“İçinde bulunduğumuz yüzyılda insan hakları dünyanın neredeyse her yerinde sıklıkla başvurulan bir referans niteliği kazanmıştır. Bu haklar, devletlerin, toplumların ve hatta toplumsal normların en önemli kriteri olarak değerlendirilmektedir. Adaletin ölçüsü, uluslararası meşruiyetin kaynağı ve demokrasinin temel gereği olarak algılanmaktadır. Dünyanın birçok yerinde siyasetçiler, gazeteciler, akademisyenler, hukukçular ve sayısız diğer figür toplumsal siyasal nitelikli pek çok konuda insan haklarına değinen, bu hakları temel alan değerlendirmeler yapmaktadır.” Sözleriyle kitabına başlayan Emre Berber, “İnsan Hakları” kavramının içinde bulunduğumuz yüzyılda tekrar ele alınmasının ne denli önemli olduğuna vurgu yapmaktadır.
Yazımızda ele alıp inceleyecek olduğumuz kitap Emre Berber’in yüksek lisans tezi olup ardından “İnsan Haklarının Yükü” olarak kitaplaştırdığı çalışması olacaktır. Kitap hakkında genel değerlendirmeler yapıldıktan sonra içerik ile ilgili birkaç husus büyüteç altında incelenmeye ve aktarılmaya çalışılacaktır.
Yukarıda da belirttiğimiz gibi, ele aldığımız “İnsan Haklarının Yükü” kitabı tezin kitaplaşmış hâlidir. Bu bakımdan akademik bir kitap olarak düşünülmesi gerekir. Ancak şöyle bir şerh düşmekte fayda olduğunu düşünüyoruz. Her ne kadar kitap akademik bir kitap olarak düşünülse de hem içerik hem de üslup olarak akademik yayınlardan ayrıldığı noktaları belirtmemiz gerekir. Dil ve üslup açısından akademik yayınlara nazaran daha geçişli ve okuyucuyu etkisi altına alan bir dile sahip olduğunu söyleyebiliriz. İçerik açısından ise salt akademik bir kaygıyla yazılmış bir kitaptan ziyade; okuyucuya, benimsenen görüşü aktarabilme gayretinde olan ve genişçe bir kaynakçaya ile yeni anlam dünyalarına kapı aralayan bir eser olduğu ifade edilebilir. Yazar her ne kadar hukukçu kimliğine sahip olsa da kitabın salt hukuk disiplini açısından ele alınmadığı multidisipliner bir yaklaşımla incelendiği görülecektir.
Sosyal bilimlerin en başat konularından olan insan hakları konusu fikir üreten, hayata söz söyleyen herkesin üzerinde düşünmesi gereken bir konu olduğunu düşünmekteyiz.
Bu bağlamda bakacak olursak kitabın yalnızca hukuk tahsili yapan ya da bu alanda mesleki çalışmaları olan kişilerin değil aynı zamanda konuya ilgi duyan, insanlığa söyleyecek sözü olduğunu düşünen, endişe sahibi ve sorumluluk bilinci taşıyan herkesin okuması gerektiğini düşünmekteyiz.
İki bölümden oluşan kitap ilk bölümünde “İnsan Hakları ve Felsefî Hinterlandı” başlığını taşımaktadır. Bu bölümde insan hakları kavramının tarihsel süreci, oluşum süreci ve son noktada geldiği zemin ele alınmaktadır. İkinci bölümde ise “İnsan Haklarının Eleştirisi” başlığı ile insan hakları kavramına yöneltilen eleştiriler ve “İnsan Haklarının Yükü” olarak ifade edilen durum açıklığa kavuşturulmaktadır.
Kitap önemli bir soru ile başlamaktadır. Yazının başında ele aldığımız paragrafın olduğu sayfanın son kısmında yazar: “Peki bu haklar gerçekten de zımnen iddia edildiği ve fiilen kabul edildiği gibi tarafsız ve evrensel bir etik nitelik taşımakta mıdır? Yoksa kültürel ve ideolojik kabullerden oluşan bir bagajla yüklü müdür?” Kitap boyunca bu önemli soruya cevap aranmaktadır. Günümüzde insan hakları kavramına bu kadar değer biçilmesi acaba nedendir? Bu soruların önemli olduğunu düşünmekteyiz. Kavramı anlamak adına doğru soruları sormak önemli bir eylemdir.
