Tanım yapmak, uzun bir arayışın sonucunda elde edilen bilgi birikimiyle kural koymak gibi, hüküm vermek gibi, kati ve kesin yargılarda bulunmayı çağrıştıran bir iktidar alanına işaret eder. Öyle ki bilginin kendinden menkul kutsiyetiyle, sınırları belirli bir alan inşa etme sürecidir tanım yapmak. Bu sürecin öznesi olan bilginin, nesneleştirdiği varlık âleminde tanımlanan olmak, varolabilmenin yegâne imkânı gibi görünmektedir. Modernitenin kutsal olandan arınma süreci, belki de kendi kutsalını yaratma, kendi kutsalını üretme boyutuyla bilginin yüceltildiği, tartışılmaz bir kutsallık halesiyle bezendiği yeni bir iktidar alanına işaret etmektedir. Bilgiye dair kuşkuların varoluşşal bir savrulma olarak anlam ve mânâ sınırlarından çıkarılması dahi, bu yeni kutsallarla hayatımızın ne denli kuşatıldığının anlaşılması için üzerinde düşünülmesi gereken konulardandır.
Aydınlanma çağıyla birlikte bilginin deney ve gözlem gibi aklî süreçlerle doğrulanması, bilgi üretiminin sınırlarını kontrol etmek için kesin ve net sınırlar çizilmesine imkân sağlamıştır. Aydınlanma sonrası dönem hangi bilginin bilimsel yani kabul edilebilir olduğuna karar verecek yeni kıstasların geliştiği bir dönemdir. Burası yeni bir iktidar alanıdır ve bu güç bilgiyi üretenlerin elindedir. Kimdir bunlar? Aydın, entelektüel, bilim adamı, bilim insanı… Bilginin bu yeni halini üreten ve de kullanan öncülerin bir şeyin tabiatına veya varlığına dair bilme eylemi, sadece bilmek veya anlamak olarak kalmayıp bilmenin ötesinde üzerinde düşünülen her şeyi yeniden üretebilme boyutuna kadar gidebilmektedir. “Aydın” ve “Entelektüel” tanımlarına bakıldığında pozitif düşünce, analitik düşünebilme, eleştirel bilinç, toplumsal duyarlılık ve kültürel üretkenlik gibi kavramların öne çıktığı görülmektedir. “Aydın” toplumsal hareketlere öncülük ettiği gibi, kültürel yeniliklerin de öncüsüdür. Hak ve özgürlük mücadelesinde öncü kişidir. Dogmatik düşüncenin karşısında sorgulayıcı ve eleştireldir. Bu misyon “Aydın” kimliğini bir modern zaman havarisine dönüştürmekte, kitleler üzerinde belirleyici bir rol modele dönüştürmektedir. Öyle de olmuştur. Gelişen teknoloji sayesinde bilginin rahatça dolaşması, ülke sınırlarını aşması, kitleler üzerinde daha önce görülmemiş bir etki yaratmıştır.
Bilginin bu dönüştürücü kudretini fark eden siyasal iktidarların ve iktisadî organizasyonların, toplumsal hareketleri gerek kontrol etmek, gerekse istendik yönde geliştirebilmek adına eğitim süreçlerini kitleselleştirdikleri görülür. Eğitim-öğretim faaliyetlerinin bir kamu hizmeti olarak geniş kitlelere ulaşması modern dönemlere has bir yeniliktir. İlk olarak İngiltere’de başlayan sanayi inkılabıyla mekaniğin gelişmesi, üretim süreçlerini basit el tezgâhlarından ve atölyelerden büyük ölçekli fabrikalara taşımıştır. Buna paralel önemli liman ve ulaşım sistemlerinde kurulan fabrikalarda beliren işgücü ihtiyacı, kırdan kente göçü hızlandırmış, çok geçmeden sanayi kentleri ortaya çıkmıştır. Hızla büyüyen bu kentlerin kalabalık nüfusunu siyasî, sosyal, kültürel ve iktisadî anlamda yönetebilmek, kitlesel bir eğitim faaliyetini zaruri kılmıştır.
Eğitim, kişilerde istendik yönde davranış değişikliği meydana getirme süreci olarak tanımlanmaktadır. Tarihsel süreçte insanoğlunun sahip olduğu bilgi ve beceriyi gelecek kuşaklara aktarmak gibi bir gayretinin olduğunu görmek mümkün.
