“Politik iktidar, bu iktidarı temsil eden ya da cisimleştiren kişi veya kişiler aracılığıyla onu icra eden Devletin iktidarıdır. (Kelimenin geniş anlamıyla) Devlet olmaksızın, (kelimenin asıl anlamında) politik iktidar yoktur. İktidarın ‘kitle’ye aitmiş gibi göründüğü ‘demokratik’ adı verilen Devletlerde bile, iktidarı elinde tutup icra eden aslında Devlettir: Yalnız bu durumda, Devlet ‘yurttaşlar’ın bütününde cisimleşmiştir ya da bu bütün tarafından temsil edilmektedir ama burada bile, bireyler politik iktidarı, ‘özel kişiler’ olarak değil (örneğin, çocukların hiçbir politik iktidarı yoktur), ancak yurttaşlar oldukları, yani (kollektif olarak) Devleti temsil ettikleri ya da cisimleştirdikleri ölçüde elde tutarlar. Bu hususta, ‘demokratik’ bir Devletin yurttaşlarının iktidarı, bir oligarşinin ya da hatta ‘mutlak’ monarkın veya bir ‘tiran’ın, ‘diktatör’ün vs iktidarından öz itibariyle farklı değildir. Aslında, politik iktidar güce dayanabilir. Ama ilkede güçten vazgeçebilmelidir: Devletin varoluşu ancak bu durumda ‘ilineksel’ olmayacaktır, başka bir deyişle, Devlet sonsuza dek yaşayabilecektir.”
Nazi işgali altındaki Fransa’da 1940’lı yıllarda yazılan Otorite Kavramı’nda, Alexandre Kojeve bu kavramın muhtevasını, kurmuş olduğu diyalektik bağlam içerisinde tartışıyor. Kojeve, kitaba otorite problemi ve kavramının çok az incelenmiş olduğunu söyleyerek başlıyor. Bu kavramı tartışmak politik iktidar ve devlet problemi üzerine konuşmanın temelini oluşturuyor yazara göre. Otorite’yi fenemolojik, metafizik ve ontolojik analizlerle çözümlemeye çalışıp ardından birtakım çıkarımlarını paylaşıyor. Bu analizler neticesinde Skolastikler, Platon, Aristo ve Hegel’den alıntılayarak dört ana otorite tipinin olduğunu söylüyor: ‘Babanın otoritesi’, ‘yargıcın otoritesi’, ‘reisin otoritesi’ ve son olarak da ‘efendinin otoritesi’. Bu otorite figürleri ise kendi içlerinde birtakım varyasyonlarla çok çeşitli tiplemeler meydana getirir. Bunların aktarımı ise kendi içlerinde farklı şekillerde gerçekleşir. Yine yazara göre her Otorite zorunlu olarak tanınmış bir otoritedir; bir otoriteyi tanımamak, onu yadsımak, onu yok etmektir.
AĞUSTOS MELALİ
HÜSREV HATEMİ / DERGAH YAYINLARI
“Sonumuzu unutmaya değil miydi?
Sonlu çizgilere o kadar bağlandığımız,
Bir güzel göz, gülünce çukurlaşan yanak
Ve bir ses şimdi süzülen anılardan
Sonumuzu unutmaya değil miydi?
Hep seni anmaya değil miydi,
Pişmanlık kanatlarını kuşandığımız?
Suçlar gururumuzu kırar, eksiltirdi
Sonra pişmanlık gelir, sana yükseltirdi…
Nedamet zevkine alıştıksa,
Hep seni anmaya değil miydi?
Ama günahla kuşanılan bu kanatlar,
Senden uzaklaştırırmış, düşünmedik.
Neyi değiştiriyor üzüntümüz?”
