Alışkanlıklar insanın hayatını idame ettirebilmesi için gereklidir. Bir babanın her gün işe gitmesi, bir annenin çocuklarıyla ilgilenebilmesi, bir öğrencinin derslerini zamanında yapabilmesi gibi alışkanlıklar son derece faydalıdır. Bu tür alışkanlıklarını terk eden bir baba, anne ya da öğrenci ise sıkıntı yaşayacaktır. Fakat iş, düşünce eylemine gelince durum biraz değişmektedir. Hep aynı tarz düşünen, herhangi bir konuda düşüncelerini değiştirmemekte ısrar eden bir kişi için bu alışkanlık zararlıdır. Fakat insanların çoğu fikri anlamda şüphe içinde bir hayat yaşamaktansa içinde şüpheye yer olmayan rahat bir hayatı tercih ederler. Bu sebeple sorgulamazlar, gerçeğin göründüğü gibi olmayabileceğini, görünenin gerisinde farklı nedenlerin de olabileceğini düşünmezler. Çünkü gerçeği bulmaya yönelik her soru bireyin zihin konforunu bozar, rahatını kaçırır. Yeni soruların cevaplarını bulmaya yönelik bir çaba içine sokar insanı. Fakat gerçek, biraz da bu süreci göze alabilenlerin ulaşabileceği yerdedir. Diğerleri ise zihinsel konforları içinde fikri bir çürüme yaşarlar. Zihinsel anlamda bir güvenlik ihtiyacı, bu çürümenin en önemli sebebidir. Bu anlamda “alışkanlık zikrin ve tefekkürün hemen hemen baş düşmanıdır.” (1)
Eleştirel düşünmeyi göze alabilen her birey bilir ki hakikat biraz da faklı fikirlerin çatışmasıyla ortaya çıkar. Farklı fikirlere tahammülü olmayanlar için hatalara boyun eğmekten başka bir alternatif yoktur. “Bununla birlikte şüphe ederek ve sorgulayarak yaşamak her zaman ve herkes için kolay olamaz. Bu yüzden insanların büyük bir çoğunluğu kendilerine açık iki alternatiften biri olarak, şüphe yerine rahat bir yaşamı seçerler. Gerçekten de Amerikalı ünlü dindar düşünür Ralph Waldo Emerson (1803- 1882)un söylediği gibi, ‘Tanrı her zihne, kişinin gerçeklik ile rahat bir yaşam arasında kendi tercihini yapması için bir imkân sunar; bunlardan hangisini seçeceği insana kalmış bir şeydir. Ama o, ikisini birden asla seçemez.” (2)
Düşünmek, başkalarının düşüncelerini nakletmek ya da taklit etmek değildir. Aksine başkalarının düşüncelerinden faydalanmakla birlikte kendi düşüncesini ortaya koyabilmektir. Başka düşünceleri kritik ederek alabilmektir. Hangi alanda olursa olsun özgün eserler verebilmek ancak bu şekilde mümkündür.
Eleştirel düşünme temelde tartışmaya ve sınamaya dayanır. İnsan düşünme eylemine başlarken yanılma ihtimali olduğunu hatırda tutmalıdır. İnsanı tutarsız düşüncelerden uzaklaştıracak davranış kişinin eleştiriye açık olmasıdır. Hatasızlık mümkün değildir. Hatalardan da öğrenilebileceği bilinmelidir. Yapılması gereken şey hatayı gizlememek ve hatadan ders çıkarabilmektir. Bu sebeple eleştiri hatalarımızı görmemizi sağlayan önemli bir faaliyettir.
Eleştiri bir temele ve araştırmaya dayanmalıdır. Eleştirmek için eleştirmek doğru bir davranış değildir. Aksine zarar veren bir davranıştır. Ayrıca her şeyi eleştiri malzemesi haline getirdiğimiz ve sürekli olumsuzlukları sıraladığımızda, eleştiriyi hakikati bulma çabası olarak değil de her şeye muhalif olmanın bir aracı haline dönüştürmüş oluruz. Böyle bir durumda eleştiri, zarar veren bir şeye de dönüşür. Eleştiride insana güvenli bir zemin sağlayan dayanak noktasını vahiy oluşturur. “Hikmetsiz düşünce, salt zihnî bir spekülasyondur. Peygamberlerin, tarih boyunca insanın düşünce geleneğinde ‘Nübüvvet, İlim (el-ilm) ve Hikmet’i diri tutmaya çalışmalarının sebebi, bir bakıma düşünce eylemini salt bir spekülasyona karşı korumak ve nefsin, aklı kendi hâkimiyeti altına almasının önüne geçmekle yakın bir ilgisi var. Batının felsefe telakkisinde, nübüvvet ve bunun doğrudan insanın düşünce hayatında yansıması olan ilim ve hikmete yer yoktur. Böyle olunca felsefeden, bütün insani sorunların çözümünü beklemek boşuna bir çabadır.” (3) Egonun yüceltilmeden eğitilebilmesi de hikmet kavramıyla mümkündür. Ayrıca vahyin yorumlarından hiçbirinin, eleştiride temel dayanak noktası olamayacağını da unutmamak gerekir.
