“Ey imana erenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz?” (Sâf Suresi, 2)
Konuşuyoruz, tartışıyoruz, eleştiriyoruz; adaleti hararetle savunup haksızlığa karşı çıkıyoruz… İçinde bulunduğumuz zaman diliminde bütün bu yaptıklarımız artık sıradanlaşmış, kanıksanmış bir görüntü sergiliyor. Acıyı gerçekten içimizde hissetmeden, sarf ettiğimiz kelimelerin ağırlığını ve mesuliyetini idrak etmeden konuşuyoruz. Herkesin etrafındaki adaletsizlikten dem vurduğu, suçun ve kusurun daima karşı tarafa, sisteme ya da ötekine ihale edildiği meclisler tüketiyoruz. Adaletsiz olanı tespit etmekte, teşhis koymakta son derece mahiriz; ancak adaletle davranmak, kendi konforumuzdan feragat edip hakkaniyeti ayakta tutmak için neredeyse hiç çaba sarf etmiyoruz. Sözün parlatıldığı, amelin ise geri plana itildiği tuhaf bir vasattayız. Güzel sözlüler çağı…
Çalıştığımız kurumlardaki, parçası olduğumuz yapılardaki eksikleri ve çarpıklıkları hemen fark ediyor, her çay sohbetinde bunlardan şikâyet ediyoruz. Böylece kurumla aramıza ahlaki bir mesafe koyduğumuzu zannediyoruz. Aksaklıkların bizden değil yapıdan kaynaklandığını, bizim ise temelde bu çürümeye muhalif, temiz bir yerde durduğumuz izlenimini yayıyoruz. Oysa bu sahte mesafe çoğu zaman kendi mesuliyetimizi örtbas etme kalkanından başka bir şey değil. Peki, biz o kurumun içinde ne kadar adaletle davranıyoruz; bunu hiç düşünüyor muyuz? Mesai saatlerine, bize emanet edilen vakte ve imkânlara ne derece riayet ediyoruz? Kapıdan içeri bir derdiyle, bir ihtiyacıyla giren insana gerçekten omuz vermek, yükünü hafifletmek mi istiyoruz; yoksa o işin üzerimize kalmaması için bürokratik manevralarla topu taca mı atıyoruz? Kürsülerde veya masalarda reklamını pek güzel yaptığımız hakkaniyetin neresinde duruyoruz?
Bu satırlar şüphesiz pek çok kişiye tanıdık gelecektir. “Evet, çevremizde böyle insanlar çok” deyip suçu yine başkalarına dağıtmak her zaman en kolayıdır. Fakat o zaman asıl meseleyi bir kez daha ıskalamış olmuyor muyuz? Ne zaman başkalarının kusurlarını saymayı bırakıp kendimizi, kendi yapıp ettiklerimizi konuşacağız? Ne zaman aynayı başkalarına çevirmekten vazgeçip kendi amellerimizle yüzleşecek, kendimizi hesaba çekeceğiz?
Haksızlık, adaletsizlik, hile ve çifte standart her dönemde vardı; insanlık var oldukça da varlığını bir şekilde sürdürecek. Zaten imtihan dediğimiz şey tam da bu çelişkilerin ortasında başlamıyor mu? Bizim asıl trajedimiz, kötülükleri sadece dile getirmekten, eleştiriyi bir zihinsel geviş getirmeye dönüştürmekten bir türlü fiili eyleme geçemez oluşumuzda yatıyor. Yanıp yakılmaktan, kusursuz teşhisler üretmekten öteye gidemeyen “pasif iyiler” konumuna razı olmadık mı? Yoldaki bir taşı kaldırmanın sadaka olduğu bilinciyle yetiştirildik; fakat bugün yola inmek yerine herkese tepeden bakıp ahkâm kesen ve bu kuru tenkidi de “hak mücadelesi” sanan bir yere savrulduk. Yerdeki taş hâlâ yolun ortasında duruyor, can yakmaya devam ediyor; biz ise sadece yoldan geçen arabalara söyleniyoruz. Önümüzde duran, bizzat elimizle düzeltmemiz gereken somut sorumluluklara dokunmuyor, yalnızca konuşuyoruz. O kadar çok konuşuyoruz ki artık kendi sesimizin gürültüsünden vicdanımızın fısıltısını bile duyamaz olduk.