Hüsrev Hatemi hekim, şair, mütefekkir ve ilim adamı gibi birçok vasıfla bahsedilebilecek nevi şahsına münhasır bir yazardır. Kendisi için ‘Sınır bekçisi’ veya Türk şiirinin ve kültürünün ‘Tapu Sicil Muhafızı’ denir. Beşir Ayvazoğlu, Hüsrev Hatemi’yle ilgili şöyle der: ’Şairliğinin yanısıra seçkin bir entelektüel, unutulmuş değerleri tozlu kitaplar arasında bulup gün ışığına çıkaran bir edebiyat arkeoloğu ve bir “anılar kuyumcusu” olarak kültür dünyamızda ayrı bir yere sahip olan Hüsrev Hatemi’nin bir özelliği de, ölçüyü hiçbir zaman kaçırmadığıdır.’ Şiirlerinde toplumun geçirmiş olduğu sosyal ve toplumsal değişimin tarihi boyutlarına eğilir. Şiirlerinde çocukluğundan gençliğine, kaybolan İstanbul’a değin birçok yön bulunabilir.
GÜRÜLTÜ ÇAĞINDA SESSİZLİK
ERLİNG KAGGE- ALFA YAYINLARI
“Gürültü, zihni çelen dikkat dağıtıcı sesler ve resimler ve firardaki düşüncelerimiz şeklinde gelir. Bu süre zarfında kendimizden bir şeyler yitiririz. Burada, kendimizi çok sayıda izlenimle ilişkilendirmenin yorucu olduğunu düşünmüyorum yalnızca. Bu da buna dahil olsa da kabın içinde daha fazlası var. Ekran ve klavyelerden beklentiler şeklindeki bir gürültü bağımlılık yaratır, işte bu nedenle sessizliğe ihtiyacımız vardır. Ne kadar çok rahatsız edilirsek dikkatimizin dağıtılmasını da o kadar çok dileriz. Halbuki bunun aksi söz konusu olmalıydı, ama bu çoğunlukla böyle değildir. Bir dopamin döngüsüne girer insan. Dopamin, bir beyin hücresinden diğerine sinyaller ileten kimyasal bir maddedir. Kısaca dopamin, insanın istek, arzu ve arayış içinde olmasını sağlar. Bir e-posta, mesaj veya başka bir şey gelip gelmediğini bilmeyiz ve bu nedenle neredeyse kendisini memnun etme çabası içindeki tek kollu bir haydut gibi, telefonu kontrol eder dururuz. Ama dopamin, doyuma ulaşma duygusunu vermek için programlanmamıştır, aradığın ve arzu ettiğin şeye ulaşmış olsan da yine memnun olmazsın.”
Çağa dair adlandırmaların çok çeşitli olduğu bir dönemde yaşıyoruz. Bunlardan biri de Kagge’nin deyimiyle ‘gürültü çağı’. Şehrin gürültüsünden, kalabalıklardan, teknolojiyle çevrilmiş hayatlarımızdan oluşan bir çağ. Bu gürültü bombardımanın içinde insanın bir an sıyrılıp nasıl sessizliğe sığınabileceğinden bahsetmeye çalışıyor yazar. Sessizlik ne demektir, nerede bulunur ve neden önemlidir sorularının cevaplarını bulmaya çalışıyor. İnsan sessizliği kendi içinde bulabilecektir, etrafından çok sayıda ses olduğu zamanlarda dahi. Bu insan için zenginleştirici bir deneyimdir ve ona yeni ufuklar açmaya yarar. Ekran klavyelerinin, e-posta veya mesaj bildirimlerinin, sosyal(!) mecraların hayatlarımızı kuşattığı bir vasatta sessizliğin büyük değer olduğu bir gerçek. İşte bu noktada yazar kendi deneyimleri, gözlemleri ve analizlerinden yola çıkarak ilginç çıkarımlarda bulunuyor ve okuyucuya da yol göstermeye çalışıyor.
