“Kekemelik” halinin bilgi alışverişiyle, akletmekle, tefekkür etmekle alakası olmadığına göre, burada lisana yansıyan arızaları söz konusu ediyoruz demektir. Röportaj boyunca da kekemeliği
içten kaynaklanan bir arıza olarak göreceğimizi beyan edelim.
Peygamberlerin her hal ve şartta getirdikleri mesajları, gerek konuşma lisanıyla gerekse halleri ile arı duru, açık ve anlaşılır bir şekilde İfade etmeleri hem normaldir hem de olması gerekendir, Onlarda herhangi bir aksamanın ya da kekelemenin olmadığını, olamayacağını söylemeliyiz çünkü İnşanlar onların nakledip öğrettiklerinden, nakle dayalı söyleyip öğrettikleri dinden hesaba çekileceklerdir. Bu sebeple onlarda sadır olan bazı yanlışlar düzeltilmiştir.
Rızkını, güvenliğini, geleceğini ve ecelini Allah’a bağlamış, ondan her ne gelirse gelsin razı olacak bir münevverin kekelemesi normal değildir.
İnsanın konuşmasıyla ilgili bir aksamaolan ‘kekemelik’ düşüncedede tezahür eder mi?
Lisanyadadil,gırtlaktan çıkan seslerin ağızdaharflere dönüşerek çıkması,telaffuzdadediğimizkelimelerlekonuşma şeklinebürünmesidir. Bir varlığı,eşyayı,nesneyi, olguyu,bilgiyi,fikri, meramıisimlendirme,bukelimelere yüklenen anlamla ifade ediliyor. Böylecekonuşarakifade etme, anlaşma, kaynaşma, paylaşmaya da zıtlaşma dediğimizhallerortaya çıkıyor.
İnsan denen varlığınen yaygın olarakkullandığıiletişim aracı konuşmadır.Yazı,rakam,hal, tavır, işaret, resim, şekilve değişiksembollerde benzer biçimdebireriletişim araçlarıdırlar.
Biz, düşüncenin, düşünme biçiminin asıl, bu aslın kelimelerle konuşmaya, sembolleredönüştürülerek idrak veifadeçabasınıaslın tezahürü olarak biliyoruz. Bunu derken dilin, filolojinin, kelimelerin her şey olmadığını, asıl olmadığını söylemiş, dolayısıylaHümaniterbilgilenme ve modern kavramlar ve değerlerle düşünmeyi reddetmiş oluyoruz.
Müslümanlık söz konusu olduğunda insan,nakli bilgiye dayalıbir âlem tasavvuru/iman, imana dayalı bir dünya görüşü ve bu dünya görüşü içinde şekillenen bir zihin yapısından bahsedilir.İnsan kendisi, varlık âlemi,yaratılışve yaratıcıyla ilgili biresasfikre bu sayede vakıf oluyor. Bu fikirle bilginin kaynağına,ahlâkına,üretimine, naklinevehayatta kurulacak ilişki biçimine, değer yargılarınave kavramsal sistematiğe sahip oluyor.Bundan sonra her şeyi bu temelde açıklıyor, bir şoförün araç kullanması gibirefleks halinde budeğerlere göre hareket ediyor.
Başka bir ifadeyle düşüncenin, düşünüş biçiminin dolayısıyladünya görüşünü vezihin yapısını oluşturan bilgisistematiğininotonom akıl temelli maddi âlemden, doğadan, varlıktan, olgulardanve lisandanyani kelimelerdendoğmadığınısöylemek istiyoruz.
Hz. Âdem’e isimlerin ve isimlendirme usulünün öğretildiğinibiliyoruz.O halde doğru bilginin nakil temelli vahiyden,kitaptan, ayetlerden,sünnettendoğduğunu,bunun kavram sistematiğiyle düşünüş biçimineve zihin yapısınadönüşerek bizi ve aklımızı şekillendirdiğinikabul ediyoruz.Yanlış doğru, iyikötü gibi değer yargılarımızbu yolla oluşuyor, itaat ve yalanlama böyle pratikleşiyor.
Bu sürecin ardından dünya hayatının her alanında ve hayatta ‘vakâ’ dediğimiz bütün her şeyi bu bilgiye dayanarakinceleme, gözlem,deney,tecrübegibi yollara da müracaat ederek yeni bilgiler üretiyor, isimlendirmeler yapıyoruz.Fikretmek,fıkhetmek,akletmekdediğimiz şey yani.
Şu halde konuşmadediğimiz eylem her türbeşerietkinlikle birlikte zihinde yerleşikhale gelmişfikirlerin, değerölçülerininkelime ve kavramlarla başkalarına anlatımı,açıklaması veizah biçimiyse, burada ‘aksama’dediğimizbirkonuşma ‘özrü’ söz konusuysaakla birçok şey gelebilir.
İlkin açıklamalı ki gerçektefikretmeye,fıkhetmeye,akletmeyemani olmayan ama konuşarak ifade etmeye zorluk çıkaran biyolojik bir rahatsızlığın dahi başkayolları olduğu için ifade etmeye mani olmadığını söylemeliyiz. Normal durumlardaysa bize göre asıl olarak içdünyamızdankaynaklanan ama bunun yanında dışardan da kaynaklanan kimi arızaların etkili olduğunu söylemek icap eder.
Şu halde insanın konuşmasıyla ilgiliizahattaortaya çıkanaksama, en temeldebilgilenmebiçiminde, dünya görüşünde ve zihin yapısında var olan bir arızanın dışarıya tezahürüdür.Bunun dışındaysa münafıklık dediğimizsînelerde gizli değişikbaşkahesaplarıntutulmasınıve zorbalık altında kalıpgeçici bir süreacze düşmehalinisayabilir, bunun da bir insanlık hali olduğunusöyleyebiliriz.
Bu durumda dış etkenlerin normaldezihin yapısına etki etmeyeceğini, onunyerineaslındadüşünce yapısında var olan biraksaklığınkonuşma ile dışarıyaarıza olarakyansıyacağını söyleyebiliriz.Dolayısıylaâlem tasavvuru dediğimiziman, itminan, arınma, ittika ve itaat tarafını önemsediğimizi, buralardaki zafiyetin de dünya görüşünübozduğunu söylemek icap eder.
‘Kekemelik’halininbilgi alışverişiyle,akletmekle,tefekkür etmeklealakası olmadığına göreburadalisana yansıyan arızaları söz konusu ediyoruz demektir.Röportaj boyunca da kekemeliğiiçten kaynaklananbir arıza olarak göreceğimizibeyan edelim.
Peygamberlerinher hal ve şarttagetirdikleri mesajları gerek konuşma lisanıyla gerekse halleri ile arı duru, açık ve anlaşılırbirşekilde ifade etmeleri hem normaldir,hem de olması gerekendir. Onlarda herhangi bir aksamanın ya da kekelemenin olmadığını, olamayacağınısöylemeliyiz çünkü insanlar onların nakledip öğrettiklerinden, nakle dayalı söyleyip öğrettikleri dinden hesaba çekileceklerdir.Bu sebeple onlarda sadır olan bazı yanlışlardüzeltilmiştir.
Bizim lisanda Hz. Musa’ya yanlışbirbilgiye dayalıolaraknispet edilen ‘kekeleme’haligerçekte dile ve ifadeye yansıyan bir arıza değildir. Gerek ‘Ya Rabbi, dilimin bağını çöz, göğsümü genişlet’ şeklindeki duası gerekse‘kardeşi Harun’u yardımcı olarak’ istemesi, ‘saraya, Firavun ve hanedanına, yönetici bürokrasininve Ruhbanların’karşısına çıkacağı içindir. Muhataplar hem söylenecek olanları en iyi anlayacakve anında tepki verecek konumdaolanlardır, hemdelaf cambazlarıdır. Bunubilen Musa’da Allah’tan busebepleyardım istedi (Allah- âlem).
Hz. Musa’nın ilkin ‘yumuşak bir üslup ve anlaşılır bir sözle’ konuşması saraydakilerle diyaloğun sürmesi, konuşmanın yeteri kadar uzaması içindir. Yoksa bu diyalog kısa sürede biter, amaç hâsıl olmayabilirdi.Her iki halde deMusa’nın hem ilkin hem de ilerleyen zamanlarda saraydakilerle yürüttüğü mücadelede ‘bülbül’ gibi şakıdığını, bütün risklere rağmen net, arı duru konuştuğunu ve herhangi bir kekelemeye düşmediğini biliyoruz.
Son elçi Hz. Muhammed dâhil diğer resuller ve nebiler ya benzerbir vasatta geldiler ya da böyle bir duruma düşmemeleri için insanları uyarıp doğrusunu söylediler ve gösterdiler. Hepsinde ortak mesaj şuydu:
“Allah’tan başka ilahınızve rabbinizolmadığı gibi onun ortağı ve yardımcıları yoktur. O, yaratıcı, öğretici ve ikram edicidir.Güvenliği, geleceği ve istikrarı sağlayan, öldürecek olan, yeniden diriltip hesaba çekecekolandır.Dünya hayatırastgele yaratılmamış, oyun ve eğlence alanı olarak düzenlenmemiştir. Dolayısıyla geçicidir.Budünyada hiçkimse aciz ve çaresiz bırakılmamış, başıboş da terkedilmemiştir. O halde kendinizi buna göre düzeltin. Sadece ona itaat edin, ondan isteyin.”
Yaratıcı olan ‘emretme’ yetkisine de sahip olandır. Doğruyu eğriyi bildirme hakkı onundur.Bu sebepleUluhiyet ve RububiyetAllah’a, ubudiyet insana aittir.Bunun içindir ki peygamberlerin tümüyönetici kademesinden başlayarakinsanları sadece ‘Allah’a itaat etmeye,sadeceAllah’ın sözünü dinlemeye’davet ettiler.
Bütün peygamberlerin ve örgütlenmiş salih kulların esas muhatapları, doğrudan mücadele ettikleri, yöneticilerdir. Çünkü bunlar yeryüzünde ilahlık taslıyor, Rablik yapıyor, insanlara hükmediyor, itaat istiyorlardı. İmparatorlar (İsa-Roma; Muhammed-Sasanive Bizans gibi), Krallar (İbrahim-Nemrut; Musa-Firavun; Yusuf-Mısır gibi), hanedanlar, senatörler, parlamenterler, oligarşi,meleler,mütrefler(Hud-Ad; Salih-Semud; Yunus-Eyke; Şuayb-Medyen; Muhammed-Kureyşgibi).
