“Eleştiri seküler olmayıp, bunun aksine bizatihi kendisi eleştiri ve öz eleştirinin koşuludur.” Wendy Brown
“Eleştiri seküler midir?” adlı kitap Talal Asad, Judith Butler, Saba Mahmood ve Wendy Brown’un kolektif bir çalışması. Şüphesiz eleştirinin seküler olduğu iddiası çok büyük ve sansasyonel bir iddia. Bu iddiaya yöneltilmiş eleştirileri mezkûr yazarların düşünceleri ve kitap bağlamında sizler için konuşmaya çalıştık.
Hakim paradigma olan Batı paradigması, küresel müesses nizam veya küresel güç için komünizm hayaleti üzerinden kazanılan iktidar alanı zayıflamaya başladığından beri İslâm/Müslümanlar ve İslâmcılık yeni mümbit ve işlevsel bir iktidar aracı olarak görülmekte. Başlarda daha fiziksel ve kaba bir şiddete maruz kalan Müslüman dünya son yıllarda daha sembolik ve soyut bir şiddete de maruz kalmaktadır. Üzerine konuşmaya çalışacağımız kitap ise son yıllarda birkaç defa gündem olan Hz. Peygamberi hedef alan karikatürleri konunun başat aktörü olarak değerlendirmekte. Verilen soyut tepkilerin sesi somut tepkilerin kalınlığı karşısında sessizleşmiş olsa da biz burada teorik kökenlerden hareketle konuyu anlamaya çalışacağız. Yapılan protestolar ve şiddet eylemlerini bir sonuç olarak görüp konunun temeline kitap aracılığıyla ineceğiz.
Batı’da karikatürler bir çeşit ifade özgürlüğü olarak görülürken, Müslüman toplumlardan gelen tepkiler hoşgörüsüzlük ve ifade özgürlüğünün engellenmesi olarak tanımlandı. Karikatürler bir tarafta dokunulmaz bir hak ve eleştirilemez bir alan olarak görülürken; diğer tarafta da İslâm’ı savunma, gelen eleştirilere cevaplar üretme ve aslında ‘biz kimiz?’i ispatlama çabası içine girildi. Akademide ‘İslâm’da tasvir yasağı var mı?’, ‘İslâm ifade özgürlüğünü engeller mi?’, ‘İslâm sanatının mahiyeti nedir?’ vb. tartışmalar da hız kazandı. Lakin ‘burada tartışılması istenen nedir?’, ‘böyle bir tartışmaya neden giriliyor?’, ‘neden kendi kendimizi tartışma nesnesi kılıyoruz?’ gibi sorular cevapsız kalıyor. Burada belki de tartışılmasının öncelenmesi gereken sorunlardan biri de ‘eleştirinin mahiyeti’ sorunudur. Eleştiri nedir? Eleştiri seküler midir ve böyle kabul edilmeli midir?
Saba Mahmood’un mevcut İslamofobik şiddet ile Nazi Almanyası’ndaki Yahudi nefreti arasında ciddi benzerlikler olduğu tespiti, üzerine çokça düşünülmesi gereken bir husus. Hatta öyle ki kitaptaki, sansürlenmiş Hıristiyan ve Yahudi eleştiri/karikatür/fotoğraf örneklerinden hiç bahsetmeden bile sadece bu tespit durumun vahametini açıklamak için yeterlidir. Yahudilikle özdeşleşmiş olan İsrail ile alakalı değil küresel yerel bir yayın bile çok şedit bir şekilde sansürlenme tehdidi yaşarken İslamofobiyi konuşmanın zorluğunu buyurun siz tahayyül edin. İfade özgürlüğü, insan hakları, eleştirellik vs. Küresel gücün şiddet aparatı olmaktan çıkmadığı sürece adil tartışma zemininden bahsedemeyiz elbette.