Sosyal medyanın hızı ve sahte görünürlüğü tembelliğimize güç katıyor. İki süslü cümle paylaştığımızda hakkı haykırdığımızı, bir şeyler başardığımızı ve dünyadaki kötülüğe set çektiğimiz vehmine kapılıyoruz. Oysa gitgide derinleşen bir hissizliğe sürükleniyoruz. Görmediğimiz, duymadığımız, kalbimizle temas etmediğimiz bir hiçlik bu… Sözde acıyı paylaşarak yüreğimizi hafifletiyor, asıl ödevlerimizden kaçıyoruz. Öğretmen kardeşimsınıfında kendisini pür dikkat dinlemeye hazır ve bir dokunuş bekleyen öğrencisinin gözünün içine bakmak yerine, sosyal medyada eğitim üzerine aforizmalar paylaşarak görünür kılınmayı daha zahmetsiz buluyor. Doktor abla karşısındaki hastasına iki dakikasını ayırsa yarasına merhem olabilecekken vaazlarla hastalığından dolayı hastadan hesap soruyor; ama hasta odadan çıkar çıkmaz tebessüm eden bir fotoğrafla varlığını dijital vitrine taşımayı ihmal etmiyor.
Bir koşturmacadır tutturmuş gidiyoruz. Dilimizin kemiği yok; durmaksızın hakkı konuştuğumuzu iddia ediyoruz. Oysa susmanın da bir erdem olduğunu çoktan unuttuk. Bir tartışmada cevap vermemeyi ezilmek sayan bir kibre yenildik. Bizi bizden iyi tanıyan Yaratıcı’nın uyarısına kulak verip artık biraz susmalı ve ellerimize, adımlarımıza bakmalıyız. Başkalarını adaletsizlikle suçlama telaşını bir kenara bırakıp kendi eksiklerimizi onarmaya gayret etmeliyiz. Çuvaldızı karşıdakine yeterince batırdık; hiç olmazsa iğnenin ucunu kendimize dokundurmanın, biraz durup “Biz sahiden ne yapıyoruz?” diye sorma vaktidir.
Bütün yarattıklarını bildiği gibi, insanı da en iyi bilen yaratıcısı Allah’tır. Allah’ın insanlığı dosdoğru yola iletmesi için gönderdiği vahyin insanın iç dünyasına yabancı kalması da beklenemez. Mülk suresi bunu retorik bir soruyla dile getirir:
“Hız çağında yaşıyoruz” sözü artık o kadar sık kullanılıyor ki, ne anlama geldiğini çoğu zaman düşünmeden söylüyoruz. İnternet hızlı, iletişim hızlı, ulaşım hızlı, üretim ve tüketim hızlı.
Sanıyoruz ki kutsal olan her şey, sadece ona sövenler ya da yok sayanlar tarafından tehdit ediliyor. Oysa günümüzün dijital panayırı artık bize bambaşka bir gerçeği fısıldıyor:
Bir rap müziği süperstarı milyonlarca dolarlık turnenin dışında kalmayı göze alabiliyor, bir film yıldızı, hayatının projesinden sökülüp atılmasına aldırmıyor,
İnsan, kendi ölümünün farkında olan ve bu konu üzerine düşünen tek varlık olarak tanımlanabilir. Bu bilgi, yalnızca biyolojik bir sonun farkında olmak anlamına gelmez.