Birinci bölüm daha çok konu ile ilgili verilerin aktarıldığı bir bölümdür. İnsan hakları kavramına dair yapılan tanımlamalar ile başlamaktadır. İnsan hakları kavramına yapılan bir kaç tanımdan sonra tam bir mutabakat sağlanamasa da “insan hakları insan onurunun koruması için mevcut olan hakların bütünüdür” tanımı genel kabulmüş gibi görünmektedir. Ancak ne olduğu net olarak belli olmayan insan hakları kavramının kendisi gibi, ne olduğu belli olmayan ‘insan onuru’ kavramıyla açıklanmaya çalışılması da trajikomik bir durum olsa gerektir. Kitabın genelinde eleştirel dilin hâkim olduğu görülecektir. Akademik bir kitap olması hasebiyle daha çok bilgi veren, yorumdan kaçınılan bir kitap olarak düşünülse de; yazar her başlık altında kendi yargılarını, bir başka yazarın sözü veya kendi ifadeleri ile belirtmiştir. Bunlardan biri de ilk bölümde “İnsan Hakları Nedir?” başlığı altında, bölümün sonunda aktardığı “İnsan Hakları başka hiçbir şeye inanmayan seküler bir kültürün en mühim inanç esası olmuştur”(Michael Ignatieff) cümlesidir. İnsan hakları kavramının ortaya çıktığı tarihsel süreç göz önünde bulundurulduğunda cümle yargı daha da anlam kazanacaktır. Kilise zulmüne karşı koyan Batı, hayatından Tanrı’yı çıkarmakta ve içinde bir boşluk oluşmaktadır. Bu boşluk bir nevi Hümanist bir kavram olan İnsan Hakları ile doldurulmaktadır.
Birinci bölümün ikinci alt başlığı olan “İnsan Haklarının Felsefi Hinterlandı” bölümünün başında kavramı anlama çabasında önemli görülen bir noktaya temas edilmiştir: “Çağımızın insan hakları modeli, bütün kusur ve eksikliklerine rağmen Batılı bir kavramdır ve Batı’nın tarihsel ve güncel çerçevesinde oluşmuş bir olgudur.”(Bülent Tanör) Bu sebeple insan haklarının felsefi hinterlandına yönelik bir araştırma doğrudan doğruya modern Batı düşüncesine, bu düşüncenin gelişimine ve temel parametrelerine yönelmek mecburiyetindedir. Bu önemli uyarıyı dikkate almak gerekir. Bir kavramı tanımlamak, anlamak, kullanmak için bu kavramın nerden geldiğini bilmek, bunun üzerine konuşmak gerekir. Diğer durumlarda kendimize ait olmayan bir kavramı sahiplenip ve buna dair pratikler oluştururken farkındalıktan yoksun bir durumla karşı karşıya kalabiliriz. Bu bölümde dikkate değer bir başka nokta ise insan hakları kavramı ile “şüphecilik, hümanizm, sekülerizm, rasyonalizm ve bireycilik” arasındaki ilişkinin aktarılması olarak dile getirilebilir.
İnsan haklarının bir inanç esası olarak nitelendirilmesine bir örneklem olarak kitabın birinci bölümün son kısmında geçen şu ifadelere bakılabilir: “Moderniteye kadar neredeyse bütün toplumlarda ahlakın ve hatta çoğu kez hukukun çerçevesi dinler tarafından çizilmektedir. İnsan hakları bunun ilk istisnasıdır. Bu haklarla tam olarak dinlerin üstlendiği bu kritik işlevin din dışı bir kurguyla çözümlenmesi yoluna gidilmektedir. İnsan hakları, her ne kadar doğal hukuk geleneğinin bir uzanımı da olsa seküler bir normatif kurgudur. Kendi ahlaki sistemini herhangi bir ilahi güce ya da metafizik öğeye referans vermeden türetir. Seküler yapısıyla dinlerin temel işlevini devralması bakımından insan hakları hem seküler hem de seküleristtir.”
Kitabın ikinci bölümünde ilk olarak insan hakları kavramına yapılan eleştirilerden daha çok ön plana çıkan “marksist, postmodenrnist ve diğerleri” üç grupta ele almıştır. Bu başlıklar arasında daha çok eleştiri sahiplerinin görüşlerini aktarmakla yetinilmiştir.