Bir takım kabul edilmiş(!) ‘yapay’ ayrımlar gibi eleştirinin kendisi de yapay bir ayrıma tabi tutulup Batı medeniyetine içkin kabul ediliyor. Wendy Brown’a göre ‘Seküler- Akıl- Eleştiri’ kavramları Batı saflarına ait görülürken; ‘Dinsel- Akıl dışı- Köktenci’ kavramları da Doğu saflarına mâl ediliyor. Doğu’nun kendini temsiline bile izin verilmeden ona bir temsil giydiriliyor ve bunu kabul etmesi isteniyor. Zira Marx’ın da deyimiyle ‘Onlar temsil edilemezler, temsil edilmeleri gerekir.’ Bu bağlantılı karşıtlıklar üzerinden seküler Batı’lı toplum ve özneler kendilerini, akla bağlı ve eleştirel kabul ediyorlar. Yine Wendy Brown’a göre bu temsil biçimleri medya gibi propaganda araçları ile Batı üstünlüğü iddialarını birleştirerek tahkim ediliyor. Belki de akıl, eleştirellik, eşitlik vs.’nin Batı’nın şahsi malı olarak kabul edilmesinden de büyük olan sorun bu kavram ve değerlerin yokluğu iddiasının Doğu toplumlarının bir dezavantajı hâline getirilmesidir. Mevcutta tek bir aklın tek bir düzeninin icbar edildiği bir vasat varken eleştirinin seküler veya dinsel olması da çok fazla anlam ifade etmiyor belki de.
Yazının başlığına dönecek olursak, eleştirinin mahiyetine atfedilen sekülerlik neyi ifade ediyor? Wendy Brown’un deyimiyle sekülerizm, kamusal alanın dinden arındırılması değildir sadece; seküzlerizm, dine içerik atfediyor, buna uygun biçimde de seküler pratikler ile ben idrakleri üretiyor. Bu süreç; dinin tecridi süreci değil, seküler toplumları baştan sona saran dinin tüm alanlarını belirlemeye çalışan bir süreçtir. Din’in bütünüyle yok edilmesi söz konusu olmayıp, bilakis varlığını kabul ettikten sonra içeriğini kendi hâkim konumunda belirleme iddiası taşıyor. Bu mütehakkim konum her temsili belirleme kudretinde görüyor kendini. Sekülerizmin oluşumuna dair Talal Asad ise şöyle söylüyor: “Hıristiyanlık, süreç içerisinde kendi aşkın yönelimini parçalayan ve şu an Batılı demokratik toplumun kalbinde yatan dünyevî özerkliği mümkün kılan, çiçekleri de seküler hümanizm olan, bir tohumdur.” Yani sekülerizm, Batı medeniyeti için bir çeşit Hristiyanlık tecrübesi neticesinde oluşmuş bir süreç olarak okunabilir. Aydınlanma-Kilise hesaplaşmasının aydınlanma lehinde sonuçlanmasıyla, aydınlanma etkisiyle Hıristiyanlığın kendini revize etme çabasının sürecidir. Bu bir çeşit Hıristiyanlık-demokrasi sentezi olup, Müslüman toplumlara karşıtlık kurar.
Peki, sekülerizm nasıl hem eleştiriye hayat veren hem de eleştirinin boyun eğdiği bir şey olarak anlaşılmaya başlandı? Bu soruya Wendy Brown şöyle yanıt veriyor: “1) Aydınlanma kibirlileri ile ( Mill, Marx, Kant, Hume…) hakiki, nesnel, gerçek ve hatta bilimsel olan, dini otoritenin dağılmasıyla ortaya çıkacağı yönündeki varsayımı kabul edildi. 2) Eleştirinin, dini ve diğer temelsiz otoriteleri dinin kendisini yıkmasa da akılla yerinden ettiği kanısı kabul edildi. 3) Eleştirinin kanaat veya inancın yerine hakikati, öznelliğin yerine bilimi koyduğu, kısacası eleştirinin seküler olduğu kanısına varıldı.” Bu kabuller hâkim entelektüel ve teolojik tartışmaları şekillendirdi. Bu meyanda Talal Asad’a göre “Modern İlahiyat hiçbir zaman eleştirellikten bağımsız olmadı ve hatta 19. yy.dan itibaren seküler eleştirelliği özümsedi.” Yani denebilir ki modern sekülerizmin izini sürmek, zaruri olarak modern dinin izini sürmek demektir. Bu iddialar ışığında, hâkim söylemlere pelesenk olmuş ‘eleştirel’ olmak söylemini dile getirirken hangi zeminde olunduğuna dikkat edilmeli.
