Rutine dair hoş bir resimli kitap okumuştum yakınlarda. Kıymetli dostumun rutin övgüsü peşisıra çıkmıştı karşıma. Arkadaş sohbetlerinden tutun da, anne-baba nasihatlerine, okuldaki derslere, dini söylemlere varıncaya kadar hemen her yerde, elimizdekinin kıymetini bilmekle ilgili bir yığın şey duyuyoruz. Duyduğumuz hızla başımızdan savıp unutmasaydık iyiydi ya… Başkasının kanseri, bizim baş ağrımızdan önemsiz; evine bomba, ocağına ateş düşen diğerleri, su tesisatımızdaki sorun kadar meşgul etmiyor zihnimizi. Bu neredeyse evrensel kural gereğince sadece kendi hayatımızdaki aksamalar ahlaki bir sıçrama için yeterli besin sunmuyor bizlere. İçme suyu sorunumu az önceki telefon konuşmamla on saniyede çözmüş biri olarak, kilometrelerce yol tepip günlük mesaisini ölmeyecek kadar suya kavuşarak tamamlayan N’koulou’yu anlamam pek kolay değil. Başımı sokacağım evim var, hep vardı, buradan hareketle hep olacağını düşünüyorum ve evsizleri distopik bir öteki olarak görmezden geliyor geçiştiriyorum. Bir kitap yazısının bu çok boyutlu ahlâki dilemmaya güç yetiremeyeceğini bilerek kervanı yolda düzmeye koyuluyorum.
Çocuk edebiyatının netameli konularından biri de savaş. Savaş; açlığın, ölümün, evini kaybetmenin, en sevdiklerini ömründen çıkarmanın, uçsuz bucaksız yollara düşmenin ve bilinmezlikle sarmalanmanın sıkıştırılmış dosyası olduğundan maharetli yazarlar onu anlatmakla insani krizin hemen tamamını kuşatıyorlar. Hayatla eş anlamlı çocuğun karşısına, ölümle, hatta öldürmeyle özdeş savaşı çıkartmak için binbir hassas dengeyi gözeten bu yazarlar, dar yollardan geçerek, umut aşılayarak çocuk okuru selamete çıkarıyorlar.
Derinlerden bir yerde göğsümü ağrılar içinde bırakan bir iç sıkıntısı duyuyordum ya da kelimenin tam anlamıyla hissediyordum. Nerden geldiği belli olmayan bir darbe almış gibiydim, sancılı ama ağrısız. Evet, öylece yerde yatarken pencereden ışıksız yansıyan vücudum bunu gösteriyordu. Kanepeye uzanıp göz kapaklarımı ağır aksak ve kuvvetsiz bir şekilde açmaya çalışırken etrafımda metalden tiz binlerce sesi duyumsuyordum. Sesler ve vızıltılar yankılayarak deliyordu kulaklarımı. Birden bir tıngırtının ritmik melodisi çınlayınca, evimizin çatısında yuvalanmış siyah mı siyah kargaların yürüyüş sesini hatırlar gibi oldum.
Bilmeni isterim ki yazmak da okumak da benim çok işime yarıyor. Hayatın haritasında gidilecek veya gidilmeyecek yolları görmeme yardım ediyor… Diğerinin düşünceleri kendime ayna tutarken yardım ediyor. Bazen aynı ateşte yandığım, bazen aynı gölgeyi canlı saydığım insanlarla karşılaşıyorum okuduklarımın, dinlediklerimin bir yerinde…
Yol bazen çok uzunmuş gibi gelir insana.
Yapılacak şeyleri yaymışsındır daha yaşayacağını sandığın hayatına.
Kafanda hayata dair kaba taslak bir plan vardır.
Birgün aniden birşeyler oluverir.
Birden yolunun kısaldığını anlarsın.
Her an başka başka nedenlerle seni bulabilecek “son” düşüncesi daha da yakınlaşmıştır sana.
Sığdırmaya çalışırsın kısalan yoluna, uzunca gördüğün yol için düşündüklerini.
Tevfikbey Mahallesi’nin ara sokaklarında yeni aldığı Chelsea botunun kaldırımı döven sesiyle yürüyordu. Otobüsten iner inmez akşam ezanı kulaklarına dolmuştu. Etrafı şöyle bir kolaçan etti, Sefaköy’ün boğuk, tıkış tıkış binaları arasında tek bir minare yükselmiyordu. Geçen arabaların yanıp sönen farları ve sıra sıra dükkânların spot lambaları, caddeyi ışıl ışıl parlatıyordu.
