Bir rap müziği süperstarı milyonlarca dolarlık turnenin dışında kalmayı göze alabiliyor, bir film yıldızı, hayatının projesinden sökülüp atılmasına aldırmıyor, bir basketbolcu doğrudan başka bir şey söylemediği için cezalandırılan başka bir sporcunun maddi külfetini hiç yüksünmeden üstleniyor, hahamlar, imamlar, papazlar, ateistler, tanrıyla dertlenmeyi nicedir unutmuşlar hep aynı yerde saf tutuyor.
Filistin ve Gazze dayanışması dünyanın çekirdeğinden daha sıcak, siyonistliğinden utanmayanları yakıp kavunuyor. “7 Ekim’de Hamas…” diye geveleyenler akılla, gerçekle tepeleniyor. Taksiciler taksiden kovuyor mazlum makyajlıları, kafelerde, alışveriş merkezlerinde, şehrin göbeğinde ne kadar zalim oldukları yüzlerine haykırılıyor. Tatil beldelerinde dünyanın dört bir yanından gelen vicdanlı insanlar,kanlı üniformalarından soyunmuş IDF’li askerlere nehirden denize dersi veriyorlar.
Medya ayağı hiç farklı değil, sürüngen soğukkanlılığındaki BBC programcıları hakikat kendilerini dört bir taraftan kuşatırken çözülmeye başlıyorlar: Evet diyorlar, vaktiyle yahudilere şunlar şunlar yapılmıştı ama şimdi aynılarını hatta fazlalarını yahudi trajedisine sığınan siyonistler yapıyor. İsrail bilmemnesi çıldırıyor, bilmiyorsunuz diyor, biz acı şampiyonuyuz, en mazlumuz, sonsuz mazlumuz, kırk kez kökümüz kurutuldu mazlumuyuz, sadece kendimizi savunuyoruz. Ordularının savunma kuvvetleri adını taşıması nasıl tesadüf değilse, gaz odaları ve sabun mitolojisine dünyanın yarıdan çoğunun iman etmesi de tesadüf değil. Eşsiz olmalıydılar ki yaptıkları her şeye kılıf bulabilsinler. Yakıldık, zehirlendik, deneylerde fare olduk, sabun olduk… onların üç-beş bebeği ölmüş çok mu? Garaudy, Finkelstein, Gabor Mate gibi büyük beyinler eskinin trajedisinden haklılık devşirmelerinin önünde Çin seddini işten saymaz asaletle dikiliyorlar.
Çiçek çocukları, sivil haklar mücadelesini, tuz yürüyüşünü, efsanevi boykotları görmedim. Okudukça hayran kaldım gösterilen çabaya, şaşmaz azime, dayanışmaya. Eskiyi yüceltmenin kolaycılığına rağmen önümüzde yükselen asalet çağları aşmış ve seleflerini yaya bırakmış gözüküyor. Globalizasyon korkunç bir bedel pahasına ilk büyük meyvesini verdi: Dünyadaki bütün iyi insanlar aynı safta diziliyor. Aynı insan dilini konuşuyor, aynı şeyden nefret ediyor ve aynı halk için gözyaşı döküyor.
Geçenlerde harika bir haber okudum ve kalbimdeki büyük hüzünden bir zeytin ağacı filizlendi. Dedesinin ruhunun ruhu abla oldu. Rim’i ve dedesini öldürdüler ama doğuma, umuda bebeğe güç yetiremediler. Bütün büyük hikâyelerde benzer muştu var sanki: Büyük katliamlara rağmen zalimler hedefine ulaşamıyor. Bir bebek ıngası onların tüm yaygaralarını bastırıyor, yılanları, ejderhaları, füzeleri, görünmez uçakları, geçilmez gökkafesleri yutuluyor. Aramadık yer bırakmadıklarını her sandıklarında Musa doğuyor, Muhammed doğuyor, Zeynep doğuyor Rim doğuyor. Öyle bir doğum ki altlarından yer çekiliyor, gökkubbe üstlerine devriliyor.