‘Seküler bir duyarlılığın olmazsa olmazı olarak kabul ettiği hak “rencide etme”dir’ der W. Brown. Bunu mutlak bir ilke olarak görür. Ve aslında Avrupa için gündeme gelen Hz. Peygamber’in karikatürü pervasızlığının dolaşıma sokulması bu hakkın meşruiyet zeminini oluşturur. Seküler hâkim entelektüel güç, belirleyen(!) konumu itibariyle din alanından gelen tepkileri ise hoşgörüsüzlük(!) olarak mahkûm etmektedir. Burada ‘karikatür’ olmalı mı olmamalı mı tartışmasına girmeden karikatürün ne olduğunu konuşmak gerekir. Bu sekülerizmin tüm sınırlarını tanımlamaya çalıştığı İslâm için kullandığı bir rencide etme hakkı mıdır? Ayrıca bu minvâlde karikatüre yapılan itirazlara, Batı akademik çevrelerinden verilen cevaplara bakıldığında sekülerizmin Batı akademisine de yön verdiği anlaşılabilir (W.Brown). ‘Epistemik Bekçi’lerin kontrol alanlarından biri belki de bu sekülerlik kıstasıdır diyebiliriz.
Yukarıda da değindiğimiz gibi ısrarla kendimizi tartışmaya mahkûm ediliyor veya bunu kabul ediyoruz. Âdeta karşımızda kumdan kale mukavemetinde olan düşünsel bir zemin mevcutken, buraya kör kesilip kendimizi tartışmaya devam ediyoruz. Bu Malik Bin Nebi’nin deyimiyle hiçi arttırmak hiçi yoğunlaştırmaktan başka bir şey değildir paradoksuna itiyor bizi. Batı’yı konuşmayı yoğunlaştırmalıyız. Örneğin Asad’a göre, Batı’lı kazanımların(!) öncülü olarak görülen Fransız Devrimi modern dünyaya sadece dayanışma, demokrasi ve özgürlük fikirlerini getirmedi! Devrimin ardılları özgürlük, eşitlik ve dayanışmayı işgal yoluyla yükseltmeye çalıştı. Modern savaşları meydana getirdi. Diğer bir yandan Hannah Arent’in deyimiyle, Avrupa emperyalizminin ırkçı politikaları Avrupa’daki faşizmin gelişimine olanak sağlamıştır. Hâl böyleyken demokrasi ve ifade özgürlüğünün Avrupa medeniyetine içkin olduğu söylenirken; eşitsizlik ve baskının İslâm medeniyetine içkin olduğu söylemini anlamak kolay değil. Bu, ısrarla kendi dışındakini/ötekini konuşma, mahkûm etme çabasının bir tezahürü.
Karikatür krizinin paralelinde yapılan tartışmalardan biri de çağdışı kalmış(!) dinlerin ellerinde bulundurdukları küfür olgusudur. Küfür bu çağdışı kalmış dinlere ait bir kısıtlama olarak görülürken, ifade özgürlüğü ise modern özgürlüğe içkin olarak görülür!
Bu noktada T. Asad şu soruyu soruyor: “Eğer Batı, tarihi Hıristiyanlık olan bir medeniyet ise küfür kavramının sekülerleşmiş Batı’da herhangi bir yeri var mıdır? Mesela bir eser için oluşturulan telif yasaları veya patent-marka hakları modern ifade özgürlüğünün ‘küfür’ sınırları olabilir mi? Ya da mesela demokrasi içinde bireyin bir adayı seçiminin özgür olabilmesi için gizli olması gerekliliği ile eleştirel sözün özgür olabilmesi için kamusal alanda söylenmesi gerekliliği arasındaki çelişki nasıl açıklanabilir?” Diğer yandan din, aşkın bir iktidara bağımlılığa başvururken sekülerizm ise insan bağımsızlığını ortaya atarak bu iktidarı reddeder. Lakin verilen örneklerden de mülhem biçimsel bir iddia gibi görünüyor. Zira kendisi de aşkın iktidarını içerik bağlamında üretip yaygınlaştırıyor.
Asad’a göre yine liberal toplumda, insan bedeninin cinsel zevk dürtüsüyle rızası dışında tabi kılınması hâli olan tecavüz, ciddi bir suçken; başka bir insan arzusunun safi kullanımı olan ‘baştan çıkarma’ bir suç değildir. Kişi başkasının mülküne zarar vermediği müddetçe bedenini istediği gibi teşhir edip sergileyebilir. Bunun önündeki oluşabilecek her engel ifade özgürlüğünün kısıtlanması olarak görülür. Ve bugün bu Batı tarafından adeta emperyalist bir sopa gibi kullanılageliyor. Bu durum ile suça giden her yolu meşru görürken suç işlemeyi cezalandırmak gibi bir çelişkiye düşülüyor. Peki, tecavüz bir şiddet olarak görülüyorken, baştan çıkarma neden bir şiddet olarak görülmüyor? İslâm çeşitli düzenlemelerle kamusal alanda bireyin seçim hakkını kısıtlamıştır. Burada halkın genelinin maslahatı düşünüldüğü için yaptırım meşru iken, bireyin özel alanına müdahale yasaklanmıştır. Yine birini baştan çıkarmak onun imansızlığına göz yummaktır. Bu ise toplumsal birliği bozar. Bir mânâda suça teşvik edilen yollar kapatıldıktan sonra birey, hareketinin sorumluluğunu yüklenmiş olur. Peki, buna karşıt ailenin tüm mahrem alanına kadar girip müdahil olmayı meşru gören modern hukuk ve onun epistemojisine ne demeli?