İkinci bölümün önemli bir diğer başlığı “İslâm ve İnsan Hakları”dır. Önemli diyorum çünkü az ve öz bir eleştiri ile insan haklarının İslâm -aslında İslâm’ın ilişkisinden ziyade insan haklarının İslâm’ın içerisinde var olduğuna dair olan görü sahibi kişiler- ile ilişkisi ele alınmıştır. İslâm ve insan hakları ilişkisine girmeden önce önemli bir uyarı ile başlangıç yapmaktadır yazar: “Bütün bu tartışma boyunca insan haklarıyla kastedilenin ‘insanların haklarından’ fazlası olduğunu tekrar hatırlatalım. İslâm ile insan haklarının bağdaştığı öne sürüldüğünde basitçe İslâm’ın insanlara bir takım haklar tanıdığı ifade edilmediği gibi, İslâm ile insan hakları uyumsuzdur denildiğinde de İslâm’ın insanların hakları olduğunu reddettiği öne sürülmemektedir. İnsan hakları tabiriyle insanların hakları değil, birinci bölümün ilk kısmında açıklandığı üzere, felsefi, tarihsel ve hukuki derinliği olan Batı menşeli ve evrensel olma iddiasındaki özel normatif kurgu ifade edilmektedir.” Bu uyarı önemlidir: Olayı anlamak ve tarafgirlik yapmamak adına neyden bahsedildiğini aktarmak. Söylemi olumsuzlamak için bir taraf olmaktan ziyade olayı anlamaya dönük bir bakış ile yaklaşılmalıdır.
Kitabın ikinci bölümünün sonlarına doğru yazarın tespit ettiği önemli hususlardan biri de: “İnsan hakları kuramı bakımından en büyük hak ihlalcisi olarak kabul edilen devlet aynı zamanda hakları ikâme eden tek makamdır” tespitidir.
Sonuç olarak ifade emek gerekirse insan hakları kavramı bağlamında Türkçe literatürde yazılmış bu kapsamda pek fazla eser olmadığı için önemli bir noktada durmaktadır. İnsan hakları kavramını konuşurken, anlamaya çalışırken dikkat edilmesi gereken hususlara değinildiği kanaatindeyiz. Son olarak kitabın sonunda yazarın ifadesi ile cümlelerimize son verelim: “Netice itibariyle her türlü iktidarın etkin bir şekilde sınırlandırıldığı, kimsenin diğerleri üzerinde ilahlık taslayamadığı ve kimsenin kimseyi kullaştıramadığı, özgürlük, eşitlik ve adaletin egemen olduğu bir dünya için mevcut insan hakları kuramından fazlasına ihtiyacımız olduğu aşikar görünmektedir. İnsan hakları olası alternatiflerden yalnızca biridir, es geçilmeyecek bir kültürel ve ideolojik bagajla yüklüdür ve bu hakların ciddi birtakım eksiklik ve sorunlarla malul olduğu güçlü bir şekilde savunulabilir.”
“İnsan Haklarının Yükü” Kitabı Üzerine
“İçinde bulunduğumuz yüzyılda insan hakları dünyanın neredeyse her yerinde sıklıkla başvurulan bir referans niteliği kazanmıştır. Bu haklar, devletlerin, toplumların ve hatta toplumsal normların en önemli kriteri olarak değerlendirilmektedir. Adaletin ölçüsü, uluslararası meşruiyetin kaynağı ve demokrasinin temel gereği olarak algılanmaktadır. Dünyanın birçok yerinde siyasetçiler, gazeteciler, akademisyenler, hukukçular ve sayısız diğer figür toplumsal siyasal nitelikli pek çok konuda insan haklarına değinen, bu hakları temel alan değerlendirmeler yapmaktadır.” Sözleriyle kitabına başlayan Emre Berber, “İnsan Hakları” kavramının içinde bulunduğumuz yüzyılda tekrar ele alınmasının ne denli önemli olduğuna vurgu yapmaktadır.
Yazımızda ele alıp inceleyecek olduğumuz kitap Emre Berber’in yüksek lisans tezi olup ardından “İnsan Haklarının Yükü” olarak kitaplaştırdığı çalışması olacaktır. Kitap hakkında genel değerlendirmeler yapıldıktan sonra içerik ile ilgili birkaç husus büyüteç altında incelenmeye ve aktarılmaya çalışılacaktır.
Yukarıda da belirttiğimiz gibi, ele aldığımız “İnsan Haklarının Yükü” kitabı tezin kitaplaşmış hâlidir. Bu bakımdan akademik bir kitap olarak düşünülmesi gerekir. Ancak şöyle bir şerh düşmekte fayda olduğunu düşünüyoruz. Her ne kadar kitap akademik bir kitap olarak düşünülse de hem içerik hem de üslup olarak akademik yayınlardan ayrıldığı noktaları belirtmemiz gerekir. Dil ve üslup açısından akademik yayınlara nazaran daha geçişli ve okuyucuyu etkisi altına alan bir dile sahip olduğunu söyleyebiliriz. İçerik açısından ise salt akademik bir kaygıyla yazılmış bir kitaptan ziyade; okuyucuya, benimsenen görüşü aktarabilme gayretinde olan ve genişçe bir kaynakçaya ile yeni anlam dünyalarına kapı aralayan bir eser olduğu ifade edilebilir. Yazar her ne kadar hukukçu kimliğine sahip olsa da kitabın salt hukuk disiplini açısından ele alınmadığı multidisipliner bir yaklaşımla incelendiği görülecektir.