Bu koca umut yazısını aksayan yanlara parmak basarak ve düzeltme yönünde işaretler saçarak noktalamak istiyorum. Osman, kuyunun yarı hissesini alınca müslümanlar Yahudinin gününde kuyudan su içmemişlerdi. Dünyayı dize getiren İngiliz tekstili Bapu’nun minnacık gövdesi altında parça pinçik olmuştu. Hindistan’ın baldırıçıplakları yün eğirip üstlerini sarmışlar, Lordlara da macesteye de havalı kumaşları iade etmişlerdi. Montgomery’de yüzbinlerce siyah yurttaş bir yılı aşkın süre kilometrelerce yürüyüp işlerine giderek, otobüse insan gibi binme hakkını elde etmişti. Gözümüzün önünde yaşananların destansı yanını vurgulamıştım ama çok ciddi kazanımlar elde etmek için daha da bastırmalı, tavizsiz durmalı, fedakarlık ajandamıza koyu kalemle notlar almalı ve iyice yakınlaşmalıyız. Kendi küçücük kasabamızda bile dünyanın o en büyük ama en iğrenç şirketlerinin ürünleri satılıyor. Futbol için gözümüzü oymayı biliyoruz lâkin birlikte mahalle marketine (bakkal kalmadı) gidip “şunları satmayın, satarsanız almayacağız ve buraya gelmeyeceğiz” diyemiyoruz. Dinlenme tesisinde arabanın kapısını açıp kendisine doğru gelen babasına telaşla bağıran çocuğu hiç unutmayacağım, dik duruşun resmi çizilmiş, bestesi yapılmıştı: “Baba onlar boykoy, boykot!”
Siyonistlerin bir küresel ekonomi gücü olduğunu anlamadıkça ve ona karşın yaşamayı planlamadıkça daha çok Rimler ölecek, daha çok göreceğiz o arsız politikacı sırıtışlarını, daha çok duyacağız sarı soytarının “barışı ben başardım” cırlamasını. Ekonomik varlığımızı tahkim ederken bilgi iktidarının da altını oyacağız tarihin büyük lağımcıbaşlarını selamlarcasına. Vicdanlı insan çok, vicdanlı insanlar eliyle kurulan mecralar cılız değil, hocamın güzel sözünü uyarlayarak sükut ediyorum: İnsanlık karın doyurur mu sorusu abes bir sorudur. Biz insan olacağız ve ardımıza bakmayacağız.
Sanıyoruz ki kutsal olan her şey, sadece ona sövenler ya da yok sayanlar tarafından tehdit ediliyor. Oysa günümüzün dijital panayırı artık bize bambaşka bir gerçeği fısıldıyor:
Bir anlatıda, anlatanın kim olduğu, anlatılan şeyin kaderini belirler. Conrad’ın “Karanlığın Yüreği” romanı ile Achebe’nin “Parçalanma” romanını yan yana ya da karşı
İnsan, kendi ölümünün farkında olan ve bu konu üzerine düşünen tek varlık olarak tanımlanabilir. Bu bilgi, yalnızca biyolojik bir sonun farkında olmak anlamına gelmez.
Gözün Aydın İnsan Kardeş: Rim Abla Oldu!
Bir rap müziği süperstarı milyonlarca dolarlık turnenin dışında kalmayı göze alabiliyor, bir film yıldızı, hayatının projesinden sökülüp atılmasına aldırmıyor, bir basketbolcu doğrudan başka bir şey söylemediği için cezalandırılan başka bir sporcunun maddi külfetini hiç yüksünmeden üstleniyor, hahamlar, imamlar, papazlar, ateistler, tanrıyla dertlenmeyi nicedir unutmuşlar hep aynı yerde saf tutuyor.
Filistin ve Gazze dayanışması dünyanın çekirdeğinden daha sıcak, siyonistliğinden utanmayanları yakıp kavunuyor. “7 Ekim’de Hamas…” diye geveleyenler akılla, gerçekle tepeleniyor. Taksiciler taksiden kovuyor mazlum makyajlıları, kafelerde, alışveriş merkezlerinde, şehrin göbeğinde ne kadar zalim oldukları yüzlerine haykırılıyor. Tatil beldelerinde dünyanın dört bir yanından gelen vicdanlı insanlar, kanlı üniformalarından soyunmuş IDF’li askerlere nehirden denize dersi veriyorlar.
Medya ayağı hiç farklı değil, sürüngen soğukkanlılığındaki BBC programcıları hakikat kendilerini dört bir taraftan kuşatırken çözülmeye başlıyorlar: Evet diyorlar, vaktiyle yahudilere şunlar şunlar yapılmıştı ama şimdi aynılarını hatta fazlalarını yahudi trajedisine sığınan siyonistler yapıyor. İsrail bilmemnesi çıldırıyor, bilmiyorsunuz diyor, biz acı şampiyonuyuz, en mazlumuz, sonsuz mazlumuz, kırk kez kökümüz kurutuldu mazlumuyuz, sadece kendimizi savunuyoruz. Ordularının savunma kuvvetleri adını taşıması nasıl tesadüf değilse, gaz odaları ve sabun mitolojisine dünyanın yarıdan çoğunun iman etmesi de tesadüf değil. Eşsiz olmalıydılar ki yaptıkları her şeye kılıf bulabilsinler. Yakıldık, zehirlendik, deneylerde fare olduk, sabun olduk… onların üç-beş bebeği ölmüş çok mu? Garaudy, Finkelstein, Gabor Mate gibi büyük beyinler eskinin trajedisinden haklılık devşirmelerinin önünde Çin seddini işten saymaz asaletle dikiliyorlar.