Amaç hakikati bulmaktır. Hakikat bizatihi değerlidir. Hakikati bulmaya yönelik her türlü faaliyet de değerlidir. Bu uğurda gösterilen çaba hakikati bulmaya yetmese bile değerlidir. Çünkü ortada samimi bir niyet vardır. Ayrıca “Duyarlı bir düşünür, düşünme çabası içerisinde bulunanlara kendini inandırmak yerine, akletmelerini (taakkul) sağlamayı hedefleyendir. Tıpkı balık tutmayı öğretmek gibi.” (4)
Akıllı insan başkalarının aklından faydalanabilen insandır. Herkesin aynı şeyi söylediği ortamlardan özgün fikirler çıkmaz. Dünyada büyük bilimsel keşifler yapan, yeni düşünceler ortaya koyabilen yapılar farklı görüşlerden faydalanmasını bilen yapılardır. Kendi içine kapanmış yapılar, kendini tekrar etmeye dolayısıyla çürümeye mahkûmdur. Bu sebeple yeni fikirler genellikle iyileştirici bir etkiye sebep olur.
Eleştiri, eksiği ifşa eden, gözden düşüren, bir eserin sürekli yanlışlarını dile getirip o eser üzerinde olumsuz bir kanaat oluşturan bir çabanın adı değildir.
Aksine eleştiri eksikleri tamamlayan, eserin tekâmülüne katkı sunan, eser sahibinin kendini tartması için uygun zemin hazırlayan önemli bir çabanın adıdır. Diğer bir ifadeyle eleştiri, eleştirilen şeyin olumlu ve olumsuz yönlerini, artılarını ve eksilerini birlikte dile getirmektir. Sadece olumsuz yönler üzerinde durmak, sürekli eksikleri dile getirmek eleştiri olarak tanımlanamaz. Eleştiriye olumsuz bir mana verilmeye başlanmasının sebebini biraz da siyasi olaylarda aramak lazım. Eleştiri, siyasi iktidara yönelik bir söyleme dönüştüğü zaman egemen güç eleştiriye tahammül gösterip kendini düzelmek yerine eleştiriyi iktidara yönelik bir saldırı olarak algılamıştır. Bu durumun uzun süre devam etmesi eleştiriye olumsuz bir anlam yüklenmesine neden olmuştur.
Hakikatin fikir adamlarının gözünde önemli bir değeri vardır. Siyasetçiler ise hakikate aynı gözle bakmazlar. Onlar için siyasi kararlarını destekleyen bir görüş alınabilir, şartlar değiştiğinde aynı görüş atılabilir. Bu sebeple “Aydın gözünü siyasi otoriteye çevirip orayı desteklemek üzere düşünce faaliyetine giriştiği zaman, artık meşrulaştırıcılık konumundan da öteye geçip onaylayıcılık (işbirlikçilik) konumuna yerleşmiş olmaktadır.” (5) Bu konuma düşmüş bir aydının ne kendine ne de toplumuna faydası ya da söyleyecek bir sözü olamaz.
Eleştiride şahısların kendisini hedef aldığınızda ise iş nefsi bir duruma dönüşür. Bu sebeple eleştiri de fikirlerin hedef alınması gerekir. Eleştiri, gerçeğe ulaşmak için bir vasıta olarak kullanılmalı; amaç hava atmak, karşıdakini ezmek, gıybet etmek, buradan kendine siyasi ya da sosyal bir çıkar elde etmek olmamalıdır. Hele hele güçlü olana güzellemeler sıralayıp sürekli güçsüz olanı eleştirmek de ahlaki bir tavır değildir. Önemli olan muhatabınızın konumuna göre eleştirinizi ortaya koymanız değil, hakikate göre muhatabınızı konumlandırabilmenizdir. Tarih büyük bedeller ödemeyi göze alarak her türlü yanlış tutum ve davranış karşısında eleştirilerini sıralamasını bilmiş âlimlerin örnekleriyle doludur. Bugün bu isimler rahmetle anılırken duruma, siyasi konjonktüre göre tavır takınanların adları dahi bilinmemektedir.
