğu ilişkinin nasıl anlaşıldığı da sorgulanmalıdır.
Öyleyse sormak gerekir: Sayın başkan, bizim kültürümüzde köpek gezdirmek var mıdır? Bir canlının boynuna tasma takıp onu insanın belirlediği güzergâhlarda yürütmek, hangi ölçüye göre kültür sayılmaktadır? Daha da önemlisi, insanın kendi iradesine bağladığı bir hayvanı, kendi seçtiği yollarda dolaştırmasını bir kültürel kazanım olarak sunmak, düşünce dünyamızın hangi derinliğine karşılık gelmektedir?
Kültür, her yeni alışkanlığa iliştirilecek süslü bir isim değildir. O, bir milletin hafızasında biriken zaman, hayatında kök salan değerler ve dünyayı yorumlama biçimidir. Bir davranışın yaygınlaşması, onun kültür hâline geldiğini göstermez. Aksi hâlde her özentiyi gelenek, her taklidi medeniyet, her sıradan alışkanlığı kültürel kazanım saymak gerekir. O zaman kültür, bir toplumun ruhunu ve tarihini anlatan derin bir kavram olmaktan çıkar; çağın önümüze koyduğu her davranışa gelişigüzel yapıştırılan bir etikete dönüşür.
Fakat asıl mesele, köpek gezdirmeye kültür denilip denilemeyeceğinden çok daha derindedir. Asıl mesele, insanın kendisini başka canlıların hayatı üzerinde sınırsız bir tasarruf sahibi görmesidir. İnsan, hayvanı kendi yaşam düzeninin içine alır; onun nerede yaşayacağına, ne zaman dışarı çıkacağına, hangi yöne gideceğine ve ne kadar uzaklaşabileceğine karar verir. Sonra boynuna bir tasma geçirir, eline bir kayış alır ve bu hâkimiyet ilişkisini sevgi diye adlandırır. Ardından, bu davranışın yaygınlaşmasını bir kültürün doğuşu olarak takdim eder.
Oysa bir canlıyı kendi iradesine bağlamakla onu sevmek aynı şey değildir. Bir hayvanın boynundaki tasma, yalnızca bir kayış değil; insanın kendisini başka bir canlının özgürlüğü üzerinde söz sahibi görmesinin de simgesidir.Hayvanın her hareketini denetlemek, her yönelişini belirlemek, onun dünyasını insanın tercihleriyle sınırlamak; hangi güzel kelimelerle anlatılırsa anlatılsın, özünde bir alıkoyma ilişkisidir. Köle pazarlarında insanın bir başka insan üzerinde kurduğu mülkiyet iddiası ne kadar ağır bir tarihî utançsa, başka bir canlının varlığını bütünüyle kendi iradesine tabi kılmayı doğal ve övünülecek bir davranış saymak da o ölçüde sorgulanmaya muhtaçtır. Elbette insan ile hayvan arasındaki ilişkinin tarihî ve hukuki şartları birbirinden farklıdır; fakat burada söz konusu olan, özgürlüğün bir başkasının keyfine bırakılmasını meşrulaştıran zihniyettir.
Peki, insanın bir köpeği sevmesi için onu kendisine bağlaması mı gerekir? Sevmek, sevilenin bütün hareketlerini denetlemek midir? Bir canlıya duyulan sevginin ölçüsü, onun insanın yanında ne kadar kaldığıyla mı, yoksa kendi varlığına ne kadar saygı gösterildiğiyle mi belirlenir?
Belki de bu soruların cevabı, sevgi kelimesinin üzerinde yeniden düşünmekte saklıdır. İnsan, bazen sahip olmayı sevmek; denetlemeyi korumak; kendine bağlamayı yakınlık kurmak zanneder. Oysa sahiplenme duygusu, sevginin yerine geçtiğinde merhamet de sessizce biçim değiştirir. Canlıya alan açmak yerine onu kendi alanına hapsetmek, özgürlüğünü gözetmek yerine kendi iradesini ona kabul ettirmek, sevginin değil, hâkimiyet arzusunun işaretidir.
Bu bakımdan, köpek gezdirme alışkanlığının sorgulanmadan bir kültür göstergesi olarak sunulması, anlamsız bir özentinin ürünü olarak da değerlendirilebilir. Başka toplumlarda görülen bir yaşam biçimini, onun düşünsel ve ahlaki temelini irdelemeden benimsemek; sonra da bu benimseyişi ilerleme ve kültür adına yüceltmek, kendi kavram dünyamıza karşı bir özensizlik değil midir? Bir davranışın başka yerlerde yaygın olması, onu sorgulamadan benimsememizi gerektirmez. Medeniyet, başkasının alışkanlığını taklit etmekten önce, insanın kendi davranışını akıl ve vicdan süzgecinden geçirebilmesidir.
Köpek, insanın elindeki kayışın ucunda var olmuş bir canlı değildir. Onun da kendine özgü bir dünyası, kokularla ve izlerle örülü bir hafızası, çevresini keşfetme ve hareket etme ihtiyacı vardır. İnsanın çizdiği güzergâhta, insanın belirlediği hızda ve insanın izin verdiği mesafede yürümekle kendi başına özgürce dolaşmak arasında esaslı bir fark bulunur. Birinde hareketin sınırlarını insan belirler; diğerinde canlı, kendi tabiatının imkânları içinde yol alır. Özgürlük, yalnızca adım atabilmek değil, mümkün olduğu ölçüde nereye gideceğine ve nasıl hareket edeceğine kendisinin karar verebilmesidir.