Peygamberler neden yöneticilerle uğraştılar, Kur’an neden bunları öne çıkardı? Toplumları yöneten, insanları kendilerine kul ve köle yapan, çıkarttıkları yasalarla doğru ve eğriyi kendincebelirleyip itaate zorlayan;hanedanı veya oligarşisiyle birlikte askeri,istihbarisilahlı ve örgütlü güçleroluşturarakkorku yayan;üretime, kazanca ve mülke el koyanlarbunlardır. Yeryüzünü fesada uğratan, akılları ve nesilleri bozanlarbunlardır.Dolayısıyla haddi aşanlar, zorbalık yapanlar,zalimleşenlerbu güceve yetkiyeulaşıpbunlarıkötüye kullananlardır.
Doğal olarak peygamberlerin çağrısına karşı çıkanlar, Peygamberlerle mücadele edenler bu gibiler olacaktır. Dolayısıyla bütün peygamberlerin mücadeleleri bunlarla oldu.
Nuh, Hud, Salih,Şuayb, Musa sürgünle tehdit edildi, öldürülmekle yüzleştiler. İsaRefedildi. Zekeriya ve Yahya öldürüldüler. Âdem, Davut ve Süleyman hariç tümü sövüldü, dövüldü, baskı altına alındı, işkenceye uğratıldı, öldürüldü, sürgüne yollandılar.Bu işler ahalinin yapacağı işler değildir.
Bu anlatılanlarıAvrupa’daOrtaçağ’da kilisenin savunduğuve temsil ettiği‘tanrınındevletinden’aydınlanmadan sonra onun yerine geçen ve günümüzde çokça yaygınlaşan modern devleti tanımlamak için kullanılan ‘kendisi tanrı olan devlet’ anlayışını hatırlatarakgüncelleştirebiliriz.
Bütün bu olup bitenlere rağmen Peygamberlerin hiç birisi ‘kekelemedi.’Rablerinden kendilerine gelen hak sözü ilettiler. Dosdoğru yolu gösterdiler.Sözlerini eğip bükmediler. Yapacaklarından vaz geçmediler.Ne söyledilerseonları yapmaya devam ettiler.Buna karşılık başlarına gelenlere aldırmadılar. Korku nedir bilmediler, hiçbir endişeye kapılmadılar.Rablerine sığındılar. Sabrettiler.Bundandahiç vazgeçmediler.
Onların tek derdi vardı: “Tevhid-maddi dünya hayatında da her şeye karışan rab-ahiret hayatı.” Bu uğurda var oldular. Bunun için çabaladılar. Bundan başka hiç bir değere, mala, mülke, statüyeitibar etmediler. Uzlaşmaya da gitmediler. Böylece onlar yöneticiler başta olmak üzere tüm insanları hep uyardılar, hatırlattılar, müjdelediler, korkuttular.Onlara uyanlar uydu, onları yalanlayanlar yalanlamaya devam ettiler.
Bütün bunların ne anlama geldiğinigünümüz lisanıyla da ifade etmeliyiz: Takva, sorumluluk ve sabır dediğimiz imantarafında mü’minbir insanınAllah’a olan güveninde bir zaafı kalmadığının,dininde bir eksiklik olmadığının bilincinde olduğunuvarsayarakdiyebiliriz ki:
İnsanoğlu bu dünyada, bu maddi hayatta nazari, ibadî, siyasi, iktisadi, hukuki, sosyal, medeni, ailevi, mesleki, kültürel, sanatsalvsçok çeşitlialanlarda veşekillerdeeylemlerde bulunuyor, etkinlikler yapıyor. Bu bağlamlarda ilişkiler kuruyor, tavırlar alıyor.Bu sayede varlığını sürdürüyor, bekasını sağlıyor.
Kâfiri mü’mini, müşriki münafıkı fark etmiyor hepsibenzerşeylerle meşgul oluyor. Bu işlerbelirli zaman ve mekânlarda cereyan ettiği içintoplumsal alandagerçekleşiyor. Dolayısıyla tarih içinde oluyor. Din de insanı muhatap aldığı için her dönemde toplumsal olana yöneliyor.Şartları, zaman ve mekânı değil insanı muhatap alıyor. İnsanın bunları yönetmesini istiyor.
İnsan da toplumsal bir varlık olduğu için toplumun bir parçası olarakya topluma bir yük oluyor ya da topluma bir şey katıyor. Ya toplumun gidişatına uyarak sürüden, sıradan biri oluyor ya da Müslüman olarakayrışıpbaşka bir istikamete ‘sapıyor.’Bütün bu gelişmeler iktidar itaat ilişkisi çerçevesinde gerçekleşiyor. Yani insan ya Allah’a itaat ederek ya da hevasına uyup azgınlaşarak yapıyor bu işleri.
İnsanoğlu şayetkendi başınadoğruyu bilebilseydiveyabulabilseydi,kitaplara ve peygamberlere gerek kalmayacaktı.İnsanı da yaratan Allah bunu en iyi bilen olduğu için eğriyi doğruyu, hakikatiyalanı bildirdi.Doğru istikameti gösterdi. Peygamberleri vasıtasıyladaöğretti.
İnsanlar genelde haddi aşmış azgınlardan müteşekkildirler. Her işi kendilerinin yaptıklarına, hakikatikendilerinin ürettiklerine, kazançlarını ve statülerini kendilerinin elde ettiklerine, rütbelerineve konumlarınakendilerininsahip olduklarınainanırlar.Buralarda Allah yoktur, devre dışıdır.
Mali, maddi, askeri ve sayısal unsurlardan oluşan gücün en önemli değer olduğunu, bunun üstünlük gereği olduğunukabul ederler.Güce ulaşmak, gücün unsurlarını ede etmek içinher yolu dener, var oluşunu buna bağlarlar. Elde ettikleri zaman dazalimleşir, tiranlaşırlar. Edemedikleri zaman dagüce boyun eğipköleleşirler.Bu sebeplehesap vermekten hoşlanmazlar.Buralarda da Allah’a itaat etmezler.
İslamibilgide veliteratürdebu türlü yoltutturanları vekısmen veya tamamen emellerineulaşıp gücü ele geçirenleriilahlık veveRabliktaslamak olarak niteler.Nankörlükle, azgınlıkla, sahtekârlıkla suçlar. Uğruna varlığını adadığı bu tarz güce ulaşamayanlarıisegüce tapınmakla, kula kulluk etmekle, acizlikleitham eder.Nihayet bu yola düşenlerin ateşin azabını hak ettiklerini bildirir.
Firavun örnekliğinde gücün unsurlarıolan siyasiiktidarı,ekonomikbüyüklüğü,askeriçokluğuele geçirenler dünya yeryüzünde işgal ettikleribirparseltopraktamülkün ve ürünlerin sahibi, üzerinde yaşayan insanlarıkulları/köleleriolarak kabul ederler. Bu sebeple en büyük rab ve ilah olmayı hak ettiklerini söylerler.Bunlar her çağda, her toplumdaolur vehepaynı işi yaparlar.Zayıfve çaresiz bıraktıklarını,yoksullaştırıp yoksunlaştırdıklarınıkölestatüsünde tutar,bunların kendilerineitaat vehizmetetmeleri gerektiğine inandırırlar.
İşte‘Benim hayatım, ölümüm ve yeniden dirilişim’ Allah’a aittir, ‘Biz O’ndan geldik tekrar ona döneceğiz’ diyen ve bu hakikati herkese ilan edenpeygamberler,görevlendirildikleri dönemlerdeki toplumlardabu hallerinnormal olmadığını, bir sapmanın sonucu olarak ortaya çıktığını bildirdiler. Buna karşılıkdoğru olanı söyleyip gösterdiler.Bu nedenle onlar yönetici takımıylacedelleştiler,dolayısıylayöneticilerin kurduğu düzen ve sistemle çatıştılar.
Rasulü örnek alan Münevver bir Müslümanın, ‘düşüncede teklemesi/kekelemesi’nden bahsedilebilir mi? Yaşanabilecek bu tekleme/kekeleme nasıl aşabilir?
Münevverderken,Kur’an’la,İslamiilim/bilgiyle nurlanmış;var olanbilgisinive tefekkür ederek,akledereküreteceği daha başka bilgilerinivahiyle hakikate çevirmiş,bunlarıvahiy ahlâkıyla sınırlamış; bundan dolayıaydınlandığı için hayata kayıtsız kalmamış;hak ve bâtılıölçeğindebu yanlış bu doğru, bu hak bu bâtıl diyehayatın her alanına müdahale etmiş,dolayısıylahakikati işitip itaat edenleri anlıyor,Kur’an’dan ve sünnetten istifadeyle kendileriniyenileyip düzeltenlerikast ediyorsakşayet,bunlarınHz. Muhammed’e uymaları kadar doğal bir şey olamaz.
Çünkü o,‘Kitabın ilmine sahip olanlar’ (Rad43),‘İlim/hakikat Allah katındandır’(Ahkâf23, Mülk 26),‘Yemin olsun ki sana ilimden gönderildikten sonra şayet,onların arzularına uyarsan Allah’tan sana nebir dost,ne de bir yardımcı olur.’ (Bakara 120)uyarısına muhatapolan,‘Rabbim ilmimi artır!’ (Taha 114)diyenAllah’ın öğretmen bir elçisidir.
Bu sebeplerledir ki‘Âlimler/münevverlerpeygamberlerin varisleridir.’Çünkü ‘Kulları içinde Allah’tan en çok korkanlar âlimlerdir.’ (Fatır28)diyen de, ‘Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?’ (Zümer9) buyuran daAllah’tır.El hak işittik itaat ettik.
Şu haldesonPeygamberin hayatından bazı kareler aktaracak olursak: Kur’an’da dünyanimetleri / ziynetleriolaraksayılanmal,para,altın,unvan, statü, bahçeler, ürünler, saraylar,eşler,evlatlargibi şeylereo, hiçitibar etmedi. Her şekilde bu gibi şeyleri elde etme peşinde koşmadı. Varlığını bunları elde etmeye adamadı. Elinde olanlarla yetindi.Takdireve taksimeteslim oldu. Bu sebeple o,bu gibi şeylerimirasdabırakmadı.
O biliyordu ki‘ziynet’ olanlar dünya hayatının geçici süsleriydiler.Ziynetlerin özellikleribu dünyada kalacak olmalarıydı.Bu sebeple‘zayi’ olacak, ahiret hayatına götürülmeyecek olanlaronun için bir şey ifade etmedi.O, salih amel, salih tavır, salih ilişkiye yöneldi. Mirası dasalihlikti.