YAŞAYAN ÖLÜMÜN MEKANLARI
LASZLO F. FÖLDENYI / VAKIFBANK YAYINLARI
“Nesneleri ve yaşam koşullarını olsun, soyut düşünceleri olsun, tüm yönleriyle incelemeye gayret eden biri hakkında olaya ‘etraflıca’ baktığı söylenir. Bunu yapmayan, ‘tünel görüşlü’ insan olarak nitelendirilir. Tıbbi olarak bu, görüş alanın daralması anlamına gelmektedir. Fakat görüş alanı aynı zamanda düşüncenin mekanıdır. İnsan adeta görme yoluyla dünyayı anlamlandırır. Çağdaş görme biçimi bu anlamda tünel görüşüne benzer. Modern insan kendi bütünsel görüşünü bilinçli biçimde köreltmiş, kendini gönüllü olarak budatmıştır; görüşünü, hislerini ve düşüncelerini mümkün olduğunca dar bir akarsu yatağına yönlendirmeyi denemektedir. Bu sırada dijital kültür de, ona şimdiye kadar hiç görülmemiş bir ölçekte yardımcı olmaktadır. Daha önce asla görülmemiş bir şeyin cazibesine kapılarak bir şeylerden vazgeçmiştir. Bozulup parçalanmış olan yaşam uğruna tüm yaşamdan feragat etmiştir.”
Batı’nın ideal şehir hayali nedir? Bu soruya Agamben, Batı’nın siyasal modeli ‘Şehir’ değil ‘Toplama Kampı’dır, ‘Atina’ değil ‘Auschwitz’dir, diyor. Bu kökten bir eleştiri olsa da bu soru hâlâ tartışılıyor. Földenyi’de kitabında bu sorunun izini sürüyor. Rönesans resimlerinden, Nazi Almanya’sının şehir planlarına, Chirico’nun gerçeküstü resimlerinden Kafka’nın bürokrasi mekanlarına uzanan bir yolculukla bu izi takip etmeye çalışıyor. Yazara göre Tanrı şehrinin karşısında şeytan şehri değil, insan şehri bulunur. Otuzlu yıllarda tıpkı Stalin’in plancılarının yaptığı gibi Albert Speer’in Nazi Almanya’sındaki yapıları da ebediyeti kuşatarak ‘Tanrı şehri’ni insan dünyasına kuruyordu diyor yazar. Batı’nın ideal şehir anlatılarından, uygulanmış pratik modellerine kadar birçok örneği tartışan yazara göre bu ideal şehirlerin elde kalan resimlerinde organik yaşama dair bir izin asla görülmemesi bir tesadüf değildir. Zira bunlarda amaç, yaşamın düzenlenmesi, hesaplanmayan tüm unsurların ortadan kaldırılması ve aynı zamanda da kontroldür. Sanki insan yaşamla savaşıyor gibidir.
“Edward Said, entelektüeli, bir müçtehit olarak görüyor ve ondan içtihat yapmasını bekliyor; tabii ki entelektüel bir bakışla… Her ne kadar İslam’ın din olduğundan söz etse bile laik entelektüel zihni gereği İslam’ı bir “düşünce” olarak algılıyor. Daha doğrusu şu: Müslüman entelektüel hem naslara iman edip hem de iman ettiği bu sınırları entelektüel cüretle aşabilir mi? Edward Said de sanırım daha çok Müslüman entelektüelleri kastederek şöyle demez mi zaten: “Entelektüel, her zaman bağlılık sorununun amansız meydan okuması ile kuşatılmış durumda.” Yukarıda andığım iki adın da (Nuri Pakdil ve Atasoy Müftüoğlu) birer insan, Müslüman, yazar ve sanatçı olarak hayatlarına, entelektüel çabalarına yakından tanık oldum. Her iki insanın da konuşurken, yazarken, tartışırken ve toplumsal, siyasal anlamda tavır alırken, Müslüman ve entelektüel olmanın, daha doğrusu olamamanın “çelişkisini” kaçınılmaz olarak yaşadıkları kanaatindeyim; bu çelişkileri gördüm.”
