Kafka’nın “Metamorfoz/Dönüşüm”deki Bay Samsa bir sabah kendisini bir böceğe dönüşmüş olarak bulduğunda babası, annesi ve kız kardeşi dehşet içinde kalmışlar, başlarda bir ailenin göstermesi gereken üzüntüyü derinden hissetmişler, endişeli günler geçirmişlerdir. Uzun sayılmayacak bir süre sonra annesi, babası ve kız kardeşi Gregor Samsa’nın bu böcek halini kanıksamışlar, tek dertleri “bir böcek ile nasıl yaşayabilecekleri” noktasında düğümlenmiştir.
Etrafı pislettiğinden, boşu boşuna bir oda işgal ettiğinden, yerli yersiz ortaya çıkışından, kaçırttığı hizmetçilerden şikâyet eder olmuşlardır. Sevgi, merhamet, üzüntü ve keder yerini iğrenmeye bırakmıştır. Yaşamına bir insan olarak başlayan Gregor Samsa, nihayetinde bir böcek olarak ölmüştür. Bay Samsa’nın kalıntılarını hizmetçi kadın alelacele süpürüp herhangi bir süprüntü olarak dışarıya attığında bu küçük burjuva aile derin bir nefes almış, patronlarına mazeret notları göndererek sevgili oğullarının ve biricik ağabeyinin ölüm gününü bir kutlama gününe çevirmişlerdir.
Heidegger, vicdanı, geleneksel olarak ahlâki temelleri olan “tanrının sesi” olarak emirler ve yasaklar bütünü olarak kolektif bir anlama atıf yapan tarifi eksik bulur. Vicdan, kolektif “yapma” ya da “yapmama” durumu değildir. Vicdan, bireysel olarak kolektif tutumdan bağımsız bir şeyi yapma ya da yapmama durumudur. Heidegger, vicdanın ancak “sorumluluk sahibi” olmakla açığa çıkabileceğini söyler. Kolektif tutumların nihayetinde “köleleştirici” mahiyetine işaret ederek, vicdanın çağrısının ne tanrıdan ne de toplumdan yükseldiğini; sorumluluk sahibi insanın kendi içinden yükseldiğini ifade eder. Kolektif gerçeklik doğrultusunda hareket eden, tepki veren birey köledir ve kölenin bir vicdanı yoktur.
Heidegger’e göre bakarsak; Gregor Samsa’nın durumundaki vicdan kaybı, roller bağlamında “kolektifleşmiş bir gerçekliğe” aykırılığın getirmiş olduğu “kölevari bir hissizliktir”. Gregor Samsa’nın bir böceğe dönüşmesinin kendisi bir trajedi değildir. Buradaki esas trajedi, sanayi toplumunun getirmiş olduğu rollerden kopuştur. Kolektif gerçekliğe aykırılığı en başta hisseden bizatihi Gregor Samsa’nın kendisidir. Bay Samsa için önemli olan, endişe duyulması gereken şey, olağanüstü bir durum olan bir böceğe dönüşmek değil, işe geç kalmaktır. Gözü sürekli saattedir. İşe gitmelidir. Bu dehşetengiz durumda gözüne ilişen detaylar, dönüşmüş olduğu hal ile ilgili detaylardan ziyade yaptığı işle alakalı detaylardır.
Babası ve annesi için biricik oğulları artık bir çalışan değildir. Kız kardeşi için de artık bir utanç vesilesidir. Ailenin bütün üyeleri bir çalışandır ve çalışmakta olduklarından, geleceğe ait planları vardır. Bu plan içinde bir böcek ile yaşamak asla yoktur. Bu küçük burjuva ailesi için en büyük sorun hizmetçi bulamamaktır. Hizmetçiler Böcek Samsa’dan (artık bir Bay Samsa değildir) korkup kaçmaktadırlar. Diğer önemli sorun ise boş odaların kiraya verilmesi ile oluşan gelir hesaplarında ortaya çıkmaktadır. Bay Samsa Durkheim’in “Organik Toplumunda” bir çalışandı ve çalışmasının karşılığında bir gelire sahipti. Bay Samsa, reisi kendisi olmayan ailesi ile birlikte yaşamasına rağmen işgal etmiş olduğu odanın ücretini zımni olarak ödemekteydi. Artık bir çalışan ve dolaysız olarak bir gelire sahip olmayan Böcek Samsa, işgal etmiş olduğu odanın bedelini ödeyemediği için bir gelir kaybının baş sorumlusu olarak tam bir işgalci ve düpedüz bir bozguncudur.