Bu durumdaonavarisolanların onun gibi olmaları, varlığını zaten zayi olacak olan ziynetleri elde etmeye adamamaları gerekiyor.Ziynet peşinde koşmayan bir münevver bu sebeple ona buna mihnet etmez, uyarı sorumluluğu taşıdığı için lisan-ı haliyle kekelemez. Ölüm tehlikesiyle karşılaştığı anlık ve geçici bir durum hariç kimse kimseyiharama zorlamıyor.
Ziynet peşinde koşanlaronları elde etmek için doğal olarak ona buna olduğu kadar özellikle deyöneticilereyaranıyor,hükümleritağyir ediyor, kelimelerle oynaşıyor. Kâfirlerin ve müşriklerin hoşunagitmeyecek ayetleri gizliyor. Dinde eksiltme yapıyor.
Oysaneydi? Vahye tâbi olmuş ilim/bilgiyle donanımlı münevver, Allah’tanen çok korkandı. Üstünlüğün takvada, gücüAllah’a dayanmaktaolduğunubilendi.Harama helale titizlikle riayet edendi. Günahlarından tövbe edip Allah’a sığınandı…
Bu hal nasıl düzelebilir? Burada birkaç nakille yetinelim: ‘Çabuk elde edilen dünyayı, dünya nimetlerini sevenler, ahireti terk edenlerdir.’ (Kıyamet suresi) buyuran Allah’tır. ‘İyilik ve kötülük hususunda sınandığımızı’ (Mü’minûn30, İnsan 2)bize Allahbildirdi.Hz. Peygamber, cehaletinilimsizlik,ilimsizliğinsezorbalık olduğunu öğretirken‘İlmin, vahye tâbi bilgininazalması,cehaletin artmasıdır.Buysa dünyanın sonudur.’(Buhari)diyebiziuyardı.
Bu durumda ne yapılması ve neden sakınılması gerektiği bellidir. Bu dünyadaneyi konuşup neyi konuşmayacağını,neyi verip neyi alacağını veya vermeyip almayacağını,neden sakınıp neye sarılacağını bilmeyen bir münevver, bir arıza veya kekeleme belasınadüçarolmuş demektir. Böylesinin öncelikle dönüp kendi iç dünyasına bir bakmalı derim âcizane, henüz vakit varken.
Düşünce ve düşüncenin tebliğinde/insanlara eriştirilmesinde kekeleme hangi şartlarda/zeminde ve ne zaman ortaya çıkar?
İslamidünya görüşü bir Müslümanın iç yapısını temsil ediyor. Bununhayatayansımasısözlü ya da pratikfiiller ve etkinlikler olarak toplumsal alanda ortaya çıkıyor. Bu durumda sorunuzdaki hususları dikkate alarak münevverlerimizinnerede kekeleyip kekelemediklerini anlamaya çalışırsak, kekelemeaslında o hususlardan bağımsız olarak ele alınmalı derim. Bana böylesi daha anlamlı geliyor. Şöyle ki:
Doğru düşünceyi taşıyan münevverlerinkekelemeye başlaması, hak ve bâtılınbirbirine karışmasıyla neticeleniyor.Kur’âni mesaj, peygamberi örneklik ve din, Hz Ömer’in deyişiyle‘Hayal ve hülyaya dönüşüyor,hakikâtolmaktan çıkıyor.’ Yani din, İslam, maddi dünya hayatındabirgerçek olmaktan çıkıyor, manevi, ruhani bir alana gidiyor.
Dünya görüşü dediğimizdüşünce biçimi aslındaİslam’da ilahi kaynaklı, peygamberi rehberlibir temele dayanır.Enbaştainsana kim olduğunu öğretir, iyi ve kötüyü, doğru ve yanlışıbildirir, sonra daarınmanın yollarını gösterir. Buysa Uluhiyet ve Rububiyetin Allah’a, ubudiyetin insana ait olması gerçeğini hatırlatmaktır. Kendini buna göre değiştiren ve düzelten insan, bu halini eyleme ve etkinliğe dönüştürür. Dolayısıyla toplumsalalanda hakikatinşahitliğini yapar.
Dünya hayatı bir sınanma alanı olarak yaratıldı. İman küfür mücadele örnekliğinin sergileneceği, tarafların belli olacağıiskân edilecek biryer olarak düzenlendi.Yaşamak ve bekayı sürdürmek için tüm imkânlar verildi.‘Elest-üBezmin’deevet, Rabbimiz sensin’ diyenlerin, bu sözlerini bu dünyada da tutup tutmayacaklarıburadaaçığa çıkacak.Devran böyle sürüyor. Bu durumdaherkesin imtihanını verip gideceği bu dünyada, herkes kendi seçimini yapacağı içinçok da tasalanmaya gerek yokdiye düşünüyorum.
İslami düşüncenintoplumsal hayata yansımasınıntebliğinde kekeleme, münevverlerimizinyaAllah’tan çok kullarından korkmasıylayahut dünya ziynetlerine düşkünlük gösterdikleri için hakikati gizlemeleriyle baş gösteriyor.Münevverlerimiz bunu yaparsa onların bilgisine, uyarmasına, yol göstermesine muhtaç olanların yapacakları fazla bir şey kalmıyor.
Bu durumun sosyolojik sebepleri olduğu kadar teolojik sebepleri de vardır.Sosyolojik olarak ‘silik, ezik, şahsiyeti gelişmemiş’ olanların, ‘alt sınıfa’ ait ‘haris’ karakter taşıyanların kendileri istemedikçe bu durumdan kurtulamayacakları, Müslümanca bir kişiliğe ve kimliğe ulaşamayacaklarısöylenebilir. Çünkü bu gibiler, yücelmek ve yükselmek için önlerine çıkan her fırsatta, düşüncelerinde veellerinde ne kadar varsa o kadar dininden vaz geçeceklerdir.
Teolojik olaraksa‘Müslümanım’ diyenlerin dedinlerini bozmuşmilletlere, ümmetlerebenzemesi, azmışlarınve sapkınlarınyoluna meyletmesidir.İlahi olanın işitilip itaat edilecek niteliği,bizzatbu gibitaraftarı vasıtasıylabeşerimüdahaleye uğratılarakbozuluyor.Tipik olarak gazaba uğrayacakları bildirilenlerin usulleri,yolları takip edilerek varılıyor bu neticeye.
Düşüncesi ve tebliğ pratiği “kekemeleşmiş” düşünce adamının özellikleri nelerdir?
Bu soruyabir ayet ve bir hadisnaklederekaradan çekilelim. Çünkü okurlarımız için tefsire ve şerhe ihtiyaç yoktur. Sadecenakledilenlerintasvirlerininher zaman ve mekânda, her şart ve tarih diliminde geçerli kötü bir örnekliğe tekabül ettiğini hatırlatıp belirli bir geçmişe aitmiş gibi okumayalım yeter. Ayet vehadis metinleriiçindeki‘tek tırnak’ vurgularıbana aittir.
Maidesuresi77-81. Ayetleri: “Allah, Meryem Oğlu İsa’nın ve Davud’un dilinden İsrail Oğullarını‘lanetledi.’Çünkü onların içinden çoğu‘dini hükümleri tağyir’ederek‘küfretmiş’, bu sebeple kâfirleri‘dost’edinmişler, onlarla‘birlik’olup‘haddi’aşmışlardı. Geride kalan‘azıysa’onları‘uyarmamıştı.’Bunlar‘hep birlikte’çok kötü işler yapıyor,‘diğerleriyle’dostluklarını devam ettiriyorlardı. Yaptıkları bu kötü‘işlerini’nefisleri onlara güzel gösterdi. Onların yaptıkları bu kötü işler Allah’ın‘gazabını’gerektirecekti. Bunu‘biliyorlardı.’Oysa onlar Allah’a ve peygamberine‘indirilene uymalı’, kâfirleri‘uyarmalı’, onları dost edinmemeli, onlardan‘ayrışmalıydılar.’ Bunu yapmadıkları için onların çoğu ‘fâsıktı’.”
Taberani, EsSağir2/42.İbnHacer, ElMetalibü’lÂliye 17/574. Hadisno: 4344.HatıbEl Bağdadi,Telhisü’l Müteşabih 1/365. Üç rivayeti birleştirip ortak mânâyı verdik:
“Hediye, sadece hediye olduğu sürece alabilirsiniz. Lakin din üzerine, size dinden‘taviz verdirmeye’yönelik bir‘rüşvet’olduğu zaman,almayınız. Böyle yaparsanız bu hali kolayına terk edemezsiniz. Çünkü‘fakirlik, muhtaçlık ya da korkularınız’buna engel olur.”
“Dikkat edin:‘İslam’ın mihveri/merkezi/yörüngesi’, dönüp dolaştığı alan bir‘dairedir.’Öyleyse siz de kitabın/Kur’an’ın döndüğü dairede dönüp dolaşın.O mihverden‘ayrılmayın.’Şuna da dikkat edin ki, ilerde‘kitap ile sultan/devlet birbirinden ayrılacaklar.’Bu durumda siz kitaptan ayrılmayın.”
“Şunu da iyi bilin ki, ilerde başınıza öyle‘yöneticiler gelir ki’, onlarkendimenfaatlerine olan şeyler için verdikleri‘hükümleri/kararları’sizin için vermezler. Öyle ki, eğer onlara‘isyan ederseniz sizi öldürürler, itaat ettiğiniz takdirde de sizi hak yoldan saptırırlar.’”
“Böyle bir durumda‘ne yapalım’ey Allah’ın resulü”diye sorulduğundaHz. Peygamber şu cevabı verdi:
İlla böyle bir şeyolmalı mı diye de düşünülebilir.Bu iş tabiplik bir mesele olsaydı tedavisi de kolay olurdu. Lakin insanın kendisine kalmış bir iş olunca söylenecek çok şey kalmıyor. Belki uyarıcıların neyi söyleyerek uyardıklarına dikkat çekebiliriz.
Günümüz dünyasında okuma yazma oranı bir hayli yüksek, bilgiye, bilgi kaynaklarına ulaşmakdahakolay. İletişimin ve ulaşımın kolaylığı da iyi birer imkân sağlıyor. İsteyen istediği inanca sahip olabiliyor, istediği hayat tarzını seçebiliyor. Biraz gayretle doğrusuna ulaşmakçokmümkün. Kaldı ki din özel insanlara, özel bir sınıfa gelmedi.Gizli saklı, keşfedilecek bir şey de söylemiyor.