Bu bağlamda bakacak olursak kitabın yalnızca hukuk tahsili yapan ya da bu alanda mesleki çalışmaları olan kişilerin değil aynı zamanda konuya ilgi duyan, insanlığa söyleyecek sözü olduğunu düşünen, endişe sahibi ve sorumluluk bilinci taşıyan herkesin okuması gerektiğini düşünmekteyiz.
İki bölümden oluşan kitap ilk bölümünde “İnsan Hakları ve Felsefî Hinterlandı” başlığını taşımaktadır. Bu bölümde insan hakları kavramının tarihsel süreci, oluşum süreci ve son noktada geldiği zemin ele alınmaktadır. İkinci bölümde ise “İnsan Haklarının Eleştirisi” başlığı ile insan hakları kavramına yöneltilen eleştiriler ve “İnsan Haklarının Yükü” olarak ifade edilen durum açıklığa kavuşturulmaktadır.
Kitap önemli bir soru ile başlamaktadır. Yazının başında ele aldığımız paragrafın olduğu sayfanın son kısmında yazar: “Peki bu haklar gerçekten de zımnen iddia edildiği ve fiilen kabul edildiği gibi tarafsız ve evrensel bir etik nitelik taşımakta mıdır? Yoksa kültürel ve ideolojik kabullerden oluşan bir bagajla yüklü müdür?” Kitap boyunca bu önemli soruya cevap aranmaktadır. Günümüzde insan hakları kavramına bu kadar değer biçilmesi acaba nedendir? Bu soruların önemli olduğunu düşünmekteyiz. Kavramı anlamak adına doğru soruları sormak önemli bir eylemdir.
Birinci bölüm daha çok konu ile ilgili verilerin aktarıldığı bir bölümdür. İnsan hakları kavramına dair yapılan tanımlamalar ile başlamaktadır. İnsan hakları kavramına yapılan bir kaç tanımdan sonra tam bir mutabakat sağlanamasa da “insan hakları insan onurunun koruması için mevcut olan hakların bütünüdür” tanımı genel kabulmüş gibi görünmektedir. Ancak ne olduğu net olarak belli olmayan insan hakları kavramının kendisi gibi, ne olduğu belli olmayan ‘insan onuru’ kavramıyla açıklanmaya çalışılması da trajikomik bir durum olsa gerektir. Kitabın genelinde eleştirel dilin hâkim olduğu görülecektir. Akademik bir kitap olması hasebiyle daha çok bilgi veren, yorumdan kaçınılan bir kitap olarak düşünülse de; yazar her başlık altında kendi yargılarını, bir başka yazarın sözü veya kendi ifadeleri ile belirtmiştir. Bunlardan biri de ilk bölümde “İnsan Hakları Nedir?” başlığı altında, bölümün sonunda aktardığı “İnsan Hakları başka hiçbir şeye inanmayan seküler bir kültürün en mühim inanç esası olmuştur”(Michael Ignatieff) cümlesidir. İnsan hakları kavramının ortaya çıktığı tarihsel süreç göz önünde bulundurulduğunda cümle yargı daha da anlam kazanacaktır. Kilise zulmüne karşı koyan Batı, hayatından Tanrı’yı çıkarmakta ve içinde bir boşluk oluşmaktadır. Bu boşluk bir nevi Hümanist bir kavram olan İnsan Hakları ile doldurulmaktadır.