Şuna özellikle dikkat etmek gerekir ki, İslam düşüncesinde farklı eğilimlerin yaşaması ve kendilerini alabildiğine rahat bir atmosferde savunması için gereken barış ve saygı ortamını hazırlayan, onun günümüze taşınmasına imkân veren en temel yapı taşlarından biri güçlü eleştiri geleneği, diğeri engin tahammül ahlakıdır. Bu iki değerin bugün de yaşatılabilmesi fikri bir atılım gerçekleştirebilmenin olmazsa olmaz şartlarındandır. Farklı fikirlerin yaşama imkânı bulamadığı ortamlar, hakikatin yerini dayatmanın aldığı, hakikat diye yalanın boy gösterdiği ortamlardır. Tahammül kültürü farklılıkların bir arada yaşamasını sağlayan önemli bir kültürdür. Sadece zulme, haksızlığa ya da ahlaksızlığa tahammül gösterilemez. Aksine bu kötü davranışların ortadan kalkabilmesi için mücadele edilir
İnsan tarafından üretildiği halde kutsallık halesiyle kuşatılmış her fikir, düşünmenin önünde dogmatik bir engeldir. Bir fikir eleştirilemez hale geldiği anda o fikre muhalif hiçbir sözün yaşama sansı yoktur artık.
Kutsallık halesiyle kuşatılmış, beşere ait her düşünceyi kutsallık kılıfı dışına çıkarıp ait olduğu yere koymak gerekir. Çünkü İnsan beşer olması sebebiyle hatadan uzak değildir. Ne kadar derin düşünürse düşünsün, kim olursa olsun hata yapma ihtimali her zaman vardır. Herkesin bilgisinden faydalanılabilir ve herkes eleştirilebilir. Bu anlamıyla beşeri otoritelerden biraz da uzak durmak hatta gerektiğinde onları reddetmek gerekir. Farklı şartlarda yetişmiş, farklı düşüncelere sahip insanlardan öğrenmeye çalışmak gerekir. Aynı düşünceleri paylaştığımız insanlarla fikir konuşmak önemlidir. Fakat asıl önemli olan farklı düşüncedeki insanlarla fikir tartışması yapabilmektir. İnsanı geliştirecek olan daha çok ikincisidir.
Eleştiri geleneğimizin geliştirilebilmesi hem insanlar hem de toplumların özeleştiri kabiliyeti kazanabilmesi, daha iyiye daha doğruya daha güzele ulaşabilmek için gereklidir. Fikri bir atılım, toplumsal bir tekâmül, hatalardan uzaklaşmak ancak bu şekilde mümkün olacaktır.
KAYNAKLAR:
Metin Önal MENGÜŞOĞLU, Düşünmek Farzdır, Pınar Yayınları, Ekim 2010, s. 85
Ahmet CEVİZCİ, Felsefeye Giriş, NOBEL, Nisan 2013, s.11
Ali BULAÇ, Tarih, Toplum ve Gelenek, İz Yayınları, 2. Baskı, İstanbul: 1997, s. 24- 25
Adnan İnanç, Düşünmeyi Düşünmek, Düşünmeyi Öğrenmek ve İslam Düşüncesi Üzerine, Yetkin Düşünce Dergisi, S.17, s. 41
Nasr Hamid Ebu Zeyd, Söylem Ve Yorum, Mana Yayınları, 1. Baskı, Şubat 2015, s. 182
Müslümanın en büyük ideali iyi bir ölümle ölmektir. Müslüman olarak ölmektir ama dönüşen neydi, ne oldu da hâlihazırda Müslümanlara gelecekle ilgili en büyük beklentin, talebin nedir diye sorulduğunda “Müslüman olarak ölmektir.” cevabı alınamaz hâle gelindi? Elbette belli şeyleri yitirerek belli tarzda bir varoluşa dayalı hale geldiğimiz, belli tarzda var olma pratiğine angaje olduğumuz için artık öyle bir soruya böyle bir cevap verilemediği ifade edilebilir.
