“Kur’an’a göre insan değersiz bir şey değildir. Maddenin bir kereliğine ve sonsuza kadar yok olacak, minicik bir parçası değildir. Bedeniyle öyle olsa dahi, ruhuyla birlikte doğada sürüklenir ve ‘şeylerin hiç doğmadığı yere’ değil, şeylerin gerçek olduğu yere doğru ilerler. Ahirete inanmayanların, ‘yaşam dünyadan ibarettir, yaşarız ve ölürüz bizi yalnızca zaman yok eder’ diyerek reddettikleri öteyaşamın mevcudiyeti inananların hayatının kilit taşıdır. Onların gerçekten geçici ve yıkıcı olan bu dünyada yaşamalarının sebebi, kalıcı ve mutlu bir dünyada yeniden doğmaktır. Felaket ve acılar karşısında sabır gösterilmesi gerektiği doğrudur; fakat bu, talihsizliklerin önemsiz olmaları, gerçek bir değere sahip olmamalarından dolayı değil, tanrısal sınavlar olmaları ve dindar insanın sonsuz yaşamını kazanmak için onlara yılmadan göğüs germesi gerektiğindendir. Yol her zaman açıktır: Tanrı insanı yaratır, sınar, dünyaya getirir ve ölüme doğru, ölümlü dünyadan ölümsüz dünyaya doğru götürür.”
Fehmi Jadaane, Stoacılığın Müslüman düşünürler üzerindeki etkisinin abartıldığı kadar çok olmadığını ortaya koymayı amaçlamaktadır. Ona göre Stoacılık, Aristotelesçilik ve Platonculuk kadar İslam düşüncesine etki etmemiştir. Müslüman düşünürler Stoacılıktan ağırlıklı olarak ahlak alanında etkilenmiştir. Bu da İslam dünyasında Stoacılığın salt bir ahlak öğretisi olduğu yaygın ve hatalı kanısını oluşturmuştur. Oysa Stoacılık, metafizik, fizik ve mantık disiplinlerine dair ciddi bir düşünsel çabayı da içerisinde barındırır. Stoacılığın felsefi sisteminin Tanrı ve nefs öğretisi de dahil olmak üzere materyalizm üzerine inşa edildiğinden dolayı İslam inancı ile uyuşmadığını da belirtir. Ona göre Stoacılığın öte dünya öğretisini mümkün görmemesi bu uyuşmazlığın en temel noktasıdır. Bu noktayı belirtirken de Kur’an ayetlerinden deliller getirir. Delillendirmenin amacı ise Stoacılığın Hristiyanlıkta olduğunun tersine hiçbir şekilde Kur’an’ın mesajına etki etmediğini vurgulamaktır. Özet niteliğinde vurgulamak gerekirse Jadaane’nin tezi Stoacılığın İslam’ın temel inanç öğretilerine etki etmediği yönündedir.
NESNESİZ DÜNYA
KAZİMİR MALEVİÇ / KETEBE YAYINLARI
“İnsan, çevresinin (doğanın) övünemeyeceği bir bilince sahip olduğundan emin olmasıyla kendisini çevreleyen doğadan kendini ayrı kılar. Bunun nihayetinde insanın, kendisini nesnelerin bütünsel düzenin dolaysız bir ‘parçası’ olarak hissedememesinin nihayetinde, doğa ile insan arasında belli bir çelişki ortaya çıkmaktadır. Doğanın bu bütünlüğü, insanı her yönden dingin, hissedilemez bir ‘madde’ gibi sarar. Canlı bilinci ve dürtü faaliyeti, insanı sürekli olarak tembelliğe sürükler ve doğaya karşı savaşması için kışkırtır. Dolayısıyla aslında insan tüm yaşamı boyunca, eylemin bilinçli durumu için bir mücadele içindedir. Sonunda ise kaçınılmaz olarak uykuya dalar ve ölüme boyun eğer. İnsan, doğada unsurların şuursuz, ‘düzensiz’ faaliyetini gözlemler ve bunu bilincin ‘yasallığına’ uygun olarak düzenlemeye çalışır. Her şeyin hiçbir direniş göstermeden çöktüğü bir ortamda, bilinçten başka hiçbir şeyin onu desteklemediğini bildiğinden dolayı; insanoğlu ‘bilincini’ varlığının en yüksek değeri olarak kabul eder. Doğanın fiziki fenomeni olan çevrenin kör unsurlarının, kendini nasıl etkilediğini ve aynı şekilde, ‘bilincin de’ kendini nasıl biçimlendirdiğini aşikâr olarak fark eder.
