“Çok okuyan mı, yoksa çok gezen mi daha çok bilir?” diye meşhur bir söz vardır. Doğrusu ben bu sözü çok gerekli bir söz olarak görmüyorum. Çünkü ‘bilmek’ tek başına bir anlam ifade etmeye yetmez. Zira aslolan bilmek değil, anlamaktır. Dolayısıyla âlemin bilmek üzerine değil, anlamak üzerine inşâ edildiğini düşünüyorum. Anlamak, zihnin bilgi üzerinde arayış hamlesiyle takla atmasıdır. Bilginin ilk hâli (sindirilmemiş hâli) baş dönmesi; bilginin son hâli (sindirilmiş hâli) ise bilginin ayakları üzerinde durması demektir. Bilginin merhale olarak yükselebilmesi için, kişinin zihniyle bilgi arasında yüksek verimle reaksiyon gerçekleştirebilmesi gerekir. Bu yüksek verimle gerçekleşen reaksiyon sonucunda anlama eylemi gerçekleşir. İşbu anlama eylemi hem içe doğru hem de dışa doğru açılım gösterir. İşte adına ‘eleştiri’ dediğimiz husus, anlama eyleminin daha çok dışa doğru açılımıyla alâkalıdır. Bu noktada anlama eyleminin zihne yaptırdığı basınç, eleştiriye de eylem olma özelliği kazandıracaktır.
Eleştiri dendiği zaman akla anlam ve bağlam koordinatları geniş ve yer yer ayrıntılı bir harita geliyor. Bu harita, insan ve insanın yaptığı, yapmakta olduğu veya uğraştığı alanlarla/disiplinlerle alâkalı olduğu için eninde sonunda mes’ele insana (insanların yaptıklarına) geliyor. Dinî hayattan sosyal mes’elelere, kültür-san’at hayatından politik mes’elelere, iktisadî ilişkilerden her türlü metine/esere değin eleştirinin kendine muhatap alabileceği muhtemel birçok alan var. Takdir edersiniz ki, bu alanların hepsine bir yazının müsaade ettiği hacim ölçüsünde bihakkın temas edebilmek mümkün değil. Bu sebeple eleştiri/eleştirellik hususunda genel bir değerlendirmede bulunmaya çalışacağım.
Evvelâ belirtmek gerekir ki, yaşadığımız toplumda eleştiri yahut eleştirel tutum pek makûl karşılanan bir eylem değildir. Bu sebeple kişisel çabalar dışında bizde eleştirinin pek kök saldığı söylenemez. Zira eleştiri, eleştiren ile eleştirilen arasında zorunlu bir bağ kurmayı imler. Eleştiren ile eleştirilen arasında kurulan bu bağ, kimi zaman ilişkilerin zedelenmesine yol açtığı gibi, kimi zaman da mahalle baskısına maruz kalınmasına sebep olabilir. Buradan anlaşılacağı üzere eleştiri bir bakıma kişisel veya toplumsal yaptırımı göze almak anlamına gelecektir. İşte yazının başlığında bahsettiğim entelektüel haslet, tam olarak bu noktada devreye girecektir. Eleştiriden/eleştirellikten vareste bir entelektüel anlayış, romantik bir med-cezir hareketinden başka bir şey değildir.
