Bir çocuğun dünyaya söyleyecek fazla sözü olmamalıdır. Çocuk, dünyanın henüz bütün kötülüklerini öğrenmediği zamandır. Ev onun için sığınaktır, sokak oyundur, gökyüzü hayrettir, yarın ise henüz korkuyla tanışmamış bir ihtimaldir. Bu yüzden bir çocuğun savaşla, ölümle, sürgünle ve yıkımla erken karşılaşması yalnızca bir çocuğun hayatına yapılmış bir müdahale değildir; insanlığın geleceğe dair kurduğu fikrin de yaralanmasıdır. Filistin’e baktığımızda belki önce bunu görmemiz gerekir. Bir çocuğun yüzünde yalnızca bir halkın acısını değil, insanlığın kendisine sorduğu soruyu görmek. Çünkü çocuk, henüz hiçbir şey başarmamış, hiçbir şey üretmemiş, hiçbir güç elde etmemiş hâliyle bile değerlidir. Onun varlığı, insanın değerinin faydasından önce geldiğini hatırlatır. Bir çocuğu korumak, aslında insanı yalnızca insan olduğu için korumaktır.
Filistin bu anlamda yalnızca bir coğrafyanın adı değildir; hafızanın, evin, toprağın ve çocukluğun yaralandığı bir insanlık meselesidir. İnsan dünyayı önce bir evin içinden tanır. Bir kapı, bir pencere, annenin sesi, babanın eli, sokakta oynanan bir oyun ve akşam eve dönmenin verdiği güven, insanın varoluşla kurduğu ilk bağlardır. Evinden koparılan insan yalnızca bir mekânı değil, dünyadaki yer duygusunu da kaybeder. Bu nedenle Filistin’deki ev, yalnızca taş ve duvardan ibaret değildir; hafızanın kendisidir. Bir zeytin ağacı, bir sokak, bir mezar, bir eski anahtar, bir ev… Bütün bunlar toprağın insanla kurduğu bağın parçalarıdır. İnsan bazen bir toprağı değil, o toprakta yaşadığı hayatı savunur.
Mehmet Akif İnan’ın “Mescid-i Aksa’yı gördüm düşümde / Bir çocuk gibiydi ve ağlıyordu” dizeleri bu yüzden Filistin’i anlamanın en güçlü şiirsel kapılarından birini açar. Şair Kudüs’ü bir şehirden çok, ağlayan bir çocuk olarak görür. Çünkü çocuk, insanın en savunmasız hâlidir. Bir şehrin çocuk gibi ağlaması, tarihin bütün yükünü insanın en kırılgan hâline taşır. Kudüs’ün ağlayan çocukla buluştuğu yerde Filistin, siyasetin kavramlarından sıyrılıp vicdanın meselesine dönüşür. Artık karşımızda yalnızca bir harita yoktur; korunması gereken bir hayat vardır.
Belki Filistin ile alakalı en temel soru da şudur: Başkasının çocuğunu ne zaman kendi çocuğumuz kadar insan kabul ederiz? İnsan kendi acısına karşı duyarlıdır; fakat ahlâk, kendi sınırlarımızın dışındaki acıyı da duyabilme yeteneğidir. Bir çocuğun kimliğine, dinine, milletine veya doğduğu coğrafyaya bakmadan onun yaşamını değerli kabul edebildiğimizde insanlık düşüncesi gerçekten evrensel bir anlam kazanır. Aksi hâlde “insan” dediğimiz kavramın sınırlarını kendimize göre çizmiş oluruz. Oysa çocuk, bu sınırları aşmanın en yalın biçimidir. Çünkü çocuk henüz hiçbir şey seçmemiştir. Hangi toprakta doğacağını, hangi tarihin içine düşeceğini, hangi savaşın mirasını taşıyacağını belirlememiştir. Onu geçmişin hesabından sorumlu tutmak, insanlığın en büyük adaletsizliklerinden biridir.
Bu yüzden Filistinli çocuk, yalnızca Filistin’in çocuğu değildir. O, insanlığın çocuğudur. Onun korkusu yalnızca bir coğrafyanın korkusu değildir; insanın güvenlik duygusunun kırılmasıdır. Onun kaybı yalnızca bir ailenin kaybı değildir; geleceğin imkanlarından birinin yok olmasıdır. Çünkü çocuk gelecektir ve bir çocuğun hayatı, henüz yazılmamış bir kitaptır. O kitabın ne anlatacağını bilmiyoruz. Belki bir gün şair olacaktı, belki öğretmen, belki doktor; belki de yalnızca iyi bir insan olacaktı. Fakat onun bütün ihtimalleri, daha gerçekleşmeden yok olabilir. Bu yüzden çocuklara yönelik şiddet yalnızca bedene yönelmiş değildir; geleceğe yönelmiştir.