Kazimir Maleviç, on dokuzuncu yüzyılda yaşamış bir Rus ressamdır. Kendisini birçok sanatçıdan farklı kılan unsur, ortaya koyduğu sanatı için ciddi bir teorik zemin inşa etmiş olup; bunu da bir metin olarak ortaya koymuş olmasıdır. Maleviç, Moskova’da yaşadığı süre zarfında Cezanne, Picasso ve Matisse gibi birçok sanatçının eserini incelemiş ve üzerine çalışmıştır. Yaşadığı dönem Dadaizm, Sürrealizm ve Minimalizm gibi akımların gelişmeye başladığı zamanlardır. İşte bu akımlar bir yönüyle Maleviç’in Süprematizm dediği sanatında kendini bulmuştur. Bu sanat O’na göre ‘saf duyguya yaslanan’ bir sanattır. Bu sanat akımını pratik olarak, beyaz bir tuval üzerine çizdiği Kara Kare isimli eseriyle ortaya koyar ve bu eseri ile kendinden söz ettirir. Yine Maleviç’e göre Süprematist için nesnen dünyanın görsel fenomenleri, kendi başlarına anlamsızdırlar; önemli olan, hislerdir ve bu ölçüye nazaran ortaya çıktığı çevreden oldukça başkadır. Sanat eserinin gerçek değeri yalnızca ifade edilen duygudadır.
POSTKOLONİ ÜZERİNE
ACHILLE MBEMBE / HECE YAYINLARI
“Doğrudan doğruya çıkar sağlanılan mercilerin taleplerine saplanıp kalmış, ‘iyi yönetim’ ve piyasa ekonomisiyle ilgili neoliberal dini öğretilerin o kısır ufkuna hapsedilmiş, ‘sivil toplum’, ‘çatışmaların çözümü’ ve sözde ‘demokrasiye geçiş’ modasıyla hırpalanan bu tartışma, alışıldığı üzere, Afrika’daki siyasi atmosferi anlamakla veya genel anlamda bilgi üretmekle değil, öncelikli olarak toplum mühendisliğiyle ilgilidir. Genel bir kural olarak, belirtilen şey dogmatik açıdan program niteliğindedir; yorumlar neredeyse her zaman küçümseyici ve argüman olarak kabul edilenler ise neredeyse daima indirgemecidir. Afrikalı aktörlerin geçerli kabul ettikleri kriterleri, kendi tayin ettikleri rasyonellikleri dahilinde değiştirme nedenleri birçok insana göre önemsizdir… Modeller kendi kendilerine yeterli göründüklerine göre, tarih diye bir şeye gerek yok. Antropolojiye de. Bu ekonominin, bu geleneklerin, evrensel ve hayırlı kabul edilen normlar bazında işleyebilmesi için ekonomiyi sonsuza kadar devletin prangalarından ‘kurtarma’ ve gökten inme gelenekleri düzeltme ihtiyacını şu veya bu şekilde kabul etmek yeterli olacaktır.”
Sömürgeciliğin tahrip edici mekanizmasının kendini en şiddetli gösterdiği uzam Afrika’dır denebilir. Afrika, Avrupa kültürü açısından tamamlayıcı bir parçadır. Avrupa, buraya yükledikleri ile kendini varedip, ortaya koyar. Avrupa, Afrika’ya dair o denli büyük bir söylem yığını oluşturmuştur ki, bu bir kavram olarak ‘sömürge kütüphanesi’ olarak adlandırılmıştır. Kolonyal dönemde sömürgeci gücün bizatihi kendi dahliyle ortaya koyduğu yapı, bu gücün buralardan görünüş(!) itibariyle çekilmesiyle beraber yerini koloni sonrası yani postkolonyal döneme bıraktı. Artık fiilen görünür bir sömürgeci yoktur lakin bunun yerini başka bir yapı almıştır. İktidar aygıtları değişmiş, farklı şekillerde kendini ikame etmiştir. Bir karşılaştırma olmamakla beraber artık sömürge valisi yoktur, yerli otokrat vardır… Kitabın yazarı Achill Mbembe, postkoloni üzerine çalışan en önemli çağdaş düşünürlerdendir. Yazar, kitap içeriğinde postkolonyal dönem Afrikası’ nı iktidar, şiddet, sivil toplum, ölüm ve cinsellik gibi farklı yönleriyle çözümlemeye çalışıyor.