Birinci bölümün ikinci alt başlığı olan “İnsan Haklarının Felsefi Hinterlandı” bölümünün başında kavramı anlama çabasında önemli görülen bir noktaya temas edilmiştir: “Çağımızın insan hakları modeli, bütün kusur ve eksikliklerine rağmen Batılı bir kavramdır ve Batı’nın tarihsel ve güncel çerçevesinde oluşmuş bir olgudur.”(Bülent Tanör) Bu sebeple insan haklarının felsefi hinterlandına yönelik bir araştırma doğrudan doğruya modern Batı düşüncesine, bu düşüncenin gelişimine ve temel parametrelerine yönelmek mecburiyetindedir. Bu önemli uyarıyı dikkate almak gerekir. Bir kavramı tanımlamak, anlamak, kullanmak için bu kavramın nerden geldiğini bilmek, bunun üzerine konuşmak gerekir. Diğer durumlarda kendimize ait olmayan bir kavramı sahiplenip ve buna dair pratikler oluştururken farkındalıktan yoksun bir durumla karşı karşıya kalabiliriz. Bu bölümde dikkate değer bir başka nokta ise insan hakları kavramı ile “şüphecilik, hümanizm, sekülerizm, rasyonalizm ve bireycilik” arasındaki ilişkinin aktarılması olarak dile getirilebilir.
İnsan haklarının bir inanç esası olarak nitelendirilmesine bir örneklem olarak kitabın birinci bölümün son kısmında geçen şu ifadelere bakılabilir: “Moderniteye kadar neredeyse bütün toplumlarda ahlakın ve hatta çoğu kez hukukun çerçevesi dinler tarafından çizilmektedir. İnsan hakları bunun ilk istisnasıdır. Bu haklarla tam olarak dinlerin üstlendiği bu kritik işlevin din dışı bir kurguyla çözümlenmesi yoluna gidilmektedir. İnsan hakları, her ne kadar doğal hukuk geleneğinin bir uzanımı da olsa seküler bir normatif kurgudur. Kendi ahlaki sistemini herhangi bir ilahi güce ya da metafizik öğeye referans vermeden türetir. Seküler yapısıyla dinlerin temel işlevini devralması bakımından insan hakları hem seküler hem de seküleristtir.”
İkinci bölümün önemli bir diğer başlığı “İslâm ve İnsan Hakları”dır. Önemli diyorum çünkü az ve öz bir eleştiri ile insan haklarının İslâm -aslında İslâm’ın ilişkisinden ziyade insan haklarının İslâm’ın içerisinde var olduğuna dair olan görü sahibi kişiler- ile ilişkisi ele alınmıştır. İslâm ve insan hakları ilişkisine girmeden önce önemli bir uyarı ile başlangıç yapmaktadır yazar: “Bütün bu tartışma boyunca insan haklarıyla kastedilenin ‘insanların haklarından’ fazlası olduğunu tekrar hatırlatalım. İslâm ile insan haklarının bağdaştığı öne sürüldüğünde basitçe İslâm’ın insanlara bir takım haklar tanıdığı ifade edilmediği gibi, İslâm ile insan hakları uyumsuzdur denildiğinde de İslâm’ın insanların hakları olduğunu reddettiği öne sürülmemektedir. İnsan hakları tabiriyle insanların hakları değil, birinci bölümün ilk kısmında açıklandığı üzere, felsefi, tarihsel ve hukuki derinliği olan Batı menşeli ve evrensel olma iddiasındaki özel normatif kurgu ifade edilmektedir.” Bu uyarı önemlidir: Olayı anlamak ve tarafgirlik yapmamak adına neyden bahsedildiğini aktarmak. Söylemi olumsuzlamak için bir taraf olmaktan ziyade olayı anlamaya dönük bir bakış ile yaklaşılmalıdır.
Kitabın ikinci bölümünün sonlarına doğru yazarın tespit ettiği önemli hususlardan biri de: “İnsan hakları kuramı bakımından en büyük hak ihlalcisi olarak kabul edilen devlet aynı zamanda hakları ikâme eden tek makamdır” tespitidir.
Sonuç olarak ifade emek gerekirse insan hakları kavramı bağlamında Türkçe literatürde yazılmış bu kapsamda pek fazla eser olmadığı için önemli bir noktada durmaktadır. İnsan hakları kavramını konuşurken, anlamaya çalışırken dikkat edilmesi gereken hususlara değinildiği kanaatindeyiz. Son olarak kitabın sonunda yazarın ifadesi ile cümlelerimize son verelim: “Netice itibariyle her türlü iktidarın etkin bir şekilde sınırlandırıldığı, kimsenin diğerleri üzerinde ilahlık taslayamadığı ve kimsenin kimseyi kullaştıramadığı, özgürlük, eşitlik ve adaletin egemen olduğu bir dünya için mevcut insan hakları kuramından fazlasına ihtiyacımız olduğu aşikar görünmektedir. İnsan hakları olası alternatiflerden yalnızca biridir, es geçilmeyecek bir kültürel ve ideolojik bagajla yüklüdür ve bu hakların ciddi birtakım eksiklik ve sorunlarla malul olduğu güçlü bir şekilde savunulabilir.”
Yazar