Sezai Karakoç, Gün Saati isimli kitabında eleştiri imtihanını vermemiş hiçbir eserin eser denilmeye lâyık olamayacağını söyler. Bu zaviyeden bakıldığında eleştiri öncesi eser brüt ağırlığa tekabül ederken, eleştiri sonrası eser net ağırlığına ulaşacaktır. Bu hususa eserin tartılması da diyebiliriz. Elbette burada tartının (eleştirenin) hassasiyeti yani bilgisi, donanımı tartma işleminin sıhhati hakkında belirleyici öncüllerden biri olacaktır. Eser demişken kitap eleştirileri veya dergideki eserleri de bu bağlamda değerlendirebiliriz. Dergideki eserlere nispeten kitap eleştirileri bizim kültür hayatımızda daha çok ön planda duruyor gibi geliyor bana. Bunun sebeplerinden biri belki de kitabın tamamlanmış olması, dergideki eserlerin ise sürece yayılmış olması olabilir. Bunun yanında dergi ve eleştiri demişken, dergilerde ciddi bir eleştiri köşesine denk gelmediğimi belirtmek durumundayım. Bunu söylerken kitapları/eserleri tanıtan yazılardan bahsetmiyorum. Ciddi mânâda kitap/eser üzerine kafa yorulup söz konusu kitabın/eserin varsa müspet-menfi taraflarını elden geldiğince objektif bir şekilde okuyucuyla buluşturabilmekten bahsediyorum. Bu durum, eserin müellifi tarafından hoş karşılanmasa bile yapılması gerekenin bu olduğuna inanıyorum. Kaldı ki bu durum, hem eserin hem müellifin yararına olacaktır. Eser silkine silkine üzerindeki tozları atacaktır. Tabiî eleştirenin bilgisi ve donanımı yanında iyi niyeti de sorgulanmaya açık olmalıdır. Niyeti bağcı dövmek olanın üzümünden yenmez. Bilgi, donanım ve iyi niyet ile yapılan eleştiri vetiresinden geçebilen eserler ifade yerindeyse bir cümle-i hikemiye, bir kelâm-ı kibar yahut magnum opus diyebileceğimiz bir hüviyet kazanırlar.
Eleştirinin şüphesiz bir diğer ayırıcı vasfı, eleştirinin ilkelerle/umdelerle yapılmasıdır. İlkeye yaslanmayan eleştiri, züccaciye dükkânına giren fil misaline benzer. Etrafında ne varsa yıkar, parçalar, dağıtır. Bu anlamıyla eleştirinin başına gelen en talihsiz olay belki de sürekli övgü veya sürekli sövgü fasit dairesinde debelenip durmaktır. Sürekli öven veya sürekli söven aslında mes’eleyi anlamaya çalışmaktan ziyade, ideolojik yahut psişik markajlarla muhatabını kitlelerin manyetik alanına maruz bırakmaktadır. Hâl böyleyken, fikirler artık irtifa kaybedip kaygan ve keşmekeş bir zeminde kabuk etrafında sallanıp durur ve aslâ öz’e temas edemez. Bundan ötürü sadra şifa bir düşünce hâlesine ve nihaî bir çözüme ulaşılamaz.
Bir toplumun içinde bulunduğu durumu sorgulamadan içselleştirmesi, herhangi bir alanda yapılan yanlışları kabullenmesi, o toplumun belli bir müddet sonra yaşadığı gibi inanmasına sebep olur.
Bu sebeple insanlığın temel değerlerini (ahlâk, adalet, merhamet vs.) merkeze alarak insanlığın ve toplumun başına gelen, gelmekte olan olayları eleştirel düşüncenin imbiğinden süzerek nesillere miras bırakmayı göze alamayan toplumlar yamalı ve faydasız gündemlerle uğraşıp durur.
Eleştiri derken ismini anmamız gereken isimlerden biri hiç şüphesiz Nurettin Topçu’dur. Topçu’nun eleştiri içerikli kitapların başında İsyan Ahlâkı (Conformisme et Révolte) kitabı gelir. Naçizâne olarak Nurettin Topçu’nun İsyan Ahlâkı teorisini şu şekilde yorumluyorum: “Uysallığa (konformizme) karşı isyan, anarşizme karşı ahlâk.” Uysallık daha çok insanlara itaat etmek, girdiği kabın şeklini almak anlamında kullanılabilir. Nurettin Topçu, buna karşıdır. Ona göre itaat, tabiatüstü bir mefhum olup Allah’a yapılan itaat olması gerekir. Bu anlamda Nurettin Topçu uysallığa isyan eder. Demin söylediğim üzere, isyan denilince insanların zihninde farklı çağrışımlar olabilir. Akla ilk gelen çağrışım anarşizmdir. Ancak Nurettin Topçu, anarşizme karşı çıkarak, anarşizmin karşısına ömrünü verdiği ‘ahlâk’ mes’elesini koyar.