Bu bağlamdaAllah ile yaptığı misakı hatırlayanlar, bu uğurdaderde düşenler için çarenin kendi hallerini düzeltmesi, sabırla yoluna devam edip haddini bilmesibana dahaanlamlıgeliyor.Şükür kikimseyi kurtarmakla yükümlü tutulmadık.Allah kullarını sadece bizim ellerimize bırakmadı. Yoksa Allah’ın kullarının bizden çekeceği vardı!Bizim yükümlülüğümüz bildiğimiz ve becerdiğimiz kadarıyla hakkı ve hakikati duyurmak, insanlara ahiret hayatını hatırlatmaktır. Biz haklı olduğumuz, haklı yollara başvurduğumuzsürece dileyen kendini düzeltir dileyen eski halinde devam eder.
Belki şu hususa dikkat çekmekte vekardeşlerimizebunu hatırlatmakta yarar vardır: Günümüz‘Müslümanı’ da eskiden benzerleri gibi bir ‘din mütehassısı’ konumunda,bir‘filozof’ havasında. Birbilimsel ‘gözlemci’ gibi yahut bir ‘ruhban’ sıfatında. Daha çok da‘mistik’ bir din adamı hüviyetinde.Yöneticilerden arta kalanları kendine kul yapma peşinde.
Bu tanımlanan portrelere modern çağdakatılanlar da var: ‘Birey’, ‘seküler’, ‘sivil’. Soyut ‘adaletçi’ve ‘ahlâkçı’. Cahiliye ‘erdeminden’ yana. Dolayısıyla sivil ‘direnişçi’, ‘insan hakları’ taraftarı, ‘evrensel değerleri’ savunuyor. Kısmen ‘laik’ ve‘liberal’, çoğunlukla‘milliyetçi’,‘demokrat’ve ‘kapitalist.’
Bunlar, güneş ışığını ve aydınlığınıörten karabulutlar gibidiniörtüyor, dosdoğru yolusaptırıyorlar.Ahali de bunlara bakıp hakikatöylezannediyor. O halde Kur’an’ı okuduğumuzda oradan elde edilecek bilgiylebunlaradaişaret etmeli,doğru ‘rol modellerini’ açığa çıkartmalıyız.
Bir münevver/aydın için kekelemeden doğruyu söylemek mümkün mü?
Allah’a iman etmek Allah’ın güvenlik alanına girmek, onu veli kılıp ona teslim olmaktır.Allah’tan gelenleri tasdik etmek, yalanlamamaktır.İman eden bir kul kimseye borçlu değildir. Kimseye mihnet etmesigerekmiyor.
Böylesi bir iç itminana kavuşan mü’min, sükûnet ehlidir. Teslimiyetin huzuruna ermiştir.Takdire rıza gösterir.Hırsını, kibrini, gururunu terbiye eder.Sînesindegizlediklerinin bilindiğinin farkındadır.Çünkü Allah her şeyi biliyor ve görüyor.
Rızkını, güvenliğini, geleceğini ve ecelini Allah’a bağlamış, ondan her ne gelirse gelsin razı olacak bir münevverin, kekelemesinormal değildir.Çünkü onunbu dünyadabir tek derdi vardır, söyleyip yaptıklarından sorumlu tutulacağı, onların hesabını vereceğibilgisi.Bu sebeple söyleyip durdukları, yapıp ettiklerinin sebebinive neticesinisadece Allah’a bağlamaya dolayısıyla sadece ondan ummaya vesadece ondan sakınmaya bakar.Başınagelecekleri engellemesi mümkün değilse onları nasıl karşılayacağı,ne iş üzere olacağı ve hangi yolda öleceğiesastır.
Böylesi bir istikamet tutturmuş bir münevverin doğruyu söylemesinikimseengelleyemez.Hiçbir güç onu eğip bükemez. Her ne karşılığı olursa olsun imanından isteyerek onusatın alamaz. Çünkü o korkulacak bir tek güç biliyor, sığınacak, isteyecek ve umacak bir tek ilah ve rab tanıyor, Allah. O bakar kendisine, kulak verir iman kardeşine. Bundan gerisi ‘kıyl-ükâldir.’
Müslüman münevverin, İslamcı aydının kekeleyen hallerini örnekleyebilir miyiz?
Bolca örnekleriz. Günümüzün Müslüman‘münevverinin’enbelirginözelliği‘Kâfirlerinve müşriklerinhoşuna gitmeyecek ayetleri ve hadisleri gizlemesi’yahut sırası gelip de mecburiyetten okuması veyasöylemesi gerektiğinde dealakâsızve bağlamsız yerleregöndermesidir.
Müşahhas olarak söylemek gerekirseRablikve İlahlık anlayışınınTürkçelisandane manaya geldiğinin,nasıl bir dünya görüşü ve zihin haline dönüştüğünün ve sonuç olaraksosyal hayattaneye karşılık düştüğünün‘gizlenmesi’dolayısıyla şirk inancı ve uygulamasının yaygınlaşmasındapay sahibiolmalarıdır.Oysa iman etmenin ilk şartı “La” düsturuyla şirkten arınmaktır.
Şirk: İçten, kalpten, düşünce ve duygudan, niyetten, günahlardan, kötü huylardan ve harama dayalı ilişkilerden arınmaktır.Kurtulmaktır.Arınmanın bilgisi, doğru ve eğrininölçüsü Allah tarafından bildirildiği, peygamber tarafından öğretildiği içinnasıl yapılacağıyla ilgilibir sorunyoktur.Buarınmahalidir kiinsanınbütün fiillerini ve eylemlerini iman temelli ‘salih amele’dönüştürür, sorumluluk sahibi kılar,sabırla güçlendirir.Şu halde şirkten arınmadan iman etmeksöz konusu değildir.
Bunun tersi bir durumyani kısmen inanmak ya da hepten reddetmek İslam’da zulüm, zorbalık veyacahiliyyeolarak nitelenir. Kur’an bu haliFatiha suresinde ‘gazaba uğrayanlar’ ve ‘sapanlar’ olarak nitelediği ‘kitap ehlinin’ tipik hallerive yollarıolarak anlatır, mü’minleri onlar gibi olmaktan, onların yolunda gitmekten sakındırır.
Kitap ehline yapıyordu? İmanî unsurlarla maddi dünya hayatınıbirbirinden ayırıyor, kâfirlerle dost oluyor, menfaatleri hoşlarına gittiği içinkötü işler yapıyor, küfrünhükümranlığına destek oluyorlardı. Bu hal haddiaşmaktı. Dolayısıyla kâfirleri uyarmıyor, onlardanayrışmıyorlardı.Bu sebeple kitap ehlinezdinde iman kişisel bir inanç, ahlak, ibadet ve erdemden ibaret olmuş,bu tarafta tanrıya itaat ediyorlardı. Buna karşılıksiyasi, iktisadi,sosyal, hukukive aile düzenitarafınıimandan bağımsız tutuyor, tanrıyıbu işlere karıştırmıyorlardı.
Allah kitap ehlini neden aşağıladıve azarladı?Çünkü onların ellerindekitap vardı.Aralarından peygamberler gelip geçmişti.Kitabı okuyorlar, uymaları gereken ilahi hukuk sistemini biliyorlar, diğerlerine kıyasla ilahi mesajdan haberdardılar.Buna rağmen yaşadıkları hal gereği ayetleri çarpıttılar, kelimelerle oynaştılar. Bu tablo Maide suresi 20. ayette Hz. Musa’nın dilinden, 77-81. ayetlerdeHz. İsa’nınve Hz. Davud’undilinden açıkça resmedildi.
İkincibir örnek olarakMümtehine suresi 8 ve 9. ayetlerinin yanlış bağlamda kullanılmasını söyleyebiliriz.
“Allah, sizi,din konusunda sizinle savaşmamış, sizi yurtlarınızdan da çıkartmamış kimselere iyilik etmekten, onlara âdil davranmaktan men etmez. Şüphesiz Allah, âdil davrananları sever.Allah, sizi, ancaksizinle din konusunda savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanız için destek verenleri dost edinmekten men eder. Kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.”
Sure, Medine döneminde, Hudeybiye antlaşması sonrasında inmiş, Mekke’den Medine’ye hicret edenlerle de bağlantı kurmuştur. Özetle mü’minlere onlarlave diğerleriylenasıl ilişki kurmaları gerektiği açıklanmaktadır.
Bu ayetler bu ülkede kendi ‘dinlerini’ gerçeğiyle ortaya koymadıkları, Nuh’un diliyle ‘bana gelen ayetler kavmimle aramı açtı’ sürecine girmedikleri için kendilerine‘iyi davranan kavimleriyle’, yöneticileriyledostluk ilişkisi kuran, bu hallerine dereferans arayanlara gerekçe olarak istismar ediliyor.Peygamber ve arkadaşlarının Mekke’de başlarına gelenlerin neden geldiğini ya da ortaya koydukları kendi dinleri nedeniyle geldiğini bir türlü anlamak istemiyorlar.Uzun uzadıya izaha gerek kalmadanaynıMümtehine suresinin 4. ayetinin bu gibilere tokat gibi cevabını nakledip geçelim:
“İbrahim’de ve onunla birlikte bulunanlarda sizin için güzel bir örnek vardır. Hani onlar kavimlerine, ‘Biz sizden ve Allah’ı bırakıp taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tekAllah’a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret belirmiştir’demişlerdi. Yalnız İbrahim’inbabasına ‘Senin için mutlaka bağışlama dileyeceğim. Fakat Allah’tan sana gelecek herhangibir şeyi önlemeye gücüm yetmez’sözü başka. Onlar şöyle dediler: ‘Ey Rabbimiz! Ancak sana dayandık, içtenlikle yalnız sana yöneldik. Dönüş de ancak sanadır’.”
Son bir örnekle konuyu tamamlarsak: Ahlâk ve adalet konu başlıkları bu ülkede soyut mânâda vekendi başına özerk bir çerçevede kullanılır oldu.Gayri İslami modernbirdüşüncenin ve değerler sisteminin hüküm sürdüğü bir toplumda Müslümanlar ahlâk ve adalet talebiyle öne çıkarak kendilerini ifade etmeyi pek sevdiler!
Bir liberalin, milliyetçinin, sosyalistin hatta ateistin de kendilerine has adalet ve ahlâk anlayışı ve talebi vardır. Bunlar insan hakları, serbest pazar ekonomisi, özgürlük, bireysellik, çevrecilik ve eşitlik ekseninde, demokratik bir siyaset ve laik bir hukuk sistemitemelindesadece sosyal hayattaki ve iktisadi paylaşımdaki adaletsizliğe ve ahlâksızlığaitiraz ediyorlar.