İmam Şafii: Âlim ve Veli Kecia Ali / Türkçesi: Mehmet Ali Okan Doğan – Vakıfbank Kültür Yayınları ”Şafii, bilinmeyen veya doğrulanamayacak kanıtlara yaslanan geniş kapsamlı mutabakatlardansa metinsel kaynakları yeğ tutar. Bu tercihi, onu ilk dönemlerinde rakiplerinin karşı çıktığı başka bir tercihe götürür: Şafii, bir sahabeden kaynaklanan tek tük rivayetleri dahi, ilahi metinlerin zincirinden boşanmış insan …
Özgürlük ve zorunluluk meselesi tüm insanlar için önemlidir ve herkesi ilgilendirir fakat ben (Müslüman Dünya da dâhil olmak üzere) Üçüncü Dünya için daha önemli ve ilgili olduğunu iddia ediyorum. Bizler (aşağı yukarı Chaucer ve eseri Frankleyn gibi) modernitenin eşiğinde beklediğimizden, onu belli tarafsızlıkla değerlendirebiliriz. Biz yalnızca sekülerleşmenin silsilesini değil aynı zamanda sonuçlarını da izliyoruz (yani yabancılaşmayı, emperyalizmi, ekonomik buhranı ve şeyleşmeyi). Bizler, seküler modernite projesine görkemli bir masumiyet ve soylu bir naiflikle girişen Rönesans’ın ve Aydınlanma’nın öncü sekülerleştiricileri gibi sevinçli olamayız. Onların zamanında araçsal rasyonalite veya yapısökümcülük yoktu, T.S Eliot’ın hayal kırıklıklarıyla dolu ‘Çorak Ülke’ şiirini ya da Beckett’in absürt komedisi Godot’yu Beklerken’i okumamışlardı; henüz Nietzsche bir daha hiç çıkmamak üzere nihilizmi hayatımıza sokmamıştı; Derrida’nın aslında hiçbir şeyi göstermeyen akışkan gösterenler dünyasını tanımamışlardı. Onlar dünyanın emperyalist yağmasını, Holokost’u ya da Çernobil’i tecrübe etmemişlerdi.”
“Bu argümandan popülizm üzerine düşünmek açısından beş temel yorum çıkarılabilir. İlki, krizlerin ancak ve ancak performans ve dolayımla kriz olabileceğini göstererek, çağdaş popülizmde performansın önemini açıkça ortaya koyar. İkincisi, krizlerin popülizme içkin bir tetikleyici olabildiği kadar dışsal olabildiğine işaret ederek, popülizm üzerine çalışanlar için kriz nosyonunu daha detaylı biçimde tasvir eder. Üçüncü olarak, kriz performanslarının “halkı” tanımlamaya yardımcı olmasından dolayı performanslar “halk” düşmanlarını “elitler” ya da diğer azınlık grupları biçiminde tanımlayabilir ve popülistlere, “halkın” düşmanlarını hedef almalarını sağlayacak görünürde “tarafsız” bir gerekçe verir. Dördüncüsü, popülist aktörlerin kriz performansları sırasında atacakları adımları gösteren dünya çapındaki farklı popülizm örnekleriyle test edebilecek ve uygulanabilecek bir model sunar. Beşinci ve son olarak, popülistlerin kriz performanslarıyla genel olarak “kriz siyaseti” arasında farklar olduğunu gösterir.”
“Kur’an’a göre insan değersiz bir şey değildir. Maddenin bir kereliğine ve sonsuza kadar yok olacak, minicik bir parçası değildir. Bedeniyle öyle olsa dahi, ruhuyla birlikte doğada sürüklenir ve ‘şeylerin hiç doğmadığı yere’ değil, şeylerin gerçek olduğu yere doğru ilerler. Ahirete inanmayanların, ‘yaşam dünyadan ibarettir, yaşarız ve ölürüz bizi yalnızca zaman yok eder’ diyerek reddettikleri öteyaşamın mevcudiyeti inananların hayatının kilit taşıdır. Onların gerçekten geçici ve yıkıcı olan bu dünyada yaşamalarının sebebi, kalıcı ve mutlu bir dünyada yeniden doğmaktır.