NEOLİBERALİZMİN MİMARLIĞI
DOUGLAS SPENCER / İLETİŞİM YAYINLARI
“Her ne kadar mimarlar ve mimarlık teorisyenleri, kentsel ve mimari düzenlerin piyasaya tabi olması konusunda o kadar cüretkâr olmamışlarsa da, özellikle 1990’ların ortalarından itibaren, dünyanın gidişatı konusunda neoliberalizmin hakikat oyunlarına hizmet etmiş hakikatleri öne sürme hevesinde olmuşlardır. Kendiliğinden organizasyon, oluşum ve karmaşıklık modellerini benimsemiş; sibernetiği, sistem teorisini ve ekolojik düşünceyi savunmuş; planlamanın zaaflarını kıyasıya eleştirerek evrimsel paradigmayı övmüş; ‘yatay ontolojilere’ değer vermiş ve metabolizmaya özgü süreçlere hayranlıkla yaklaşmışlardır. Hepsinden öte, insan öznesini bir nevi Aydınlanma-sonrası varlık olarak tasavvur etmişlerdir: Çevresine uyum sağlayabilen, rasyonallikten ziyade duygulanımla güdülenen, istenen yola kolaylıkla sokulabilen, ama yaşadığı ortam üzerinde eleştirel düşünce geliştirme istek ve becerisinden yoksun bir öznedir bu. Neoliberal düşünce gibi, mimarlığın düşünsel kültürü de öznenin ve toplumsal düzenin kuruluşunu doğal sistemlerin işleyişine benzetir.”
Tarih boyunca iktidar yapılarıyla mimarlık arasındaki ilişkinin mahiyeti sorgulanmıştır. Şüphesiz ortaya konabilecek istisnalar olabilsede büyük oranda iktidar ve mimarlık pratiği arasında yakın bir ilişki olagelmiştir. Yirminci yüzyıla gelindiğinde teorisiyenleri, kurumları ve pratiğiyle Modern Mimarlık etkisini uzun zaman sürdürmüştür. Lakin Modernizm’e gelen yapısal eleştirilerden o da payını almıştır. Yirmi birinci yüzyıla yaklaşırken mimarlığın pratiği neye dönüşmüştür peki? İşte bu noktada Douglas Spencer, Neoliberalizmin etkisiyle beraber çağdaş mimarlığın bir denetim ve itaat aracına dönüştüğünü iddia etmektedir. Spencer, Neoliberalizme, kapitalizmin hiç değişmeyen asli ‘doğasının’ gem vurulamayan aşırı dışavurumu olarak anlamaktansa, bir iktisadi düşünce biçimi olarak anlamaya çalıştığını söylüyor. Neoliberalizmi incelerken elde ettiği spontane düzen, kendi kendini organize etme, karmaşıklık ve sibernetik gibi hususların çağdaş mimarlık tarfındanda temel alındığını iddia ediyor ve kimi çağdaş mimarlar ve pratikleri üzerinden eleştirisini ortaya koyuyor.
“Müslümanların birlik içinde olduğu inancı da tarihi temelleri bulunmayan bir yanılgıdır. Hatta bunun tam tersi doğrudur; şöyle ki, aslında sömürgeciliğin yarattığı kötü koşulların saikiyle Müslümanlar arasında küresel bir dayanışma fikrinin ilk tohumları yeşermeye başladı ve Avrupa ırkçılığına karşı ortak bir İslam medeniyeti tahayyülü zaman içinde gelişti. Yani on dokuzuncu yüzyılın sonlarında Avrupa hegemonyasının zirve yapmasına dek, Müslüman toplumlar dünya çapında siyasi bir birliğe sahip olmayı hayal dahi etmemişti.”