Durkheim, sanayi devrimi ile birlikte uzmanlaşmanın arttığını, sermaye birikiminin büyük ölçekli akışkanlığı ile sanayinin bir “çağ” oluşturacak şekilde büyük bir gelişim gösterdiğini ve bütün bu hareketlenme ile birlikte karmaşık bir işbölümünün oluştuğunu tespit eder. Durkheim, toplumsal işbölümünün hem birbirlerinden bağımsız, hem de birbirleri ile olan karmaşık illiyyetinin, geleneksel toplumları ayakta tutan mekanik dayanışmayı anlamsızlaştırarak, artık organik dayanışmanın belirleyici konuma yükseldiğini iddia ederek, işbölümünü yaşamsal bir işlev olarak görür. Durkheim’da işbölümü işlevselliğinin yaşamsal oluşu; toplumu bireyler ile birlikte fakat bireyleri aşan canlı bir organizma olarak görmesinden dolayıdır. Organik dayanışma, korporatif/kolektif bir dayanışma olup organik dayanışmanın yaslandığı toplumsallıkta asıl olan toplumun bizatihi kendisidir.
Durkheim, birey ve toplum ayrımı üzerinden örgütlenmenin gerekliliğinden bahseder. Örgütlenmenin gerekliliği ise; bireyi toplumsala uymaya zorlamaktır. Bu bağlamda bireyi toplumsala uymaya zorlayacak örgütlenme baskısı ahlâki bir disiplindir. Durkheim, meslek ahlâkını genel ahlâktan, toplumsal işbölümünün üretmiş olduğu yaptırım gücünü genel hukuktan ayırır. Meslek ahlâkı ve toplumsal işbölümü, genel ahlâkın yazılı olmayan ve yerleşik hukukun yazılı olan bağlayıcılığını ve yaptırım gücünü aşmaktadır. Çünkü toplumsal karşılığı bulunan ahlâkı ve meriyetteki hukuku oluşturan, belirleyen ve yerleştiren meslek ahlâkına dayalı toplumsal işbölümünün organik dayanışmasının kendisidir. Herhangi bir meslek erbabının işini savsaklaması, genel ahlâk ve genel toplum nezdinde affedilebilir bir disiplinsizlik olarak görülürken ve çoğu zaman da kamu bilinci bunu kayıtsızlıkla karşılarken, o meslek erbabı kendi meslek grubu içinde suçlu muamelesi görür.
Bu bağlamda Bay Samsa’nın Böcek Samsa’ya dönüşmesi, kolektif gerçeklikten bir kaçış olarak affedilemez bir suç olarak karşımıza çıkmaktadır. Toplumsallıklar hukuksuz olamayacağı için hukuku işleten otoritenin niteliği ve niceliği kolektif gerçeklik bağlamında dolaysız olarak vicdanın kaybında meşrulaştırıcı ve hatta vicdanın kaybını teşvik edici önemli bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Bay Samsa’nın bir çalışan olarak ait olduğu işletmenin sermayesi ile iş yapabilme yetisini koruyan, Samsa ailesinin geleceğe ait planlar yapabilmesinin art alanında güçlü bir şekilde duran devlet/otorite vicdanı, olması gereken yerden yani bireyden kendi uhdesine almakla vicdanı kurumsallaştırarak öldürmüştür.
Siyasal bir anlam yüküne karşılık gelen yurttaş/vatandaş, siyasal bir özne olmasına karşın bu öznellik bir bireye karşılık gelmemektedir. Vicdan kaybının müsebbibi kolektif gerçekliği inşa eden yahut inşa edilmiş kolektif gerçekliği koruyan, kollayan devlet/otorite vicdansızdır. Daha ileri bir merhale olarak “ötekisi” merkezinde kurgulanan toplumsal ve bireysel olarak seküler, kamu ve özel hukuk anlayışı olarak da laik olmak zorunda olan ulus-devlet siyasal örgütlenmesi, vicdanı metafizik kategoride algıladığı için sahih gerçeklikler bağlamında açığa çıkan vicdanın sesini duyamaz.