Sözün Bolluğu, Amelin Yokluğu
“Ey imana erenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz?” (Sâf Suresi, 2)
Konuşuyoruz, tartışıyoruz, eleştiriyoruz; adaleti hararetle savunup haksızlığa karşı çıkıyoruz… İçinde bulunduğumuz zaman diliminde bütün bu yaptıklarımız artık sıradanlaşmış, kanıksanmış bir görüntü sergiliyor. Acıyı gerçekten içimizde hissetmeden, sarf ettiğimiz kelimelerin ağırlığını ve mesuliyetini idrak etmeden konuşuyoruz. Herkesin etrafındaki adaletsizlikten dem vurduğu, suçun ve kusurun daima karşı tarafa, sisteme ya da ötekine ihale edildiği meclisler tüketiyoruz. Adaletsiz olanı tespit etmekte, teşhis koymakta son derece mahiriz; ancak adaletle davranmak, kendi konforumuzdan feragat edip hakkaniyeti ayakta tutmak için neredeyse hiç çaba sarf etmiyoruz. Sözün parlatıldığı, amelin ise geri plana itildiği tuhaf bir vasattayız. Güzel sözlüler çağı…
Çalıştığımız kurumlardaki, parçası olduğumuz yapılardaki eksikleri ve çarpıklıkları hemen fark ediyor, her çay sohbetinde bunlardan şikâyet ediyoruz. Böylece kurumla aramıza ahlaki bir mesafe koyduğumuzu zannediyoruz. Aksaklıkların bizden değil yapıdan kaynaklandığını, bizim ise temelde bu çürümeye muhalif, temiz bir yerde durduğumuz izlenimini yayıyoruz. Oysa bu sahte mesafe çoğu zaman kendi mesuliyetimizi örtbas etme kalkanından başka bir şey değil. Peki, biz o kurumun içinde ne kadar adaletle davranıyoruz; bunu hiç düşünüyor muyuz? Mesai saatlerine, bize emanet edilen vakte ve imkânlara ne derece riayet ediyoruz? Kapıdan içeri bir derdiyle, bir ihtiyacıyla giren insana gerçekten omuz vermek, yükünü hafifletmek mi istiyoruz; yoksa o işin üzerimize kalmaması için bürokratik manevralarla topu taca mı atıyoruz? Kürsülerde veya masalarda reklamını pek güzel yaptığımız hakkaniyetin neresinde duruyoruz?
Bu satırlar şüphesiz pek çok kişiye tanıdık gelecektir. “Evet, çevremizde böyle insanlar çok” deyip suçu yine başkalarına dağıtmak her zaman en kolayıdır. Fakat o zaman asıl meseleyi bir kez daha ıskalamış olmuyor muyuz? Ne zaman başkalarının kusurlarını saymayı bırakıp kendimizi, kendi yapıp ettiklerimizi konuşacağız? Ne zaman aynayı başkalarına çevirmekten vazgeçip kendi amellerimizle yüzleşecek, kendimizi hesaba çekeceğiz?
Haksızlık, adaletsizlik, hile ve çifte standart her dönemde vardı; insanlık var oldukça da varlığını bir şekilde sürdürecek. Zaten imtihan dediğimiz şey tam da bu çelişkilerin ortasında başlamıyor mu? Bizim asıl trajedimiz, kötülükleri sadece dile getirmekten, eleştiriyi bir zihinsel geviş getirmeye dönüştürmekten bir türlü fiili eyleme geçemez oluşumuzda yatıyor. Yanıp yakılmaktan, kusursuz teşhisler üretmekten öteye gidemeyen “pasif iyiler” konumuna razı olmadık mı? Yoldaki bir taşı kaldırmanın sadaka olduğu bilinciyle yetiştirildik; fakat bugün yola inmek yerine herkese tepeden bakıp ahkâm kesen ve bu kuru tenkidi de “hak mücadelesi” sanan bir yere savrulduk. Yerdeki taş hâlâ yolun ortasında duruyor, can yakmaya devam ediyor; biz ise sadece yoldan geçen arabalara söyleniyoruz. Önümüzde duran, bizzat elimizle düzeltmemiz gereken somut sorumluluklara dokunmuyor, yalnızca konuşuyoruz. O kadar çok konuşuyoruz ki artık kendi sesimizin gürültüsünden vicdanımızın fısıltısını bile duyamaz olduk.