Güçlü, sağlıklı ve çalışma potansiyeli olanların dışındaki tüm insanları yok sayan kapitalist sistem ve güçlü tüm yapıları eritmeye kararlı modern sömürgeci dünya düzeninde hasta, yaşlı ve bakıma muhtaç çocuklar asla öncelenmez. Hatta bu insanların bakımı da sömürgeci sisteme hizmet eden bir sektöre dönüştürülür.
; “adalete yönelmek”, “toplumsal yaşam” ve “toplumsal düzen” olmak üzere hukukun üç fonksiyonu ön plana alınmıştır. Burayı biraz açacak olursak; hukuk, adalete yönelmek gibi bir temenni ile inşâ edilmeye çalışılmıştır. Dünya ölçeğindeki her devlet hukukunu adalete yönelme temelinde tanımlamaya ve oluşturmaya çalıştığını iddia etmiştir. Stalin’in Rusya’sı da, Hitler’in Almanya’sı da hukuku adalete yönelen bir olgu olarak tanımlamıştır. Sonuç olarak bakıldığında, yapılan eylemler bu söylemin sadece sözde kaldığını göstermektedir.
Hayat ve ölüm hakkını elinde tutan modern iktidar sistemleri eylemlerin de işlevsizleştirmesini sağlarlar, eylem özünde bir potansiyeli göstermekten ziyade onu terbiye etme yöntemi olarak vardır. Dolayısıyla hakikatin ve anlamın değersizleştiği bir dünyada ifade etme özgürlüğünü tartışamazsın. Ölüm ve yaşam hakkının ifade etmeyle özdeşleştiği bir dünyada eylemin değil susmanın özgürlüğünü tartışmamız lazım. Susma hakkını elinde tutabildiğin ölçüde potansiyel bir tehdit olabilirsin. Bu da elbette nefes alma hürriyetiyle alakalıdır.
Bugün Gazze’de yaşanan trajik gerçek, tam da nekroiktidarın gücünü gösterir.
İslam hukukunun dinamik ve özgün ruhunun yeniden canlandırılmasında ise, günümüz yapay zekâ hukuku tartışmalarını incelemek, ilham verici olabilir. Bu bağlamda, medeni hukuku yakından ilgilendiren ve aynı zamanda sorumluluk gibi en temel hukuki konuları da şekillendirebilecek olan yapay zekâya kişilik verilmesiyle ilgili tartışmalara kısaca değinmek, ufuk açıcı olabilir
Eleştirel Düşünebilmek ve Eleştiri Geleneğimiz
Alışkanlıklar insanın hayatını idame ettirebilmesi için gereklidir. Bir babanın her gün işe gitmesi, bir annenin çocuklarıyla ilgilenebilmesi, bir öğrencinin derslerini zamanında yapabilmesi gibi alışkanlıklar son derece faydalıdır. Bu tür alışkanlıklarını terk eden bir baba, anne ya da öğrenci ise sıkıntı yaşayacaktır. Fakat iş, düşünce eylemine gelince durum biraz değişmektedir. Hep aynı tarz düşünen, herhangi bir konuda düşüncelerini değiştirmemekte ısrar eden bir kişi için bu alışkanlık zararlıdır. Fakat insanların çoğu fikri anlamda şüphe içinde bir hayat yaşamaktansa içinde şüpheye yer olmayan rahat bir hayatı tercih ederler. Bu sebeple sorgulamazlar, gerçeğin göründüğü gibi olmayabileceğini, görünenin gerisinde farklı nedenlerin de olabileceğini düşünmezler. Çünkü gerçeği bulmaya yönelik her soru bireyin zihin konforunu bozar, rahatını kaçırır. Yeni soruların cevaplarını bulmaya yönelik bir çaba içine sokar insanı. Fakat gerçek, biraz da bu süreci göze alabilenlerin ulaşabileceği yerdedir. Diğerleri ise zihinsel konforları içinde fikri bir çürüme yaşarlar. Zihinsel anlamda bir güvenlik ihtiyacı, bu çürümenin en önemli sebebidir. Bu anlamda “alışkanlık zikrin ve tefekkürün hemen hemen baş düşmanıdır.” (1)
Eleştirel düşünmeyi göze alabilen her birey bilir ki hakikat biraz da faklı fikirlerin çatışmasıyla ortaya çıkar. Farklı fikirlere tahammülü olmayanlar için hatalara boyun eğmekten başka bir alternatif yoktur. “Bununla birlikte şüphe ederek ve sorgulayarak yaşamak her zaman ve herkes için kolay olamaz. Bu yüzden insanların büyük bir çoğunluğu kendilerine açık iki alternatiften biri olarak, şüphe yerine rahat bir yaşamı seçerler. Gerçekten de Amerikalı ünlü dindar düşünür Ralph Waldo Emerson (1803- 1882)un söylediği gibi, ‘Tanrı her zihne, kişinin gerçeklik ile rahat bir yaşam arasında kendi tercihini yapması için bir imkân sunar; bunlardan hangisini seçeceği insana kalmış bir şeydir. Ama o, ikisini birden asla seçemez.” (2)
Düşünmek, başkalarının düşüncelerini nakletmek ya da taklit etmek değildir. Aksine başkalarının düşüncelerinden faydalanmakla birlikte kendi düşüncesini ortaya koyabilmektir. Başka düşünceleri kritik ederek alabilmektir. Hangi alanda olursa olsun özgün eserler verebilmek ancak bu şekilde mümkündür.