Jean-Jacques Rousseau’nun çocukları, onun “toplum sözleşmesi” kavramı ile çıkarların uzlaşması için Fransa’yı ateşe verdiklerinde, esas patronun büyük burjuva olduğunu Paris Komünü’nde diri diri ateşe verildiklerinde anlamışlardı ama vicdana sağır olan ulus-devletin siyasal bedenini oluşturan yurttaşlar, çoktan burjuva ekonomi politiğinin gönüllü köleleri olmuşlardı. Daha önce Jakobenlerin devrimi koruma ve kollama noktasında ‘Genel İradeyi/Milli İradeyi” aşırı şiddet kullanarak kendi uhdelerinde temsil ediliyor olduğu iddiası ile devrim kendi çocuklarını insafsızca yerken olduğu gibi.
Devrim ile kamusal ve özel alanlardan kovulan din parantezindeki her türden metafizik çıktılar, yeni rejimle birlikte rasyonel bir kılığa bürünerek bu defa şeytanın ordusu olarak geri döndü. En başta ulus-devletin bizatihi kendisi iri bir metafizik kavram olarak kısa zamanda kendi kutsallarını üretti. Değiştirilmesi teklif dahi edilemez cumhuriyetin bölünmez bütünlüğü ilkesi, hain ve satılmış damgası ile kardeşlerini katleden jakoben amentüsüdür.
Ulusun esenliği nam altında ihdas olunan her türden uygulamalara karşı oluşan toplumsal muhalefet, “kamu vicdanı” hayaleti ile anında ölüme mahkûm edilmektedir. İmparatorların, kralların, sultanların, meliklerin kendi bedenlerinde vücut bulan siyasallıkları nihayetinde kendi imkânları ile sınırlı idi. Askerleri profesyonel yani paralı askerlerdi. Ulus-devletin siyasal bedenini oluşturduğu iddia olunan yurttaş/vatandaş yurt savunması ile yükümlüdür ve ulus-devletin siyasal muktedirleri tarafından işaret olunan “ötekisini” vicdanı sızlamadan öldürmesi emredilmiştir. Kolektif gerçeklik içerisinde artık bireysel olarak neyin iyi ya da neyin kötü olduğunu sormaz, ulusun selameti için aşırı bir vazife duygusu ile hareket eder.
Tolstoy, Orduya katıldığında subaylardan birinin, yürüyüşte sırayı bozduğu gerekçesiyle bir askeri dövdüğüne tanık oluşunu anlatır. Tolstoy subaya şöyle der: “Kendin gibi bir insana bu şekilde davranmaktan utanmıyor musun? Hiç mi İncil okumadın?” Subay şöyle karşılık verir: “Peki sen, hiç mi Ordu Tüzüğü okumadın?” Bu olayı nakleden Julien Benda, “İnsanları maddi şeyleri elde etmeye yöneltenlerin adalet ve insafa ihtiyacı yoktur.” diyor ve devam ediyor: “Avrupa’da… nüfuzlu ahlâkçılarının çoğu, özellikle de Fransa’daki yazarlar, insanlığı İncil’i küçümsemeye ve Ordu Tüzüğünü okumaya çağırıyorlar.”
Çıkar temelli inşa edilen kolektif gerçeklikler, ekonomi politiği ve dolaysız olarak reel politiği oluşturur. Reel politik; devletin/otoritenin kendisini ve kendisini var eden çıkar örüntülerinin oluşturduğu kolektif gerçekliklerin, önceliklerinin ve tehdit algılarının temel gerçeklik olarak kabul edilmesidir. Zulmün tarifi ile zalimin kim olduğuna dair değer yargıları bu doğrultuda şekillenir.
Kolektif gerçekliğin reel politik eli ile sunmuş olduğu ikna vasıtaları görünüşte güçlü argümanlara sahiptir. Fakat gerçeklikleri ait oldukları ekosistemin bütünlüğünden kopartmış olduğu için sunmuş oldukları gerçeklik sahtedir ve süreç içinde patolojik çıktıları ile geleceği ifsat etmektedir. Güncelde açığa çıkan vicdan görüngüleri bu sahteliğin derin izlerini, daha doğru bir ifade ile travmalarını taşımaktadır. Çevrecilerin ve hayvan severlerin insan türüne neredeyse düşman kesilmesi ve insana yapılan zulümlere kayıtsız kalması gibi… Zalimin tarifi ile zulmün neler olduğuna dair yargıları gömülü bulunan ideolojik ve toplumsal kolektif gerçeklikler bağlamında oluştukça vicdan aşikâr olacağı zemini ile birlikte bir kayıp yaşamaktadır ve vicdan çıktısı gibi görülen eylem ve söylemler toplumsal ya da toplumlararası çelişkiyi ve çatışmayı derinleştirmektedir.