Bu toplumun ‘Müslümanları’ diğerleri gibitemel eksendemutabakata varmışlar gibi başörtüsü, dini eğitim, kamusal alanda çalışma, kürtaj, cinsel hayat, içkisiz mekânlar, kültürel faaliyet, sosyal dayanışma gibi kimi detay ‘hakları’ adalet ve ahlâk talebinamıylasavunup talep ediyorlar. Lakinbütün bunları anlamlı kılanve temellendirendin ve inanç konusundaherhangi bir itirazduyulmuyor.
Oysaİslam’da, dinden bağımsız bir ahlâk ve adalet anlayışıyoktur. Tıpkı siyaset, iktidar, iktisat, hukuk, sosyal hayat, meslek, aile, eğitim, sanat, kültür gibi hayata dair ve hayatın içinde her iş ve alanda olduğu gibi,bunların tümüİslam’ın kendisidir. Yani İslam zaten ahlâktır, adalettir, siyasettir, iktisattır, sosyal hayattır. Buna rağmen günümüzde olduğu gibi İslam’ın kendisiortada yok amadinin parçalanmasıneticesinde ‘her şey’ var!
Toplumu oluşturan en önemli unsurlardan birisi dindir. İnsanlık tarihindeki örneklerine bakıldığında tüm dinlerde görevi dinî öğretileri temsil etmek ve bunları insanlara anlatmak olan bir sınıfla karşılaşılır. Diğer dinlere nazaran İslam’da din adamı ve ruhban sınıfı olmadığı kabul edilir. Bu tespit Hz. Peygamber ve yakın arkadaşlarının örnekliği esas alındığında doğru kabul edilebilir. Ancak ilk halifeler döneminde …
Hüseyin Alan ile Müslüman Aydın Kekemeliği Üzerine
“Kekemelik” halinin bilgi alışverişiyle, akletmekle, tefekkür etmekle alakası olmadığına göre, burada lisana yansıyan arızaları söz konusu ediyoruz demektir. Röportaj boyunca da kekemeliği
içten kaynaklanan bir arıza olarak göreceğimizi beyan edelim.
Peygamberlerin her hal ve şartta getirdikleri mesajları, gerek konuşma lisanıyla gerekse halleri ile arı duru, açık ve anlaşılır bir şekilde İfade etmeleri hem normaldir hem de olması gerekendir, Onlarda herhangi bir aksamanın ya da kekelemenin olmadığını, olamayacağını söylemeliyiz çünkü İnşanlar onların nakledip öğrettiklerinden, nakle dayalı söyleyip öğrettikleri dinden hesaba çekileceklerdir. Bu sebeple onlarda sadır olan bazı yanlışlar düzeltilmiştir.
Rızkını, güvenliğini, geleceğini ve ecelini Allah’a bağlamış, ondan her ne gelirse gelsin razı olacak bir münevverin kekelemesi normal değildir.
İnsanın konuşmasıyla ilgili bir aksama olan ‘kekemelik’ düşüncede de tezahür eder mi?
Lisan ya da dil, gırtlaktan çıkan seslerin ağızda harflere dönüşerek çıkması, telaffuz da dediğimiz kelimelerle konuşma şekline bürünmesidir. Bir varlığı, eşyayı, nesneyi, olguyu, bilgiyi, fikri, meramı isimlendirme, bu kelimelere yüklenen anlamla ifade ediliyor. Böylece konuşarak ifade etme, anlaşma, kaynaşma, paylaşma ya da zıtlaşma dediğimiz haller ortaya çıkıyor.
İnsan denen varlığın en yaygın olarak kullandığı iletişim aracı konuşmadır. Yazı, rakam, hal, tavır, işaret, resim, şekil ve değişik semboller de benzer biçimde birer iletişim araçlarıdırlar.
Biz, düşüncenin, düşünme biçiminin asıl, bu aslın kelimelerle konuşmaya, sembollere dönüştürülerek idrak ve ifade çabasını aslın tezahürü olarak biliyoruz. Bunu derken dilin, filolojinin, kelimelerin her şey olmadığını, asıl olmadığını söylemiş, dolayısıyla Hümaniter bilgilenme ve modern kavramlar ve değerlerle düşünmeyi reddetmiş oluyoruz.
Müslümanlık söz konusu olduğunda insan, nakli bilgiye dayalı bir âlem tasavvuru/iman, imana dayalı bir dünya görüşü ve bu dünya görüşü içinde şekillenen bir zihin yapısından bahsedilir. İnsan kendisi, varlık âlemi, yaratılış ve yaratıcıyla ilgili bir esas fikre bu sayede vakıf oluyor. Bu fikirle bilginin kaynağına, ahlâkına, üretimine, nakline ve hayatta kurulacak ilişki biçimine, değer yargılarına ve kavramsal sistematiğe sahip oluyor. Bundan sonra her şeyi bu temelde açıklıyor, bir şoförün araç kullanması gibi refleks halinde bu değerlere göre hareket ediyor.
Başka bir ifadeyle düşüncenin, düşünüş biçiminin dolayısıyla dünya görüşünü ve zihin yapısını oluşturan bilgi sistematiğinin otonom akıl temelli maddi âlemden, doğadan, varlıktan, olgulardan ve lisandan yani kelimelerden doğmadığını söylemek istiyoruz.
Hz. Âdem’e isimlerin ve isimlendirme usulünün öğretildiğini biliyoruz. O halde doğru bilginin nakil temelli vahiyden, kitaptan, ayetlerden, sünnetten doğduğunu, bunun kavram sistematiğiyle düşünüş biçimine ve zihin yapısına dönüşerek bizi ve aklımızı şekillendirdiğini kabul ediyoruz. Yanlış doğru, iyi kötü gibi değer yargılarımız bu yolla oluşuyor, itaat ve yalanlama böyle pratikleşiyor.
Bu sürecin ardından dünya hayatının her alanında ve hayatta ‘vakâ’ dediğimiz bütün her şeyi bu bilgiye dayanarak inceleme, gözlem, deney, tecrübe gibi yollara da müracaat ederek yeni bilgiler üretiyor, isimlendirmeler yapıyoruz. Fikretmek, fıkhetmek, akletmek dediğimiz şey yani.
Şu halde konuşma dediğimiz eylem her tür beşeri etkinlikle birlikte zihinde yerleşik hale gelmiş fikirlerin, değer ölçülerinin kelime ve kavramlarla başkalarına anlatımı, açıklaması ve izah biçimiyse, burada ‘aksama’ dediğimiz bir konuşma ‘özrü’ söz konusuysa akla birçok şey gelebilir.
İlkin açıklamalı ki gerçekte fikretmeye, fıkhetmeye, akletmeye mani olmayan ama konuşarak ifade etmeye zorluk çıkaran biyolojik bir rahatsızlığın dahi başka yolları olduğu için ifade etmeye mani olmadığını söylemeliyiz. Normal durumlardaysa bize göre asıl olarak iç dünyamızdan kaynaklanan ama bunun yanında dışardan da kaynaklanan kimi arızaların etkili olduğunu söylemek icap eder.
Şu halde insanın konuşmasıyla ilgili izahatta ortaya çıkan aksama, en temelde bilgilenme biçiminde, dünya görüşünde ve zihin yapısında var olan bir arızanın dışarıya tezahürüdür. Bunun dışındaysa münafıklık dediğimiz sînelerde gizli değişik başka hesapların tutulmasını ve zorbalık altında kalıp geçici bir süre acze düşme halini sayabilir, bunun da bir insanlık hali olduğunu söyleyebiliriz.
Bu durumda dış etkenlerin normalde zihin yapısına etki etmeyeceğini, onun yerine aslında düşünce yapısında var olan bir aksaklığın konuşma ile dışarıya arıza olarak yansıyacağını söyleyebiliriz. Dolayısıyla âlem tasavvuru dediğimiz iman, itminan, arınma, ittika ve itaat tarafını önemsediğimizi, buralardaki zafiyetin de dünya görüşünü bozduğunu söylemek icap eder.
Mesela Resullerin çağrıları… Özeldeyse, şayet rivayetler doğruysa, Resul’ün krallara mesajlarındaki netlik… Yani, tabir yerindeyse hiçbir ‘kekemeliği’ barındırmıyor.
‘Kekemelik’ halinin bilgi alışverişiyle, akletmekle, tefekkür etmekle alakası olmadığına göre burada lisana yansıyan arızaları söz konusu ediyoruz demektir. Röportaj boyunca da kekemeliği içten kaynaklanan bir arıza olarak göreceğimizi beyan edelim.
Peygamberlerin her hal ve şartta getirdikleri mesajları gerek konuşma lisanıyla gerekse halleri ile arı duru, açık ve anlaşılır bir şekilde ifade etmeleri hem normaldir, hem de olması gerekendir. Onlarda herhangi bir aksamanın ya da kekelemenin olmadığını, olamayacağını söylemeliyiz çünkü insanlar onların nakledip öğrettiklerinden, nakle dayalı söyleyip öğrettikleri dinden hesaba çekileceklerdir. Bu sebeple onlarda sadır olan bazı yanlışlar düzeltilmiştir.
Bizim lisanda Hz. Musa’ya yanlış bir bilgiye dayalı olarak nispet edilen ‘kekeleme’ hali gerçekte dile ve ifadeye yansıyan bir arıza değildir. Gerek ‘Ya Rabbi, dilimin bağını çöz, göğsümü genişlet’ şeklindeki duası gerekse ‘kardeşi Harun’u yardımcı olarak’ istemesi, ‘saraya, Firavun ve hanedanına, yönetici bürokrasinin ve Ruhbanların’ karşısına çıkacağı içindir. Muhataplar hem söylenecek olanları en iyi anlayacak ve anında tepki verecek konumda olanlardır, hem de laf cambazlarıdır. Bunu bilen Musa’da Allah’tan bu sebeple yardım istedi (Allah- âlem).
Hz. Musa’nın ilkin ‘yumuşak bir üslup ve anlaşılır bir sözle’ konuşması saraydakilerle diyaloğun sürmesi, konuşmanın yeteri kadar uzaması içindir. Yoksa bu diyalog kısa sürede biter, amaç hâsıl olmayabilirdi. Her iki halde de Musa’nın hem ilkin hem de ilerleyen zamanlarda saraydakilerle yürüttüğü mücadelede ‘bülbül’ gibi şakıdığını, bütün risklere rağmen net, arı duru konuştuğunu ve herhangi bir kekelemeye düşmediğini biliyoruz.