Sonuç olarak eleştiriye sırtını dönen bir toplum hikmete ve hikmetin mahsulü olan hakikate ulaşamaz. Çünkü hakikat verili bir paket içinde değil, samimi ve gayret dolu bir arayışın sonunda ortaya çıkabilir. Hiçbir çaba harcamadan salt geçmişin kanatlarıyla uçamadığımız gibi bugün üzerimize düşeni yapmadan geleceğin rüyasında yaşayamayız. Bugün üzerimize düşen vazifelerden biri insanlığın ve toplumun başına gelenleri ciddi bir eleştiriye tâbi tutarak eksik ve aksak yönleri onarmaya çalışmak ve bu çalışma doğrultusunda geleceğe bir projeksiyon sunmaktan geçiyor.
İncecik bir ip çizgi şeklinde boydan boya uzanıyor. Çocuk, elinde ip cambazlarına has olan sopayla dengesini korumaya ve karşıya geçmeye çalışıyor. Üstelik ipin bir ucunu tutan başka bir el var. Çocuğun kaderi biraz da bu ele bağlı. Kendi çabasıyla bu çaba birleştiğinde karşıya geçmek mümkün olabilecek. Kaderinin başka ellere de bağlı olduğu söylenebilir. Neyi anlatıyorum? Hüseyin Karatay’ın geçtiğimiz aylarda ikinci basımı yapılan Hayal Tutkusu kitabının kapağını. Yorumlamaya çalıştığımız kapak ile Karatay’ın anlatımı oldukça örtüşüyor.
Ne içindeyim zamanın, Ne de büsbütün dışında; Yekpare, geniş bir anın Parçalanmaz akışında Ahmet Hamdi Tanpınar Bir hayatın nabzını tutmak çoğu zaman biyografilerle karşımıza çıkar. Hatıratlar, günlükler insanın bütün bir ömür içerisinde belleğine kaydettiği kendince önemli anları bir başkasına anlatmanın yolu olmuştur. Zaman geçerken geride bırakılamayan hatıralar, tecrübeler ve anlar bir fotoğraf karesinin …
Mesela iddiası ile hareketi örtüşmeyenlerin ne garip bir görüntü sergilediklerini. Anlamak için okumaktan öte, uydurmak için okuyanların, anlamadan anlatmaya çalışanların oluşturduğu bu gürültülü dönemde neler hissettiğini kayıt altına almazsan korkarım sen bile unutursun bir gün. O nedenle yaz, ısrarla yaz. Bir kenara not al lütfen. Yazman gerektiğini not al hiç olmazsa umulur ki o not harekete geçirir zamanın bir yerinde…
Yazmak insanlık tarihi kadar eski midir diye düşünenler için cevap olsun burada, ilk insana her şeyi öğreten Rabbim yazıyı da öğretmiştir muhakkak. Yazıya yemin eden Rabbim’e hamdolsun ki yazabilme imkânına sahibiz, okuma imkânına da. Yazı mektubun can damarıdır ya, ondan böyle başladım bu mektuba… Ne kadar açıklama yapma ihtiyacı hissediyorum, bu da anlaşılmama yorgunluğumun göstergesi sayılıversin, öyle ya anlaşılma sancım olmasa niye yazayım ki…
Yolum, ömrüm boyunca hiç ayak basmadığım; kıssalarda, hikâyelerde, belgesellerde dinleyip gördüğüm çöllerden bir çöle düştü. Yalnız bu çöl diğer çöllerden biraz farklı. Kum taneleri, kelimelerden oluşan bir çöl. Her ayak basışımda kelimeler de yer değiştiriyor. Bir kum fırtınası, tüm izleri silebiliyor. Böyle bir yerdeyim. Yürümeye devam edersem, yolun beni terbiye edeceğini söylüyor bilge. Ben ise o kadar sabırlı değilim. Bu yolun nereden geldiğini ve nereye uzandığını bilmek istiyorum. Seraplarla aldanmayı değil; hakikatin ışığıyla teselli olmayı istiyorum.