“Edward Said, entelektüeli, bir müçtehit olarak görüyor ve ondan içtihat yapmasını bekliyor; tabii ki entelektüel bir bakışla… Her ne kadar İslam’ın din olduğundan söz etse bile laik entelektüel zihni gereği İslam’ı bir “düşünce” olarak algılıyor. Daha doğrusu şu: Müslüman entelektüel hem naslara iman edip hem de iman ettiği bu sınırları entelektüel cüretle aşabilir mi? Edward Said de sanırım daha çok Müslüman entelektüelleri kastederek şöyle demez mi zaten: “Entelektüel, her zaman bağlılık sorununun amansız meydan okuması ile kuşatılmış durumda.” Yukarıda andığım iki adın da (Nuri Pakdil ve Atasoy Müftüoğlu) birer insan, Müslüman, yazar ve sanatçı olarak hayatlarına, entelektüel çabalarına yakından tanık oldum. Her iki insanın da konuşurken, yazarken, tartışırken ve toplumsal, siyasal anlamda tavır alırken, Müslüman ve entelektüel olmanın, daha doğrusu olamamanın “çelişkisini” kaçınılmaz olarak yaşadıkları kanaatindeyim; bu çelişkileri gördüm.”
İSLAM DÜŞÜNCE GELENEKLERİ
ÖMER TÜRKER
KETEBE YAYINLARI
“İslam dünyası genel olarak bilimlerde ve teknolojide Batı karşısında geri kalmışlığın bedelini önce peyderpey sömürgeleşerek sonra da değerler krizine duçar olmakla ödemeye başlamıştır. Hala da bu kriz, bütün acımasızlığıyla Müslüman dünyayı kasıp kavurmaktadır. Bu bakımdan İslam dünyasının krizi, fıkıh ve tefsir gibi uygulamalı dini bilimlerden ziyade düşünce ve teorik bilimlerdedir. Müslümanlar dünyaya açıklama, isim verme, anlamlandırma ve müeyyide koyma gücünü yitirmiştir. Kuşkusuz bu durum hayatın bütün alanlarına sirayet ettiğinden dini ve felsefi pratik ilimler de krizden derinlemesine etkilenmektedir. Krizin kaynaklarını doğru tespit etmediğimiz sürece çözüm arayışlarımız da sorunlu olacaktır. İğneyi karanlıkta kaybedip aydınlıkta arama işini tadını kaçıracak şekilde uzattığımız söylemek abartı olmaz.”
Yeryüzü Yakılıp Yıkılırken Jonathan Crary / Metis Yayınları “Modern sanayi uygarlığı dünyayı ateşe vermenin eşiğinde. Toplumsal oluşumların ve toplulukların kökünün kurutulması, insani müştereklerin bağımlı olduğu canlı yeryüzü-sisteminin söndürülmesiyle iç içe geçmiş durumda. Artık kapitalizmin en son, ‘yakıp-yıkma’ safhasındayız. Askeri bağlamda bu tabir, yenilmiş bir halkın veya yaklaşan bir ordunun faydalanmasını engellemek …
“Bilimsel Devrim bilimi dinden kurtardı. Yeni bilim ruhu maddeden kurtardı. Dünya bilgisinin kaynağı olarak vahyin yerine akıl ve deney aldı. Bilimsel Devrim’den sonra Tanrı’nın en sonunda doğadan tamamen dışlanması ve bilimin Tanrı’nın varlığını inkâr etmesi kaçınılmazdı. Bu mesnetsiz iddialar popüler bilim tarihinin içine işleyerek sık sık tekrarlanır hale geldi. Evrim ve yaradılış üstüne yazan gazeteciler, küresel ısınmanın kaynaklarını araştıran çevreciler, bilim üstüne eleştiriler yazan feministler ve modern dünyanın yarattığı düş kırıklığına ağıtlar yakan New Age’in peygamber özentileri -hepsi bu mantrayı tekrarlamakta ve on yedinci yüzyılın bilimin dinden boşanmasına tanık olduğu inancını tekrarlamaktadır.