Son elçi Hz. Muhammed dâhil diğer resuller ve nebiler ya benzer bir vasatta geldiler ya da böyle bir duruma düşmemeleri için insanları uyarıp doğrusunu söylediler ve gösterdiler. Hepsinde ortak mesaj şuydu:
“Allah’tan başka ilahınız ve rabbiniz olmadığı gibi onun ortağı ve yardımcıları yoktur. O, yaratıcı, öğretici ve ikram edicidir. Güvenliği, geleceği ve istikrarı sağlayan, öldürecek olan, yeniden diriltip hesaba çekecek olandır. Dünya hayatı rastgele yaratılmamış, oyun ve eğlence alanı olarak düzenlenmemiştir. Dolayısıyla geçicidir. Bu dünyada hiç kimse aciz ve çaresiz bırakılmamış, başıboş da terkedilmemiştir. O halde kendinizi buna göre düzeltin. Sadece ona itaat edin, ondan isteyin.”
Yaratıcı olan ‘emretme’ yetkisine de sahip olandır. Doğruyu eğriyi bildirme hakkı onundur. Bu sebeple Uluhiyet ve Rububiyet Allah’a, ubudiyet insana aittir. Bunun içindir ki peygamberlerin tümü yönetici kademesinden başlayarak insanları sadece ‘Allah’a itaat etmeye, sadece Allah’ın sözünü dinlemeye’ davet ettiler.
Bütün peygamberlerin ve örgütlenmiş salih kulların esas muhatapları, doğrudan mücadele ettikleri, yöneticilerdir. Çünkü bunlar yeryüzünde ilahlık taslıyor, Rablik yapıyor, insanlara hükmediyor, itaat istiyorlardı. İmparatorlar (İsa-Roma; Muhammed-Sasani ve Bizans gibi), Krallar (İbrahim-Nemrut; Musa-Firavun; Yusuf-Mısır gibi), hanedanlar, senatörler, parlamenterler, oligarşi, meleler, mütrefler (Hud-Ad; Salih-Semud; Yunus-Eyke; Şuayb-Medyen; Muhammed-Kureyş gibi).
Peygamberler neden yöneticilerle uğraştılar, Kur’an neden bunları öne çıkardı? Toplumları yöneten, insanları kendilerine kul ve köle yapan, çıkarttıkları yasalarla doğru ve eğriyi kendince belirleyip itaate zorlayan; hanedanı veya oligarşisiyle birlikte askeri, istihbari silahlı ve örgütlü güçler oluşturarak korku yayan; üretime, kazanca ve mülke el koyanlar bunlardır. Yeryüzünü fesada uğratan, akılları ve nesilleri bozanlar bunlardır. Dolayısıyla haddi aşanlar, zorbalık yapanlar, zalimleşenler bu güce ve yetkiye ulaşıp bunları kötüye kullananlardır.
Nuh, Hud, Salih, Şuayb, Musa sürgünle tehdit edildi, öldürülmekle yüzleştiler. İsa Ref edildi. Zekeriya ve Yahya öldürüldüler. Âdem, Davut ve Süleyman hariç tümü sövüldü, dövüldü, baskı altına alındı, işkenceye uğratıldı, öldürüldü, sürgüne yollandılar. Bu işler ahalinin yapacağı işler değildir.
Bu anlatılanları Avrupa’da Ortaçağ’da kilisenin savunduğu ve temsil ettiği ‘tanrının devletinden’ aydınlanmadan sonra onun yerine geçen ve günümüzde çokça yaygınlaşan modern devleti tanımlamak için kullanılan ‘kendisi tanrı olan devlet’ anlayışını hatırlatarak güncelleştirebiliriz.
Bütün bu olup bitenlere rağmen Peygamberlerin hiç birisi ‘kekelemedi.’ Rablerinden kendilerine gelen hak sözü ilettiler. Dosdoğru yolu gösterdiler. Sözlerini eğip bükmediler. Yapacaklarından vaz geçmediler. Ne söyledilerse onları yapmaya devam ettiler. Buna karşılık başlarına gelenlere aldırmadılar. Korku nedir bilmediler, hiçbir endişeye kapılmadılar. Rablerine sığındılar. Sabrettiler. Bundan da hiç vazgeçmediler.
Onların tek derdi vardı: “Tevhid-maddi dünya hayatında da her şeye karışan rab-ahiret hayatı.” Bu uğurda var oldular. Bunun için çabaladılar. Bundan başka hiç bir değere, mala, mülke, statüye itibar etmediler. Uzlaşmaya da gitmediler. Böylece onlar yöneticiler başta olmak üzere tüm insanları hep uyardılar, hatırlattılar, müjdelediler, korkuttular. Onlara uyanlar uydu, onları yalanlayanlar yalanlamaya devam ettiler.
Bütün bunların ne anlama geldiğini günümüz lisanıyla da ifade etmeliyiz: Takva, sorumluluk ve sabır dediğimiz iman tarafında mü’min bir insanın Allah’a olan güveninde bir zaafı kalmadığının, dininde bir eksiklik olmadığının bilincinde olduğunu varsayarak diyebiliriz ki:
İnsanoğlu bu dünyada, bu maddi hayatta nazari, ibadî, siyasi, iktisadi, hukuki, sosyal, medeni, ailevi, mesleki, kültürel, sanatsal vs çok çeşitli alanlarda ve şekillerde eylemlerde bulunuyor, etkinlikler yapıyor. Bu bağlamlarda ilişkiler kuruyor, tavırlar alıyor. Bu sayede varlığını sürdürüyor, bekasını sağlıyor.
Kâfiri mü’mini, müşriki münafıkı fark etmiyor hepsi benzer şeylerle meşgul oluyor. Bu işler belirli zaman ve mekânlarda cereyan ettiği için toplumsal alanda gerçekleşiyor. Dolayısıyla tarih içinde oluyor. Din de insanı muhatap aldığı için her dönemde toplumsal olana yöneliyor. Şartları, zaman ve mekânı değil insanı muhatap alıyor. İnsanın bunları yönetmesini istiyor.
İnsan da toplumsal bir varlık olduğu için toplumun bir parçası olarak ya topluma bir yük oluyor ya da topluma bir şey katıyor. Ya toplumun gidişatına uyarak sürüden, sıradan biri oluyor ya da Müslüman olarak ayrışıp başka bir istikamete ‘sapıyor.’ Bütün bu gelişmeler iktidar itaat ilişkisi çerçevesinde gerçekleşiyor. Yani insan ya Allah’a itaat ederek ya da hevasına uyup azgınlaşarak yapıyor bu işleri.
İnsanoğlu şayet kendi başına doğruyu bilebilseydi veya bulabilseydi, kitaplara ve peygamberlere gerek kalmayacaktı. İnsanı da yaratan Allah bunu en iyi bilen olduğu için eğriyi doğruyu, hakikati yalanı bildirdi. Doğru istikameti gösterdi. Peygamberleri vasıtasıyla da öğretti.
İnsanlar genelde haddi aşmış azgınlardan müteşekkildirler. Her işi kendilerinin yaptıklarına, hakikati kendilerinin ürettiklerine, kazançlarını ve statülerini kendilerinin elde ettiklerine, rütbelerine ve konumlarına kendilerinin sahip olduklarına inanırlar. Buralarda Allah yoktur, devre dışıdır.
Mali, maddi, askeri ve sayısal unsurlardan oluşan gücün en önemli değer olduğunu, bunun üstünlük gereği olduğunu kabul ederler. Güce ulaşmak, gücün unsurlarını ede etmek için her yolu dener, var oluşunu buna bağlarlar. Elde ettikleri zaman da zalimleşir, tiranlaşırlar. Edemedikleri zaman da güce boyun eğip köleleşirler. Bu sebeple hesap vermekten hoşlanmazlar. Buralarda da Allah’a itaat etmezler.
İslami bilgide ve literatürde bu türlü yol tutturanları ve kısmen veya tamamen emellerine ulaşıp gücü ele geçirenleri ilahlık ve ve Rablik taslamak olarak niteler. Nankörlükle, azgınlıkla, sahtekârlıkla suçlar. Uğruna varlığını adadığı bu tarz güce ulaşamayanları ise güce tapınmakla, kula kulluk etmekle, acizlikle itham eder. Nihayet bu yola düşenlerin ateşin azabını hak ettiklerini bildirir.
Firavun örnekliğinde gücün unsurları olan siyasi iktidarı, ekonomik büyüklüğü, askeri çokluğu ele geçirenler dünya yeryüzünde işgal ettikleri bir parsel toprakta mülkün ve ürünlerin sahibi, üzerinde yaşayan insanları kulları/köleleri olarak kabul ederler. Bu sebeple en büyük rab ve ilah olmayı hak ettiklerini söylerler. Bunlar her çağda, her toplumda olur ve hep aynı işi yaparlar. Zayıf ve çaresiz bıraktıklarını, yoksullaştırıp yoksunlaştırdıklarını köle statüsünde tutar, bunların kendilerine itaat ve hizmet etmeleri gerektiğine inandırırlar.
İşte ‘Benim hayatım, ölümüm ve yeniden dirilişim’ Allah’a aittir, ‘Biz O’ndan geldik tekrar ona döneceğiz’ diyen ve bu hakikati herkese ilan eden peygamberler, görevlendirildikleri dönemlerdeki toplumlarda bu hallerin normal olmadığını, bir sapmanın sonucu olarak ortaya çıktığını bildirdiler. Buna karşılık doğru olanı söyleyip gösterdiler. Bu nedenle onlar yönetici takımıyla cedelleştiler, dolayısıyla yöneticilerin kurduğu düzen ve sistemle çatıştılar.
Rasulü örnek alan Münevver bir Müslümanın, ‘düşüncede teklemesi/kekelemesi’nden bahsedilebilir mi? Yaşanabilecek bu tekleme/kekeleme nasıl aşabilir?
Münevver derken, Kur’an’la, İslami ilim/bilgiyle nurlanmış; var olan bilgisini ve tefekkür ederek, aklederek üreteceği daha başka bilgilerini vahiyle hakikate çevirmiş, bunları vahiy ahlâkıyla sınırlamış; bundan dolayı aydınlandığı için hayata kayıtsız kalmamış; hak ve bâtılı ölçeğinde bu yanlış bu doğru, bu hak bu bâtıl diye hayatın her alanına müdahale etmiş, dolayısıyla hakikati işitip itaat edenleri anlıyor, Kur’an’dan ve sünnetten istifadeyle kendilerini yenileyip düzeltenleri kast ediyorsak şayet, bunların Hz. Muhammed’e uymaları kadar doğal bir şey olamaz.