Burada tartışılması gereken konulardan biri de Foucault’dan mülhem; seküler eleştiri ile modern ikitidar arasında nasıl bir ilişkinin var olduğudur? Asad’ göre,
Modern iktidar gelişen bilimi toplumu düzene sokmak için kullanırken, belirli bir disiplinci eleştirelliği de meşru kılar. Birey için eleştirelliğin hakikat üretici kudreti, disiplinci bir buyruğun altına alınmıştır.
Bu minvâlde bir örnek verecek olursak İngiltere’de 17. yy.da genel hukukla kilise ve azizlere hakaret ‘küfür’ olarak kabul ediliyordu. Lakin bu işçi sınıfı üzerinde yoğunlaştırılan bir cezaydı. İktidar için sınıf farkını tahkim etmeye yarıyordu. Talal Asad’dan mülhem aşağıdaki soruların cevapları üzerine düşünmek gerekir:
Eleştirinin hakikate uygunluğu hangi yollarla iktidara bağlanır? Sekülerlik nesneleri ‘din’ kategorisine yerleştirme hakkını kendinde görürken siyasal hayatımıza ne olur?
Entelektüel eleştiri -cisimleşmiş uygulamanın aksine- ne zaman bilginin ayrılmaz temeli olarak ele alınmaya başlandı?
Ele alınmaya çalışılan bu konular içinden geçtiğimiz zaman diliminde özellikle Avrupa’da ciddi bir kriz hâline getirilmeye çalışılan islamofobi tartışmasının köklerinin anlaşılması için elzem görünüyor. Israrla birtakım eleştirilere mahkûm edilmeye çalışılan İslâm, Müslümanlar nezdinde kamusal alanda varlık göstermeye başlayınca krizin dozu artıyor. İslâmcılığın tanımını ve içeriğini muğlâklaştırmak suretiyle Müslümanları hedefe alma kurnazlığı son yıllarda benimsenmiş görünüyor. İslâmcılık bu yöntemle hem yerelde hem de küreselde istenilen herkes ile istenilen her hareket ve düşünce ile birlikte anılıp yaftalanmaya başladı. Ve tabiî ki yeni yerli ve küresel şeytan! İslâm/Müslümanlar kolaylıkla hedefe konulup, yargılanıp hatta yargılanmadan infaz edilip her türlü zorbalığa mahkûm edilmeye çalışılıyor. Konuşabilenin/dinlenebilenin, tanımlayabilenin gücü elinde tuttuğu bu dünyada söz söyleyebilmenin önemini yeniden idrak etmenin zamanı geldi de geçti bile…
İslâm iktisadının değer yüklü karakteri, anlam ve uygulama boyutuyla Müslüman bireyden Müslüman topluma geniş bir çerçeve çizer. Dine dayalı ahlâkın iktisada dâhil edilmesi yönüyle Müslüman ekonomisinin iktisadi davranışın kurumsal ve toplumsal yapı ve işlevinde pratik ve esneklik kazanması, meseledir. Hayat şartları değişken yapısı karşısında ekonomik üretim ve pazarlamayı peşinden sürüklemiş. Arz ve talep dengesi finansal hareketlilikle yönetilmiştir. İslâm İktisadi karakter yapısı ve özellikleri süre gelen modern ekonomik anlayışlara –Liberalizm, Sosyalizm, Komünizm, Kapitalizm, Karma Ekonomi– farklı bir yapıya sahip, Müslüman toplumun ‘gerçekleri’ ile tanımlanır ve pozitif (neoklasik) iktisattan ayırır.
20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren mekân ve coğrafya, düşünürlerin sistematik çalışma konularından biri olagelmiştir. Özellikle Marksist geleneğin temsilcilerinden Henri Lefebvre ve David Harvey, bu çalışmaların seyrinde en ciddi katkısı olan düşünürlerdendir. Mekân, toplumsal süreçlerden ve iktisadi değişimlerden azade bir olgu olmayıp tersine bunlarla diyalektik bir etkileşim içindedir. Bu etkileşim çok yönlü olup ancak farklı disiplinlerin birlikteliğini kapsayan bir bakış açısıyla değerlendirmek mümkündür. Bu bağlamda değerlendirmeye çalışacağımız Sosyal Adalet ve Şehir kitabı, David Harvey’in mekân ve iktisat bağlamında yazmış olduğu kuramsal bir çalışmadır.