Eleştirel düşünme temelde tartışmaya ve sınamaya dayanır. İnsan düşünme eylemine başlarken yanılma ihtimali olduğunu hatırda tutmalıdır. İnsanı tutarsız düşüncelerden uzaklaştıracak davranış kişinin eleştiriye açık olmasıdır. Hatasızlık mümkün değildir. Hatalardan da öğrenilebileceği bilinmelidir. Yapılması gereken şey hatayı gizlememek ve hatadan ders çıkarabilmektir. Bu sebeple eleştiri hatalarımızı görmemizi sağlayan önemli bir faaliyettir.
Eleştiri bir temele ve araştırmaya dayanmalıdır. Eleştirmek için eleştirmek doğru bir davranış değildir. Aksine zarar veren bir davranıştır. Ayrıca her şeyi eleştiri malzemesi haline getirdiğimiz ve sürekli olumsuzlukları sıraladığımızda, eleştiriyi hakikati bulma çabası olarak değil de her şeye muhalif olmanın bir aracı haline dönüştürmüş oluruz. Böyle bir durumda eleştiri, zarar veren bir şeye de dönüşür. Eleştiride insana güvenli bir zemin sağlayan dayanak noktasını vahiy oluşturur. “Hikmetsiz düşünce, salt zihnî bir spekülasyondur. Peygamberlerin, tarih boyunca insanın düşünce geleneğinde ‘Nübüvvet, İlim (el-ilm) ve Hikmet’i diri tutmaya çalışmalarının sebebi, bir bakıma düşünce eylemini salt bir spekülasyona karşı korumak ve nefsin, aklı kendi hâkimiyeti altına almasının önüne geçmekle yakın bir ilgisi var. Batının felsefe telakkisinde, nübüvvet ve bunun doğrudan insanın düşünce hayatında yansıması olan ilim ve hikmete yer yoktur. Böyle olunca felsefeden, bütün insani sorunların çözümünü beklemek boşuna bir çabadır.” (3) Egonun yüceltilmeden eğitilebilmesi de hikmet kavramıyla mümkündür. Ayrıca vahyin yorumlarından hiçbirinin, eleştiride temel dayanak noktası olamayacağını da unutmamak gerekir.
Amaç hakikati bulmaktır. Hakikat bizatihi değerlidir. Hakikati bulmaya yönelik her türlü faaliyet de değerlidir. Bu uğurda gösterilen çaba hakikati bulmaya yetmese bile değerlidir. Çünkü ortada samimi bir niyet vardır. Ayrıca “Duyarlı bir düşünür, düşünme çabası içerisinde bulunanlara kendini inandırmak yerine, akletmelerini (taakkul) sağlamayı hedefleyendir. Tıpkı balık tutmayı öğretmek gibi.” (4)
Akıllı insan başkalarının aklından faydalanabilen insandır. Herkesin aynı şeyi söylediği ortamlardan özgün fikirler çıkmaz. Dünyada büyük bilimsel keşifler yapan, yeni düşünceler ortaya koyabilen yapılar farklı görüşlerden faydalanmasını bilen yapılardır. Kendi içine kapanmış yapılar, kendini tekrar etmeye dolayısıyla çürümeye mahkûmdur. Bu sebeple yeni fikirler genellikle iyileştirici bir etkiye sebep olur.