Çiçek çocukları, sivil haklar mücadelesini, tuz yürüyüşünü, efsanevi boykotları görmedim. Okudukça hayran kaldım gösterilen çabaya, şaşmaz azime, dayanışmaya. Eskiyi yüceltmenin kolaycılığına rağmen önümüzde yükselen asalet çağları aşmış ve seleflerini yaya bırakmış gözüküyor. Globalizasyon korkunç bir bedel pahasına ilk büyük meyvesini verdi: Dünyadaki bütün iyi insanlar aynı safta diziliyor. Aynı insan dilini konuşuyor, aynı şeyden nefret ediyor ve aynı halk için gözyaşı döküyor.
Geçenlerde harika bir haber okudum ve kalbimdeki büyük hüzünden bir zeytin ağacı filizlendi. Dedesinin ruhunun ruhu abla oldu. Rim’i ve dedesini öldürdüler ama doğuma, umuda bebeğe güç yetiremediler. Bütün büyük hikâyelerde benzer muştu var sanki: Büyük katliamlara rağmen zalimler hedefine ulaşamıyor. Bir bebek ıngası onların tüm yaygaralarını bastırıyor, yılanları, ejderhaları, füzeleri, görünmez uçakları, geçilmez gökkafesleri yutuluyor. Aramadık yer bırakmadıklarını her sandıklarında Musa doğuyor, Muhammed doğuyor, Zeynep doğuyor Rim doğuyor. Öyle bir doğum ki altlarından yer çekiliyor, gökkubbe üstlerine devriliyor.
Bu koca umut yazısını aksayan yanlara parmak basarak ve düzeltme yönünde işaretler saçarak noktalamak istiyorum. Osman, kuyunun yarı hissesini alınca müslümanlar Yahudinin gününde kuyudan su içmemişlerdi. Dünyayı dize getiren İngiliz tekstili Bapu’nun minnacık gövdesi altında parça pinçik olmuştu. Hindistan’ın baldırıçıplakları yün eğirip üstlerini sarmışlar, Lordlara da macesteye de havalı kumaşları iade etmişlerdi. Montgomery’de yüzbinlerce siyah yurttaş bir yılı aşkın süre kilometrelerce yürüyüp işlerine giderek, otobüse insan gibi binme hakkını elde etmişti. Gözümüzün önünde yaşananların destansı yanını vurgulamıştım ama çok ciddi kazanımlar elde etmek için daha da bastırmalı, tavizsiz durmalı, fedakarlık ajandamıza koyu kalemle notlar almalı ve iyice yakınlaşmalıyız. Kendi küçücük kasabamızda bile dünyanın o en büyük ama en iğrenç şirketlerinin ürünleri satılıyor. Futbol için gözümüzü oymayı biliyoruz lâkin birlikte mahalle marketine (bakkal kalmadı) gidip “şunları satmayın, satarsanız almayacağız ve buraya gelmeyeceğiz” diyemiyoruz. Dinlenme tesisinde arabanın kapısını açıp kendisine doğru gelen babasına telaşla bağıran çocuğu hiç unutmayacağım, dik duruşun resmi çizilmiş, bestesi yapılmıştı: “Baba onlar boykoy, boykot!”
Siyonistlerin bir küresel ekonomi gücü olduğunu anlamadıkça ve ona karşın yaşamayı planlamadıkça daha çok Rimler ölecek, daha çok göreceğiz o arsız politikacı sırıtışlarını, daha çok duyacağız sarı soytarının “barışı ben başardım” cırlamasını. Ekonomik varlığımızı tahkim ederken bilgi iktidarının da altını oyacağız tarihin büyük lağımcıbaşlarını selamlarcasına. Vicdanlı insan çok, vicdanlı insanlar eliyle kurulan mecralar cılız değil, hocamın güzel sözünü uyarlayarak sükut ediyorum: İnsanlık karın doyurur mu sorusu abes bir sorudur. Biz insan olacağız ve ardımıza bakmayacağız.
İlgili Yazılar
Dinî Değerler Nasıl Aşağılanır?
Sanıyoruz ki kutsal olan her şey, sadece ona sövenler ya da yok sayanlar tarafından tehdit ediliyor. Oysa günümüzün dijital panayırı artık bize bambaşka bir gerçeği fısıldıyor:
Karanlığın Yüreği Parçalanırken
Bir anlatıda, anlatanın kim olduğu, anlatılan şeyin kaderini belirler. Conrad’ın “Karanlığın Yüreği” romanı ile Achebe’nin “Parçalanma” romanını yan yana ya da karşı
Ölüm
İnsan, kendi ölümünün farkında olan ve bu konu üzerine düşünen tek varlık olarak tanımlanabilir. Bu bilgi, yalnızca biyolojik bir sonun farkında olmak anlamına gelmez.