Bir Rutinbozar ve Çocuksavar Olarak Savaş
Rutine dair hoş bir resimli kitap okumuştum yakınlarda. Kıymetli dostumun rutin övgüsü peşisıra çıkmıştı karşıma. Arkadaş sohbetlerinden tutun da, anne-baba nasihatlerine, okuldaki derslere, dini söylemlere varıncaya kadar hemen her yerde, elimizdekinin kıymetini bilmekle ilgili bir yığın şey duyuyoruz. Duyduğumuz hızla başımızdan savıp unutmasaydık iyiydi ya… Başkasının kanseri, bizim baş ağrımızdan önemsiz; evine bomba, ocağına ateş düşen diğerleri, su tesisatımızdaki sorun kadar meşgul etmiyor zihnimizi. Bu neredeyse evrensel kural gereğince sadece kendi hayatımızdaki aksamalar ahlaki bir sıçrama için yeterli besin sunmuyor bizlere. İçme suyu sorunumu az önceki telefon konuşmamla on saniyede çözmüş biri olarak, kilometrelerce yol tepip günlük mesaisini ölmeyecek kadar suya kavuşarak tamamlayan N’koulou’yu anlamam pek kolay değil. Başımı sokacağım evim var, hep vardı, buradan hareketle hep olacağını düşünüyorum ve evsizleri distopik bir öteki olarak görmezden geliyor geçiştiriyorum. Bir kitap yazısının bu çok boyutlu ahlâki dilemmaya güç yetiremeyeceğini bilerek kervanı yolda düzmeye koyuluyorum.
Çocuk edebiyatının netameli konularından biri de savaş. Savaş; açlığın, ölümün, evini kaybetmenin, en sevdiklerini ömründen çıkarmanın, uçsuz bucaksız yollara düşmenin ve bilinmezlikle sarmalanmanın sıkıştırılmış dosyası olduğundan maharetli yazarlar onu anlatmakla insani krizin hemen tamamını kuşatıyorlar. Hayatla eş anlamlı çocuğun karşısına, ölümle, hatta öldürmeyle özdeş savaşı çıkartmak için binbir hassas dengeyi gözeten bu yazarlar, dar yollardan geçerek, umut aşılayarak çocuk okuru selamete çıkarıyorlar.
Bu yazının devamı 217. sayıda.
Devamını okumak için satın alın
Bu sayıyı satın aldığınızda tüm yazılar açılır.
217. Sayıyı Satın AlGiriş yap
İlgili Yazılar
Gözün Sözü
Derinlerden bir yerde göğsümü ağrılar içinde bırakan bir iç sıkıntısı duyuyordum ya da kelimenin tam anlamıyla hissediyordum. Nerden geldiği belli olmayan bir darbe almış gibiydim, sancılı ama ağrısız. Evet, öylece yerde yatarken pencereden ışıksız yansıyan vücudum bunu gösteriyordu. Kanepeye uzanıp göz kapaklarımı ağır aksak ve kuvvetsiz bir şekilde açmaya çalışırken etrafımda metalden tiz binlerce sesi duyumsuyordum. Sesler ve vızıltılar yankılayarak deliyordu kulaklarımı. Birden bir tıngırtının ritmik melodisi çınlayınca, evimizin çatısında yuvalanmış siyah mı siyah kargaların yürüyüş sesini hatırlar gibi oldum.
XIV. Mektup / Son Mektup
Bilmeni isterim ki yazmak da okumak da benim çok işime yarıyor. Hayatın haritasında gidilecek veya gidilmeyecek yolları görmeme yardım ediyor… Diğerinin düşünceleri kendime ayna tutarken yardım ediyor. Bazen aynı ateşte yandığım, bazen aynı gölgeyi canlı saydığım insanlarla karşılaşıyorum okuduklarımın, dinlediklerimin bir yerinde…
Yolun Sonu Görününce!
Yol bazen çok uzunmuş gibi gelir insana.
Yapılacak şeyleri yaymışsındır daha yaşayacağını sandığın hayatına.
Kafanda hayata dair kaba taslak bir plan vardır.
Birgün aniden birşeyler oluverir.
Birden yolunun kısaldığını anlarsın.
Her an başka başka nedenlerle seni bulabilecek “son” düşüncesi daha da yakınlaşmıştır sana.
Sığdırmaya çalışırsın kısalan yoluna, uzunca gördüğün yol için düşündüklerini.
Kaymak
Tevfikbey Mahallesi’nin ara sokaklarında yeni aldığı Chelsea botunun kaldırımı döven sesiyle yürüyordu. Otobüsten iner inmez akşam ezanı kulaklarına dolmuştu. Etrafı şöyle bir kolaçan etti, Sefaköy’ün boğuk, tıkış tıkış binaları arasında tek bir minare yükselmiyordu. Geçen arabaların yanıp sönen farları ve sıra sıra dükkânların spot lambaları, caddeyi ışıl ışıl parlatıyordu.
Özgür Ruhların ve Tutsak Bedenlerin Şehri
Jetler, tanklar, silahlar ve kurşunlar
Kuşlardan daha fazla uçuyorlar
Ortadoğuda, bilhassa Gazze’de
Anne sütünden daha fazla, yağmurdan da…
Alışverişe devam et