Kitap Seçkisi
STOACILIĞIN İSLAM DÜŞÜNCESİ ÜZERİNDEKİ ETKİSİ
“Kur’an’a göre insan değersiz bir şey değildir. Maddenin bir kereliğine ve sonsuza kadar yok olacak, minicik bir parçası değildir. Bedeniyle öyle olsa dahi, ruhuyla birlikte doğada sürüklenir ve ‘şeylerin hiç doğmadığı yere’ değil, şeylerin gerçek olduğu yere doğru ilerler. Ahirete inanmayanların, ‘yaşam dünyadan ibarettir, yaşarız ve ölürüz bizi yalnızca zaman yok eder’ diyerek reddettikleri öteyaşamın mevcudiyeti inananların hayatının kilit taşıdır. Onların gerçekten geçici ve yıkıcı olan bu dünyada yaşamalarının sebebi, kalıcı ve mutlu bir dünyada yeniden doğmaktır. Felaket ve acılar karşısında sabır gösterilmesi gerektiği doğrudur; fakat bu, talihsizliklerin önemsiz olmaları, gerçek bir değere sahip olmamalarından dolayı değil, tanrısal sınavlar olmaları ve dindar insanın sonsuz yaşamını kazanmak için onlara yılmadan göğüs germesi gerektiğindendir. Yol her zaman açıktır: Tanrı insanı yaratır, sınar, dünyaya getirir ve ölüme doğru, ölümlü dünyadan ölümsüz dünyaya doğru götürür.”
Fehmi Jadaane, Stoacılığın Müslüman düşünürler üzerindeki etkisinin abartıldığı kadar çok olmadığını ortaya koymayı amaçlamaktadır. Ona göre Stoacılık, Aristotelesçilik ve Platonculuk kadar İslam düşüncesine etki etmemiştir. Müslüman düşünürler Stoacılıktan ağırlıklı olarak ahlak alanında etkilenmiştir. Bu da İslam dünyasında Stoacılığın salt bir ahlak öğretisi olduğu yaygın ve hatalı kanısını oluşturmuştur. Oysa Stoacılık, metafizik, fizik ve mantık disiplinlerine dair ciddi bir düşünsel çabayı da içerisinde barındırır. Stoacılığın felsefi sisteminin Tanrı ve nefs öğretisi de dahil olmak üzere materyalizm üzerine inşa edildiğinden dolayı İslam inancı ile uyuşmadığını da belirtir. Ona göre Stoacılığın öte dünya öğretisini mümkün görmemesi bu uyuşmazlığın en temel noktasıdır. Bu noktayı belirtirken de Kur’an ayetlerinden deliller getirir. Delillendirmenin amacı ise Stoacılığın Hristiyanlıkta olduğunun tersine hiçbir şekilde Kur’an’ın mesajına etki etmediğini vurgulamaktır. Özet niteliğinde vurgulamak gerekirse Jadaane’nin tezi Stoacılığın İslam’ın temel inanç öğretilerine etki etmediği yönündedir.
NESNESİZ DÜNYA
“İnsan, çevresinin (doğanın) övünemeyeceği bir bilince sahip olduğundan emin olmasıyla kendisini çevreleyen doğadan kendini ayrı kılar. Bunun nihayetinde insanın, kendisini nesnelerin bütünsel düzenin dolaysız bir ‘parçası’ olarak hissedememesinin nihayetinde, doğa ile insan arasında belli bir çelişki ortaya çıkmaktadır. Doğanın bu bütünlüğü, insanı her yönden dingin, hissedilemez bir ‘madde’ gibi sarar. Canlı bilinci ve dürtü faaliyeti, insanı sürekli olarak tembelliğe sürükler ve doğaya karşı savaşması için kışkırtır. Dolayısıyla aslında insan tüm yaşamı boyunca, eylemin bilinçli durumu için bir mücadele içindedir. Sonunda ise kaçınılmaz olarak uykuya dalar ve ölüme boyun eğer. İnsan, doğada unsurların şuursuz, ‘düzensiz’ faaliyetini gözlemler ve bunu bilincin ‘yasallığına’ uygun olarak düzenlemeye çalışır. Her şeyin hiçbir direniş göstermeden çöktüğü bir ortamda, bilinçten başka hiçbir şeyin onu desteklemediğini bildiğinden dolayı; insanoğlu ‘bilincini’ varlığının en yüksek değeri olarak kabul eder. Doğanın fiziki fenomeni olan çevrenin kör unsurlarının, kendini nasıl etkilediğini ve aynı şekilde, ‘bilincin de’ kendini nasıl biçimlendirdiğini aşikâr olarak fark eder.