“Eleştiri Seküler midir?” Tartışmasını Tartışmak
“Eleştiri seküler olmayıp, bunun aksine bizatihi kendisi eleştiri ve öz eleştirinin koşuludur.” Wendy Brown
“Eleştiri seküler midir?” adlı kitap Talal Asad, Judith Butler, Saba Mahmood ve Wendy Brown’un kolektif bir çalışması. Şüphesiz eleştirinin seküler olduğu iddiası çok büyük ve sansasyonel bir iddia. Bu iddiaya yöneltilmiş eleştirileri mezkûr yazarların düşünceleri ve kitap bağlamında sizler için konuşmaya çalıştık.
Hakim paradigma olan Batı paradigması, küresel müesses nizam veya küresel güç için komünizm hayaleti üzerinden kazanılan iktidar alanı zayıflamaya başladığından beri İslâm/Müslümanlar ve İslâmcılık yeni mümbit ve işlevsel bir iktidar aracı olarak görülmekte. Başlarda daha fiziksel ve kaba bir şiddete maruz kalan Müslüman dünya son yıllarda daha sembolik ve soyut bir şiddete de maruz kalmaktadır. Üzerine konuşmaya çalışacağımız kitap ise son yıllarda birkaç defa gündem olan Hz. Peygamberi hedef alan karikatürleri konunun başat aktörü olarak değerlendirmekte. Verilen soyut tepkilerin sesi somut tepkilerin kalınlığı karşısında sessizleşmiş olsa da biz burada teorik kökenlerden hareketle konuyu anlamaya çalışacağız. Yapılan protestolar ve şiddet eylemlerini bir sonuç olarak görüp konunun temeline kitap aracılığıyla ineceğiz.
Batı’da karikatürler bir çeşit ifade özgürlüğü olarak görülürken, Müslüman toplumlardan gelen tepkiler hoşgörüsüzlük ve ifade özgürlüğünün engellenmesi olarak tanımlandı. Karikatürler bir tarafta dokunulmaz bir hak ve eleştirilemez bir alan olarak görülürken; diğer tarafta da İslâm’ı savunma, gelen eleştirilere cevaplar üretme ve aslında ‘biz kimiz?’i ispatlama çabası içine girildi. Akademide ‘İslâm’da tasvir yasağı var mı?’, ‘İslâm ifade özgürlüğünü engeller mi?’, ‘İslâm sanatının mahiyeti nedir?’ vb. tartışmalar da hız kazandı. Lakin ‘burada tartışılması istenen nedir?’, ‘böyle bir tartışmaya neden giriliyor?’, ‘neden kendi kendimizi tartışma nesnesi kılıyoruz?’ gibi sorular cevapsız kalıyor. Burada belki de tartışılmasının öncelenmesi gereken sorunlardan biri de ‘eleştirinin mahiyeti’ sorunudur. Eleştiri nedir? Eleştiri seküler midir ve böyle kabul edilmeli midir?
Saba Mahmood’un mevcut İslamofobik şiddet ile Nazi Almanyası’ndaki Yahudi nefreti arasında ciddi benzerlikler olduğu tespiti, üzerine çokça düşünülmesi gereken bir husus. Hatta öyle ki kitaptaki, sansürlenmiş Hıristiyan ve Yahudi eleştiri/karikatür/fotoğraf örneklerinden hiç bahsetmeden bile sadece bu tespit durumun vahametini açıklamak için yeterlidir. Yahudilikle özdeşleşmiş olan İsrail ile alakalı değil küresel yerel bir yayın bile çok şedit bir şekilde sansürlenme tehdidi yaşarken İslamofobiyi konuşmanın zorluğunu buyurun siz tahayyül edin. İfade özgürlüğü, insan hakları, eleştirellik vs. Küresel gücün şiddet aparatı olmaktan çıkmadığı sürece adil tartışma zemininden bahsedemeyiz elbette.