Çünkü Hz. Peygamber ‘Faydasız ilimden Allah’a sığınan’, ‘Allah kime iyilik dilerse onu dinde fakih/ilim ehli kılar’ (Buhari), ‘Bunlar dünyevi amaç peşinde koşup cehenneme gitmeyenlerdir’ (Kenz-ül Ümmal) diyen bir rehberdir.
Çünkü o, ‘Kitabın ilmine sahip olanlar’ (Rad 43), ‘İlim/hakikat Allah katındandır’ (Ahkâf 23, Mülk 26), ‘Yemin olsun ki sana ilimden gönderildikten sonra şayet, onların arzularına uyarsan Allah’tan sana ne bir dost, ne de bir yardımcı olur.’ (Bakara 120) uyarısına muhatap olan, ‘Rabbim ilmimi artır!’ (Taha 114) diyen Allah’ın öğretmen bir elçisidir.
Bu sebeplerledir ki ‘Âlimler/münevverler peygamberlerin varisleridir.’ Çünkü ‘Kulları içinde Allah’tan en çok korkanlar âlimlerdir.’ (Fatır 28) diyen de, ‘Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?’ (Zümer 9) buyuran da Allah’tır. El hak işittik itaat ettik.
Şu halde son Peygamberin hayatından bazı kareler aktaracak olursak: Kur’an’da dünya nimetleri / ziynetleri olarak sayılan mal, para, altın, unvan, statü, bahçeler, ürünler, saraylar, eşler, evlatlar gibi şeylere o, hiç itibar etmedi. Her şekilde bu gibi şeyleri elde etme peşinde koşmadı. Varlığını bunları elde etmeye adamadı. Elinde olanlarla yetindi. Takdire ve taksime teslim oldu. Bu sebeple o, bu gibi şeyleri miras da bırakmadı.
O biliyordu ki ‘ziynet’ olanlar dünya hayatının geçici süsleriydiler. Ziynetlerin özellikleri bu dünyada kalacak olmalarıydı. Bu sebeple ‘zayi’ olacak, ahiret hayatına götürülmeyecek olanlar onun için bir şey ifade etmedi. O, salih amel, salih tavır, salih ilişkiye yöneldi. Mirası da salihlikti.
Bu durumda ona varis olanların onun gibi olmaları, varlığını zaten zayi olacak olan ziynetleri elde etmeye adamamaları gerekiyor. Ziynet peşinde koşmayan bir münevver bu sebeple ona buna mihnet etmez, uyarı sorumluluğu taşıdığı için lisan-ı haliyle kekelemez. Ölüm tehlikesiyle karşılaştığı anlık ve geçici bir durum hariç kimse kimseyi harama zorlamıyor.
Ziynet peşinde koşanlar onları elde etmek için doğal olarak ona buna olduğu kadar özellikle de yöneticilere yaranıyor, hükümleri tağyir ediyor, kelimelerle oynaşıyor. Kâfirlerin ve müşriklerin hoşuna gitmeyecek ayetleri gizliyor. Dinde eksiltme yapıyor.
Oysa neydi? Vahye tâbi olmuş ilim/bilgiyle donanımlı münevver, Allah’tan en çok korkandı. Üstünlüğün takvada, gücü Allah’a dayanmakta olduğunu bilendi. Harama helale titizlikle riayet edendi. Günahlarından tövbe edip Allah’a sığınandı…
Bu hal nasıl düzelebilir? Burada birkaç nakille yetinelim: ‘Çabuk elde edilen dünyayı, dünya nimetlerini sevenler, ahireti terk edenlerdir.’ (Kıyamet suresi) buyuran Allah’tır. ‘İyilik ve kötülük hususunda sınandığımızı’ (Mü’minûn 30, İnsan 2) bize Allah bildirdi. Hz. Peygamber, cehaletin ilimsizlik, ilimsizliğinse zorbalık olduğunu öğretirken ‘İlmin, vahye tâbi bilginin azalması, cehaletin artmasıdır. Buysa dünyanın sonudur.’ (Buhari) diye bizi uyardı.
Bu durumda ne yapılması ve neden sakınılması gerektiği bellidir. Bu dünyada neyi konuşup neyi konuşmayacağını, neyi verip neyi alacağını veya vermeyip almayacağını, neden sakınıp neye sarılacağını bilmeyen bir münevver, bir arıza veya kekeleme belasına düçar olmuş demektir. Böylesinin öncelikle dönüp kendi iç dünyasına bir bakmalı derim âcizane, henüz vakit varken.
Düşünce ve düşüncenin tebliğinde/insanlara eriştirilmesinde kekeleme hangi şartlarda/zeminde ve ne zaman ortaya çıkar?
İslami dünya görüşü bir Müslümanın iç yapısını temsil ediyor. Bunun hayata yansıması sözlü ya da pratik fiiller ve etkinlikler olarak toplumsal alanda ortaya çıkıyor. Bu durumda sorunuzdaki hususları dikkate alarak münevverlerimizin nerede kekeleyip kekelemediklerini anlamaya çalışırsak, kekeleme aslında o hususlardan bağımsız olarak ele alınmalı derim. Bana böylesi daha anlamlı geliyor. Şöyle ki:
Doğru düşünceyi taşıyan münevverlerin kekelemeye başlaması, hak ve bâtılın birbirine karışmasıyla neticeleniyor. Kur’âni mesaj, peygamberi örneklik ve din, Hz Ömer’in deyişiyle ‘Hayal ve hülyaya dönüşüyor, hakikât olmaktan çıkıyor.’ Yani din, İslam, maddi dünya hayatında bir gerçek olmaktan çıkıyor, manevi, ruhani bir alana gidiyor.
Dünya görüşü dediğimiz düşünce biçimi aslında İslam’da ilahi kaynaklı, peygamberi rehberli bir temele dayanır. En başta insana kim olduğunu öğretir, iyi ve kötüyü, doğru ve yanlışı bildirir, sonra da arınmanın yollarını gösterir. Buysa Uluhiyet ve Rububiyetin Allah’a, ubudiyetin insana ait olması gerçeğini hatırlatmaktır. Kendini buna göre değiştiren ve düzelten insan, bu halini eyleme ve etkinliğe dönüştürür. Dolayısıyla toplumsal alanda hakikatin şahitliğini yapar.
Dünya hayatı bir sınanma alanı olarak yaratıldı. İman küfür mücadele örnekliğinin sergileneceği, tarafların belli olacağı iskân edilecek bir yer olarak düzenlendi. Yaşamak ve bekayı sürdürmek için tüm imkânlar verildi. ‘Elest-ü Bezmin’de evet, Rabbimiz sensin’ diyenlerin, bu sözlerini bu dünyada da tutup tutmayacakları burada açığa çıkacak. Devran böyle sürüyor. Bu durumda herkesin imtihanını verip gideceği bu dünyada, herkes kendi seçimini yapacağı için çok da tasalanmaya gerek yok diye düşünüyorum.
İslami düşüncenin toplumsal hayata yansımasının tebliğinde kekeleme, münevverlerimizin ya Allah’tan çok kullarından korkmasıyla yahut dünya ziynetlerine düşkünlük gösterdikleri için hakikati gizlemeleriyle baş gösteriyor. Münevverlerimiz bunu yaparsa onların bilgisine, uyarmasına, yol göstermesine muhtaç olanların yapacakları fazla bir şey kalmıyor.
Bu durumun sosyolojik sebepleri olduğu kadar teolojik sebepleri de vardır. Sosyolojik olarak ‘silik, ezik, şahsiyeti gelişmemiş’ olanların, ‘alt sınıfa’ ait ‘haris’ karakter taşıyanların kendileri istemedikçe bu durumdan kurtulamayacakları, Müslümanca bir kişiliğe ve kimliğe ulaşamayacakları söylenebilir. Çünkü bu gibiler, yücelmek ve yükselmek için önlerine çıkan her fırsatta, düşüncelerinde ve ellerinde ne kadar varsa o kadar dininden vaz geçeceklerdir.
Teolojik olaraksa ‘Müslümanım’ diyenlerin de dinlerini bozmuş milletlere, ümmetlere benzemesi, azmışların ve sapkınların yoluna meyletmesidir. İlahi olanın işitilip itaat edilecek niteliği, bizzat bu gibi taraftarı vasıtasıyla beşeri müdahaleye uğratılarak bozuluyor. Tipik olarak gazaba uğrayacakları bildirilenlerin usulleri, yolları takip edilerek varılıyor bu neticeye.
Düşüncesi ve tebliğ pratiği “kekemeleşmiş” düşünce adamının özellikleri nelerdir?
Bu soruya bir ayet ve bir hadis naklederek aradan çekilelim. Çünkü okurlarımız için tefsire ve şerhe ihtiyaç yoktur. Sadece nakledilenlerin tasvirlerinin her zaman ve mekânda, her şart ve tarih diliminde geçerli kötü bir örnekliğe tekabül ettiğini hatırlatıp belirli bir geçmişe aitmiş gibi okumayalım yeter. Ayet ve hadis metinleri içindeki ‘tek tırnak’ vurguları bana aittir.
Maide suresi 77-81. Ayetleri: “Allah, Meryem Oğlu İsa’nın ve Davud’un dilinden İsrail Oğullarını ‘lanetledi.’ Çünkü onların içinden çoğu ‘dini hükümleri tağyir’ ederek ‘küfretmiş’, bu sebeple kâfirleri ‘dost’ edinmişler, onlarla ‘birlik’ olup ‘haddi’ aşmışlardı. Geride kalan ‘azıysa’ onları ‘uyarmamıştı.’ Bunlar ‘hep birlikte’ çok kötü işler yapıyor, ‘diğerleriyle’ dostluklarını devam ettiriyorlardı. Yaptıkları bu kötü ‘işlerini’ nefisleri onlara güzel gösterdi. Onların yaptıkları bu kötü işler Allah’ın ‘gazabını’ gerektirecekti. Bunu ‘biliyorlardı.’ Oysa onlar Allah’a ve peygamberine ‘indirilene uymalı’, kâfirleri ‘uyarmalı’, onları dost edinmemeli, onlardan ‘ayrışmalıydılar.’ Bunu yapmadıkları için onların çoğu ‘fâsıktı’.”