Şehir hayatının güvenlik sorunları, trafik ve ortak yaşamın gereklilikleri elbette göz ardı edilemez. Fakat bu sorunların varlığı, her canlının sürekli insan denetimi altında tutulmasını bir erdem hâline getirmez. Asıl sorumluluk, hayvanların güvenli ve özgür biçimde yaşayabilecekleri alanlar oluşturmak; insanlarla diğer canlıların yaşamını birbirine düşman kılmadan düzenlemektir. Bir belediyenin başarısı, insanlara hayvanları hangi güzergâhta gezdireceklerini göstermekten önce, bütün canlıların var olabileceği bir şehri ne ölçüde kurabildiğiyle ölçülmelidir.
Sayın başkana yeniden sormak gerekir: Dere kenarındaki parkta gerçekten bir kültür mü oluştu, yoksa yalnızca belirli bir özentinin şehir hayatına yerleşmesi mi söz konusu? Bir canlının boynuna tasma takmayı, onu insanın iradesine bağlamayı ve bu ilişkiyi sevgi adıyla meşrulaştırmayı ne zamandan beri kültürel gelişme sayıyoruz? Neden özgürce dolaşabileceği alanlar oluşturmayı değil de onu gezdirme alışkanlığını kültürün konusu hâline getiriyoruz?
Belki de asıl kültür, bir canlıyı kendimize bağlamakta değil, onu kendimizden bağımsız bir varlık olarak kabul edebilmekte saklıdır. Belki de gerçek merhamet, bir hayvanın başını okşarken onun özgürlüğünü elinden almamayı öğrenmektir. Çünkü sevgi, her zaman yanında tutmak; merhamet, her zaman müdahale etmek değildir. Bazen sevmenin en sahici biçimi, kendi irademizi geri çekebilmek, karşımızdaki canlının kendine ait bir hayatı olduğunu kabul edebilmektir.
Ve nihayet, asıl soruyu sormanın vakti gelmiştir: Biz köpekleri mi seviyoruz, yoksa köpeklerin bize ait olmasını mı seviyoruz? Bir canlının özgürlüğünü ortadan kaldırırken ona duyduğumuz sevgiden söz edebilir miyiz? Her alışkanlığı kültür, her sahiplenmeyi merhamet, her denetimi koruma diye adlandırırsak, kelimelerimiz çoğalırken hakikatimiz eksilmeyecek midir?
Çünkü kültür, özgürlüğü tasmaya bağlamak değil, özgürlüğün değerini idrak etmektir. Sevgi, bir canlının hayatına sahip çıkmak adına onun hayatına sahip olmak değildir. Ve insan, kendisinden başka canlıların da bu dünyada yalnızca kendi iradesine hizmet etmek için değil, kendi varlıklarını sürdürmek için bulunduğunu anlayabildiği ölçüde insanlığını derinleştirir.
Belki de artık köpek gezdirme kültüründen değil, insanın kendi hâkimiyet arzusunu sorgulama kültüründen söz etmenin zamanı gelmiştir. Zira bazen en büyük özentimiz, kendi müdahalemizi medeniyet; kendi alışkanlığımızı kültür; kendi hâkimiyetimizi sevgi zannetmemizdir. Tasma ise bütün bu yanılgıların ortasında, sessizce şunu hatırlatır: Bir canlının size bağlı olması, sizi sevdiği anlamına gelmez; sizin onu sevdiğinizi söylemeniz de onun özgürlüğünü elinden alma hakkını size vermez.
İlgili Yazılar
Ölüm
İnsan, kendi ölümünün farkında olan ve bu konu üzerine düşünen tek varlık olarak tanımlanabilir. Bu bilgi, yalnızca biyolojik bir sonun farkında olmak anlamına gelmez.
İlim Yolculuğu mu, Diploma Avcılığı mı?
Müslüm Gürses’ in Mühim Meselem şarkısını dinlerken aklıma geldi ‘mühim meselelerimiz’. Sanırım çağdaş insanın ilgisini ve dikkatini en fazla çeken dünya meselesi; insanların hayatlarını nasıl bir sistemin düzelteceği meselesidir.
Dinî Değerler Nasıl Aşağılanır?
Sanıyoruz ki kutsal olan her şey, sadece ona sövenler ya da yok sayanlar tarafından tehdit ediliyor. Oysa günümüzün dijital panayırı artık bize bambaşka bir gerçeği fısıldıyor:
Kur’an ve Psikoloji
Bütün yarattıklarını bildiği gibi, insanı da en iyi bilen yaratıcısı Allah’tır. Allah’ın insanlığı dosdoğru yola iletmesi için gönderdiği vahyin insanın iç dünyasına yabancı kalması da beklenemez. Mülk suresi bunu retorik bir soruyla dile getirir:
Hızlanırken Ne İnşa Ediyoruz?
“Hız çağında yaşıyoruz” sözü artık o kadar sık kullanılıyor ki, ne anlama geldiğini çoğu zaman düşünmeden söylüyoruz. İnternet hızlı, iletişim hızlı, ulaşım hızlı, üretim ve tüketim hızlı.