Yazının kullanılmaya başlanmasıyla birlikte insanların duygu ve düşüncelerini kil tabletlerle başlayarak dağlara ve taşlara kadar kazıdıklarını görebiliyoruz. Bu çaba insanın bilinmek ve hatırlanmak istemiyle ilintili olduğu kadar, öğretmek ve öğrenmek isteğiyle de ilişkilidir. Fakat gerek antik dönemde, gerekse Ortaçağ boyunca eğitim faaliyetlerinin bir uzmanlık alanı olarak belli kesimler tarafından yapıldığını söylemek yanlış olmasa gerek. Diğer taraftan hayat şartları açısından avantajlı kesimlerin uzman eğitimi olarak tanımlanabilecek birebir eğitimle kendi dönemlerine has bilgi ve tecrübeyi çocuklarına veya devlet yönetiminde görev alacak kişilere kazandırmak istediklerini görmekteyiz. Fakat yoksulların, köylülerin, işçilerin vb gurupların eğitim süreçlerine dâhil edilme süreci, insanlık tarihinde büyük bir yenilik olarak görülmeli. Zira günümüzde pek çok ülkede eğitim-öğretim faaliyetlerine harcanan paranın gayrisafi milli gelirin en önemli kalemlerinden birisi olması, modern devletlerin eğitim faaliyetlerine ne denli önem verdiklerini göstermektedir. Bu durum sadece hizmet olarak tanımlanamaz. Modern iktidarın temayüz ettiği en önemli alanlardan birisidir eğitim. Belli programlar etrafında gerçekleştirilen eğitim faaliyetlerinin ana hedefi verimli, üretken, aynı hedef ve idealler etrafında örgütlenmiş, davranış ve tutumlarıyla ortak bir itaat kültürünü kanıksamış toplumlar yaratmaktır. Öyle de olmuştur. Bu gün modern toplumlara özgü kurumların toplum yaşamını kolaylaştırdığı bir gerçektir. Fakat hayatımıza giren tüm bu kurumların toplumsal gerçekliği kendi denklemine mecbur ettiği, gizli bir iktidarı beslediğini görmek gerek.
Sanayi kentlerinde toplanan farklı kültür, inanç, dil ve yaşam pratiği olan insanların nasıl kontrol edileceği, dönemin en önemli sorunlarından birisi olmuştur. Modern okullar bu soruna aranan çözümün sonucudur.
Eğitim politikaları devletlerin yönetim biçimine ve siyasal ideolojisine göre farklılık göstermektedir. Fakat modern devletlerin ulus inşa etme süreçlerinin pek çok noktada birbirini tekrar ettiği söylenebilir. Kendi pazarını ve kendi toplumsal aidiyetlerini oluşturan modern devletlerin eğitimle kurduğu ilişki, devletin topluma karşı mesuliyeti olmaktan çok, toplumsal bir ödev haline gelmiştir. Artık insanlar, içinde yaşadıkları devletin kendilerinden talep ettiği toplumsal rol ve sorumluklara sahip olmalıdır. Kanunlara uymalı, siyasal ödevlerini yerine getirmeli, üretim süreçlerini desteklemeli, toplumsal ve kültürel bütünlüğe riayet etmelidir. En önemlisi modern eğitimin zorlayıcı tarafının bir süre sonra gönüllü olarak kabul görmesidir. Zira devlet tarafından dağıtılan imkânların ancak eğitim süreçlerinin sonucunda elde edilebilecek olması nedeniyle, insanların eğitim-öğretim faaliyetlerine isteyerek dâhil olması kaçınılmaz bir hal alır. Çok geçmeden insanlarda içsel bir uyum hali, başarılı bir iç denetim sisteminin geliştiği de görülebilir. Herkes çocuklarını okula gönderir. Modern kentlerin karmaşasına direnmek yerine uyum sağlamak daha güvenli görünmektedir. Zira eğitim basamaklarından geçip belirli kriterlere, belgelere, diplomalara ve becerilere sahip olmayanların iş bulması, para kazanabilmesi, hayatını devam ettirebilmesi zorlaşmaktadır. Eğitimsiz insanlara en zor işler teklif edilmekte, düşük ücretlerle çalıştırılmaktadır. Bu nedenle köyden kente göçün en önemli nedenlerinden birisi, eğitim imkânlarının kırsalda yetersiz olması, şehirlerde ise bu imkânların gelişmesidir. Köyünde, kasabasında kendi halinde yaşayan insanı bu denkleme çeken güç, modern iktidarın yarattığı algısal süreçlerdir. Bu süreçler bizleri hayatımızın her aşamasında karşılar. Pek çok kişi çocuklarının mühendis, doktor, öğretmen, avukat, asker, bankacı, mimar vb mesleklerden birisini yapmasını ister. Bu mesleklerle talep edilen sadece yaşam koşullarının iyileşmesi olmayıp aynı zamanda modern kimliklere eklemlenerek kendini güvende hissetmek şeklinde de yorumlanabilir. Ruhsal bir itaat, mutlu olmak için pek çok kişi tarafından yeterli ve gerekli görülmektedir.