Filistin bize belki de insanlığın en eski sorusunu yeniden sorduruyor: İnsan, başka bir insanın acısı karşısında ne yapar? Cevap verdiğimiz şey yalnızca Filistin değildir; kendimiziz. Çünkü insanlığımız, yalnızca kendimize ait olanı koruduğumuz yerde değil, bizim dışımızdakinin hayatını da değerli görebildiğimiz yerde başlar. Bir çocuğun çocuk kalabildiği, korkmadan uyuyabildiği, okuluna gidebildiği, oyun oynayabildiği bir dünya kuramıyorsak, sahip olduğumuz bütün medeniyet iddiaları eksik kalacaktır. Belki de insanlığın gerçek ölçüsü, ne kadar güçlü olduğumuz değil; güçsüz olanı ne kadar koruyabildiğimizdir. Ve bir gün Filistin denildiğinde aklımıza yalnızca acı değil, çocukların yeniden çocuk olabildiği bir hayat gelirse, insanlığın kendi vicdanına verdiği en eski sözü yeniden hatırladığını anlayacağız.
Bir rap müziği süperstarı milyonlarca dolarlık turnenin dışında kalmayı göze alabiliyor, bir film yıldızı, hayatının projesinden sökülüp atılmasına aldırmıyor,
Bir anlatıda, anlatanın kim olduğu, anlatılan şeyin kaderini belirler. Conrad’ın “Karanlığın Yüreği” romanı ile Achebe’nin “Parçalanma” romanını yan yana ya da karşı
İnsan, kendi ölümünün farkında olan ve bu konu üzerine düşünen tek varlık olarak tanımlanabilir. Bu bilgi, yalnızca biyolojik bir sonun farkında olmak anlamına gelmez.
Sanıyoruz ki kutsal olan her şey, sadece ona sövenler ya da yok sayanlar tarafından tehdit ediliyor. Oysa günümüzün dijital panayırı artık bize bambaşka bir gerçeği fısıldıyor:
Filistin ve Çocukluk
Bir çocuğun dünyaya söyleyecek fazla sözü olmamalıdır. Çocuk, dünyanın henüz bütün kötülüklerini öğrenmediği zamandır. Ev onun için sığınaktır, sokak oyundur, gökyüzü hayrettir, yarın ise henüz korkuyla tanışmamış bir ihtimaldir. Bu yüzden bir çocuğun savaşla, ölümle, sürgünle ve yıkımla erken karşılaşması yalnızca bir çocuğun hayatına yapılmış bir müdahale değildir; insanlığın geleceğe dair kurduğu fikrin de yaralanmasıdır. Filistin’e baktığımızda belki önce bunu görmemiz gerekir. Bir çocuğun yüzünde yalnızca bir halkın acısını değil, insanlığın kendisine sorduğu soruyu görmek. Çünkü çocuk, henüz hiçbir şey başarmamış, hiçbir şey üretmemiş, hiçbir güç elde etmemiş hâliyle bile değerlidir. Onun varlığı, insanın değerinin faydasından önce geldiğini hatırlatır. Bir çocuğu korumak, aslında insanı yalnızca insan olduğu için korumaktır.
Filistin bu anlamda yalnızca bir coğrafyanın adı değildir; hafızanın, evin, toprağın ve çocukluğun yaralandığı bir insanlık meselesidir. İnsan dünyayı önce bir evin içinden tanır. Bir kapı, bir pencere, annenin sesi, babanın eli, sokakta oynanan bir oyun ve akşam eve dönmenin verdiği güven, insanın varoluşla kurduğu ilk bağlardır. Evinden koparılan insan yalnızca bir mekânı değil, dünyadaki yer duygusunu da kaybeder. Bu nedenle Filistin’deki ev, yalnızca taş ve duvardan ibaret değildir; hafızanın kendisidir. Bir zeytin ağacı, bir sokak, bir mezar, bir eski anahtar, bir ev… Bütün bunlar toprağın insanla kurduğu bağın parçalarıdır. İnsan bazen bir toprağı değil, o toprakta yaşadığı hayatı savunur.
