“Vicdan, vicdan…
Ey ilahi içgüdü! Ölümsüz semavi sada!
Zavallı cahil yaratıkların en güvenilir rehberi,
sensiz hayvanlardan farksız olur,
kötülükten kötülüğe sürüklenir, özsüz bir akıl gücünün ve yasasız bir aklın sürüklemeleriyle,
üzücü sonların ve ağır yanlışların avı olurdum..”
Rousseau, Emile
Ne olduğu, kendisine nasıl ve ne zaman sahip olduğumuz hakkında kesin bilgilerin olmadığı bir kavram üzerine konuşuyoruz: Vicdan…
El-insaf, el-vicdan diyoruz bir ‘vicdansızlık’ karşısında… Buyrun, bir kelime daha; ‘vicdansızlık’!
Ahlâki bütünlüğümüzü bulduğumuz yer belki de… İnsanın içindeki ‘mahkemesi’. İsteyerek veya istemeyerek döndüğünde ‘azap’, ‘huzur’, ‘ferahlık’, ‘elem’, ‘acı’, ‘rahatlık’ bulduğu yer ‘vicdan’. Kendini kandırmaya çalışsa da insan, çoğu kez yanlış hüküm vermeyen mahkeme…
Vicdanı ‘bilinç’ten yoksun ele alabilir miyiz? Bilakis bilinç ve idrakten ayrı ele alınabilir bir kavram değildir kanaatimizce. Bilinç ve idrakle ilgilidir, yapılması gereken terkedildiğinde içimizde hissettiğimiz acı, sızı, pişmanlık…
Vicdansızlık dediğimizde ‘insanın bu içindeki sesi hissedemez’ oluşu, içindeki mahkemenin yapılamaz oluşu.