Kolektif gerçeklik bağlamında bir vicdan kaybı yaşanıyorsa ve vicdanın neşet ettiği kaynak, kolektif gerçekliğin köleleştiremediği bireyse bu birey kimdir? Kolektif gerçekliklerin dayatmalarına karşın “kendi olabilmeyi başarabilen” özne bireydir. Kendi olabilmeyi başarabilme kavramı; seküler/laik/zalim anlayışın kamu ve özel alanlardan şiddet kullanarak çıkardığı “kul olabilme” yetisine işaret etmektedir.
Yaratılmış olanı Yaratıcıdan ayıran en temel özelliklerden biri de sınırlı ve sonlu olma durumudur. Bir varlık hâline gelme durumunun söz konusu olması her daim soyut ya da somut sınırların çizilmesiyle mümkün olur. Çünkü sınırsızlık ya da sonsuzluk aslında bir çeşit yokluk formu olarak da düşünülebilir; bu sebeple bu hikâye aynı zamanda yokluktan varlığa, ademden Âdem’e geçiş hikâyesidir.
Daha önce toplumsal ilişkilerce belirlenen insan modeli, toplumsal ilişkilerin belirlediği, ahlakın belirlediği, dinin belirlediği ya da daha çok böyle pagan toplumlarında da olsa oradaki kabilevi töre ilişkilerinin belirlediği insan modeli Sanayi Devrimi ve hemen sonrasında 19. yüzyılda ise bu defa daha iktisadi içerikle tanınmaya başlanıyor. Burada şöyle bir tartışma ortaya çıkıyor: Acaba insan doğasını nasıl tanımlayabiliriz, bir insan doğası var mı, bu insan doğası gerçekten hani toplumsal ilişkiler tarafından mı belirleniyor yoksa ekonominin merkezde olduğu ve ekonominin diğer tüm toplumsal ilişkileri belirlediği bir insan doğası mı, bu insanı nasıl tanımlayabiliriz?
Çocuğu yaşam ve gerçekle karşı karşıya getiren kitaplar; dilin anlatım gücünü, güzelliğini ve musikisini de sunar. Sanatsal niteliği olan resimleriyle, sözcüklerin estetik yönüyle kitaplar; okul öncesi dönemden itibaren çocukları ana dilinin güzelliğiyle karşılaştırır. Böylece çocuk, hem okuma kültürü edinir hem de estetik duyarlılığa sahip olur.
İslâmcılık’a ve İslâmcılara ne olduğu tartışması büyük bir kitleyi çoktan beridir usandırmış olsa da bilhassa bu fikriyata emek ve gönül vermiş olanlar, yılgınlık, endişe ve ümit gel-gitleri arasında konuyu tartışmaktan yüksünmüyor. 1990’lardan beri izleyenleri bıktırırcasına sürdürülen iflas ve inkıraz, ölüm ve dirim anlatıları, tartışmaları başlatan kimilerinin başlarına -zindan dâhil- gelen her türlü akıbetten sonra dahi …
Her türlü bozukluk ve şirk inançlarına karşın, ne pahasına olursa olsun Kitap Ehli’ni cennete sokmak için türlü teviller yapan veya gözyaşı dökenlerin, Allah’ın “Sizin inandığınız şeylere onlar da inanırlarsa doğru yolu bulmuş olurlar…” (Bakara/137) dediğini, doğru adres olarak “Allah katında din, şüphesiz İslâm’dır…” (Âl-i İmrân/3) adresini gösterdiğini ve “Kim İslâm’dan başka bir din ararsa ondan kabul edilmeyecektir. O, ahirette de kaybedenlerdendir.” (Âl-i İmrân/85) diyerek İslâm’dan başka bir dini Allah’ın kabul etmeyeceğini ve ondan başka bir din peşinde olanların ahirette kaybedeceklerini
Kolektif Gerçeklik Bağlamında Köleleştirilmiş Bireyde Vicdanın Kaybı
Kafka’nın “Metamorfoz/Dönüşüm”deki Bay Samsa bir sabah kendisini bir böceğe dönüşmüş olarak bulduğunda babası, annesi ve kız kardeşi dehşet içinde kalmışlar, başlarda bir ailenin göstermesi gereken üzüntüyü derinden hissetmişler, endişeli günler geçirmişlerdir. Uzun sayılmayacak bir süre sonra annesi, babası ve kız kardeşi Gregor Samsa’nın bu böcek halini kanıksamışlar, tek dertleri “bir böcek ile nasıl yaşayabilecekleri” noktasında düğümlenmiştir.