Kazimir Maleviç, on dokuzuncu yüzyılda yaşamış bir Rus ressamdır. Kendisini birçok sanatçıdan farklı kılan unsur, ortaya koyduğu sanatı için ciddi bir teorik zemin inşa etmiş olup; bunu da bir metin olarak ortaya koymuş olmasıdır. Maleviç, Moskova’da yaşadığı süre zarfında Cezanne, Picasso ve Matisse gibi birçok sanatçının eserini incelemiş ve üzerine çalışmıştır. Yaşadığı dönem Dadaizm, Sürrealizm ve Minimalizm gibi akımların gelişmeye başladığı zamanlardır. İşte bu akımlar bir yönüyle Maleviç’in Süprematizm dediği sanatında kendini bulmuştur. Bu sanat O’na göre ‘saf duyguya yaslanan’ bir sanattır. Bu sanat akımını pratik olarak, beyaz bir tuval üzerine çizdiği Kara Kare isimli eseriyle ortaya koyar ve bu eseri ile kendinden söz ettirir. Yine Maleviç’e göre Süprematist için nesnen dünyanın görsel fenomenleri, kendi başlarına anlamsızdırlar; önemli olan, hislerdir ve bu ölçüye nazaran ortaya çıktığı çevreden oldukça başkadır. Sanat eserinin gerçek değeri yalnızca ifade edilen duygudadır.
POSTKOLONİ ÜZERİNE
“Doğrudan doğruya çıkar sağlanılan mercilerin taleplerine saplanıp kalmış, ‘iyi yönetim’ ve piyasa ekonomisiyle ilgili neoliberal dini öğretilerin o kısır ufkuna hapsedilmiş, ‘sivil toplum’, ‘çatışmaların çözümü’ ve sözde ‘demokrasiye geçiş’ modasıyla hırpalanan bu tartışma, alışıldığı üzere, Afrika’daki siyasi atmosferi anlamakla veya genel anlamda bilgi üretmekle değil, öncelikli olarak toplum mühendisliğiyle ilgilidir. Genel bir kural olarak, belirtilen şey dogmatik açıdan program niteliğindedir; yorumlar neredeyse her zaman küçümseyici ve argüman olarak kabul edilenler ise neredeyse daima indirgemecidir. Afrikalı aktörlerin geçerli kabul ettikleri kriterleri, kendi tayin ettikleri rasyonellikleri dahilinde değiştirme nedenleri birçok insana göre önemsizdir… Modeller kendi kendilerine yeterli göründüklerine göre, tarih diye bir şeye gerek yok. Antropolojiye de. Bu ekonominin, bu geleneklerin, evrensel ve hayırlı kabul edilen normlar bazında işleyebilmesi için ekonomiyi sonsuza kadar devletin prangalarından ‘kurtarma’ ve gökten inme gelenekleri düzeltme ihtiyacını şu veya bu şekilde kabul etmek yeterli olacaktır.”
Sömürgeciliğin tahrip edici mekanizmasının kendini en şiddetli gösterdiği uzam Afrika’dır denebilir. Afrika, Avrupa kültürü açısından tamamlayıcı bir parçadır. Avrupa, buraya yükledikleri ile kendini varedip, ortaya koyar. Avrupa, Afrika’ya dair o denli büyük bir söylem yığını oluşturmuştur ki, bu bir kavram olarak ‘sömürge kütüphanesi’ olarak adlandırılmıştır. Kolonyal dönemde sömürgeci gücün bizatihi kendi dahliyle ortaya koyduğu yapı, bu gücün buralardan görünüş(!) itibariyle çekilmesiyle beraber yerini koloni sonrası yani postkolonyal döneme bıraktı. Artık fiilen görünür bir sömürgeci yoktur lakin bunun yerini başka bir yapı almıştır. İktidar aygıtları değişmiş, farklı şekillerde kendini ikame etmiştir. Bir karşılaştırma olmamakla beraber artık sömürge valisi yoktur, yerli otokrat vardır… Kitabın yazarı Achill Mbembe, postkoloni üzerine çalışan en önemli çağdaş düşünürlerdendir. Yazar, kitap içeriğinde postkolonyal dönem Afrikası’ nı iktidar, şiddet, sivil toplum, ölüm ve cinsellik gibi farklı yönleriyle çözümlemeye çalışıyor.