Öğretmen ise modern dönemlerde eğitimin öncü neferidir. Klasik İslam toplumlarında ilim ehlini tanımlayan “âlim” sıfatının, dinî ve aklî ilimlere vakıf olmak gibi bir karşılığının olduğu söylenebilir. Diğer taraftan medreselerde ders veren hocalara “müderris” denilirken, tekke ve zaviyelerdeki eğitim faaliyetlerinin de “şeyh” ve “dervişler” aracılığı ile yürütüldüğünü söylemek mümkün. Batılılaşma sürecinin hız kazandığı Tanzimat dönemi, eğitim alanında düalist bir yapının, yani medrese-mektep çelişkisinin görüldüğü bir dönemdir. Bu dönemden başlayarak mektep lehine gelişen koşullar öğretmen kimliğini öne çıkarmış, öğretmene büyük bir misyon yüklemiştir. Erkek ve bayan öğretmen yetiştirmek için Dârülmuallimîn ve Dârülmuallimât gibi okullar açılmış, mekteplerin sayısı her geçen gün artmıştır. Cumhuriyet sonrasında eğitim-öğretim faaliyetlerinde meydana gelen yenilikler bu süreci hızlandırmış ve daha ileri bir boyuta taşınmasını sağlamıştır. “Muallim” yerine “Öğretmen” kelimesinin kullanılmaya başlanması ise Cumhuriyet sonrası döneme denk gelmektedir. Öğretmen, Türk Dil Kurumu sözlüğünde: “Mesleği bilgi öğretmek olan kimse, hoca, muallim, muallime” olarak tanımlanır. “Öğretmen” kavramsal olarak hoca ve muallim gibi kelimelerle aynı anlamı karşılamakla birlikte, bu yeni isim modernleşme sürecindeki bir toplumun bilgiye ve öğreticiye dair algısında ve bu algının ıstılahî karşılığında meydana gelen değişimin de bir sonucudur.
Modern sonrası dönemde klasik eğilimlerin sonucunda öğretmen bilgiyi aktaran durumda iken, günümüzde yapılandırmacı anlayışlara uygun olarak öğrenme süreçlerine rehberlik edici konumdadır. Mevcut toplumsal yapıda eğitim faaliyetlerinin ve öğrenme süreçlerinin sadece okullarla sınırlı olmadığını söyleyebiliriz. Kitle iletişim araçlarının bu denli geliştiği bir dönemde öğretmenin bilgiyi aktaran durumunda olmasına gerek kalmadığı gibi bir gerçeklik ortaya çıkmıştır. Bu nedenle öğretmenin yeni misyonu bilgiyi aktaran olmaktan çok, öğrencilerin bilgiyi keşfedebilmesine, yapılandırabilmesine ve kullanabilmesine yardımcı olmak ve rehberlik etmek şeklinde değişmektedir. Bu durum demokratik eğitim anlayışının sonucu ve de gereği olarak ifade edilmektedir. “Demokratik eğitim” kavramsal olarak özgür düşünce, bireysel yeterliliklere uygun bir eğitim pratiği ve kişiye uygun eğitim süreçlerini çağrıştırmış olsa da, eğitim faaliyetlerinin ulusal sınırları aşan ve küresel ölçekte planlanan daha karmaşık bir süreç olduğunu da ifade etmektedir. Bu anlamda “vatandaş” gibi hukukî bir sıfatı yüklenen insanlar, yerel vatandaşlıktan, yeni bir kavram olarak hayatımıza giren “küresel vatandaşlığa” geçmektedir. Nerede olduğu bilinmeyen, ne talep ettiği tam olarak kestirilemeyen bir iktidarın isteklerine uygun bir yaşam pratiği her geçen gün hayatımızı kuşatmaktadır. Okullar, öğretmenler ve öğrenciler bu küresel üretimin bir parçası haline gelmektedir.