Etrafı pislettiğinden, boşu boşuna bir oda işgal ettiğinden, yerli yersiz ortaya çıkışından, kaçırttığı hizmetçilerden şikâyet eder olmuşlardır. Sevgi, merhamet, üzüntü ve keder yerini iğrenmeye bırakmıştır. Yaşamına bir insan olarak başlayan Gregor Samsa, nihayetinde bir böcek olarak ölmüştür. Bay Samsa’nın kalıntılarını hizmetçi kadın alelacele süpürüp herhangi bir süprüntü olarak dışarıya attığında bu küçük burjuva aile derin bir nefes almış, patronlarına mazeret notları göndererek sevgili oğullarının ve biricik ağabeyinin ölüm gününü bir kutlama gününe çevirmişlerdir.
Heidegger, vicdanı, geleneksel olarak ahlâki temelleri olan “tanrının sesi” olarak emirler ve yasaklar bütünü olarak kolektif bir anlama atıf yapan tarifi eksik bulur. Vicdan, kolektif “yapma” ya da “yapmama” durumu değildir. Vicdan, bireysel olarak kolektif tutumdan bağımsız bir şeyi yapma ya da yapmama durumudur. Heidegger, vicdanın ancak “sorumluluk sahibi” olmakla açığa çıkabileceğini söyler. Kolektif tutumların nihayetinde “köleleştirici” mahiyetine işaret ederek, vicdanın çağrısının ne tanrıdan ne de toplumdan yükseldiğini; sorumluluk sahibi insanın kendi içinden yükseldiğini ifade eder. Kolektif gerçeklik doğrultusunda hareket eden, tepki veren birey köledir ve kölenin bir vicdanı yoktur.
Heidegger’e göre bakarsak; Gregor Samsa’nın durumundaki vicdan kaybı, roller bağlamında “kolektifleşmiş bir gerçekliğe” aykırılığın getirmiş olduğu “kölevari bir hissizliktir”. Gregor Samsa’nın bir böceğe dönüşmesinin kendisi bir trajedi değildir. Buradaki esas trajedi, sanayi toplumunun getirmiş olduğu rollerden kopuştur. Kolektif gerçekliğe aykırılığı en başta hisseden bizatihi Gregor Samsa’nın kendisidir. Bay Samsa için önemli olan, endişe duyulması gereken şey, olağanüstü bir durum olan bir böceğe dönüşmek değil, işe geç kalmaktır. Gözü sürekli saattedir. İşe gitmelidir. Bu dehşetengiz durumda gözüne ilişen detaylar, dönüşmüş olduğu hal ile ilgili detaylardan ziyade yaptığı işle alakalı detaylardır.
Babası ve annesi için biricik oğulları artık bir çalışan değildir. Kız kardeşi için de artık bir utanç vesilesidir. Ailenin bütün üyeleri bir çalışandır ve çalışmakta olduklarından, geleceğe ait planları vardır. Bu plan içinde bir böcek ile yaşamak asla yoktur. Bu küçük burjuva ailesi için en büyük sorun hizmetçi bulamamaktır. Hizmetçiler Böcek Samsa’dan (artık bir Bay Samsa değildir) korkup kaçmaktadırlar. Diğer önemli sorun ise boş odaların kiraya verilmesi ile oluşan gelir hesaplarında ortaya çıkmaktadır. Bay Samsa Durkheim’in “Organik Toplumunda” bir çalışandı ve çalışmasının karşılığında bir gelire sahipti. Bay Samsa, reisi kendisi olmayan ailesi ile birlikte yaşamasına rağmen işgal etmiş olduğu odanın ücretini zımni olarak ödemekteydi. Artık bir çalışan ve dolaysız olarak bir gelire sahip olmayan Böcek Samsa, işgal etmiş olduğu odanın bedelini ödeyemediği için bir gelir kaybının baş sorumlusu olarak tam bir işgalci ve düpedüz bir bozguncudur.