Bir takım kabul edilmiş(!) ‘yapay’ ayrımlar gibi eleştirinin kendisi de yapay bir ayrıma tabi tutulup Batı medeniyetine içkin kabul ediliyor. Wendy Brown’a göre ‘Seküler- Akıl- Eleştiri’ kavramları Batı saflarına ait görülürken; ‘Dinsel- Akıl dışı- Köktenci’ kavramları da Doğu saflarına mâl ediliyor. Doğu’nun kendini temsiline bile izin verilmeden ona bir temsil giydiriliyor ve bunu kabul etmesi isteniyor. Zira Marx’ın da deyimiyle ‘Onlar temsil edilemezler, temsil edilmeleri gerekir.’ Bu bağlantılı karşıtlıklar üzerinden seküler Batı’lı toplum ve özneler kendilerini, akla bağlı ve eleştirel kabul ediyorlar. Yine Wendy Brown’a göre bu temsil biçimleri medya gibi propaganda araçları ile Batı üstünlüğü iddialarını birleştirerek tahkim ediliyor. Belki de akıl, eleştirellik, eşitlik vs.’nin Batı’nın şahsi malı olarak kabul edilmesinden de büyük olan sorun bu kavram ve değerlerin yokluğu iddiasının Doğu toplumlarının bir dezavantajı hâline getirilmesidir. Mevcutta tek bir aklın tek bir düzeninin icbar edildiği bir vasat varken eleştirinin seküler veya dinsel olması da çok fazla anlam ifade etmiyor belki de.
Yazının başlığına dönecek olursak, eleştirinin mahiyetine atfedilen sekülerlik neyi ifade ediyor? Wendy Brown’un deyimiyle sekülerizm, kamusal alanın dinden arındırılması değildir sadece; seküzlerizm, dine içerik atfediyor, buna uygun biçimde de seküler pratikler ile ben idrakleri üretiyor. Bu süreç; dinin tecridi süreci değil, seküler toplumları baştan sona saran dinin tüm alanlarını belirlemeye çalışan bir süreçtir. Din’in bütünüyle yok edilmesi söz konusu olmayıp, bilakis varlığını kabul ettikten sonra içeriğini kendi hâkim konumunda belirleme iddiası taşıyor. Bu mütehakkim konum her temsili belirleme kudretinde görüyor kendini. Sekülerizmin oluşumuna dair Talal Asad ise şöyle söylüyor: “Hıristiyanlık, süreç içerisinde kendi aşkın yönelimini parçalayan ve şu an Batılı demokratik toplumun kalbinde yatan dünyevî özerkliği mümkün kılan, çiçekleri de seküler hümanizm olan, bir tohumdur.” Yani sekülerizm, Batı medeniyeti için bir çeşit Hristiyanlık tecrübesi neticesinde oluşmuş bir süreç olarak okunabilir. Aydınlanma-Kilise hesaplaşmasının aydınlanma lehinde sonuçlanmasıyla, aydınlanma etkisiyle Hıristiyanlığın kendini revize etme çabasının sürecidir. Bu bir çeşit Hıristiyanlık-demokrasi sentezi olup, Müslüman toplumlara karşıtlık kurar.
Peki, sekülerizm nasıl hem eleştiriye hayat veren hem de eleştirinin boyun eğdiği bir şey olarak anlaşılmaya başlandı? Bu soruya Wendy Brown şöyle yanıt veriyor: “1) Aydınlanma kibirlileri ile ( Mill, Marx, Kant, Hume…) hakiki, nesnel, gerçek ve hatta bilimsel olan, dini otoritenin dağılmasıyla ortaya çıkacağı yönündeki varsayımı kabul edildi. 2) Eleştirinin, dini ve diğer temelsiz otoriteleri dinin kendisini yıkmasa da akılla yerinden ettiği kanısı kabul edildi. 3) Eleştirinin kanaat veya inancın yerine hakikati, öznelliğin yerine bilimi koyduğu, kısacası eleştirinin seküler olduğu kanısına varıldı.” Bu kabuller hâkim entelektüel ve teolojik tartışmaları şekillendirdi. Bu meyanda Talal Asad’a göre “Modern İlahiyat hiçbir zaman eleştirellikten bağımsız olmadı ve hatta 19. yy.dan itibaren seküler eleştirelliği özümsedi.” Yani denebilir ki modern sekülerizmin izini sürmek, zaruri olarak modern dinin izini sürmek demektir. Bu iddialar ışığında, hâkim söylemlere pelesenk olmuş ‘eleştirel’ olmak söylemini dile getirirken hangi zeminde olunduğuna dikkat edilmeli.
