Habermas, S. Zizek ve Judith Butler gibi felsefecilerin; İsrail’in Filistin’e yaptığı saldırılar sırasında tepkileri (imzaladıkları bildirgeler ve açıklamaları) tartışılması gereken bir mevzudur. Zira insani ve toplumsal süreçlerde; “adalet, eşitlik, özgürlük ve barış” gibi konular mevzu olunca filozoflar akla gelir. Sokrates-Platon “adalet”, Rousseau “eşitlik”, Sartre “özgürlük”, Kant ise “barış” üzerine yazmışlardır. Filozofların asıl vazifeleri toplumların aklı ve vicdanı olmaları gerekir. Oysa bazı zamanlarda ve durumlarda filozofların aklının da vicdanlarının “lal” olduğu görülür. 21. yüzyılın en büyük katliamlarından biri olmaya aday olan İsrail katliamlarına dair filozof “sessizliği” veya “ikiyüzlülüğü” oldukça kötümser bir durumdur.
Nitekim Judith Butler’ın henüz neredeyse hiçbir şey belli olmadığı bir zamanda yani 7 Ekim hadisesinin üzerindeki bulutlar kalkmadan alelacele “Yas Pusulası/Ölçütü: Şiddet ve Şiddet’in Kınanmasına Dair/The Compass of Mourning: About Violence and the Condemnation of Violence” adlı yazısı bu ikiyüzlülüğe önemli bir örnektir. Söz konusu bu yazıda; Hamas’ın 7 Ekim saldırısının İsrail’in oraya yerleşmesi üzerinden meşrulaştırılamayacağını, İsrail’in kendisini savunma hakkının olduğunu ve Hamas’ın “dehşet verici cinayetler” işlediğini yazan Butler’ın ifadesi şöyledir;
…Doğrusunu söylemek gerekirse, Hamas tarafından işlenen şiddet eylemlerini amasız fakatsız kınıyorum. Bu dehşet verici ve korkunç bir katliamdı. Bu benim ilk tepkim oldu ve hâlâ devam ediyor…
Bu yazının devamı
214. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın
olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken
gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
Tarih boyunca toplumların hikâyesi “Nasıl?” ve “Niçin?” soruları ekseninde ilerlemiştir. Değişik dönemlerde farklı isim ve iddialarla ortaya çıkan ideolojiler, hakîkatin inkârı için tahrif kuluçkası olmuştur. Mutlak hakîkat ile bağların kopması keyfîliği beslemiş ve bundan en fazla teolojik söylemler zarar görmüştür. İslâm açısından ise yara alan Müslüman kimlik olmuştur. Keyfîliğin kendisi anlamsızlık iken, aynı zamanda anlamsızlıktan beslenmekle de mâlûldür. Bu yönüyle keyfîlik, hevâ-hevesi ilâh edinmenin sebebidir. Yani keyfîlik, her durumda hakîkatten uzaklaştıran bir illettir. Tarih okumalarının bu eksende ilerlemesinin nasıl bir sonuç doğuracağı ise izahtan varestedir.
Tanım yapmak, uzun bir arayışın sonucunda elde edilen bilgi birikimiyle kural koymak gibi, hüküm vermek gibi, kati ve kesin yargılarda bulunmayı çağrıştıran bir iktidar alanına işaret eder. Öyle ki bilginin kendinden menkul kutsiyetiyle, sınırları belirli bir alan inşa etme sürecidir tanım yapmak.
Güçlü, sağlıklı ve çalışma potansiyeli olanların dışındaki tüm insanları yok sayan kapitalist sistem ve güçlü tüm yapıları eritmeye kararlı modern sömürgeci dünya düzeninde hasta, yaşlı ve bakıma muhtaç çocuklar asla öncelenmez. Hatta bu insanların bakımı da sömürgeci sisteme hizmet eden bir sektöre dönüştürülür.
Büyüme, zenginleşme, başkalarını tahakküm altına alma hırsı yüzünden ahlâki ilkelerden her geçen gün biraz daha uzaklaşan dünyamızın yeni ve daha da büyük sorunlarla karşı karşıya gelebileceği nedense göz ardı edilmekte.
1970’lerden beri yaşanan yüksek teknoloji/high tech süreci, insan ve onun günlük hayatının üzerinde etkili olmaktadır. Sinema, multi-medya teknolojisi ve akıllı telefonlar üzerinden gelişen süreç; insanlık-teknoloji, organik-mekânik,
Palyatif ve Yorgun Toplumların Palyatif ve Yorgun Filozofları
Habermas, S. Zizek ve Judith Butler gibi felsefecilerin; İsrail’in Filistin’e yaptığı saldırılar sırasında tepkileri (imzaladıkları bildirgeler ve açıklamaları) tartışılması gereken bir mevzudur. Zira insani ve toplumsal süreçlerde; “adalet, eşitlik, özgürlük ve barış” gibi konular mevzu olunca filozoflar akla gelir. Sokrates-Platon “adalet”, Rousseau “eşitlik”, Sartre “özgürlük”, Kant ise “barış” üzerine yazmışlardır. Filozofların asıl vazifeleri toplumların aklı ve vicdanı olmaları gerekir. Oysa bazı zamanlarda ve durumlarda filozofların aklının da vicdanlarının “lal” olduğu görülür. 21. yüzyılın en büyük katliamlarından biri olmaya aday olan İsrail katliamlarına dair filozof “sessizliği” veya “ikiyüzlülüğü” oldukça kötümser bir durumdur.