Yaşadığımız kriz özgüven eksikliğinin bir sonucudur. Müslümanların Batı ile olan karşılaşmasında yaşadığı en büyük kayıp özgüvenlerini kaybetmeleridir. Yaşanan krize, Batılı kurum ve kuruluşlara, fikir hareketlerine öykünerek çözüm bulunması da pek mümkün görünmemektedir. Zira bu ithal fikirler kendi gerçekliğini de beraberinde getirerek bedel talep etmektedir. Birine alışmadan bir diğeri zuhur etmekte, biri bitmeden bir diğeri belirmektedir. Geçmişe mi dönmeliyiz? İhtişamlı parlak günlerimize… En kolay kurulan hayallerimizden birisi de bu olsa gerek. Riski olmayan, laf üretmek için en çok başvurulan yöntemlerden birisi. Oysa Allah, Âl-i ʻİmrân suresinde “Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer iman etmiş iseniz en üstün sizsiniz.” demektedir. Geçmişin ihtişamına sığınmadan, bugünkü hâli çaresizliğe yormadan, gelecek için ümitvar olalım. Allah, tuzakları bozucudur.
Siz haddi aşan bir kavim olmayı seçtiniz diye, biz de Kur’an’dan vaz mı geçelim. Zuhruf-5 Bir şeyle mukayyetiz, serbest değiliz efendim Turgut Uyar Birkaç yüzyıldır günlük yaşamımıza hâkim olan kelime ve kavramları konuşurken, bir gerilim içerisine girdiğimiz muhakkak. Nedir bu gerilim, bir iki örnek üzerinden izah etmeye çalışalım: ‘Akıl’ dendiğinde ‘rasyonalist akıl’ mı ‘İslamî akıl’ …
Bu bakımdan mevcut içtihat şartlarına ilave olarak günümüzdeki içtihat faaliyeti için “realiteyi görme ve dikkate alma” şartı da ilave edilmelidir. Tarihsel fıkıh birikiminin potansiyelini açığa çıkarmak ve bu yolla hayata katkıda bulunup yanlış uygulamaları ahlâki zemine çekecek şekilde yön vermek üzere günümüz İslam hukukçularının/fıkıhçıların karşılaşılan sorunların çözümüne yönelik içtihat faaliyetinde bulunmaları hem bir hak hem de görevdir.
(Yâ Rabbi!) Ancak sana kulluk eder, ancak senden yardım dileriz. Bizi dosdoğru yola ilet; nimet verdiğin kimselerin yoluna; kendilerine gazap edilmişlerin ve sapmışların yoluna değil. (Fatiha, 1/1-7) Abdullah bin Mes’ud anlatıyor: “Bir gün, Resûlüllah toprağa düz bir çizgi çizdi ve “Bu Allah’ın insanlar için takdir ettiği yoldur” dedi. Sonra bu düz çizginin sağına ve soluna …
Bütünsel Yaklaşım son dönemde İslâmî metinlerin bilimsel bir perspektifle tetkik edilmesini konu edinen metot önerilerinden birisidir. Aynı zamanda Mehmet Apaydın’ın doktora tezi olan bu metot, araştırmacılara geçmiş dönemde metinlerin anlaşılması maksadıyla uygulanagelen yöntemlerden farklı bir yol önermektedir. Bu çalışmada gerek İslâmî ilimler alanında uzmanlaşmış gerekse ilgili araştırmaları yakından takip eden okuyucu kitlesi açısından bu metodun neler önerdiği ve gelecekte ne tür sonuçlar verme potansiyeline sahip olduğu hususunu irdelemeye çalışacağız.
Biz de bu ayetteki merkezi temanın peygamberin ahlâkının ne denli üstün olduğu, onun kişiliğinin ne kadar sağlam olduğu, tabiatının, huyunun ne denli bir mükemmellikte olduğunu tekraren söylersek, benzerin tekrarı ile esasen anlamsal daralmaya katkı vermeye devam etmiş ve daha derinlikli bir durumu da gözden kaçırmış oluruz.
