“…hikâyenin güzergâhı, diğer yerlere gerek kalmayacak kadar bellidir.”
Bizde ilim ehline verilen değer, O’nun ‘hakikate verdiği değerden’ ileri gelir. Çünkü O’nun elinde karanlıkta ışık, ışıkta karanlık vardır. Bir şey beklenir O’ndan: Hiçbir kaygıyla hakikat yolundan ayrılmaması… Gördüğü, bildiği hakikati eğriltmemesi… Bu ‘hakikat yolculuğu’nda yolculuğuna gölge düşürecek bir sofraya oturmaması…
O, zifiri karanlıklar içinde kalmak istemeyenlerin önüne ışık tutandır. Gündüzün içindeki ‘güne kara çalacak’ işaretleri görmek isteyenlere ‘karanlık’ları görür ve gösterir.
Kim karanlıkta kalmak ister ki? Bile bile tabiî ki kimse istemez!
Peki, ya kişinin bildiği en aydınlık, ‘gün batımı karanlığıysa’… İşte O’na da, bunun bir ‘yalancı aydınlık’ olduğunu, ‘fecri sadık’ınsa “…ancak şu şu şartlar sağlanırsa…” der ve hem o şartların sağlanmadığını söylemiş, hem de sadık fecrin sahici işaretlerini göstermiş olur.









Henüz değerlendirme yapılmadı.