Rutine dair hoş bir resimli kitap okumuştum yakınlarda. Kıymetli dostumun rutin övgüsü peşisıra çıkmıştı karşıma. Arkadaş sohbetlerinden tutun da, anne-baba nasihatlerine, okuldaki derslere, dini söylemlere varıncaya kadar hemen her yerde, elimizdekinin kıymetini bilmekle ilgili bir yığın şey duyuyoruz. Duyduğumuz hızla başımızdan savıp unutmasaydık iyiydi ya… Başkasının kanseri, bizim baş ağrımızdan önemsiz; evine bomba, ocağına ateş düşen diğerleri, su tesisatımızdaki sorun kadar meşgul etmiyor zihnimizi. Bu neredeyse evrensel kural gereğince sadece kendi hayatımızdaki aksamalar ahlaki bir sıçrama için yeterli besin sunmuyor bizlere. İçme suyu sorunumu az önceki telefon konuşmamla on saniyede çözmüş biri olarak, kilometrelerce yol tepip günlük mesaisini ölmeyecek kadar suya kavuşarak tamamlayan N’koulou’yu anlamam pek kolay değil. Başımı sokacağım evim var, hep vardı, buradan hareketle hep olacağını düşünüyorum ve evsizleri distopik bir öteki olarak görmezden geliyor geçiştiriyorum. Bir kitap yazısının bu çok boyutlu ahlâki dilemmaya güç yetiremeyeceğini bilerek kervanı yolda düzmeye koyuluyorum.
Çocuk edebiyatının netameli konularından biri de savaş. Savaş; açlığın, ölümün, evini kaybetmenin, en sevdiklerini ömründen çıkarmanın, uçsuz bucaksız yollara düşmenin ve bilinmezlikle sarmalanmanın sıkıştırılmış dosyası olduğundan maharetli yazarlar onu anlatmakla insani krizin hemen tamamını kuşatıyorlar. Hayatla eş anlamlı çocuğun karşısına, ölümle, hatta öldürmeyle özdeş savaşı çıkartmak için binbir hassas dengeyi gözeten bu yazarlar, dar yollardan geçerek, umut aşılayarak çocuk okuru selamete çıkarıyorlar.
Sinema ile yaşanmışlıklar arasında sıkı bir bağ olduğu gibi, sinemasal konjonktür ile gerçeklik, temsil ve ideolojilerin aktarımı üçgeninde de önemli bağlantılar mevcuttur. Sinema filmleri tarihsel olayları ve toplumsal vakaları yeniden irdelerken kurgu devreye girmektedir. Hakikat böylece filmsel bir gerçekliğe devşirilmiş olur ve tarihsel vakaların ters yüz edilebilme olasılığı ortaya çıkar.
On dokuzuncu yüzyıl İsveç kırsalına uzanmadan önce otuz beş yıl öncesinin Bayburt’una uzanmalıyız. İsveç’le Bayburt arasındaki göbek bağını hemen herkes bilir. Selma Lagerlöf ile dedemin tanış olduğunu da söylersem ve Nils Holgersson’un, kıymalı pideyle tatlandırılmış dede-nine-torun pazar sabahı resitalinin gizli kahramanı olduğunu da eklersem beni kovalamayın, olmayan arabamın egzozuna gazoz kutuları bağlamayın lütfen.
Bu noktadan hareketle de salt mekân seçimi bağlamında bile olsa, bazen bir roman, bir mekânı öylesine sahiplenir ki, o yer artık yalnızca coğrafi bir nokta olmaktan çıkar, edebiyatın bir parçasına dönüşür ve biz o romanı okurken işlenen tema bir yana, öte yandan da bu temanın ve konunun geçmiş olduğu seçilen mekânı da
“Hem size hem bize, yarı sana yarı bana.” İnsan, yaşamı boyunca her zaman ilişki içinde olacağı doğayı anlamaya çalışmıştır. İnsan ve doğa ilişkisi insanlık var olmaya başladığından beri süregelen bir durumdur. Nitekim bu ilişki aslında insanlık için bir zorunluluktur. Doğa, kendi başına var olabilen, gelişebilen, kendi yaşamsal döngüsünü gerçekleştirebilen bir yapıdadır. Fakat insanlar için doğa, …
Bir rüyanın fevkinde
Fevkalade bir gezegende
Yürüyordum durmadan
Ebediyet filizlerini görmek için
Sonsuzluk bahçesinde
Biraz seyrettikten sonra
Nehir kıyısında rastladım
Bir âheng-i hümâya
Susuzluktan bîtâb düşmüştü
Yorgun kanatlarıyla selamladı beni
Dedim: Ey biçare dilhûn!
Neden bekler durursun?