Kitap seçkisi
OTORİTE KAVRAMI
“Politik iktidar, bu iktidarı temsil eden ya da cisimleştiren kişi veya kişiler aracılığıyla onu icra eden Devletin iktidarıdır. (Kelimenin geniş anlamıyla) Devlet olmaksızın, (kelimenin asıl anlamında) politik iktidar yoktur. İktidarın ‘kitle’ye aitmiş gibi göründüğü ‘demokratik’ adı verilen Devletlerde bile, iktidarı elinde tutup icra eden aslında Devlettir: Yalnız bu durumda, Devlet ‘yurttaşlar’ın bütününde cisimleşmiştir ya da bu bütün tarafından temsil edilmektedir ama burada bile, bireyler politik iktidarı, ‘özel kişiler’ olarak değil (örneğin, çocukların hiçbir politik iktidarı yoktur), ancak yurttaşlar oldukları, yani (kollektif olarak) Devleti temsil ettikleri ya da cisimleştirdikleri ölçüde elde tutarlar. Bu hususta, ‘demokratik’ bir Devletin yurttaşlarının iktidarı, bir oligarşinin ya da hatta ‘mutlak’ monarkın veya bir ‘tiran’ın, ‘diktatör’ün vs iktidarından öz itibariyle farklı değildir. Aslında, politik iktidar güce dayanabilir. Ama ilkede güçten vazgeçebilmelidir: Devletin varoluşu ancak bu durumda ‘ilineksel’ olmayacaktır, başka bir deyişle, Devlet sonsuza dek yaşayabilecektir.”
Nazi işgali altındaki Fransa’da 1940’lı yıllarda yazılan Otorite Kavramı’nda, Alexandre Kojeve bu kavramın muhtevasını, kurmuş olduğu diyalektik bağlam içerisinde tartışıyor. Kojeve, kitaba otorite problemi ve kavramının çok az incelenmiş olduğunu söyleyerek başlıyor. Bu kavramı tartışmak politik iktidar ve devlet problemi üzerine konuşmanın temelini oluşturuyor yazara göre. Otorite’yi fenemolojik, metafizik ve ontolojik analizlerle çözümlemeye çalışıp ardından birtakım çıkarımlarını paylaşıyor. Bu analizler neticesinde Skolastikler, Platon, Aristo ve Hegel’den alıntılayarak dört ana otorite tipinin olduğunu söylüyor: ‘Babanın otoritesi’, ‘yargıcın otoritesi’, ‘reisin otoritesi’ ve son olarak da ‘efendinin otoritesi’. Bu otorite figürleri ise kendi içlerinde birtakım varyasyonlarla çok çeşitli tiplemeler meydana getirir. Bunların aktarımı ise kendi içlerinde farklı şekillerde gerçekleşir. Yine yazara göre her Otorite zorunlu olarak tanınmış bir otoritedir; bir otoriteyi tanımamak, onu yadsımak, onu yok etmektir.
AĞUSTOS MELALİ
“Sonumuzu unutmaya değil miydi?
Sonlu çizgilere o kadar bağlandığımız,
Bir güzel göz, gülünce çukurlaşan yanak
Ve bir ses şimdi süzülen anılardan
Sonumuzu unutmaya değil miydi?
Hep seni anmaya değil miydi,
Pişmanlık kanatlarını kuşandığımız?
Suçlar gururumuzu kırar, eksiltirdi
Sonra pişmanlık gelir, sana yükseltirdi…
Nedamet zevkine alıştıksa,
Hep seni anmaya değil miydi?
Ama günahla kuşanılan bu kanatlar,
Senden uzaklaştırırmış, düşünmedik.
Neyi değiştiriyor üzüntümüz?”