Modern Kuşatılmışlık ve Eğitim
Bize filozof değil, demirci lâzım!
Yusuf AKÇURA
Tanım yapmak, uzun bir arayışın sonucunda elde edilen bilgi birikimiyle kural koymak gibi, hüküm vermek gibi, kati ve kesin yargılarda bulunmayı çağrıştıran bir iktidar alanına işaret eder. Öyle ki bilginin kendinden menkul kutsiyetiyle, sınırları belirli bir alan inşa etme sürecidir tanım yapmak. Bu sürecin öznesi olan bilginin, nesneleştirdiği varlık âleminde tanımlanan olmak, varolabilmenin yegâne imkânı gibi görünmektedir. Modernitenin kutsal olandan arınma süreci, belki de kendi kutsalını yaratma, kendi kutsalını üretme boyutuyla bilginin yüceltildiği, tartışılmaz bir kutsallık halesiyle bezendiği yeni bir iktidar alanına işaret etmektedir. Bilgiye dair kuşkuların varoluşşal bir savrulma olarak anlam ve mânâ sınırlarından çıkarılması dahi, bu yeni kutsallarla hayatımızın ne denli kuşatıldığının anlaşılması için üzerinde düşünülmesi gereken konulardandır.
Aydınlanma çağıyla birlikte bilginin deney ve gözlem gibi aklî süreçlerle doğrulanması, bilgi üretiminin sınırlarını kontrol etmek için kesin ve net sınırlar çizilmesine imkân sağlamıştır. Aydınlanma sonrası dönem hangi bilginin bilimsel yani kabul edilebilir olduğuna karar verecek yeni kıstasların geliştiği bir dönemdir. Burası yeni bir iktidar alanıdır ve bu güç bilgiyi üretenlerin elindedir. Kimdir bunlar? Aydın, entelektüel, bilim adamı, bilim insanı… Bilginin bu yeni halini üreten ve de kullanan öncülerin bir şeyin tabiatına veya varlığına dair bilme eylemi, sadece bilmek veya anlamak olarak kalmayıp bilmenin ötesinde üzerinde düşünülen her şeyi yeniden üretebilme boyutuna kadar gidebilmektedir. “Aydın” ve “Entelektüel” tanımlarına bakıldığında pozitif düşünce, analitik düşünebilme, eleştirel bilinç, toplumsal duyarlılık ve kültürel üretkenlik gibi kavramların öne çıktığı görülmektedir. “Aydın” toplumsal hareketlere öncülük ettiği gibi, kültürel yeniliklerin de öncüsüdür. Hak ve özgürlük mücadelesinde öncü kişidir. Dogmatik düşüncenin karşısında sorgulayıcı ve eleştireldir. Bu misyon “Aydın” kimliğini bir modern zaman havarisine dönüştürmekte, kitleler üzerinde belirleyici bir rol modele dönüştürmektedir. Öyle de olmuştur. Gelişen teknoloji sayesinde bilginin rahatça dolaşması, ülke sınırlarını aşması, kitleler üzerinde daha önce görülmemiş bir etki yaratmıştır.
Bilginin bu dönüştürücü kudretini fark eden siyasal iktidarların ve iktisadî organizasyonların, toplumsal hareketleri gerek kontrol etmek, gerekse istendik yönde geliştirebilmek adına eğitim süreçlerini kitleselleştirdikleri görülür. Eğitim-öğretim faaliyetlerinin bir kamu hizmeti olarak geniş kitlelere ulaşması modern dönemlere has bir yeniliktir. İlk olarak İngiltere’de başlayan sanayi inkılabıyla mekaniğin gelişmesi, üretim süreçlerini basit el tezgâhlarından ve atölyelerden büyük ölçekli fabrikalara taşımıştır. Buna paralel önemli liman ve ulaşım sistemlerinde kurulan fabrikalarda beliren işgücü ihtiyacı, kırdan kente göçü hızlandırmış, çok geçmeden sanayi kentleri ortaya çıkmıştır. Hızla büyüyen bu kentlerin kalabalık nüfusunu siyasî, sosyal, kültürel ve iktisadî anlamda yönetebilmek, kitlesel bir eğitim faaliyetini zaruri kılmıştır.