Entelektüel Bir Haslet Olarak Eleştirellik
“Çok okuyan mı, yoksa çok gezen mi daha çok bilir?” diye meşhur bir söz vardır. Doğrusu ben bu sözü çok gerekli bir söz olarak görmüyorum. Çünkü ‘bilmek’ tek başına bir anlam ifade etmeye yetmez. Zira aslolan bilmek değil, anlamaktır. Dolayısıyla âlemin bilmek üzerine değil, anlamak üzerine inşâ edildiğini düşünüyorum. Anlamak, zihnin bilgi üzerinde arayış hamlesiyle takla atmasıdır. Bilginin ilk hâli (sindirilmemiş hâli) baş dönmesi; bilginin son hâli (sindirilmiş hâli) ise bilginin ayakları üzerinde durması demektir. Bilginin merhale olarak yükselebilmesi için, kişinin zihniyle bilgi arasında yüksek verimle reaksiyon gerçekleştirebilmesi gerekir. Bu yüksek verimle gerçekleşen reaksiyon sonucunda anlama eylemi gerçekleşir. İşbu anlama eylemi hem içe doğru hem de dışa doğru açılım gösterir. İşte adına ‘eleştiri’ dediğimiz husus, anlama eyleminin daha çok dışa doğru açılımıyla alâkalıdır. Bu noktada anlama eyleminin zihne yaptırdığı basınç, eleştiriye de eylem olma özelliği kazandıracaktır.
Eleştiri dendiği zaman akla anlam ve bağlam koordinatları geniş ve yer yer ayrıntılı bir harita geliyor. Bu harita, insan ve insanın yaptığı, yapmakta olduğu veya uğraştığı alanlarla/disiplinlerle alâkalı olduğu için eninde sonunda mes’ele insana (insanların yaptıklarına) geliyor. Dinî hayattan sosyal mes’elelere, kültür-san’at hayatından politik mes’elelere, iktisadî ilişkilerden her türlü metine/esere değin eleştirinin kendine muhatap alabileceği muhtemel birçok alan var. Takdir edersiniz ki, bu alanların hepsine bir yazının müsaade ettiği hacim ölçüsünde bihakkın temas edebilmek mümkün değil. Bu sebeple eleştiri/eleştirellik hususunda genel bir değerlendirmede bulunmaya çalışacağım.
Evvelâ belirtmek gerekir ki, yaşadığımız toplumda eleştiri yahut eleştirel tutum pek makûl karşılanan bir eylem değildir. Bu sebeple kişisel çabalar dışında bizde eleştirinin pek kök saldığı söylenemez. Zira eleştiri, eleştiren ile eleştirilen arasında zorunlu bir bağ kurmayı imler. Eleştiren ile eleştirilen arasında kurulan bu bağ, kimi zaman ilişkilerin zedelenmesine yol açtığı gibi, kimi zaman da mahalle baskısına maruz kalınmasına sebep olabilir. Buradan anlaşılacağı üzere eleştiri bir bakıma kişisel veya toplumsal yaptırımı göze almak anlamına gelecektir. İşte yazının başlığında bahsettiğim entelektüel haslet, tam olarak bu noktada devreye girecektir. Eleştiriden/eleştirellikten vareste bir entelektüel anlayış, romantik bir med-cezir hareketinden başka bir şey değildir.