Yudumla âb-ı hayatı
Güneş rengi dudaklarıyla
Uzanıp semaya
Sildi gözlerindeki demi…
Bir Rutinbozar ve Çocuksavar Olarak Savaş
Rutine dair hoş bir resimli kitap okumuştum yakınlarda. Kıymetli dostumun rutin övgüsü peşisıra çıkmıştı karşıma. Arkadaş sohbetlerinden tutun da, anne-baba nasihatlerine, okuldaki derslere, dini söylemlere varıncaya kadar hemen her yerde, elimizdekinin kıymetini bilmekle ilgili bir yığın şey duyuyoruz. Duyduğumuz hızla başımızdan savıp unutmasaydık iyiydi ya… Başkasının kanseri, bizim baş ağrımızdan önemsiz; evine bomba, ocağına ateş düşen diğerleri, su tesisatımızdaki sorun kadar meşgul etmiyor zihnimizi. Bu neredeyse evrensel kural gereğince sadece kendi hayatımızdaki aksamalar ahlaki bir sıçrama için yeterli besin sunmuyor bizlere. İçme suyu sorunumu az önceki telefon konuşmamla on saniyede çözmüş biri olarak, kilometrelerce yol tepip günlük mesaisini ölmeyecek kadar suya kavuşarak tamamlayan N’koulou’yu anlamam pek kolay değil. Başımı sokacağım evim var, hep vardı, buradan hareketle hep olacağını düşünüyorum ve evsizleri distopik bir öteki olarak görmezden geliyor geçiştiriyorum. Bir kitap yazısının bu çok boyutlu ahlâki dilemmaya güç yetiremeyeceğini bilerek kervanı yolda düzmeye koyuluyorum.
Çocuk edebiyatının netameli konularından biri de savaş. Savaş; açlığın, ölümün, evini kaybetmenin, en sevdiklerini ömründen çıkarmanın, uçsuz bucaksız yollara düşmenin ve bilinmezlikle sarmalanmanın sıkıştırılmış dosyası olduğundan maharetli yazarlar onu anlatmakla insani krizin hemen tamamını kuşatıyorlar. Hayatla eş anlamlı çocuğun karşısına, ölümle, hatta öldürmeyle özdeş savaşı çıkartmak için binbir hassas dengeyi gözeten bu yazarlar, dar yollardan geçerek, umut aşılayarak çocuk okuru selamete çıkarıyorlar.
Bu yazının devamı 217. sayıda.
Devamını okumak için satın alın
Bu sayıyı satın aldığınızda tüm yazılar açılır.
217. Sayıyı Satın AlGiriş yap
İlgili Yazılar
Süreyya’yı Sinemada Taşlamak
Sinema ile yaşanmışlıklar arasında sıkı bir bağ olduğu gibi, sinemasal konjonktür ile gerçeklik, temsil ve ideolojilerin aktarımı üçgeninde de önemli bağlantılar mevcuttur. Sinema filmleri tarihsel olayları ve toplumsal vakaları yeniden irdelerken kurgu devreye girmektedir. Hakikat böylece filmsel bir gerçekliğe devşirilmiş olur ve tarihsel vakaların ters yüz edilebilme olasılığı ortaya çıkar.
Nils Holgersson Dedemin Nesi Olur? Bayburt-İsveç Hattında Bir Çocuk Edebiyatı Kanonunun Öyküsü
On dokuzuncu yüzyıl İsveç kırsalına uzanmadan önce otuz beş yıl öncesinin Bayburt’una uzanmalıyız. İsveç’le Bayburt arasındaki göbek bağını hemen herkes bilir. Selma Lagerlöf ile dedemin tanış olduğunu da söylersem ve Nils Holgersson’un, kıymalı pideyle tatlandırılmış dede-nine-torun pazar sabahı resitalinin gizli kahramanı olduğunu da eklersem beni kovalamayın, olmayan arabamın egzozuna gazoz kutuları bağlamayın lütfen.
Zeyniler Köyü ve Çalıkuşu’nun İzinde Bir Yolculuk
Bu noktadan hareketle de salt mekân seçimi bağlamında bile olsa, bazen bir roman, bir mekânı öylesine sahiplenir ki, o yer artık yalnızca coğrafi bir nokta olmaktan çıkar, edebiyatın bir parçasına dönüşür ve biz o romanı okurken işlenen tema bir yana, öte yandan da bu temanın ve konunun geçmiş olduğu seçilen mekânı da
Bal Ülkesinin Acı Tadı
“Hem size hem bize, yarı sana yarı bana.” İnsan, yaşamı boyunca her zaman ilişki içinde olacağı doğayı anlamaya çalışmıştır. İnsan ve doğa ilişkisi insanlık var olmaya başladığından beri süregelen bir durumdur. Nitekim bu ilişki aslında insanlık için bir zorunluluktur. Doğa, kendi başına var olabilen, gelişebilen, kendi yaşamsal döngüsünü gerçekleştirebilen bir yapıdadır. Fakat insanlar için doğa, …
Seyir
Bir rüyanın fevkinde
Fevkalade bir gezegende
Yürüyordum durmadan
Ebediyet filizlerini görmek için
Sonsuzluk bahçesinde
Biraz seyrettikten sonra
Nehir kıyısında rastladım
Bir âheng-i hümâya
Susuzluktan bîtâb düşmüştü
Yorgun kanatlarıyla selamladı beni
Dedim: Ey biçare dilhûn!
Neden bekler durursun?
Yudumla âb-ı hayatı
Güneş rengi dudaklarıyla
Uzanıp semaya
Sildi gözlerindeki demi…
Alışverişe devam et