NEOLİBERALİZMİN MİMARLIĞI
“Her ne kadar mimarlar ve mimarlık teorisyenleri, kentsel ve mimari düzenlerin piyasaya tabi olması konusunda o kadar cüretkâr olmamışlarsa da, özellikle 1990’ların ortalarından itibaren, dünyanın gidişatı konusunda neoliberalizmin hakikat oyunlarına hizmet etmiş hakikatleri öne sürme hevesinde olmuşlardır. Kendiliğinden organizasyon, oluşum ve karmaşıklık modellerini benimsemiş; sibernetiği, sistem teorisini ve ekolojik düşünceyi savunmuş; planlamanın zaaflarını kıyasıya eleştirerek evrimsel paradigmayı övmüş; ‘yatay ontolojilere’ değer vermiş ve metabolizmaya özgü süreçlere hayranlıkla yaklaşmışlardır. Hepsinden öte, insan öznesini bir nevi Aydınlanma-sonrası varlık olarak tasavvur etmişlerdir: Çevresine uyum sağlayabilen, rasyonallikten ziyade duygulanımla güdülenen, istenen yola kolaylıkla sokulabilen, ama yaşadığı ortam üzerinde eleştirel düşünce geliştirme istek ve becerisinden yoksun bir öznedir bu. Neoliberal düşünce gibi, mimarlığın düşünsel kültürü de öznenin ve toplumsal düzenin kuruluşunu doğal sistemlerin işleyişine benzetir.”
Tarih boyunca iktidar yapılarıyla mimarlık arasındaki ilişkinin mahiyeti sorgulanmıştır. Şüphesiz ortaya konabilecek istisnalar olabilsede büyük oranda iktidar ve mimarlık pratiği arasında yakın bir ilişki olagelmiştir. Yirminci yüzyıla gelindiğinde teorisiyenleri, kurumları ve pratiğiyle Modern Mimarlık etkisini uzun zaman sürdürmüştür. Lakin Modernizm’e gelen yapısal eleştirilerden o da payını almıştır. Yirmi birinci yüzyıla yaklaşırken mimarlığın pratiği neye dönüşmüştür peki? İşte bu noktada Douglas Spencer, Neoliberalizmin etkisiyle beraber çağdaş mimarlığın bir denetim ve itaat aracına dönüştüğünü iddia etmektedir. Spencer, Neoliberalizme, kapitalizmin hiç değişmeyen asli ‘doğasının’ gem vurulamayan aşırı dışavurumu olarak anlamaktansa, bir iktisadi düşünce biçimi olarak anlamaya çalıştığını söylüyor. Neoliberalizmi incelerken elde ettiği spontane düzen, kendi kendini organize etme, karmaşıklık ve sibernetik gibi hususların çağdaş mimarlık tarfındanda temel alındığını iddia ediyor ve kimi çağdaş mimarlar ve pratikleri üzerinden eleştirisini ortaya koyuyor.
İlgili Yazılar
Kitap Seçkisi
“Müslümanların birlik içinde olduğu inancı da tarihi temelleri bulunmayan bir yanılgıdır. Hatta bunun tam tersi doğrudur; şöyle ki, aslında sömürgeciliğin yarattığı kötü koşulların saikiyle Müslümanlar arasında küresel bir dayanışma fikrinin ilk tohumları yeşermeye başladı ve Avrupa ırkçılığına karşı ortak bir İslam medeniyeti tahayyülü zaman içinde gelişti. Yani on dokuzuncu yüzyılın sonlarında Avrupa hegemonyasının zirve yapmasına dek, Müslüman toplumlar dünya çapında siyasi bir birliğe sahip olmayı hayal dahi etmemişti.”