Hüsrev Hatemi hekim, şair, mütefekkir ve ilim adamı gibi birçok vasıfla bahsedilebilecek nevi şahsına münhasır bir yazardır. Kendisi için ‘Sınır bekçisi’ veya Türk şiirinin ve kültürünün ‘Tapu Sicil Muhafızı’ denir. Beşir Ayvazoğlu, Hüsrev Hatemi’yle ilgili şöyle der: ’Şairliğinin yanısıra seçkin bir entelektüel, unutulmuş değerleri tozlu kitaplar arasında bulup gün ışığına çıkaran bir edebiyat arkeoloğu ve bir “anılar kuyumcusu” olarak kültür dünyamızda ayrı bir yere sahip olan Hüsrev Hatemi’nin bir özelliği de, ölçüyü hiçbir zaman kaçırmadığıdır.’ Şiirlerinde toplumun geçirmiş olduğu sosyal ve toplumsal değişimin tarihi boyutlarına eğilir. Şiirlerinde çocukluğundan gençliğine, kaybolan İstanbul’a değin birçok yön bulunabilir.
GÜRÜLTÜ ÇAĞINDA SESSİZLİK
“Gürültü, zihni çelen dikkat dağıtıcı sesler ve resimler ve firardaki düşüncelerimiz şeklinde gelir. Bu süre zarfında kendimizden bir şeyler yitiririz. Burada, kendimizi çok sayıda izlenimle ilişkilendirmenin yorucu olduğunu düşünmüyorum yalnızca. Bu da buna dahil olsa da kabın içinde daha fazlası var. Ekran ve klavyelerden beklentiler şeklindeki bir gürültü bağımlılık yaratır, işte bu nedenle sessizliğe ihtiyacımız vardır. Ne kadar çok rahatsız edilirsek dikkatimizin dağıtılmasını da o kadar çok dileriz. Halbuki bunun aksi söz konusu olmalıydı, ama bu çoğunlukla böyle değildir. Bir dopamin döngüsüne girer insan. Dopamin, bir beyin hücresinden diğerine sinyaller ileten kimyasal bir maddedir. Kısaca dopamin, insanın istek, arzu ve arayış içinde olmasını sağlar. Bir e-posta, mesaj veya başka bir şey gelip gelmediğini bilmeyiz ve bu nedenle neredeyse kendisini memnun etme çabası içindeki tek kollu bir haydut gibi, telefonu kontrol eder dururuz. Ama dopamin, doyuma ulaşma duygusunu vermek için programlanmamıştır, aradığın ve arzu ettiğin şeye ulaşmış olsan da yine memnun olmazsın.”
Çağa dair adlandırmaların çok çeşitli olduğu bir dönemde yaşıyoruz. Bunlardan biri de Kagge’nin deyimiyle ‘gürültü çağı’. Şehrin gürültüsünden, kalabalıklardan, teknolojiyle çevrilmiş hayatlarımızdan oluşan bir çağ. Bu gürültü bombardımanın içinde insanın bir an sıyrılıp nasıl sessizliğe sığınabileceğinden bahsetmeye çalışıyor yazar. Sessizlik ne demektir, nerede bulunur ve neden önemlidir sorularının cevaplarını bulmaya çalışıyor. İnsan sessizliği kendi içinde bulabilecektir, etrafından çok sayıda ses olduğu zamanlarda dahi. Bu insan için zenginleştirici bir deneyimdir ve ona yeni ufuklar açmaya yarar. Ekran klavyelerinin, e-posta veya mesaj bildirimlerinin, sosyal(!) mecraların hayatlarımızı kuşattığı bir vasatta sessizliğin büyük değer olduğu bir gerçek. İşte bu noktada yazar kendi deneyimleri, gözlemleri ve analizlerinden yola çıkarak ilginç çıkarımlarda bulunuyor ve okuyucuya da yol göstermeye çalışıyor.