Yazının kullanılmaya başlanmasıyla birlikte insanların duygu ve düşüncelerini kil tabletlerle başlayarak dağlara ve taşlara kadar kazıdıklarını görebiliyoruz. Bu çaba insanın bilinmek ve hatırlanmak istemiyle ilintili olduğu kadar, öğretmek ve öğrenmek isteğiyle de ilişkilidir. Fakat gerek antik dönemde, gerekse Ortaçağ boyunca eğitim faaliyetlerinin bir uzmanlık alanı olarak belli kesimler tarafından yapıldığını söylemek yanlış olmasa gerek. Diğer taraftan hayat şartları açısından avantajlı kesimlerin uzman eğitimi olarak tanımlanabilecek birebir eğitimle kendi dönemlerine has bilgi ve tecrübeyi çocuklarına veya devlet yönetiminde görev alacak kişilere kazandırmak istediklerini görmekteyiz. Fakat yoksulların, köylülerin, işçilerin vb gurupların eğitim süreçlerine dâhil edilme süreci, insanlık tarihinde büyük bir yenilik olarak görülmeli. Zira günümüzde pek çok ülkede eğitim-öğretim faaliyetlerine harcanan paranın gayrisafi milli gelirin en önemli kalemlerinden birisi olması, modern devletlerin eğitim faaliyetlerine ne denli önem verdiklerini göstermektedir. Bu durum sadece hizmet olarak tanımlanamaz. Modern iktidarın temayüz ettiği en önemli alanlardan birisidir eğitim. Belli programlar etrafında gerçekleştirilen eğitim faaliyetlerinin ana hedefi verimli, üretken, aynı hedef ve idealler etrafında örgütlenmiş, davranış ve tutumlarıyla ortak bir itaat kültürünü kanıksamış toplumlar yaratmaktır. Öyle de olmuştur. Bu gün modern toplumlara özgü kurumların toplum yaşamını kolaylaştırdığı bir gerçektir. Fakat hayatımıza giren tüm bu kurumların toplumsal gerçekliği kendi denklemine mecbur ettiği, gizli bir iktidarı beslediğini görmek gerek.
Eğitim politikaları devletlerin yönetim biçimine ve siyasal ideolojisine göre farklılık göstermektedir. Fakat modern devletlerin ulus inşa etme süreçlerinin pek çok noktada birbirini tekrar ettiği söylenebilir. Kendi pazarını ve kendi toplumsal aidiyetlerini oluşturan modern devletlerin eğitimle kurduğu ilişki, devletin topluma karşı mesuliyeti olmaktan çok, toplumsal bir ödev haline gelmiştir. Artık insanlar, içinde yaşadıkları devletin kendilerinden talep ettiği toplumsal rol ve sorumluklara sahip olmalıdır. Kanunlara uymalı, siyasal ödevlerini yerine getirmeli, üretim süreçlerini desteklemeli, toplumsal ve kültürel bütünlüğe riayet etmelidir. En önemlisi modern eğitimin zorlayıcı tarafının bir süre sonra gönüllü olarak kabul görmesidir. Zira devlet tarafından dağıtılan imkânların ancak eğitim süreçlerinin sonucunda elde edilebilecek olması nedeniyle, insanların eğitim-öğretim faaliyetlerine isteyerek dâhil olması kaçınılmaz bir hal alır. Çok geçmeden insanlarda içsel bir uyum hali, başarılı bir iç denetim sisteminin geliştiği de görülebilir. Herkes çocuklarını okula gönderir. Modern kentlerin karmaşasına direnmek yerine uyum sağlamak daha güvenli görünmektedir. Zira eğitim basamaklarından geçip belirli kriterlere, belgelere, diplomalara ve becerilere sahip olmayanların iş bulması, para kazanabilmesi, hayatını devam ettirebilmesi zorlaşmaktadır. Eğitimsiz insanlara en zor işler teklif edilmekte, düşük ücretlerle çalıştırılmaktadır. Bu nedenle köyden kente göçün en önemli nedenlerinden birisi, eğitim imkânlarının kırsalda yetersiz olması, şehirlerde ise bu imkânların gelişmesidir. Köyünde, kasabasında kendi halinde yaşayan insanı bu denkleme çeken güç, modern iktidarın yarattığı algısal süreçlerdir. Bu süreçler bizleri hayatımızın her aşamasında karşılar. Pek çok kişi çocuklarının mühendis, doktor, öğretmen, avukat, asker, bankacı, mimar vb mesleklerden birisini yapmasını ister. Bu mesleklerle talep edilen sadece yaşam koşullarının iyileşmesi olmayıp aynı zamanda modern kimliklere eklemlenerek kendini güvende hissetmek şeklinde de yorumlanabilir. Ruhsal bir itaat, mutlu olmak için pek çok kişi tarafından yeterli ve gerekli görülmektedir.