Kitap Seçkisi
“Edward Said, entelektüeli, bir müçtehit olarak görüyor ve ondan içtihat yapmasını bekliyor; tabii ki entelektüel bir bakışla… Her ne kadar İslam’ın din olduğundan söz etse bile laik entelektüel zihni gereği İslam’ı bir “düşünce” olarak algılıyor. Daha doğrusu şu: Müslüman entelektüel hem naslara iman edip hem de iman ettiği bu sınırları entelektüel cüretle aşabilir mi? Edward Said de sanırım daha çok Müslüman entelektüelleri kastederek şöyle demez mi zaten: “Entelektüel, her zaman bağlılık sorununun amansız meydan okuması ile kuşatılmış durumda.” Yukarıda andığım iki adın da (Nuri Pakdil ve Atasoy Müftüoğlu) birer insan, Müslüman, yazar ve sanatçı olarak hayatlarına, entelektüel çabalarına yakından tanık oldum. Her iki insanın da konuşurken, yazarken, tartışırken ve toplumsal, siyasal anlamda tavır alırken, Müslüman ve entelektüel olmanın, daha doğrusu olamamanın “çelişkisini” kaçınılmaz olarak yaşadıkları kanaatindeyim; bu çelişkileri gördüm.”
Kitap Seçkisi
İSLAM DÜŞÜNCE GELENEKLERİ
ÖMER TÜRKER
KETEBE YAYINLARI
“İslam dünyası genel olarak bilimlerde ve teknolojide Batı karşısında geri kalmışlığın bedelini önce peyderpey sömürgeleşerek sonra da değerler krizine duçar olmakla ödemeye başlamıştır. Hala da bu kriz, bütün acımasızlığıyla Müslüman dünyayı kasıp kavurmaktadır. Bu bakımdan İslam dünyasının krizi, fıkıh ve tefsir gibi uygulamalı dini bilimlerden ziyade düşünce ve teorik bilimlerdedir. Müslümanlar dünyaya açıklama, isim verme, anlamlandırma ve müeyyide koyma gücünü yitirmiştir. Kuşkusuz bu durum hayatın bütün alanlarına sirayet ettiğinden dini ve felsefi pratik ilimler de krizden derinlemesine etkilenmektedir. Krizin kaynaklarını doğru tespit etmediğimiz sürece çözüm arayışlarımız da sorunlu olacaktır. İğneyi karanlıkta kaybedip aydınlıkta arama işini tadını kaçıracak şekilde uzattığımız söylemek abartı olmaz.”
Kitap Seçkisi
Yeryüzü Yakılıp Yıkılırken Jonathan Crary / Metis Yayınları “Modern sanayi uygarlığı dünyayı ateşe vermenin eşiğinde. Toplumsal oluşumların ve toplulukların kökünün kurutulması, insani müştereklerin bağımlı olduğu canlı yeryüzü-sisteminin söndürülmesiyle iç içe geçmiş durumda. Artık kapitalizmin en son, ‘yakıp-yıkma’ safhasındayız. Askeri bağlamda bu tabir, yenilmiş bir halkın veya yaklaşan bir ordunun faydalanmasını engellemek …
Kitap Seçkisi
“Bilimsel Devrim bilimi dinden kurtardı. Yeni bilim ruhu maddeden kurtardı. Dünya bilgisinin kaynağı olarak vahyin yerine akıl ve deney aldı. Bilimsel Devrim’den sonra Tanrı’nın en sonunda doğadan tamamen dışlanması ve bilimin Tanrı’nın varlığını inkâr etmesi kaçınılmazdı. Bu mesnetsiz iddialar popüler bilim tarihinin içine işleyerek sık sık tekrarlanır hale geldi. Evrim ve yaradılış üstüne yazan gazeteciler, küresel ısınmanın kaynaklarını araştıran çevreciler, bilim üstüne eleştiriler yazan feministler ve modern dünyanın yarattığı düş kırıklığına ağıtlar yakan New Age’in peygamber özentileri -hepsi bu mantrayı tekrarlamakta ve on yedinci yüzyılın bilimin dinden boşanmasına tanık olduğu inancını tekrarlamaktadır.