Sezai Karakoç, Gün Saati isimli kitabında eleştiri imtihanını vermemiş hiçbir eserin eser denilmeye lâyık olamayacağını söyler. Bu zaviyeden bakıldığında eleştiri öncesi eser brüt ağırlığa tekabül ederken, eleştiri sonrası eser net ağırlığına ulaşacaktır. Bu hususa eserin tartılması da diyebiliriz. Elbette burada tartının (eleştirenin) hassasiyeti yani bilgisi, donanımı tartma işleminin sıhhati hakkında belirleyici öncüllerden biri olacaktır. Eser demişken kitap eleştirileri veya dergideki eserleri de bu bağlamda değerlendirebiliriz. Dergideki eserlere nispeten kitap eleştirileri bizim kültür hayatımızda daha çok ön planda duruyor gibi geliyor bana. Bunun sebeplerinden biri belki de kitabın tamamlanmış olması, dergideki eserlerin ise sürece yayılmış olması olabilir. Bunun yanında dergi ve eleştiri demişken, dergilerde ciddi bir eleştiri köşesine denk gelmediğimi belirtmek durumundayım. Bunu söylerken kitapları/eserleri tanıtan yazılardan bahsetmiyorum. Ciddi mânâda kitap/eser üzerine kafa yorulup söz konusu kitabın/eserin varsa müspet-menfi taraflarını elden geldiğince objektif bir şekilde okuyucuyla buluşturabilmekten bahsediyorum. Bu durum, eserin müellifi tarafından hoş karşılanmasa bile yapılması gerekenin bu olduğuna inanıyorum. Kaldı ki bu durum, hem eserin hem müellifin yararına olacaktır. Eser silkine silkine üzerindeki tozları atacaktır. Tabiî eleştirenin bilgisi ve donanımı yanında iyi niyeti de sorgulanmaya açık olmalıdır. Niyeti bağcı dövmek olanın üzümünden yenmez. Bilgi, donanım ve iyi niyet ile yapılan eleştiri vetiresinden geçebilen eserler ifade yerindeyse bir cümle-i hikemiye, bir kelâm-ı kibar yahut magnum opus diyebileceğimiz bir hüviyet kazanırlar.
Eleştirinin şüphesiz bir diğer ayırıcı vasfı, eleştirinin ilkelerle/umdelerle yapılmasıdır. İlkeye yaslanmayan eleştiri, züccaciye dükkânına giren fil misaline benzer. Etrafında ne varsa yıkar, parçalar, dağıtır. Bu anlamıyla eleştirinin başına gelen en talihsiz olay belki de sürekli övgü veya sürekli sövgü fasit dairesinde debelenip durmaktır. Sürekli öven veya sürekli söven aslında mes’eleyi anlamaya çalışmaktan ziyade, ideolojik yahut psişik markajlarla muhatabını kitlelerin manyetik alanına maruz bırakmaktadır. Hâl böyleyken, fikirler artık irtifa kaybedip kaygan ve keşmekeş bir zeminde kabuk etrafında sallanıp durur ve aslâ öz’e temas edemez. Bundan ötürü sadra şifa bir düşünce hâlesine ve nihaî bir çözüme ulaşılamaz.
Bu sebeple insanlığın temel değerlerini (ahlâk, adalet, merhamet vs.) merkeze alarak insanlığın ve toplumun başına gelen, gelmekte olan olayları eleştirel düşüncenin imbiğinden süzerek nesillere miras bırakmayı göze alamayan toplumlar yamalı ve faydasız gündemlerle uğraşıp durur.
Eleştiri derken ismini anmamız gereken isimlerden biri hiç şüphesiz Nurettin Topçu’dur. Topçu’nun eleştiri içerikli kitapların başında İsyan Ahlâkı (Conformisme et Révolte) kitabı gelir. Naçizâne olarak Nurettin Topçu’nun İsyan Ahlâkı teorisini şu şekilde yorumluyorum: “Uysallığa (konformizme) karşı isyan, anarşizme karşı ahlâk.” Uysallık daha çok insanlara itaat etmek, girdiği kabın şeklini almak anlamında kullanılabilir. Nurettin Topçu, buna karşıdır. Ona göre itaat, tabiatüstü bir mefhum olup Allah’a yapılan itaat olması gerekir. Bu anlamda Nurettin Topçu uysallığa isyan eder. Demin söylediğim üzere, isyan denilince insanların zihninde farklı çağrışımlar olabilir. Akla ilk gelen çağrışım anarşizmdir. Ancak Nurettin Topçu, anarşizme karşı çıkarak, anarşizmin karşısına ömrünü verdiği ‘ahlâk’ mes’elesini koyar.