YAŞAYAN ÖLÜMÜN MEKANLARI
“Nesneleri ve yaşam koşullarını olsun, soyut düşünceleri olsun, tüm yönleriyle incelemeye gayret eden biri hakkında olaya ‘etraflıca’ baktığı söylenir. Bunu yapmayan, ‘tünel görüşlü’ insan olarak nitelendirilir. Tıbbi olarak bu, görüş alanın daralması anlamına gelmektedir. Fakat görüş alanı aynı zamanda düşüncenin mekanıdır. İnsan adeta görme yoluyla dünyayı anlamlandırır. Çağdaş görme biçimi bu anlamda tünel görüşüne benzer. Modern insan kendi bütünsel görüşünü bilinçli biçimde köreltmiş, kendini gönüllü olarak budatmıştır; görüşünü, hislerini ve düşüncelerini mümkün olduğunca dar bir akarsu yatağına yönlendirmeyi denemektedir. Bu sırada dijital kültür de, ona şimdiye kadar hiç görülmemiş bir ölçekte yardımcı olmaktadır. Daha önce asla görülmemiş bir şeyin cazibesine kapılarak bir şeylerden vazgeçmiştir. Bozulup parçalanmış olan yaşam uğruna tüm yaşamdan feragat etmiştir.”
Batı’nın ideal şehir hayali nedir? Bu soruya Agamben, Batı’nın siyasal modeli ‘Şehir’ değil ‘Toplama Kampı’dır, ‘Atina’ değil ‘Auschwitz’dir, diyor. Bu kökten bir eleştiri olsa da bu soru hâlâ tartışılıyor. Földenyi’de kitabında bu sorunun izini sürüyor. Rönesans resimlerinden, Nazi Almanya’sının şehir planlarına, Chirico’nun gerçeküstü resimlerinden Kafka’nın bürokrasi mekanlarına uzanan bir yolculukla bu izi takip etmeye çalışıyor. Yazara göre Tanrı şehrinin karşısında şeytan şehri değil, insan şehri bulunur. Otuzlu yıllarda tıpkı Stalin’in plancılarının yaptığı gibi Albert Speer’in Nazi Almanya’sındaki yapıları da ebediyeti kuşatarak ‘Tanrı şehri’ni insan dünyasına kuruyordu diyor yazar. Batı’nın ideal şehir anlatılarından, uygulanmış pratik modellerine kadar birçok örneği tartışan yazara göre bu ideal şehirlerin elde kalan resimlerinde organik yaşama dair bir izin asla görülmemesi bir tesadüf değildir. Zira bunlarda amaç, yaşamın düzenlenmesi, hesaplanmayan tüm unsurların ortadan kaldırılması ve aynı zamanda da kontroldür. Sanki insan yaşamla savaşıyor gibidir.
İlgili Yazılar
Kitap Seçkisi
“Edward Said, entelektüeli, bir müçtehit olarak görüyor ve ondan içtihat yapmasını bekliyor; tabii ki entelektüel bir bakışla… Her ne kadar İslam’ın din olduğundan söz etse bile laik entelektüel zihni gereği İslam’ı bir “düşünce” olarak algılıyor. Daha doğrusu şu: Müslüman entelektüel hem naslara iman edip hem de iman ettiği bu sınırları entelektüel cüretle aşabilir mi? Edward Said de sanırım daha çok Müslüman entelektüelleri kastederek şöyle demez mi zaten: “Entelektüel, her zaman bağlılık sorununun amansız meydan okuması ile kuşatılmış durumda.” Yukarıda andığım iki adın da (Nuri Pakdil ve Atasoy Müftüoğlu) birer insan, Müslüman, yazar ve sanatçı olarak hayatlarına, entelektüel çabalarına yakından tanık oldum. Her iki insanın da konuşurken, yazarken, tartışırken ve toplumsal, siyasal anlamda tavır alırken, Müslüman ve entelektüel olmanın, daha doğrusu olamamanın “çelişkisini” kaçınılmaz olarak yaşadıkları kanaatindeyim; bu çelişkileri gördüm.”
