“Her doğan çocuk fıtrat üzere doğar. Sonra anne babası onu Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapar.”
S.a.v.
Her çocuk tabii hilkat ile tertemiz yaratılır. İslam’ın aslıdır bu. Anasından doğduğu gibi yaşamaya devam edebilen her çocuk, müslüman olarak yaşar ve ölür. O nedenle ayrıca İslam fıtratı olarak belirtmek fıtratı tanımadığımızı gösterir. Zira İslam fıtratı diyecek olursak akabinde yahudi, hristiyan fıtratları da gündeme gelir ki bu fıtrat türlerini de kabul etmiş oluruz.
İslam neyse fıtrî olan da odur. Diğer inanç ve kültür grupları İslam’a yakın olabilirler belki fakat ortaklık ve aynîlik söz konusu değildir. Çünkü mutlak hakikat İslam’dır ve fıtrata kodlanmıştır. Bu bağlamda İslam ahlâkî bir öğreti değildir ve ortak kabullere de indirgenemez. Aksi halde bu insan fıtratına da zulüm olur.
Uykusuz gözlerini avcuyla ovuşturarak, biraz olsun kendine gelmeye çalıştı. Yüzüne odaklananlar, gözlerinin kırmızıya çalan rengini seçebiliyordu. Bu halde, ne kadar daha uykuyu mağlup edebilirdi? Evvelki geceyi de uykusuz geçirmiş, sadece kafilenin soluklanmak için durduğu sırada biraz kestirmişti. Ceketinden tabakasını çıkardı, son kırıntılarını dökmemek için metal kutuyu dikkatle dizlerine bıraktı.
Yine uzun uzun yollar yürüdükten sonra seyyahın yolu bir kasabaya varmış. Bu kasaba; ormanın içinde, ince toprak yolları olan, evleri birbirine mesafeli, güzel, ferah bir yermiş. Kış artık kendini iyice hissettirdiğinden, seyyah hemen kendine kalacak yer bulma kaygısına düşmüş. Şöyle bir çevresine bakınmış ama gördüğü ilk evle diğer ev arasında bayağı uzaklık olduğundan, ilk evin kapısını tıklamak zorunda kalmış. Bahçesindeki yemyeşil çamlarıyla mini bir ormanın içinde olduğunu düşündüren bu evin kapısını yaşlı bir bey açmış. Beyaz sakalları, maviye çalan gözleriyle ‘ihtiyar’ dedin mi ilk gözünde canlanacak çehreye sahipmiş.
Sıra sıra devam eden apartmanların, çok katlı dükkânların arasında unutulan küçük bir boşluktu burası. Nasıl oldu da buraya ev yapılmamış diye şaşırdı. Ve kuşlara -onları ürkütmeden- az daha yaklaştı. İlk defa motor sesinden ve sokağı boğan gürültülerden başka bir ses değdi kulaklarına. Buna da çok şaşırdı. Sanki yüz yıllardır keşfedilmeyi bekleyen ve haritası kaybolmuş bir hazineyle karşı karşıyaydı.
Bir anlam aranıyor ve bir hikmet, her şeyi yerli yerinde yapmak için; gözlerin görmediği sır perdesini değil, gözler önünde kini anlayıp kavramak için. Bir heyecan koşar adım geliyor, yetişiyor kalabalıklara, her şeyi sıradanlaştıranların içinde yerleşecek bir gönül arıyor. Bir korku recayla karışık,
Tevfikbey Mahallesi’nin ara sokaklarında yeni aldığı Chelsea botunun kaldırımı döven sesiyle yürüyordu. Otobüsten iner inmez akşam ezanı kulaklarına dolmuştu. Etrafı şöyle bir kolaçan etti, Sefaköy’ün boğuk, tıkış tıkış binaları arasında tek bir minare yükselmiyordu. Geçen arabaların yanıp sönen farları ve sıra sıra dükkânların spot lambaları, caddeyi ışıl ışıl parlatıyordu.
Bir Annenin Rüyası
“Her doğan çocuk fıtrat üzere doğar. Sonra anne babası onu Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapar.”
S.a.v.