Sonuç olarak eleştiriye sırtını dönen bir toplum hikmete ve hikmetin mahsulü olan hakikate ulaşamaz. Çünkü hakikat verili bir paket içinde değil, samimi ve gayret dolu bir arayışın sonunda ortaya çıkabilir. Hiçbir çaba harcamadan salt geçmişin kanatlarıyla uçamadığımız gibi bugün üzerimize düşeni yapmadan geleceğin rüyasında yaşayamayız. Bugün üzerimize düşen vazifelerden biri insanlığın ve toplumun başına gelenleri ciddi bir eleştiriye tâbi tutarak eksik ve aksak yönleri onarmaya çalışmak ve bu çalışma doğrultusunda geleceğe bir projeksiyon sunmaktan geçiyor.
İlgili Yazılar
Hayale Tutunmak ya da Hayalle Tutunmak
İncecik bir ip çizgi şeklinde boydan boya uzanıyor. Çocuk, elinde ip cambazlarına has olan sopayla dengesini korumaya ve karşıya geçmeye çalışıyor. Üstelik ipin bir ucunu tutan başka bir el var. Çocuğun kaderi biraz da bu ele bağlı. Kendi çabasıyla bu çaba birleştiğinde karşıya geçmek mümkün olabilecek. Kaderinin başka ellere de bağlı olduğu söylenebilir. Neyi anlatıyorum? Hüseyin Karatay’ın geçtiğimiz aylarda ikinci basımı yapılan Hayal Tutkusu kitabının kapağını. Yorumlamaya çalıştığımız kapak ile Karatay’ın anlatımı oldukça örtüşüyor.
Bir Ömrün Güncesi: 11’e 10 kala…
Ne içindeyim zamanın, Ne de büsbütün dışında; Yekpare, geniş bir anın Parçalanmaz akışında Ahmet Hamdi Tanpınar Bir hayatın nabzını tutmak çoğu zaman biyografilerle karşımıza çıkar. Hatıratlar, günlükler insanın bütün bir ömür içerisinde belleğine kaydettiği kendince önemli anları bir başkasına anlatmanın yolu olmuştur. Zaman geçerken geride bırakılamayan hatıralar, tecrübeler ve anlar bir fotoğraf karesinin …
XI. Mektup
Mesela iddiası ile hareketi örtüşmeyenlerin ne garip bir görüntü sergilediklerini. Anlamak için okumaktan öte, uydurmak için okuyanların, anlamadan anlatmaya çalışanların oluşturduğu bu gürültülü dönemde neler hissettiğini kayıt altına almazsan korkarım sen bile unutursun bir gün. O nedenle yaz, ısrarla yaz. Bir kenara not al lütfen. Yazman gerektiğini not al hiç olmazsa umulur ki o not harekete geçirir zamanın bir yerinde…
Mektup IV
Yazmak insanlık tarihi kadar eski midir diye düşünenler için cevap olsun burada, ilk insana her şeyi öğreten Rabbim yazıyı da öğretmiştir muhakkak. Yazıya yemin eden Rabbim’e hamdolsun ki yazabilme imkânına sahibiz, okuma imkânına da. Yazı mektubun can damarıdır ya, ondan böyle başladım bu mektuba… Ne kadar açıklama yapma ihtiyacı hissediyorum, bu da anlaşılmama yorgunluğumun göstergesi sayılıversin, öyle ya anlaşılma sancım olmasa niye yazayım ki…
Anahtar Kelimeler
Yolum, ömrüm boyunca hiç ayak basmadığım; kıssalarda, hikâyelerde, belgesellerde dinleyip gördüğüm çöllerden bir çöle düştü. Yalnız bu çöl diğer çöllerden biraz farklı. Kum taneleri, kelimelerden oluşan bir çöl. Her ayak basışımda kelimeler de yer değiştiriyor. Bir kum fırtınası, tüm izleri silebiliyor. Böyle bir yerdeyim. Yürümeye devam edersem, yolun beni terbiye edeceğini söylüyor bilge. Ben ise o kadar sabırlı değilim. Bu yolun nereden geldiğini ve nereye uzandığını bilmek istiyorum. Seraplarla aldanmayı değil; hakikatin ışığıyla teselli olmayı istiyorum.