Nitekim Judith Butler’ın henüz neredeyse hiçbir şey belli olmadığı bir zamanda yani 7 Ekim hadisesinin üzerindeki bulutlar kalkmadan alelacele “Yas Pusulası/Ölçütü: Şiddet ve Şiddet’in Kınanmasına Dair/The Compass of Mourning: About Violence and the Condemnation of Violence” adlı yazısı bu ikiyüzlülüğe önemli bir örnektir. Söz konusu bu yazıda; Hamas’ın 7 Ekim saldırısının İsrail’in oraya yerleşmesi üzerinden meşrulaştırılamayacağını, İsrail’in kendisini savunma hakkının olduğunu ve Hamas’ın “dehşet verici cinayetler” işlediğini yazan Butler’ın ifadesi şöyledir;
…Doğrusunu söylemek gerekirse, Hamas tarafından işlenen şiddet eylemlerini amasız fakatsız kınıyorum. Bu dehşet verici ve korkunç bir katliamdı. Bu benim ilk tepkim oldu ve hâlâ devam ediyor…
Bu yazının devamı 214. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
İlgili Yazılar
İslâm’ın İnsanlığa Vâdettikleri III / Medeniyetler Karşılaşması ve Müslümanlar
Tarih boyunca toplumların hikâyesi “Nasıl?” ve “Niçin?” soruları ekseninde ilerlemiştir. Değişik dönemlerde farklı isim ve iddialarla ortaya çıkan ideolojiler, hakîkatin inkârı için tahrif kuluçkası olmuştur. Mutlak hakîkat ile bağların kopması keyfîliği beslemiş ve bundan en fazla teolojik söylemler zarar görmüştür. İslâm açısından ise yara alan Müslüman kimlik olmuştur. Keyfîliğin kendisi anlamsızlık iken, aynı zamanda anlamsızlıktan beslenmekle de mâlûldür. Bu yönüyle keyfîlik, hevâ-hevesi ilâh edinmenin sebebidir. Yani keyfîlik, her durumda hakîkatten uzaklaştıran bir illettir. Tarih okumalarının bu eksende ilerlemesinin nasıl bir sonuç doğuracağı ise izahtan varestedir.
Modern Kuşatılmışlık ve Eğitim
Tanım yapmak, uzun bir arayışın sonucunda elde edilen bilgi birikimiyle kural koymak gibi, hüküm vermek gibi, kati ve kesin yargılarda bulunmayı çağrıştıran bir iktidar alanına işaret eder. Öyle ki bilginin kendinden menkul kutsiyetiyle, sınırları belirli bir alan inşa etme sürecidir tanım yapmak.
Aile Kurumunun Sömürgeci Zihnin Güdümünde Geçirdiği Değişim ve Dönüşüm
Güçlü, sağlıklı ve çalışma potansiyeli olanların dışındaki tüm insanları yok sayan kapitalist sistem ve güçlü tüm yapıları eritmeye kararlı modern sömürgeci dünya düzeninde hasta, yaşlı ve bakıma muhtaç çocuklar asla öncelenmez. Hatta bu insanların bakımı da sömürgeci sisteme hizmet eden bir sektöre dönüştürülür.
Modernitenin Ahlâk Sorunu
Büyüme, zenginleşme, başkalarını tahakküm altına alma hırsı yüzünden ahlâki ilkelerden her geçen gün biraz daha uzaklaşan dünyamızın yeni ve daha da büyük sorunlarla karşı karşıya gelebileceği nedense göz ardı edilmekte.
Dönüşen İnsanlığın ve Dünyanın (Transhümanizmin) Zemini Olarak Sinema ve Netflix
1970’lerden beri yaşanan yüksek teknoloji/high tech süreci, insan ve onun günlük hayatının üzerinde etkili olmaktadır. Sinema, multi-medya teknolojisi ve akıllı telefonlar üzerinden gelişen süreç; insanlık-teknoloji, organik-mekânik,
Alışverişe devam et
Nida Dergisi Destek
Size nasıl yardımcı olabiliriz?
Merhaba. Yardım almak istediğiniz konuyu aşağıdan seçebilirsiniz.
Hangi konuda yardımcı olabiliriz?
Bize mesaj bırakın
İletişim bilgileriniz yalnızca talebinize dönüş yapmak amacıyla kullanılır.