Mehmet Akif İnan’ın “Mescid-i Aksa’yı gördüm düşümde / Bir çocuk gibiydi ve ağlıyordu” dizeleri bu yüzden Filistin’i anlamanın en güçlü şiirsel kapılarından birini açar. Şair Kudüs’ü bir şehirden çok, ağlayan bir çocuk olarak görür. Çünkü çocuk, insanın en savunmasız hâlidir. Bir şehrin çocuk gibi ağlaması, tarihin bütün yükünü insanın en kırılgan hâline taşır. Kudüs’ün ağlayan çocukla buluştuğu yerde Filistin, siyasetin kavramlarından sıyrılıp vicdanın meselesine dönüşür. Artık karşımızda yalnızca bir harita yoktur; korunması gereken bir hayat vardır.
Belki Filistin ile alakalı en temel soru da şudur: Başkasının çocuğunu ne zaman kendi çocuğumuz kadar insan kabul ederiz? İnsan kendi acısına karşı duyarlıdır; fakat ahlâk, kendi sınırlarımızın dışındaki acıyı da duyabilme yeteneğidir. Bir çocuğun kimliğine, dinine, milletine veya doğduğu coğrafyaya bakmadan onun yaşamını değerli kabul edebildiğimizde insanlık düşüncesi gerçekten evrensel bir anlam kazanır. Aksi hâlde “insan” dediğimiz kavramın sınırlarını kendimize göre çizmiş oluruz. Oysa çocuk, bu sınırları aşmanın en yalın biçimidir. Çünkü çocuk henüz hiçbir şey seçmemiştir. Hangi toprakta doğacağını, hangi tarihin içine düşeceğini, hangi savaşın mirasını taşıyacağını belirlememiştir. Onu geçmişin hesabından sorumlu tutmak, insanlığın en büyük adaletsizliklerinden biridir.
Bu yüzden Filistinli çocuk, yalnızca Filistin’in çocuğu değildir. O, insanlığın çocuğudur. Onun korkusu yalnızca bir coğrafyanın korkusu değildir; insanın güvenlik duygusunun kırılmasıdır. Onun kaybı yalnızca bir ailenin kaybı değildir; geleceğin imkanlarından birinin yok olmasıdır. Çünkü çocuk gelecektir ve bir çocuğun hayatı, henüz yazılmamış bir kitaptır. O kitabın ne anlatacağını bilmiyoruz. Belki bir gün şair olacaktı, belki öğretmen, belki doktor; belki de yalnızca iyi bir insan olacaktı. Fakat onun bütün ihtimalleri, daha gerçekleşmeden yok olabilir. Bu yüzden çocuklara yönelik şiddet yalnızca bedene yönelmiş değildir; geleceğe yönelmiştir.
Filistin bize belki de insanlığın en eski sorusunu yeniden sorduruyor: İnsan, başka bir insanın acısı karşısında ne yapar? Cevap verdiğimiz şey yalnızca Filistin değildir; kendimiziz. Çünkü insanlığımız, yalnızca kendimize ait olanı koruduğumuz yerde değil, bizim dışımızdakinin hayatını da değerli görebildiğimiz yerde başlar. Bir çocuğun çocuk kalabildiği, korkmadan uyuyabildiği, okuluna gidebildiği, oyun oynayabildiği bir dünya kuramıyorsak, sahip olduğumuz bütün medeniyet iddiaları eksik kalacaktır. Belki de insanlığın gerçek ölçüsü, ne kadar güçlü olduğumuz değil; güçsüz olanı ne kadar koruyabildiğimizdir. Ve bir gün Filistin denildiğinde aklımıza yalnızca acı değil, çocukların yeniden çocuk olabildiği bir hayat gelirse, insanlığın kendi vicdanına verdiği en eski sözü yeniden hatırladığını anlayacağız.
İlgili Yazılar
Gözün Aydın İnsan Kardeş: Rim Abla Oldu!
Bir rap müziği süperstarı milyonlarca dolarlık turnenin dışında kalmayı göze alabiliyor, bir film yıldızı, hayatının projesinden sökülüp atılmasına aldırmıyor,
Karanlığın Yüreği Parçalanırken
Bir anlatıda, anlatanın kim olduğu, anlatılan şeyin kaderini belirler. Conrad’ın “Karanlığın Yüreği” romanı ile Achebe’nin “Parçalanma” romanını yan yana ya da karşı
Ölüm
İnsan, kendi ölümünün farkında olan ve bu konu üzerine düşünen tek varlık olarak tanımlanabilir. Bu bilgi, yalnızca biyolojik bir sonun farkında olmak anlamına gelmez.
Dinî Değerler Nasıl Aşağılanır?
Sanıyoruz ki kutsal olan her şey, sadece ona sövenler ya da yok sayanlar tarafından tehdit ediliyor. Oysa günümüzün dijital panayırı artık bize bambaşka bir gerçeği fısıldıyor: