Kecia Ali / Türkçesi: Mehmet Ali Okan Doğan – Vakıfbank Kültür Yayınları
”Şafii, bilinmeyen veya doğrulanamayacak kanıtlara yaslanan geniş kapsamlı mutabakatlardansa metinsel kaynakları yeğ tutar. Bu tercihi, onu ilk dönemlerinde rakiplerinin karşı çıktığı başka bir tercihe götürür: Şafii, bir sahabeden kaynaklanan tek tük rivayetleri dahi, ilahi metinlerin zincirinden boşanmış insan aklının bulup destekleyeceği görüşlere tercih etmiştir. Bazen yalnızca tek bir güvenilir kişinin otoritesine dayanan bu rivayetler, tevatürün tasdiklerine kıyasla epistemolojik açıdan daha dayanaksız olabilir, ancak onlara göre amel etmek makbuldür. Şafii’ye göre ilk nesilden Müslümanlar arasındaki anlaşmazlık sorunu metodoloji bakımından önemlidir.”
ABD’de Boston Üniversitesi’nde hukuk, toplumsal cinsiyet ve etik açısından İslâm üzerine dersler veren ve araştırmalar yapan Kecia Ali akademik çalışmalarına bir de biyografik bir eser eklemiştir. Kecia Ali bu biyografik eserinde fıkıh usulüne dair ilk yazılı eserin sahibi ve kendi ismiyle anılan bir mezhep inşa etmiş bulunan İmam Şafii’yi mercek altına almıştır. Kecia Ali’nin de belirttiği üzere İmam Şafii’ye dair bilgimiz iki tür kaynaktan gelir ki bunlar biyografik sözlükler mesabesinde ki tabakat kitapları ve anlatılan şahsiyetlerin faziletlerine dair hasredilen menakıpnamelerdir. Fakat bu iki malzeme kaynağı da öznellik ve olgusal güvenilirlik zayıflığı sebebiyle şeffaflıktan uzaktırlar. Bu durum İmam Şafii’ye dair sağlıklı bilgi edinmeyi zorlaştırmaktadır ki kitaba da adını veren alim ve veli arasında kalan bir İmam Şafii portresi ortaya çıkmaktadır. Bu zorluğa rağmen yazarın İmam Şafii’nin çağdaşlarının ehl-i hadis ve ehl-i rey olarak bölündüğü ikircikli yapısına dair getirdiği eleştirel sentezi İmam Şafii’nin ortaya koyduğu uzlaşmacı tutumuna ek olarak özellikle düşünsel inşa faaliyeti sonucu üretmiş olduğu fıkıh usulünü/metodolojisini, er-Risale adlı eserinden hareketle son derece vazıh bir dil ve açıklayıcı bir üslup kullanarak ve dahası eleştirel bir dille kaleme aldığını ifade etmek gerekir.
TEVAZU, Akıllı Makine Çağında İnsan Kemâlâtını Yeniden Düşünmek
Edward D. Hess/Katherine Ludwig / AlBaraka Yayınları
“İnsanlar artık yalnızca bilgiyi biriktirerek veya analiz ederek katma değer sağlayamazlar. Yeni bilgi yaratımı katlanarak artmakta. Ve bilgilerin birçoğunun 3 yıldan az bir raf ömrü olduğuna inanılıyor. “Bildiğinizi” zannettiğiniz şeyler o kadar çabuk eskiyor ki öğrendiklerinizi sürekli olarak güncellemeniz gerekiyor. Üstelik insanların akıllı bir makineden daha fazla olgu veya kavram bilmesi yahut Google’ in AlphaGo’su ve IBM’in Jeopardy! Ödüllü Watson’u gibi akıllı makinelerden daha fazla veriyi daha hızlı ya da daha doğru bir şekilde işleyebilmesi, hatırlaması, geri çağırabilmesi, örüntü eşleştirmesi ve sentezleyebilmesi imkânsız olacaktır.”
Her çağın beraberinde getirmiş olduğu değişim ve dönüşüm ile olumlu veya olumsuz olarak yıktığı veya inşa ettiği yönleri olduğu inkâr edilemez. Bu yüzden her çağ yine beraberinde bir yeni ve eski meydana getirir. Şu an içinde bulunduğumuz çağ ise bir yönüyle teknoloji çağı olarak önümüzde durmaktadır. Bu çağın bir sorgulaması ve yıkıcı etkisinden en az hasarla kurtulunması gayretiyle kaleme alınan bir eser Tevazu. İlk bölümde Akıllı Makine Çağı olarak tanımlanan bu çağın tanımını ve getireceği muhtemel dönüşümler veriler ışığında ele alınmakta. İkinci kısımda ise hiç kuşkusuz bu çağında bir yenisi ve eskisi olmalıdır anlayışı çerçevesinde eski akıl anlayışının karşısında yeni bir akıl tanımı getirilmektedir. Bu yenil akıl anlayışı insanoğlunun makinalarla/robotlarla tabiri caizse mücadelesinde kabul etmesi gereken bir yaklaşımdır Hess ile Ludwig’e göre. Yeni akıl insanoğlunun makineden farklı olarak duygusal bağ kurabilme becerisine dayanmaktadır. Bu becerinin en iyi şekilde kullanılması ise egoyu susturmak, kendi duygu ve düşüncelerimizi yönetmek, yansıtıcı dinleme yapmak ve empati ile olmaktadır. Tüm bunların olabilmesi ise insanlığın tevazuyu tekrar gündemlerine almaları ile mümkün gözükmektedir ki kemâlât sağlanabilsin.
Teori ve Pratikte Devlet
Harold J. Laski / Fol Yayınları
“Akla güvenmeliyiz.’ dediğimizde neyi kastettiğimiz de kesin değil. Aramızdaki farklılıkları çözerken kimin aklına güvenmeliyiz? Çoğu zaman taraflı ve hatalı olduğunu bildiğimiz hükûmetin aklına mı? Ortaçağ düşünürlerinin pek saygı duyduğu major et sanior pars olan, daha yaşlı ve daha bilge olan çoğunluğun aklına mı? Peki, herhangi bir toplumda bu çoğunluk kimlerden oluşur ve sayısal mıdır? Yoksa sadece çoğunluğun iradesine mi güvenmeliyiz? Daha önce açıkladığım gibi azınlığın koşulsuz boyun eğmek zorunda olduğunu mu kabullenmeli miyiz?”
“Kapitalist bir toplumda demokratik kurumlar, kapitalizmin temel çıktılarını, yani üretim araçlarının özel mülkiyetini içeren sınıf ilişkilerini yok etmeyecek biçimde işlev gördükleri sürece geçerli kabul edilirler.”
İngiliz siyaset bilimci ve ekonomist Harold J. Laski Teori ve Pratik Arasında Devlet adlı bu kitabında öncelikle devletin mahiyeti ile ilgili yapılan tanımlamaları sunmaktadır. İdeal devlet teorilerinden bahseden yazar sonrasında bu devlet teorilerinin zorunlu pratik veçhelerini de ele almaktadır. Kitabın genelinde devlet konusunu hukuki bir çerçevede ele alan yazarımız Laski genel anlamıyla modern dönem ile başlayan süreç içerisindeki devlet tasarımları üzerinden meseleyi şekillendirmektedir. “Hepimiz deneyimlerimizin mahkumlarıyız” diyor Laski. Devlet konusu da biraz öyledir ona göre. Birçok teorisyen tarafından ideal devletin sınırları çizilmeye, var olan kurgular tartışılmaya çalışılmış olsa da nihayetinde başka birilerinin kurgularına hapsedilmiş bir yapıya dönüşmüştür devlet. Ekonomist olması hasebiyle devlete yaklaşımında Marksist damarı hissedilen yazar ekonomik temelli, üretime endeksli bir devlet okuması yapmaktadır denilebilir. Son olarak Laski de devlet kutsal değil bir araçtır bu bakımdan rahat bir şekilde eleştirilerini sunmaktadır.
Bir argüman mantık kriterini sağlamasa da kimi zaman sadece doğru öncülleri olduğu için iyi argüman olabilir. Evet en iyi argüman olamaz ancak sadece en iyi argümanları kabul edecek olursak zihni kapasitemizi epeyce kapatmış oluruz ve yaşadığımız pek çok şeyi rasyonel bir şekilde anlamlandıramayız. Çünkü hayatta tüme vardığımız nokta, elimizdeki imkânlarla kısıtlıdır.
“Sonumuzu unutmaya değil miydi?
Sonlu çizgilere o kadar bağlandığımız,
Bir güzel göz, gülünce çukurlaşan yanak
Ve bir ses şimdi süzülen anılardan
Sonumuzu unutmaya değil miydi?
Hep seni anmaya değil miydi,
Pişmanlık kanatlarını kuşandığımız?
Suçlar gururumuzu kırar, eksiltirdi
Sonra pişmanlık gelir, sana yükseltirdi…
Nedamet zevkine alıştıksa,
Hep seni anmaya değil miydi?
Ama günahla kuşanılan bu kanatlar,
Senden uzaklaştırırmış, düşünmedik.
Neyi değiştiriyor üzüntümüz?”
Özgürlük ve zorunluluk meselesi tüm insanlar için önemlidir ve herkesi ilgilendirir fakat ben (Müslüman Dünya da dâhil olmak üzere) Üçüncü Dünya için daha önemli ve ilgili olduğunu iddia ediyorum. Bizler (aşağı yukarı Chaucer ve eseri Frankleyn gibi) modernitenin eşiğinde beklediğimizden, onu belli tarafsızlıkla değerlendirebiliriz. Biz yalnızca sekülerleşmenin silsilesini değil aynı zamanda sonuçlarını da izliyoruz (yani yabancılaşmayı, emperyalizmi, ekonomik buhranı ve şeyleşmeyi). Bizler, seküler modernite projesine görkemli bir masumiyet ve soylu bir naiflikle girişen Rönesans’ın ve Aydınlanma’nın öncü sekülerleştiricileri gibi sevinçli olamayız. Onların zamanında araçsal rasyonalite veya yapısökümcülük yoktu, T.S Eliot’ın hayal kırıklıklarıyla dolu ‘Çorak Ülke’ şiirini ya da Beckett’in absürt komedisi Godot’yu Beklerken’i okumamışlardı; henüz Nietzsche bir daha hiç çıkmamak üzere nihilizmi hayatımıza sokmamıştı; Derrida’nın aslında hiçbir şeyi göstermeyen akışkan gösterenler dünyasını tanımamışlardı. Onlar dünyanın emperyalist yağmasını, Holokost’u ya da Çernobil’i tecrübe etmemişlerdi.”
“Bilimsel Devrim bilimi dinden kurtardı. Yeni bilim ruhu maddeden kurtardı. Dünya bilgisinin kaynağı olarak vahyin yerine akıl ve deney aldı. Bilimsel Devrim’den sonra Tanrı’nın en sonunda doğadan tamamen dışlanması ve bilimin Tanrı’nın varlığını inkâr etmesi kaçınılmazdı. Bu mesnetsiz iddialar popüler bilim tarihinin içine işleyerek sık sık tekrarlanır hale geldi. Evrim ve yaradılış üstüne yazan gazeteciler, küresel ısınmanın kaynaklarını araştıran çevreciler, bilim üstüne eleştiriler yazan feministler ve modern dünyanın yarattığı düş kırıklığına ağıtlar yakan New Age’in peygamber özentileri -hepsi bu mantrayı tekrarlamakta ve on yedinci yüzyılın bilimin dinden boşanmasına tanık olduğu inancını tekrarlamaktadır.
“Kur’an’a göre insan değersiz bir şey değildir. Maddenin bir kereliğine ve sonsuza kadar yok olacak, minicik bir parçası değildir. Bedeniyle öyle olsa dahi, ruhuyla birlikte doğada sürüklenir ve ‘şeylerin hiç doğmadığı yere’ değil, şeylerin gerçek olduğu yere doğru ilerler. Ahirete inanmayanların, ‘yaşam dünyadan ibarettir, yaşarız ve ölürüz bizi yalnızca zaman yok eder’ diyerek reddettikleri öteyaşamın mevcudiyeti inananların hayatının kilit taşıdır. Onların gerçekten geçici ve yıkıcı olan bu dünyada yaşamalarının sebebi, kalıcı ve mutlu bir dünyada yeniden doğmaktır.
Kitap Seçkisi
İmam Şafii: Âlim ve Veli
”Şafii, bilinmeyen veya doğrulanamayacak kanıtlara yaslanan geniş kapsamlı mutabakatlardansa metinsel kaynakları yeğ tutar. Bu tercihi, onu ilk dönemlerinde rakiplerinin karşı çıktığı başka bir tercihe götürür: Şafii, bir sahabeden kaynaklanan tek tük rivayetleri dahi, ilahi metinlerin zincirinden boşanmış insan aklının bulup destekleyeceği görüşlere tercih etmiştir. Bazen yalnızca tek bir güvenilir kişinin otoritesine dayanan bu rivayetler, tevatürün tasdiklerine kıyasla epistemolojik açıdan daha dayanaksız olabilir, ancak onlara göre amel etmek makbuldür. Şafii’ye göre ilk nesilden Müslümanlar arasındaki anlaşmazlık sorunu metodoloji bakımından önemlidir.”
ABD’de Boston Üniversitesi’nde hukuk, toplumsal cinsiyet ve etik açısından İslâm üzerine dersler veren ve araştırmalar yapan Kecia Ali akademik çalışmalarına bir de biyografik bir eser eklemiştir. Kecia Ali bu biyografik eserinde fıkıh usulüne dair ilk yazılı eserin sahibi ve kendi ismiyle anılan bir mezhep inşa etmiş bulunan İmam Şafii’yi mercek altına almıştır. Kecia Ali’nin de belirttiği üzere İmam Şafii’ye dair bilgimiz iki tür kaynaktan gelir ki bunlar biyografik sözlükler mesabesinde ki tabakat kitapları ve anlatılan şahsiyetlerin faziletlerine dair hasredilen menakıpnamelerdir. Fakat bu iki malzeme kaynağı da öznellik ve olgusal güvenilirlik zayıflığı sebebiyle şeffaflıktan uzaktırlar. Bu durum İmam Şafii’ye dair sağlıklı bilgi edinmeyi zorlaştırmaktadır ki kitaba da adını veren alim ve veli arasında kalan bir İmam Şafii portresi ortaya çıkmaktadır. Bu zorluğa rağmen yazarın İmam Şafii’nin çağdaşlarının ehl-i hadis ve ehl-i rey olarak bölündüğü ikircikli yapısına dair getirdiği eleştirel sentezi İmam Şafii’nin ortaya koyduğu uzlaşmacı tutumuna ek olarak özellikle düşünsel inşa faaliyeti sonucu üretmiş olduğu fıkıh usulünü/metodolojisini, er-Risale adlı eserinden hareketle son derece vazıh bir dil ve açıklayıcı bir üslup kullanarak ve dahası eleştirel bir dille kaleme aldığını ifade etmek gerekir.
TEVAZU, Akıllı Makine Çağında İnsan Kemâlâtını Yeniden Düşünmek
“İnsanlar artık yalnızca bilgiyi biriktirerek veya analiz ederek katma değer sağlayamazlar. Yeni bilgi yaratımı katlanarak artmakta. Ve bilgilerin birçoğunun 3 yıldan az bir raf ömrü olduğuna inanılıyor. “Bildiğinizi” zannettiğiniz şeyler o kadar çabuk eskiyor ki öğrendiklerinizi sürekli olarak güncellemeniz gerekiyor. Üstelik insanların akıllı bir makineden daha fazla olgu veya kavram bilmesi yahut Google’ in AlphaGo’su ve IBM’in Jeopardy! Ödüllü Watson’u gibi akıllı makinelerden daha fazla veriyi daha hızlı ya da daha doğru bir şekilde işleyebilmesi, hatırlaması, geri çağırabilmesi, örüntü eşleştirmesi ve sentezleyebilmesi imkânsız olacaktır.”
Her çağın beraberinde getirmiş olduğu değişim ve dönüşüm ile olumlu veya olumsuz olarak yıktığı veya inşa ettiği yönleri olduğu inkâr edilemez. Bu yüzden her çağ yine beraberinde bir yeni ve eski meydana getirir. Şu an içinde bulunduğumuz çağ ise bir yönüyle teknoloji çağı olarak önümüzde durmaktadır. Bu çağın bir sorgulaması ve yıkıcı etkisinden en az hasarla kurtulunması gayretiyle kaleme alınan bir eser Tevazu. İlk bölümde Akıllı Makine Çağı olarak tanımlanan bu çağın tanımını ve getireceği muhtemel dönüşümler veriler ışığında ele alınmakta. İkinci kısımda ise hiç kuşkusuz bu çağında bir yenisi ve eskisi olmalıdır anlayışı çerçevesinde eski akıl anlayışının karşısında yeni bir akıl tanımı getirilmektedir. Bu yenil akıl anlayışı insanoğlunun makinalarla/robotlarla tabiri caizse mücadelesinde kabul etmesi gereken bir yaklaşımdır Hess ile Ludwig’e göre. Yeni akıl insanoğlunun makineden farklı olarak duygusal bağ kurabilme becerisine dayanmaktadır. Bu becerinin en iyi şekilde kullanılması ise egoyu susturmak, kendi duygu ve düşüncelerimizi yönetmek, yansıtıcı dinleme yapmak ve empati ile olmaktadır. Tüm bunların olabilmesi ise insanlığın tevazuyu tekrar gündemlerine almaları ile mümkün gözükmektedir ki kemâlât sağlanabilsin.
Teori ve Pratikte Devlet
“Akla güvenmeliyiz.’ dediğimizde neyi kastettiğimiz de kesin değil. Aramızdaki farklılıkları çözerken kimin aklına güvenmeliyiz? Çoğu zaman taraflı ve hatalı olduğunu bildiğimiz hükûmetin aklına mı? Ortaçağ düşünürlerinin pek saygı duyduğu major et sanior pars olan, daha yaşlı ve daha bilge olan çoğunluğun aklına mı? Peki, herhangi bir toplumda bu çoğunluk kimlerden oluşur ve sayısal mıdır? Yoksa sadece çoğunluğun iradesine mi güvenmeliyiz? Daha önce açıkladığım gibi azınlığın koşulsuz boyun eğmek zorunda olduğunu mu kabullenmeli miyiz?”
“Kapitalist bir toplumda demokratik kurumlar, kapitalizmin temel çıktılarını, yani üretim araçlarının özel mülkiyetini içeren sınıf ilişkilerini yok etmeyecek biçimde işlev gördükleri sürece geçerli kabul edilirler.”
İngiliz siyaset bilimci ve ekonomist Harold J. Laski Teori ve Pratik Arasında Devlet adlı bu kitabında öncelikle devletin mahiyeti ile ilgili yapılan tanımlamaları sunmaktadır. İdeal devlet teorilerinden bahseden yazar sonrasında bu devlet teorilerinin zorunlu pratik veçhelerini de ele almaktadır. Kitabın genelinde devlet konusunu hukuki bir çerçevede ele alan yazarımız Laski genel anlamıyla modern dönem ile başlayan süreç içerisindeki devlet tasarımları üzerinden meseleyi şekillendirmektedir. “Hepimiz deneyimlerimizin mahkumlarıyız” diyor Laski. Devlet konusu da biraz öyledir ona göre. Birçok teorisyen tarafından ideal devletin sınırları çizilmeye, var olan kurgular tartışılmaya çalışılmış olsa da nihayetinde başka birilerinin kurgularına hapsedilmiş bir yapıya dönüşmüştür devlet. Ekonomist olması hasebiyle devlete yaklaşımında Marksist damarı hissedilen yazar ekonomik temelli, üretime endeksli bir devlet okuması yapmaktadır denilebilir. Son olarak Laski de devlet kutsal değil bir araçtır bu bakımdan rahat bir şekilde eleştirilerini sunmaktadır.
İlgili Yazılar
Kitap Seçkisi
Bir argüman mantık kriterini sağlamasa da kimi zaman sadece doğru öncülleri olduğu için iyi argüman olabilir. Evet en iyi argüman olamaz ancak sadece en iyi argümanları kabul edecek olursak zihni kapasitemizi epeyce kapatmış oluruz ve yaşadığımız pek çok şeyi rasyonel bir şekilde anlamlandıramayız. Çünkü hayatta tüme vardığımız nokta, elimizdeki imkânlarla kısıtlıdır.
Kitap seçkisi
“Sonumuzu unutmaya değil miydi?
Sonlu çizgilere o kadar bağlandığımız,
Bir güzel göz, gülünce çukurlaşan yanak
Ve bir ses şimdi süzülen anılardan
Sonumuzu unutmaya değil miydi?
Hep seni anmaya değil miydi,
Pişmanlık kanatlarını kuşandığımız?
Suçlar gururumuzu kırar, eksiltirdi
Sonra pişmanlık gelir, sana yükseltirdi…
Nedamet zevkine alıştıksa,
Hep seni anmaya değil miydi?
Ama günahla kuşanılan bu kanatlar,
Senden uzaklaştırırmış, düşünmedik.
Neyi değiştiriyor üzüntümüz?”
Kitap Seçkisi
Özgürlük ve zorunluluk meselesi tüm insanlar için önemlidir ve herkesi ilgilendirir fakat ben (Müslüman Dünya da dâhil olmak üzere) Üçüncü Dünya için daha önemli ve ilgili olduğunu iddia ediyorum. Bizler (aşağı yukarı Chaucer ve eseri Frankleyn gibi) modernitenin eşiğinde beklediğimizden, onu belli tarafsızlıkla değerlendirebiliriz. Biz yalnızca sekülerleşmenin silsilesini değil aynı zamanda sonuçlarını da izliyoruz (yani yabancılaşmayı, emperyalizmi, ekonomik buhranı ve şeyleşmeyi). Bizler, seküler modernite projesine görkemli bir masumiyet ve soylu bir naiflikle girişen Rönesans’ın ve Aydınlanma’nın öncü sekülerleştiricileri gibi sevinçli olamayız. Onların zamanında araçsal rasyonalite veya yapısökümcülük yoktu, T.S Eliot’ın hayal kırıklıklarıyla dolu ‘Çorak Ülke’ şiirini ya da Beckett’in absürt komedisi Godot’yu Beklerken’i okumamışlardı; henüz Nietzsche bir daha hiç çıkmamak üzere nihilizmi hayatımıza sokmamıştı; Derrida’nın aslında hiçbir şeyi göstermeyen akışkan gösterenler dünyasını tanımamışlardı. Onlar dünyanın emperyalist yağmasını, Holokost’u ya da Çernobil’i tecrübe etmemişlerdi.”
Kitap Seçkisi
“Bilimsel Devrim bilimi dinden kurtardı. Yeni bilim ruhu maddeden kurtardı. Dünya bilgisinin kaynağı olarak vahyin yerine akıl ve deney aldı. Bilimsel Devrim’den sonra Tanrı’nın en sonunda doğadan tamamen dışlanması ve bilimin Tanrı’nın varlığını inkâr etmesi kaçınılmazdı. Bu mesnetsiz iddialar popüler bilim tarihinin içine işleyerek sık sık tekrarlanır hale geldi. Evrim ve yaradılış üstüne yazan gazeteciler, küresel ısınmanın kaynaklarını araştıran çevreciler, bilim üstüne eleştiriler yazan feministler ve modern dünyanın yarattığı düş kırıklığına ağıtlar yakan New Age’in peygamber özentileri -hepsi bu mantrayı tekrarlamakta ve on yedinci yüzyılın bilimin dinden boşanmasına tanık olduğu inancını tekrarlamaktadır.
Kitap Seçkisi
“Kur’an’a göre insan değersiz bir şey değildir. Maddenin bir kereliğine ve sonsuza kadar yok olacak, minicik bir parçası değildir. Bedeniyle öyle olsa dahi, ruhuyla birlikte doğada sürüklenir ve ‘şeylerin hiç doğmadığı yere’ değil, şeylerin gerçek olduğu yere doğru ilerler. Ahirete inanmayanların, ‘yaşam dünyadan ibarettir, yaşarız ve ölürüz bizi yalnızca zaman yok eder’ diyerek reddettikleri öteyaşamın mevcudiyeti inananların hayatının kilit taşıdır. Onların gerçekten geçici ve yıkıcı olan bu dünyada yaşamalarının sebebi, kalıcı ve mutlu bir dünyada yeniden doğmaktır.