Öğretmen ise modern dönemlerde eğitimin öncü neferidir. Klasik İslam toplumlarında ilim ehlini tanımlayan “âlim” sıfatının, dinî ve aklî ilimlere vakıf olmak gibi bir karşılığının olduğu söylenebilir. Diğer taraftan medreselerde ders veren hocalara “müderris” denilirken, tekke ve zaviyelerdeki eğitim faaliyetlerinin de “şeyh” ve “dervişler” aracılığı ile yürütüldüğünü söylemek mümkün. Batılılaşma sürecinin hız kazandığı Tanzimat dönemi, eğitim alanında düalist bir yapının, yani medrese-mektep çelişkisinin görüldüğü bir dönemdir. Bu dönemden başlayarak mektep lehine gelişen koşullar öğretmen kimliğini öne çıkarmış, öğretmene büyük bir misyon yüklemiştir. Erkek ve bayan öğretmen yetiştirmek için Dârülmuallimîn ve Dârülmuallimât gibi okullar açılmış, mekteplerin sayısı her geçen gün artmıştır. Cumhuriyet sonrasında eğitim-öğretim faaliyetlerinde meydana gelen yenilikler bu süreci hızlandırmış ve daha ileri bir boyuta taşınmasını sağlamıştır. “Muallim” yerine “Öğretmen” kelimesinin kullanılmaya başlanması ise Cumhuriyet sonrası döneme denk gelmektedir. Öğretmen, Türk Dil Kurumu sözlüğünde: “Mesleği bilgi öğretmek olan kimse, hoca, muallim, muallime” olarak tanımlanır. “Öğretmen” kavramsal olarak hoca ve muallim gibi kelimelerle aynı anlamı karşılamakla birlikte, bu yeni isim modernleşme sürecindeki bir toplumun bilgiye ve öğreticiye dair algısında ve bu algının ıstılahî karşılığında meydana gelen değişimin de bir sonucudur.
Modern sonrası dönemde klasik eğilimlerin sonucunda öğretmen bilgiyi aktaran durumda iken, günümüzde yapılandırmacı anlayışlara uygun olarak öğrenme süreçlerine rehberlik edici konumdadır. Mevcut toplumsal yapıda eğitim faaliyetlerinin ve öğrenme süreçlerinin sadece okullarla sınırlı olmadığını söyleyebiliriz. Kitle iletişim araçlarının bu denli geliştiği bir dönemde öğretmenin bilgiyi aktaran durumunda olmasına gerek kalmadığı gibi bir gerçeklik ortaya çıkmıştır. Bu nedenle öğretmenin yeni misyonu bilgiyi aktaran olmaktan çok, öğrencilerin bilgiyi keşfedebilmesine, yapılandırabilmesine ve kullanabilmesine yardımcı olmak ve rehberlik etmek şeklinde değişmektedir. Bu durum demokratik eğitim anlayışının sonucu ve de gereği olarak ifade edilmektedir. “Demokratik eğitim” kavramsal olarak özgür düşünce, bireysel yeterliliklere uygun bir eğitim pratiği ve kişiye uygun eğitim süreçlerini çağrıştırmış olsa da, eğitim faaliyetlerinin ulusal sınırları aşan ve küresel ölçekte planlanan daha karmaşık bir süreç olduğunu da ifade etmektedir. Bu anlamda “vatandaş” gibi hukukî bir sıfatı yüklenen insanlar, yerel vatandaşlıktan, yeni bir kavram olarak hayatımıza giren “küresel vatandaşlığa” geçmektedir. Nerede olduğu bilinmeyen, ne talep ettiği tam olarak kestirilemeyen bir iktidarın isteklerine uygun bir yaşam pratiği her geçen gün hayatımızı kuşatmaktadır. Okullar, öğretmenler ve öğrenciler bu küresel üretimin bir parçası haline gelmektedir.