‘Seküler bir duyarlılığın olmazsa olmazı olarak kabul ettiği hak “rencide etme”dir’ der W. Brown. Bunu mutlak bir ilke olarak görür. Ve aslında Avrupa için gündeme gelen Hz. Peygamber’in karikatürü pervasızlığının dolaşıma sokulması bu hakkın meşruiyet zeminini oluşturur. Seküler hâkim entelektüel güç, belirleyen(!) konumu itibariyle din alanından gelen tepkileri ise hoşgörüsüzlük(!) olarak mahkûm etmektedir. Burada ‘karikatür’ olmalı mı olmamalı mı tartışmasına girmeden karikatürün ne olduğunu konuşmak gerekir. Bu sekülerizmin tüm sınırlarını tanımlamaya çalıştığı İslâm için kullandığı bir rencide etme hakkı mıdır? Ayrıca bu minvâlde karikatüre yapılan itirazlara, Batı akademik çevrelerinden verilen cevaplara bakıldığında sekülerizmin Batı akademisine de yön verdiği anlaşılabilir (W.Brown). ‘Epistemik Bekçi’lerin kontrol alanlarından biri belki de bu sekülerlik kıstasıdır diyebiliriz.
Yukarıda da değindiğimiz gibi ısrarla kendimizi tartışmaya mahkûm ediliyor veya bunu kabul ediyoruz. Âdeta karşımızda kumdan kale mukavemetinde olan düşünsel bir zemin mevcutken, buraya kör kesilip kendimizi tartışmaya devam ediyoruz. Bu Malik Bin Nebi’nin deyimiyle hiçi arttırmak hiçi yoğunlaştırmaktan başka bir şey değildir paradoksuna itiyor bizi. Batı’yı konuşmayı yoğunlaştırmalıyız. Örneğin Asad’a göre, Batı’lı kazanımların(!) öncülü olarak görülen Fransız Devrimi modern dünyaya sadece dayanışma, demokrasi ve özgürlük fikirlerini getirmedi! Devrimin ardılları özgürlük, eşitlik ve dayanışmayı işgal yoluyla yükseltmeye çalıştı. Modern savaşları meydana getirdi. Diğer bir yandan Hannah Arent’in deyimiyle, Avrupa emperyalizminin ırkçı politikaları Avrupa’daki faşizmin gelişimine olanak sağlamıştır. Hâl böyleyken demokrasi ve ifade özgürlüğünün Avrupa medeniyetine içkin olduğu söylenirken; eşitsizlik ve baskının İslâm medeniyetine içkin olduğu söylemini anlamak kolay değil. Bu, ısrarla kendi dışındakini/ötekini konuşma, mahkûm etme çabasının bir tezahürü.
Bu noktada T. Asad şu soruyu soruyor: “Eğer Batı, tarihi Hıristiyanlık olan bir medeniyet ise küfür kavramının sekülerleşmiş Batı’da herhangi bir yeri var mıdır? Mesela bir eser için oluşturulan telif yasaları veya patent-marka hakları modern ifade özgürlüğünün ‘küfür’ sınırları olabilir mi? Ya da mesela demokrasi içinde bireyin bir adayı seçiminin özgür olabilmesi için gizli olması gerekliliği ile eleştirel sözün özgür olabilmesi için kamusal alanda söylenmesi gerekliliği arasındaki çelişki nasıl açıklanabilir?” Diğer yandan din, aşkın bir iktidara bağımlılığa başvururken sekülerizm ise insan bağımsızlığını ortaya atarak bu iktidarı reddeder. Lakin verilen örneklerden de mülhem biçimsel bir iddia gibi görünüyor. Zira kendisi de aşkın iktidarını içerik bağlamında üretip yaygınlaştırıyor.
Asad’a göre yine liberal toplumda, insan bedeninin cinsel zevk dürtüsüyle rızası dışında tabi kılınması hâli olan tecavüz, ciddi bir suçken; başka bir insan arzusunun safi kullanımı olan ‘baştan çıkarma’ bir suç değildir. Kişi başkasının mülküne zarar vermediği müddetçe bedenini istediği gibi teşhir edip sergileyebilir. Bunun önündeki oluşabilecek her engel ifade özgürlüğünün kısıtlanması olarak görülür. Ve bugün bu Batı tarafından adeta emperyalist bir sopa gibi kullanılageliyor. Bu durum ile suça giden her yolu meşru görürken suç işlemeyi cezalandırmak gibi bir çelişkiye düşülüyor. Peki, tecavüz bir şiddet olarak görülüyorken, baştan çıkarma neden bir şiddet olarak görülmüyor? İslâm çeşitli düzenlemelerle kamusal alanda bireyin seçim hakkını kısıtlamıştır. Burada halkın genelinin maslahatı düşünüldüğü için yaptırım meşru iken, bireyin özel alanına müdahale yasaklanmıştır. Yine birini baştan çıkarmak onun imansızlığına göz yummaktır. Bu ise toplumsal birliği bozar. Bir mânâda suça teşvik edilen yollar kapatıldıktan sonra birey, hareketinin sorumluluğunu yüklenmiş olur. Peki, buna karşıt ailenin tüm mahrem alanına kadar girip müdahil olmayı meşru gören modern hukuk ve onun epistemojisine ne demeli?