Her çocuk tabii hilkat ile tertemiz yaratılır. İslam’ın aslıdır bu. Anasından doğduğu gibi yaşamaya devam edebilen her çocuk, müslüman olarak yaşar ve ölür. O nedenle ayrıca İslam fıtratı olarak belirtmek fıtratı tanımadığımızı gösterir. Zira İslam fıtratı diyecek olursak akabinde yahudi, hristiyan fıtratları da gündeme gelir ki bu fıtrat türlerini de kabul etmiş oluruz.
İslam neyse fıtrî olan da odur. Diğer inanç ve kültür grupları İslam’a yakın olabilirler belki fakat ortaklık ve aynîlik söz konusu değildir. Çünkü mutlak hakikat İslam’dır ve fıtrata kodlanmıştır. Bu bağlamda İslam ahlâkî bir öğreti değildir ve ortak kabullere de indirgenemez. Aksi halde bu insan fıtratına da zulüm olur.
Bu yazının devamı 194. sayıda.
Devamını okumak için satın alın
Bu sayıyı satın aldığınızda tüm yazılar açılır.
194. Sayıyı Satın AlGiriş yap
İlgili Yazılar
Sınırın Ardı
Uykusuz gözlerini avcuyla ovuşturarak, biraz olsun kendine gelmeye çalıştı. Yüzüne odaklananlar, gözlerinin kırmızıya çalan rengini seçebiliyordu. Bu halde, ne kadar daha uykuyu mağlup edebilirdi? Evvelki geceyi de uykusuz geçirmiş, sadece kafilenin soluklanmak için durduğu sırada biraz kestirmişti. Ceketinden tabakasını çıkardı, son kırıntılarını dökmemek için metal kutuyu dikkatle dizlerine bıraktı.
Seyyah II
Yine uzun uzun yollar yürüdükten sonra seyyahın yolu bir kasabaya varmış. Bu kasaba; ormanın içinde, ince toprak yolları olan, evleri birbirine mesafeli, güzel, ferah bir yermiş. Kış artık kendini iyice hissettirdiğinden, seyyah hemen kendine kalacak yer bulma kaygısına düşmüş. Şöyle bir çevresine bakınmış ama gördüğü ilk evle diğer ev arasında bayağı uzaklık olduğundan, ilk evin kapısını tıklamak zorunda kalmış. Bahçesindeki yemyeşil çamlarıyla mini bir ormanın içinde olduğunu düşündüren bu evin kapısını yaşlı bir bey açmış. Beyaz sakalları, maviye çalan gözleriyle ‘ihtiyar’ dedin mi ilk gözünde canlanacak çehreye sahipmiş.
Kuşluk Vakti
Sıra sıra devam eden apartmanların, çok katlı dükkânların arasında unutulan küçük bir boşluktu burası. Nasıl oldu da buraya ev yapılmamış diye şaşırdı. Ve kuşlara -onları ürkütmeden- az daha yaklaştı. İlk defa motor sesinden ve sokağı boğan gürültülerden başka bir ses değdi kulaklarına. Buna da çok şaşırdı. Sanki yüz yıllardır keşfedilmeyi bekleyen ve haritası kaybolmuş bir hazineyle karşı karşıyaydı.
Akıbet Muttakilerindir
Bir anlam aranıyor ve bir hikmet, her şeyi yerli yerinde yapmak için; gözlerin görmediği sır perdesini değil, gözler önünde kini anlayıp kavramak için. Bir heyecan koşar adım geliyor, yetişiyor kalabalıklara, her şeyi sıradanlaştıranların içinde yerleşecek bir gönül arıyor. Bir korku recayla karışık,
Kaymak
Tevfikbey Mahallesi’nin ara sokaklarında yeni aldığı Chelsea botunun kaldırımı döven sesiyle yürüyordu. Otobüsten iner inmez akşam ezanı kulaklarına dolmuştu. Etrafı şöyle bir kolaçan etti, Sefaköy’ün boğuk, tıkış tıkış binaları arasında tek bir minare yükselmiyordu. Geçen arabaların yanıp sönen farları ve sıra sıra dükkânların spot lambaları, caddeyi ışıl ışıl parlatıyordu.
Alışverişe devam et