Yaşadığımız kriz özgüven eksikliğinin bir sonucudur. Müslümanların Batı ile olan karşılaşmasında yaşadığı en büyük kayıp özgüvenlerini kaybetmeleridir. Yaşanan krize, Batılı kurum ve kuruluşlara, fikir hareketlerine öykünerek çözüm bulunması da pek mümkün görünmemektedir. Zira bu ithal fikirler kendi gerçekliğini de beraberinde getirerek bedel talep etmektedir. Birine alışmadan bir diğeri zuhur etmekte, biri bitmeden bir diğeri belirmektedir. Geçmişe mi dönmeliyiz? İhtişamlı parlak günlerimize… En kolay kurulan hayallerimizden birisi de bu olsa gerek. Riski olmayan, laf üretmek için en çok başvurulan yöntemlerden birisi. Oysa Allah, Âl-i ʻİmrân suresinde “Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer iman etmiş iseniz en üstün sizsiniz.” demektedir. Geçmişin ihtişamına sığınmadan, bugünkü hâli çaresizliğe yormadan, gelecek için ümitvar olalım. Allah, tuzakları bozucudur.
Yazar
İlgili Yazılar
Meşruluk İstenci ve Ayak Değiştirme Halleri
Siz haddi aşan bir kavim olmayı seçtiniz diye, biz de Kur’an’dan vaz mı geçelim. Zuhruf-5 Bir şeyle mukayyetiz, serbest değiliz efendim Turgut Uyar Birkaç yüzyıldır günlük yaşamımıza hâkim olan kelime ve kavramları konuşurken, bir gerilim içerisine girdiğimiz muhakkak. Nedir bu gerilim, bir iki örnek üzerinden izah etmeye çalışalım: ‘Akıl’ dendiğinde ‘rasyonalist akıl’ mı ‘İslamî akıl’ …
Günümüzde İçtihadın Anlamı ve İmkânı
Bu bakımdan mevcut içtihat şartlarına ilave olarak günümüzdeki içtihat faaliyeti için “realiteyi görme ve dikkate alma” şartı da ilave edilmelidir. Tarihsel fıkıh birikiminin potansiyelini açığa çıkarmak ve bu yolla hayata katkıda bulunup yanlış uygulamaları ahlâki zemine çekecek şekilde yön vermek üzere günümüz İslam hukukçularının/fıkıhçıların karşılaşılan sorunların çözümüne yönelik içtihat faaliyetinde bulunmaları hem bir hak hem de görevdir.
“Dosdoğru Yol”un Sapakları ve Gidişatı Dosdoğru Kılmak Üzerine
(Yâ Rabbi!) Ancak sana kulluk eder, ancak senden yardım dileriz. Bizi dosdoğru yola ilet; nimet verdiğin kimselerin yoluna; kendilerine gazap edilmişlerin ve sapmışların yoluna değil. (Fatiha, 1/1-7) Abdullah bin Mes’ud anlatıyor: “Bir gün, Resûlüllah toprağa düz bir çizgi çizdi ve “Bu Allah’ın insanlar için takdir ettiği yoldur” dedi. Sonra bu düz çizginin sağına ve soluna …
Bir Metin Usûlü Önerisi Olarak “Bütünsel Yaklaşım Metodu”
Bütünsel Yaklaşım son dönemde İslâmî metinlerin bilimsel bir perspektifle tetkik edilmesini konu edinen metot önerilerinden birisidir. Aynı zamanda Mehmet Apaydın’ın doktora tezi olan bu metot, araştırmacılara geçmiş dönemde metinlerin anlaşılması maksadıyla uygulanagelen yöntemlerden farklı bir yol önermektedir. Bu çalışmada gerek İslâmî ilimler alanında uzmanlaşmış gerekse ilgili araştırmaları yakından takip eden okuyucu kitlesi açısından bu metodun neler önerdiği ve gelecekte ne tür sonuçlar verme potansiyeline sahip olduğu hususunu irdelemeye çalışacağız.
Azim Huluq Üzerinde Olmak
Biz de bu ayetteki merkezi temanın peygamberin ahlâkının ne denli üstün olduğu, onun kişiliğinin ne kadar sağlam olduğu, tabiatının, huyunun ne denli bir mükemmellikte olduğunu tekraren söylersek, benzerin tekrarı ile esasen anlamsal daralmaya katkı vermeye devam etmiş ve daha derinlikli bir durumu da gözden kaçırmış oluruz.