Sosyal medyanın hızı ve sahte görünürlüğü tembelliğimize güç katıyor. İki süslü cümle paylaştığımızda hakkı haykırdığımızı, bir şeyler başardığımızı ve dünyadaki kötülüğe set çektiğimiz vehmine kapılıyoruz. Oysa gitgide derinleşen bir hissizliğe sürükleniyoruz. Görmediğimiz, duymadığımız, kalbimizle temas etmediğimiz bir hiçlik bu… Sözde acıyı paylaşarak yüreğimizi hafifletiyor, asıl ödevlerimizden kaçıyoruz. Öğretmen kardeşimsınıfında kendisini pür dikkat dinlemeye hazır ve bir dokunuş bekleyen öğrencisinin gözünün içine bakmak yerine, sosyal medyada eğitim üzerine aforizmalar paylaşarak görünür kılınmayı daha zahmetsiz buluyor. Doktor abla karşısındaki hastasına iki dakikasını ayırsa yarasına merhem olabilecekken vaazlarla hastalığından dolayı hastadan hesap soruyor; ama hasta odadan çıkar çıkmaz tebessüm eden bir fotoğrafla varlığını dijital vitrine taşımayı ihmal etmiyor.
Bir koşturmacadır tutturmuş gidiyoruz. Dilimizin kemiği yok; durmaksızın hakkı konuştuğumuzu iddia ediyoruz. Oysa susmanın da bir erdem olduğunu çoktan unuttuk. Bir tartışmada cevap vermemeyi ezilmek sayan bir kibre yenildik. Bizi bizden iyi tanıyan Yaratıcı’nın uyarısına kulak verip artık biraz susmalı ve ellerimize, adımlarımıza bakmalıyız. Başkalarını adaletsizlikle suçlama telaşını bir kenara bırakıp kendi eksiklerimizi onarmaya gayret etmeliyiz. Çuvaldızı karşıdakine yeterince batırdık; hiç olmazsa iğnenin ucunu kendimize dokundurmanın, biraz durup “Biz sahiden ne yapıyoruz?” diye sorma vaktidir.
İlgili Yazılar
Kur’an ve Psikoloji
Bütün yarattıklarını bildiği gibi, insanı da en iyi bilen yaratıcısı Allah’tır. Allah’ın insanlığı dosdoğru yola iletmesi için gönderdiği vahyin insanın iç dünyasına yabancı kalması da beklenemez. Mülk suresi bunu retorik bir soruyla dile getirir:
Hızlanırken Ne İnşa Ediyoruz?
“Hız çağında yaşıyoruz” sözü artık o kadar sık kullanılıyor ki, ne anlama geldiğini çoğu zaman düşünmeden söylüyoruz. İnternet hızlı, iletişim hızlı, ulaşım hızlı, üretim ve tüketim hızlı.
Dinî Değerler Nasıl Aşağılanır?
Sanıyoruz ki kutsal olan her şey, sadece ona sövenler ya da yok sayanlar tarafından tehdit ediliyor. Oysa günümüzün dijital panayırı artık bize bambaşka bir gerçeği fısıldıyor:
Gözün Aydın İnsan Kardeş: Rim Abla Oldu!
Bir rap müziği süperstarı milyonlarca dolarlık turnenin dışında kalmayı göze alabiliyor, bir film yıldızı, hayatının projesinden sökülüp atılmasına aldırmıyor,
Ölüm
İnsan, kendi ölümünün farkında olan ve bu konu üzerine düşünen tek varlık olarak tanımlanabilir. Bu bilgi, yalnızca biyolojik bir sonun farkında olmak anlamına gelmez.