Aksine eleştiri eksikleri tamamlayan, eserin tekâmülüne katkı sunan, eser sahibinin kendini tartması için uygun zemin hazırlayan önemli bir çabanın adıdır. Diğer bir ifadeyle eleştiri, eleştirilen şeyin olumlu ve olumsuz yönlerini, artılarını ve eksilerini birlikte dile getirmektir. Sadece olumsuz yönler üzerinde durmak, sürekli eksikleri dile getirmek eleştiri olarak tanımlanamaz. Eleştiriye olumsuz bir mana verilmeye başlanmasının sebebini biraz da siyasi olaylarda aramak lazım. Eleştiri, siyasi iktidara yönelik bir söyleme dönüştüğü zaman egemen güç eleştiriye tahammül gösterip kendini düzelmek yerine eleştiriyi iktidara yönelik bir saldırı olarak algılamıştır. Bu durumun uzun süre devam etmesi eleştiriye olumsuz bir anlam yüklenmesine neden olmuştur.
Hakikatin fikir adamlarının gözünde önemli bir değeri vardır. Siyasetçiler ise hakikate aynı gözle bakmazlar. Onlar için siyasi kararlarını destekleyen bir görüş alınabilir, şartlar değiştiğinde aynı görüş atılabilir. Bu sebeple “Aydın gözünü siyasi otoriteye çevirip orayı desteklemek üzere düşünce faaliyetine giriştiği zaman, artık meşrulaştırıcılık konumundan da öteye geçip onaylayıcılık (işbirlikçilik) konumuna yerleşmiş olmaktadır.” (5) Bu konuma düşmüş bir aydının ne kendine ne de toplumuna faydası ya da söyleyecek bir sözü olamaz.
Eleştiride şahısların kendisini hedef aldığınızda ise iş nefsi bir duruma dönüşür. Bu sebeple eleştiri de fikirlerin hedef alınması gerekir. Eleştiri, gerçeğe ulaşmak için bir vasıta olarak kullanılmalı; amaç hava atmak, karşıdakini ezmek, gıybet etmek, buradan kendine siyasi ya da sosyal bir çıkar elde etmek olmamalıdır. Hele hele güçlü olana güzellemeler sıralayıp sürekli güçsüz olanı eleştirmek de ahlaki bir tavır değildir. Önemli olan muhatabınızın konumuna göre eleştirinizi ortaya koymanız değil, hakikate göre muhatabınızı konumlandırabilmenizdir. Tarih büyük bedeller ödemeyi göze alarak her türlü yanlış tutum ve davranış karşısında eleştirilerini sıralamasını bilmiş âlimlerin örnekleriyle doludur. Bugün bu isimler rahmetle anılırken duruma, siyasi konjonktüre göre tavır takınanların adları dahi bilinmemektedir.
Şuna özellikle dikkat etmek gerekir ki, İslam düşüncesinde farklı eğilimlerin yaşaması ve kendilerini alabildiğine rahat bir atmosferde savunması için gereken barış ve saygı ortamını hazırlayan, onun günümüze taşınmasına imkân veren en temel yapı taşlarından biri güçlü eleştiri geleneği, diğeri engin tahammül ahlakıdır. Bu iki değerin bugün de yaşatılabilmesi fikri bir atılım gerçekleştirebilmenin olmazsa olmaz şartlarındandır. Farklı fikirlerin yaşama imkânı bulamadığı ortamlar, hakikatin yerini dayatmanın aldığı, hakikat diye yalanın boy gösterdiği ortamlardır. Tahammül kültürü farklılıkların bir arada yaşamasını sağlayan önemli bir kültürdür. Sadece zulme, haksızlığa ya da ahlaksızlığa tahammül gösterilemez. Aksine bu kötü davranışların ortadan kalkabilmesi için mücadele edilir
Kutsallık halesiyle kuşatılmış, beşere ait her düşünceyi kutsallık kılıfı dışına çıkarıp ait olduğu yere koymak gerekir. Çünkü İnsan beşer olması sebebiyle hatadan uzak değildir. Ne kadar derin düşünürse düşünsün, kim olursa olsun hata yapma ihtimali her zaman vardır. Herkesin bilgisinden faydalanılabilir ve herkes eleştirilebilir. Bu anlamıyla beşeri otoritelerden biraz da uzak durmak hatta gerektiğinde onları reddetmek gerekir. Farklı şartlarda yetişmiş, farklı düşüncelere sahip insanlardan öğrenmeye çalışmak gerekir. Aynı düşünceleri paylaştığımız insanlarla fikir konuşmak önemlidir. Fakat asıl önemli olan farklı düşüncedeki insanlarla fikir tartışması yapabilmektir. İnsanı geliştirecek olan daha çok ikincisidir.