Durkheim, sanayi devrimi ile birlikte uzmanlaşmanın arttığını, sermaye birikiminin büyük ölçekli akışkanlığı ile sanayinin bir “çağ” oluşturacak şekilde büyük bir gelişim gösterdiğini ve bütün bu hareketlenme ile birlikte karmaşık bir işbölümünün oluştuğunu tespit eder. Durkheim, toplumsal işbölümünün hem birbirlerinden bağımsız, hem de birbirleri ile olan karmaşık illiyyetinin, geleneksel toplumları ayakta tutan mekanik dayanışmayı anlamsızlaştırarak, artık organik dayanışmanın belirleyici konuma yükseldiğini iddia ederek, işbölümünü yaşamsal bir işlev olarak görür. Durkheim’da işbölümü işlevselliğinin yaşamsal oluşu; toplumu bireyler ile birlikte fakat bireyleri aşan canlı bir organizma olarak görmesinden dolayıdır. Organik dayanışma, korporatif/kolektif bir dayanışma olup organik dayanışmanın yaslandığı toplumsallıkta asıl olan toplumun bizatihi kendisidir.
Durkheim, birey ve toplum ayrımı üzerinden örgütlenmenin gerekliliğinden bahseder. Örgütlenmenin gerekliliği ise; bireyi toplumsala uymaya zorlamaktır. Bu bağlamda bireyi toplumsala uymaya zorlayacak örgütlenme baskısı ahlâki bir disiplindir. Durkheim, meslek ahlâkını genel ahlâktan, toplumsal işbölümünün üretmiş olduğu yaptırım gücünü genel hukuktan ayırır. Meslek ahlâkı ve toplumsal işbölümü, genel ahlâkın yazılı olmayan ve yerleşik hukukun yazılı olan bağlayıcılığını ve yaptırım gücünü aşmaktadır. Çünkü toplumsal karşılığı bulunan ahlâkı ve meriyetteki hukuku oluşturan, belirleyen ve yerleştiren meslek ahlâkına dayalı toplumsal işbölümünün organik dayanışmasının kendisidir. Herhangi bir meslek erbabının işini savsaklaması, genel ahlâk ve genel toplum nezdinde affedilebilir bir disiplinsizlik olarak görülürken ve çoğu zaman da kamu bilinci bunu kayıtsızlıkla karşılarken, o meslek erbabı kendi meslek grubu içinde suçlu muamelesi görür.
Bu bağlamda Bay Samsa’nın Böcek Samsa’ya dönüşmesi, kolektif gerçeklikten bir kaçış olarak affedilemez bir suç olarak karşımıza çıkmaktadır. Toplumsallıklar hukuksuz olamayacağı için hukuku işleten otoritenin niteliği ve niceliği kolektif gerçeklik bağlamında dolaysız olarak vicdanın kaybında meşrulaştırıcı ve hatta vicdanın kaybını teşvik edici önemli bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Bay Samsa’nın bir çalışan olarak ait olduğu işletmenin sermayesi ile iş yapabilme yetisini koruyan, Samsa ailesinin geleceğe ait planlar yapabilmesinin art alanında güçlü bir şekilde duran devlet/otorite vicdanı, olması gereken yerden yani bireyden kendi uhdesine almakla vicdanı kurumsallaştırarak öldürmüştür.
Siyasal bir anlam yüküne karşılık gelen yurttaş/vatandaş, siyasal bir özne olmasına karşın bu öznellik bir bireye karşılık gelmemektedir. Vicdan kaybının müsebbibi kolektif gerçekliği inşa eden yahut inşa edilmiş kolektif gerçekliği koruyan, kollayan devlet/otorite vicdansızdır. Daha ileri bir merhale olarak “ötekisi” merkezinde kurgulanan toplumsal ve bireysel olarak seküler, kamu ve özel hukuk anlayışı olarak da laik olmak zorunda olan ulus-devlet siyasal örgütlenmesi, vicdanı metafizik kategoride algıladığı için sahih gerçeklikler bağlamında açığa çıkan vicdanın sesini duyamaz.