Burada tartışılması gereken konulardan biri de Foucault’dan mülhem; seküler eleştiri ile modern ikitidar arasında nasıl bir ilişkinin var olduğudur? Asad’ göre,
Bu minvâlde bir örnek verecek olursak İngiltere’de 17. yy.da genel hukukla kilise ve azizlere hakaret ‘küfür’ olarak kabul ediliyordu. Lakin bu işçi sınıfı üzerinde yoğunlaştırılan bir cezaydı. İktidar için sınıf farkını tahkim etmeye yarıyordu. Talal Asad’dan mülhem aşağıdaki soruların cevapları üzerine düşünmek gerekir:
Ele alınmaya çalışılan bu konular içinden geçtiğimiz zaman diliminde özellikle Avrupa’da ciddi bir kriz hâline getirilmeye çalışılan islamofobi tartışmasının köklerinin anlaşılması için elzem görünüyor. Israrla birtakım eleştirilere mahkûm edilmeye çalışılan İslâm, Müslümanlar nezdinde kamusal alanda varlık göstermeye başlayınca krizin dozu artıyor. İslâmcılığın tanımını ve içeriğini muğlâklaştırmak suretiyle Müslümanları hedefe alma kurnazlığı son yıllarda benimsenmiş görünüyor. İslâmcılık bu yöntemle hem yerelde hem de küreselde istenilen herkes ile istenilen her hareket ve düşünce ile birlikte anılıp yaftalanmaya başladı. Ve tabiî ki yeni yerli ve küresel şeytan! İslâm/Müslümanlar kolaylıkla hedefe konulup, yargılanıp hatta yargılanmadan infaz edilip her türlü zorbalığa mahkûm edilmeye çalışılıyor. Konuşabilenin/dinlenebilenin, tanımlayabilenin gücü elinde tuttuğu bu dünyada söz söyleyebilmenin önemini yeniden idrak etmenin zamanı geldi de geçti bile…
İlgili Yazılar
Modern Hayata Kurtarıcı Bir Nefes: İslâm İktisadında Ahlâkî Aksiyom
İslâm iktisadının değer yüklü karakteri, anlam ve uygulama boyutuyla Müslüman bireyden Müslüman topluma geniş bir çerçeve çizer. Dine dayalı ahlâkın iktisada dâhil edilmesi yönüyle Müslüman ekonomisinin iktisadi davranışın kurumsal ve toplumsal yapı ve işlevinde pratik ve esneklik kazanması, meseledir. Hayat şartları değişken yapısı karşısında ekonomik üretim ve pazarlamayı peşinden sürüklemiş. Arz ve talep dengesi finansal hareketlilikle yönetilmiştir. İslâm İktisadi karakter yapısı ve özellikleri süre gelen modern ekonomik anlayışlara –Liberalizm, Sosyalizm, Komünizm, Kapitalizm, Karma Ekonomi– farklı bir yapıya sahip, Müslüman toplumun ‘gerçekleri’ ile tanımlanır ve pozitif (neoklasik) iktisattan ayırır.
Sosyal Adalet ve Şehir
20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren mekân ve coğrafya, düşünürlerin sistematik çalışma konularından biri olagelmiştir. Özellikle Marksist geleneğin temsilcilerinden Henri Lefebvre ve David Harvey, bu çalışmaların seyrinde en ciddi katkısı olan düşünürlerdendir. Mekân, toplumsal süreçlerden ve iktisadi değişimlerden azade bir olgu olmayıp tersine bunlarla diyalektik bir etkileşim içindedir. Bu etkileşim çok yönlü olup ancak farklı disiplinlerin birlikteliğini kapsayan bir bakış açısıyla değerlendirmek mümkündür. Bu bağlamda değerlendirmeye çalışacağımız Sosyal Adalet ve Şehir kitabı, David Harvey’in mekân ve iktisat bağlamında yazmış olduğu kuramsal bir çalışmadır.