Eleştiri geleneğimizin geliştirilebilmesi hem insanlar hem de toplumların özeleştiri kabiliyeti kazanabilmesi, daha iyiye daha doğruya daha güzele ulaşabilmek için gereklidir. Fikri bir atılım, toplumsal bir tekâmül, hatalardan uzaklaşmak ancak bu şekilde mümkün olacaktır.
KAYNAKLAR:
İlgili Yazılar
Mülkiyet, Özgürlük ve Adalet Bağlamında İktisadi İnsanın İmali
Müslümanın en büyük ideali iyi bir ölümle ölmektir. Müslüman olarak ölmektir ama dönüşen neydi, ne oldu da hâlihazırda Müslümanlara gelecekle ilgili en büyük beklentin, talebin nedir diye sorulduğunda “Müslüman olarak ölmektir.” cevabı alınamaz hâle gelindi? Elbette belli şeyleri yitirerek belli tarzda bir varoluşa dayalı hale geldiğimiz, belli tarzda var olma pratiğine angaje olduğumuz için artık öyle bir soruya böyle bir cevap verilemediği ifade edilebilir.
Aile Kurumunun Sömürgeci Zihnin Güdümünde Geçirdiği Değişim ve Dönüşüm
Güçlü, sağlıklı ve çalışma potansiyeli olanların dışındaki tüm insanları yok sayan kapitalist sistem ve güçlü tüm yapıları eritmeye kararlı modern sömürgeci dünya düzeninde hasta, yaşlı ve bakıma muhtaç çocuklar asla öncelenmez. Hatta bu insanların bakımı da sömürgeci sisteme hizmet eden bir sektöre dönüştürülür.
Hukukta Eleştirel Düşünmenin Yeri
; “adalete yönelmek”, “toplumsal yaşam” ve “toplumsal düzen” olmak üzere hukukun üç fonksiyonu ön plana alınmıştır. Burayı biraz açacak olursak; hukuk, adalete yönelmek gibi bir temenni ile inşâ edilmeye çalışılmıştır. Dünya ölçeğindeki her devlet hukukunu adalete yönelme temelinde tanımlamaya ve oluşturmaya çalıştığını iddia etmiştir. Stalin’in Rusya’sı da, Hitler’in Almanya’sı da hukuku adalete yönelen bir olgu olarak tanımlamıştır. Sonuç olarak bakıldığında, yapılan eylemler bu söylemin sadece sözde kaldığını göstermektedir.
Nekropolitikalar ve Ortadoğu
Hayat ve ölüm hakkını elinde tutan modern iktidar sistemleri eylemlerin de işlevsizleştirmesini sağlarlar, eylem özünde bir potansiyeli göstermekten ziyade onu terbiye etme yöntemi olarak vardır. Dolayısıyla hakikatin ve anlamın değersizleştiği bir dünyada ifade etme özgürlüğünü tartışamazsın. Ölüm ve yaşam hakkının ifade etmeyle özdeşleştiği bir dünyada eylemin değil susmanın özgürlüğünü tartışmamız lazım. Susma hakkını elinde tutabildiğin ölçüde potansiyel bir tehdit olabilirsin. Bu da elbette nefes alma hürriyetiyle alakalıdır.
Bugün Gazze’de yaşanan trajik gerçek, tam da nekroiktidarın gücünü gösterir.
Yapay Zekâ Çağında Fıkıh: Modern Tartışmaları Kadim Lensle Okumak
İslam hukukunun dinamik ve özgün ruhunun yeniden canlandırılmasında ise, günümüz yapay zekâ hukuku tartışmalarını incelemek, ilham verici olabilir. Bu bağlamda, medeni hukuku yakından ilgilendiren ve aynı zamanda sorumluluk gibi en temel hukuki konuları da şekillendirebilecek olan yapay zekâya kişilik verilmesiyle ilgili tartışmalara kısaca değinmek, ufuk açıcı olabilir