Jean-Jacques Rousseau’nun çocukları, onun “toplum sözleşmesi” kavramı ile çıkarların uzlaşması için Fransa’yı ateşe verdiklerinde, esas patronun büyük burjuva olduğunu Paris Komünü’nde diri diri ateşe verildiklerinde anlamışlardı ama vicdana sağır olan ulus-devletin siyasal bedenini oluşturan yurttaşlar, çoktan burjuva ekonomi politiğinin gönüllü köleleri olmuşlardı. Daha önce Jakobenlerin devrimi koruma ve kollama noktasında ‘Genel İradeyi/Milli İradeyi” aşırı şiddet kullanarak kendi uhdelerinde temsil ediliyor olduğu iddiası ile devrim kendi çocuklarını insafsızca yerken olduğu gibi.
Devrim ile kamusal ve özel alanlardan kovulan din parantezindeki her türden metafizik çıktılar, yeni rejimle birlikte rasyonel bir kılığa bürünerek bu defa şeytanın ordusu olarak geri döndü. En başta ulus-devletin bizatihi kendisi iri bir metafizik kavram olarak kısa zamanda kendi kutsallarını üretti. Değiştirilmesi teklif dahi edilemez cumhuriyetin bölünmez bütünlüğü ilkesi, hain ve satılmış damgası ile kardeşlerini katleden jakoben amentüsüdür.
Ulusun esenliği nam altında ihdas olunan her türden uygulamalara karşı oluşan toplumsal muhalefet, “kamu vicdanı” hayaleti ile anında ölüme mahkûm edilmektedir. İmparatorların, kralların, sultanların, meliklerin kendi bedenlerinde vücut bulan siyasallıkları nihayetinde kendi imkânları ile sınırlı idi. Askerleri profesyonel yani paralı askerlerdi. Ulus-devletin siyasal bedenini oluşturduğu iddia olunan yurttaş/vatandaş yurt savunması ile yükümlüdür ve ulus-devletin siyasal muktedirleri tarafından işaret olunan “ötekisini” vicdanı sızlamadan öldürmesi emredilmiştir. Kolektif gerçeklik içerisinde artık bireysel olarak neyin iyi ya da neyin kötü olduğunu sormaz, ulusun selameti için aşırı bir vazife duygusu ile hareket eder.
Tolstoy, Orduya katıldığında subaylardan birinin, yürüyüşte sırayı bozduğu gerekçesiyle bir askeri dövdüğüne tanık oluşunu anlatır. Tolstoy subaya şöyle der: “Kendin gibi bir insana bu şekilde davranmaktan utanmıyor musun? Hiç mi İncil okumadın?” Subay şöyle karşılık verir: “Peki sen, hiç mi Ordu Tüzüğü okumadın?” Bu olayı nakleden Julien Benda, “İnsanları maddi şeyleri elde etmeye yöneltenlerin adalet ve insafa ihtiyacı yoktur.” diyor ve devam ediyor: “Avrupa’da… nüfuzlu ahlâkçılarının çoğu, özellikle de Fransa’daki yazarlar, insanlığı İncil’i küçümsemeye ve Ordu Tüzüğünü okumaya çağırıyorlar.”
Çıkar temelli inşa edilen kolektif gerçeklikler, ekonomi politiği ve dolaysız olarak reel politiği oluşturur. Reel politik; devletin/otoritenin kendisini ve kendisini var eden çıkar örüntülerinin oluşturduğu kolektif gerçekliklerin, önceliklerinin ve tehdit algılarının temel gerçeklik olarak kabul edilmesidir. Zulmün tarifi ile zalimin kim olduğuna dair değer yargıları bu doğrultuda şekillenir.
Kolektif gerçekliğin reel politik eli ile sunmuş olduğu ikna vasıtaları görünüşte güçlü argümanlara sahiptir. Fakat gerçeklikleri ait oldukları ekosistemin bütünlüğünden kopartmış olduğu için sunmuş oldukları gerçeklik sahtedir ve süreç içinde patolojik çıktıları ile geleceği ifsat etmektedir. Güncelde açığa çıkan vicdan görüngüleri bu sahteliğin derin izlerini, daha doğru bir ifade ile travmalarını taşımaktadır. Çevrecilerin ve hayvan severlerin insan türüne neredeyse düşman kesilmesi ve insana yapılan zulümlere kayıtsız kalması gibi… Zalimin tarifi ile zulmün neler olduğuna dair yargıları gömülü bulunan ideolojik ve toplumsal kolektif gerçeklikler bağlamında oluştukça vicdan aşikâr olacağı zemini ile birlikte bir kayıp yaşamaktadır ve vicdan çıktısı gibi görülen eylem ve söylemler toplumsal ya da toplumlararası çelişkiyi ve çatışmayı derinleştirmektedir.