Kitap Seçkisi
İmam Şafii: Âlim ve Veli Kecia Ali / Türkçesi: Mehmet Ali Okan Doğan – Vakıfbank Kültür Yayınları ”Şafii, bilinmeyen veya doğrulanamayacak kanıtlara yaslanan geniş kapsamlı mutabakatlardansa metinsel kaynakları yeğ tutar. Bu tercihi, onu ilk dönemlerinde rakiplerinin karşı çıktığı başka bir tercihe götürür: Şafii, bir sahabeden kaynaklanan tek tük rivayetleri dahi, ilahi metinlerin zincirinden boşanmış insan …
Kitap Seçkisi
Özgürlük ve zorunluluk meselesi tüm insanlar için önemlidir ve herkesi ilgilendirir fakat ben (Müslüman Dünya da dâhil olmak üzere) Üçüncü Dünya için daha önemli ve ilgili olduğunu iddia ediyorum. Bizler (aşağı yukarı Chaucer ve eseri Frankleyn gibi) modernitenin eşiğinde beklediğimizden, onu belli tarafsızlıkla değerlendirebiliriz. Biz yalnızca sekülerleşmenin silsilesini değil aynı zamanda sonuçlarını da izliyoruz (yani yabancılaşmayı, emperyalizmi, ekonomik buhranı ve şeyleşmeyi). Bizler, seküler modernite projesine görkemli bir masumiyet ve soylu bir naiflikle girişen Rönesans’ın ve Aydınlanma’nın öncü sekülerleştiricileri gibi sevinçli olamayız. Onların zamanında araçsal rasyonalite veya yapısökümcülük yoktu, T.S Eliot’ın hayal kırıklıklarıyla dolu ‘Çorak Ülke’ şiirini ya da Beckett’in absürt komedisi Godot’yu Beklerken’i okumamışlardı; henüz Nietzsche bir daha hiç çıkmamak üzere nihilizmi hayatımıza sokmamıştı; Derrida’nın aslında hiçbir şeyi göstermeyen akışkan gösterenler dünyasını tanımamışlardı. Onlar dünyanın emperyalist yağmasını, Holokost’u ya da Çernobil’i tecrübe etmemişlerdi.”
Kitap Seçkisi
“Bu argümandan popülizm üzerine düşünmek açısından beş temel yorum çıkarılabilir. İlki, krizlerin ancak ve ancak performans ve dolayımla kriz olabileceğini göstererek, çağdaş popülizmde performansın önemini açıkça ortaya koyar. İkincisi, krizlerin popülizme içkin bir tetikleyici olabildiği kadar dışsal olabildiğine işaret ederek, popülizm üzerine çalışanlar için kriz nosyonunu daha detaylı biçimde tasvir eder. Üçüncü olarak, kriz performanslarının “halkı” tanımlamaya yardımcı olmasından dolayı performanslar “halk” düşmanlarını “elitler” ya da diğer azınlık grupları biçiminde tanımlayabilir ve popülistlere, “halkın” düşmanlarını hedef almalarını sağlayacak görünürde “tarafsız” bir gerekçe verir. Dördüncüsü, popülist aktörlerin kriz performansları sırasında atacakları adımları gösteren dünya çapındaki farklı popülizm örnekleriyle test edebilecek ve uygulanabilecek bir model sunar. Beşinci ve son olarak, popülistlerin kriz performanslarıyla genel olarak “kriz siyaseti” arasında farklar olduğunu gösterir.”
Kitap Seçkisi
“Kur’an’a göre insan değersiz bir şey değildir. Maddenin bir kereliğine ve sonsuza kadar yok olacak, minicik bir parçası değildir. Bedeniyle öyle olsa dahi, ruhuyla birlikte doğada sürüklenir ve ‘şeylerin hiç doğmadığı yere’ değil, şeylerin gerçek olduğu yere doğru ilerler. Ahirete inanmayanların, ‘yaşam dünyadan ibarettir, yaşarız ve ölürüz bizi yalnızca zaman yok eder’ diyerek reddettikleri öteyaşamın mevcudiyeti inananların hayatının kilit taşıdır. Onların gerçekten geçici ve yıkıcı olan bu dünyada yaşamalarının sebebi, kalıcı ve mutlu bir dünyada yeniden doğmaktır.