Kolektif gerçeklik bağlamında bir vicdan kaybı yaşanıyorsa ve vicdanın neşet ettiği kaynak, kolektif gerçekliğin köleleştiremediği bireyse bu birey kimdir? Kolektif gerçekliklerin dayatmalarına karşın “kendi olabilmeyi başarabilen” özne bireydir. Kendi olabilmeyi başarabilme kavramı; seküler/laik/zalim anlayışın kamu ve özel alanlardan şiddet kullanarak çıkardığı “kul olabilme” yetisine işaret etmektedir.
İlgili Yazılar
Günah ve Tövbe İlişkisine Sınır Kavramı Üzerinden Varoluşsal Bir Bakış
Yaratılmış olanı Yaratıcıdan ayıran en temel özelliklerden biri de sınırlı ve sonlu olma durumudur. Bir varlık hâline gelme durumunun söz konusu olması her daim soyut ya da somut sınırların çizilmesiyle mümkün olur. Çünkü sınırsızlık ya da sonsuzluk aslında bir çeşit yokluk formu olarak da düşünülebilir; bu sebeple bu hikâye aynı zamanda yokluktan varlığa, ademden Âdem’e geçiş hikâyesidir.
Hayatın Merkezine Oturan Kaygı: Ekonomik Kaygılı İnsan Çağı
Daha önce toplumsal ilişkilerce belirlenen insan modeli, toplumsal ilişkilerin belirlediği, ahlakın belirlediği, dinin belirlediği ya da daha çok böyle pagan toplumlarında da olsa oradaki kabilevi töre ilişkilerinin belirlediği insan modeli Sanayi Devrimi ve hemen sonrasında 19. yüzyılda ise bu defa daha iktisadi içerikle tanınmaya başlanıyor. Burada şöyle bir tartışma ortaya çıkıyor: Acaba insan doğasını nasıl tanımlayabiliriz, bir insan doğası var mı, bu insan doğası gerçekten hani toplumsal ilişkiler tarafından mı belirleniyor yoksa ekonominin merkezde olduğu ve ekonominin diğer tüm toplumsal ilişkileri belirlediği bir insan doğası mı, bu insanı nasıl tanımlayabiliriz?
Çocuğun Beşerî ve Estetik Dünyasına Dokunmada Kitaplar
Çocuğu yaşam ve gerçekle karşı karşıya getiren kitaplar; dilin anlatım gücünü, güzelliğini ve musikisini de sunar. Sanatsal niteliği olan resimleriyle, sözcüklerin estetik yönüyle kitaplar; okul öncesi dönemden itibaren çocukları ana dilinin güzelliğiyle karşılaştırır. Böylece çocuk, hem okuma kültürü edinir hem de estetik duyarlılığa sahip olur.
İslamcılığın Müslüman Pragmatizminden Ötesi Var mıdır?
İslâmcılık’a ve İslâmcılara ne olduğu tartışması büyük bir kitleyi çoktan beridir usandırmış olsa da bilhassa bu fikriyata emek ve gönül vermiş olanlar, yılgınlık, endişe ve ümit gel-gitleri arasında konuyu tartışmaktan yüksünmüyor. 1990’lardan beri izleyenleri bıktırırcasına sürdürülen iflas ve inkıraz, ölüm ve dirim anlatıları, tartışmaları başlatan kimilerinin başlarına -zindan dâhil- gelen her türlü akıbetten sonra dahi …
Kitap Ehli İslâm’ı Kabul Ederse Ne Kaybeder Yahut Ne Kazanır?
Her türlü bozukluk ve şirk inançlarına karşın, ne pahasına olursa olsun Kitap Ehli’ni cennete sokmak için türlü teviller yapan veya gözyaşı dökenlerin, Allah’ın “Sizin inandığınız şeylere onlar da inanırlarsa doğru yolu bulmuş olurlar…” (Bakara/137) dediğini, doğru adres olarak “Allah katında din, şüphesiz İslâm’dır…” (Âl-i İmrân/3) adresini gösterdiğini ve “Kim İslâm’dan başka bir din ararsa ondan kabul edilmeyecektir. O, ahirette de kaybedenlerdendir.” (Âl-i İmrân/85) diyerek İslâm’dan başka bir dini Allah’ın kabul etmeyeceğini ve ondan başka bir din peşinde olanların ahirette kaybedeceklerini