Taberani, Es Sağir 2/42. İbn Hacer, El Metalibü’l Âliye 17/574. Hadis no: 4344. Hatıb El Bağdadi, Telhisü’l Müteşabih 1/365. Üç rivayeti birleştirip ortak mânâyı verdik:
“Hediye, sadece hediye olduğu sürece alabilirsiniz. Lakin din üzerine, size dinden ‘taviz verdirmeye’ yönelik bir ‘rüşvet’ olduğu zaman, almayınız. Böyle yaparsanız bu hali kolayına terk edemezsiniz. Çünkü ‘fakirlik, muhtaçlık ya da korkularınız’ buna engel olur.”
“Dikkat edin: ‘İslam’ın mihveri/merkezi/yörüngesi’, dönüp dolaştığı alan bir ‘dairedir.’ Öyleyse siz de kitabın/Kur’an’ın döndüğü dairede dönüp dolaşın. O mihverden ‘ayrılmayın.’ Şuna da dikkat edin ki, ilerde ‘kitap ile sultan/devlet birbirinden ayrılacaklar.’ Bu durumda siz kitaptan ayrılmayın.”
“Şunu da iyi bilin ki, ilerde başınıza öyle ‘yöneticiler gelir ki’, onlar kendi menfaatlerine olan şeyler için verdikleri ‘hükümleri/kararları’ sizin için vermezler. Öyle ki, eğer onlara ‘isyan ederseniz sizi öldürürler, itaat ettiğiniz takdirde de sizi hak yoldan saptırırlar.’”
“Böyle bir durumda ‘ne yapalım’ ey Allah’ın resulü” diye sorulduğunda Hz. Peygamber şu cevabı verdi:
“Meryem Oğlu ‘İsa’nın Havarileri gibi’ yapın. Onlar, ‘dinleri uğrunda’ testerelerle biçildiler, ağaçlarda asıldılar. Evet, ‘Allah’a itaat yolunda’ ölmek, Allah’a ‘isyan etmekle’ geçen bir hayattan daha ‘hayırlıdır.’”
Söz konusu kekemelik tedavi edilebilir mi?
İlla böyle bir şey olmalı mı diye de düşünülebilir. Bu iş tabiplik bir mesele olsaydı tedavisi de kolay olurdu. Lakin insanın kendisine kalmış bir iş olunca söylenecek çok şey kalmıyor. Belki uyarıcıların neyi söyleyerek uyardıklarına dikkat çekebiliriz.
Günümüz dünyasında okuma yazma oranı bir hayli yüksek, bilgiye, bilgi kaynaklarına ulaşmak daha kolay. İletişimin ve ulaşımın kolaylığı da iyi birer imkân sağlıyor. İsteyen istediği inanca sahip olabiliyor, istediği hayat tarzını seçebiliyor. Biraz gayretle doğrusuna ulaşmak çok mümkün. Kaldı ki din özel insanlara, özel bir sınıfa gelmedi. Gizli saklı, keşfedilecek bir şey de söylemiyor.
Bu bağlamda Allah ile yaptığı misakı hatırlayanlar, bu uğurda derde düşenler için çarenin kendi hallerini düzeltmesi, sabırla yoluna devam edip haddini bilmesi bana daha anlamlı geliyor. Şükür ki kimseyi kurtarmakla yükümlü tutulmadık. Allah kullarını sadece bizim ellerimize bırakmadı. Yoksa Allah’ın kullarının bizden çekeceği vardı! Bizim yükümlülüğümüz bildiğimiz ve becerdiğimiz kadarıyla hakkı ve hakikati duyurmak, insanlara ahiret hayatını hatırlatmaktır. Biz haklı olduğumuz, haklı yollara başvurduğumuz sürece dileyen kendini düzeltir dileyen eski halinde devam eder.
Belki şu hususa dikkat çekmekte ve kardeşlerimize bunu hatırlatmakta yarar vardır: Günümüz ‘Müslümanı’ da eskiden benzerleri gibi bir ‘din mütehassısı’ konumunda, bir ‘filozof’ havasında. Bir bilimsel ‘gözlemci’ gibi yahut bir ‘ruhban’ sıfatında. Daha çok da ‘mistik’ bir din adamı hüviyetinde. Yöneticilerden arta kalanları kendine kul yapma peşinde.
Bu tanımlanan portrelere modern çağda katılanlar da var: ‘Birey’, ‘seküler’, ‘sivil’. Soyut ‘adaletçi’ ve ‘ahlâkçı’. Cahiliye ‘erdeminden’ yana. Dolayısıyla sivil ‘direnişçi’, ‘insan hakları’ taraftarı, ‘evrensel değerleri’ savunuyor. Kısmen ‘laik’ ve ‘liberal’, çoğunlukla ‘milliyetçi’, ‘demokrat’ ve ‘kapitalist.’
Bunlar, güneş ışığını ve aydınlığını örten karabulutlar gibi dini örtüyor, dosdoğru yolu saptırıyorlar. Ahali de bunlara bakıp hakikat öyle zannediyor. O halde Kur’an’ı okuduğumuzda oradan elde edilecek bilgiyle bunlara da işaret etmeli, doğru ‘rol modellerini’ açığa çıkartmalıyız.
Bir münevver/aydın için kekelemeden doğruyu söylemek mümkün mü?
Böylesi bir iç itminana kavuşan mü’min, sükûnet ehlidir. Teslimiyetin huzuruna ermiştir. Takdire rıza gösterir. Hırsını, kibrini, gururunu terbiye eder. Sînesinde gizlediklerinin bilindiğinin farkındadır. Çünkü Allah her şeyi biliyor ve görüyor.
Rızkını, güvenliğini, geleceğini ve ecelini Allah’a bağlamış, ondan her ne gelirse gelsin razı olacak bir münevverin, kekelemesi normal değildir. Çünkü onun bu dünyada bir tek derdi vardır, söyleyip yaptıklarından sorumlu tutulacağı, onların hesabını vereceği bilgisi. Bu sebeple söyleyip durdukları, yapıp ettiklerinin sebebini ve neticesini sadece Allah’a bağlamaya dolayısıyla sadece ondan ummaya ve sadece ondan sakınmaya bakar. Başına gelecekleri engellemesi mümkün değilse onları nasıl karşılayacağı, ne iş üzere olacağı ve hangi yolda öleceği esastır.
Böylesi bir istikamet tutturmuş bir münevverin doğruyu söylemesini kimse engelleyemez. Hiçbir güç onu eğip bükemez. Her ne karşılığı olursa olsun imanından isteyerek onu satın alamaz. Çünkü o korkulacak bir tek güç biliyor, sığınacak, isteyecek ve umacak bir tek ilah ve rab tanıyor, Allah. O bakar kendisine, kulak verir iman kardeşine. Bundan gerisi ‘kıyl-ü kâldir.’
Müslüman münevverin, İslamcı aydının kekeleyen hallerini örnekleyebilir miyiz?
Bolca örnekleriz. Günümüzün Müslüman ‘münevverinin’ en belirgin özelliği ‘Kâfirlerin ve müşriklerin hoşuna gitmeyecek ayetleri ve hadisleri gizlemesi’ yahut sırası gelip de mecburiyetten okuması veya söylemesi gerektiğinde de alakâsız ve bağlamsız yerlere göndermesidir.
Müşahhas olarak söylemek gerekirse Rablik ve İlahlık anlayışının Türkçe lisanda ne manaya geldiğinin, nasıl bir dünya görüşü ve zihin haline dönüştüğünün ve sonuç olarak sosyal hayatta neye karşılık düştüğünün ‘gizlenmesi’ dolayısıyla şirk inancı ve uygulamasının yaygınlaşmasında pay sahibi olmalarıdır. Oysa iman etmenin ilk şartı “La” düsturuyla şirkten arınmaktır.
Şirk: İçten, kalpten, düşünce ve duygudan, niyetten, günahlardan, kötü huylardan ve harama dayalı ilişkilerden arınmaktır. Kurtulmaktır. Arınmanın bilgisi, doğru ve eğrinin ölçüsü Allah tarafından bildirildiği, peygamber tarafından öğretildiği için nasıl yapılacağıyla ilgili bir sorun yoktur. Bu arınma halidir ki insanın bütün fiillerini ve eylemlerini iman temelli ‘salih amele’ dönüştürür, sorumluluk sahibi kılar, sabırla güçlendirir. Şu halde şirkten arınmadan iman etmek söz konusu değildir.
Bunun tersi bir durum yani kısmen inanmak ya da hepten reddetmek İslam’da zulüm, zorbalık veya cahiliyye olarak nitelenir. Kur’an bu hali Fatiha suresinde ‘gazaba uğrayanlar’ ve ‘sapanlar’ olarak nitelediği ‘kitap ehlinin’ tipik halleri ve yolları olarak anlatır, mü’minleri onlar gibi olmaktan, onların yolunda gitmekten sakındırır.
Kitap ehli ne yapıyordu? İmanî unsurlarla maddi dünya hayatını birbirinden ayırıyor, kâfirlerle dost oluyor, menfaatleri hoşlarına gittiği için kötü işler yapıyor, küfrün hükümranlığına destek oluyorlardı. Bu hal haddi aşmaktı. Dolayısıyla kâfirleri uyarmıyor, onlardan ayrışmıyorlardı. Bu sebeple kitap ehli nezdinde iman kişisel bir inanç, ahlak, ibadet ve erdemden ibaret olmuş, bu tarafta tanrıya itaat ediyorlardı. Buna karşılık siyasi, iktisadi, sosyal, hukuki ve aile düzeni tarafını imandan bağımsız tutuyor, tanrıyı bu işlere karıştırmıyorlardı.
Allah kitap ehlini neden aşağıladı ve azarladı? Çünkü onların ellerinde kitap vardı. Aralarından peygamberler gelip geçmişti. Kitabı okuyorlar, uymaları gereken ilahi hukuk sistemini biliyorlar, diğerlerine kıyasla ilahi mesajdan haberdardılar. Buna rağmen yaşadıkları hal gereği ayetleri çarpıttılar, kelimelerle oynaştılar. Bu tablo Maide suresi 20. ayette Hz. Musa’nın dilinden, 77-81. ayetlerde Hz. İsa’nın ve Hz. Davud’un dilinden açıkça resmedildi.
İkinci bir örnek olarak Mümtehine suresi 8 ve 9. ayetlerinin yanlış bağlamda kullanılmasını söyleyebiliriz.
“Allah, sizi, din konusunda sizinle savaşmamış, sizi yurtlarınızdan da çıkartmamış kimselere iyilik etmekten, onlara âdil davranmaktan men etmez. Şüphesiz Allah, âdil davrananları sever. Allah, sizi, ancak sizinle din konusunda savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanız için destek verenleri dost edinmekten men eder. Kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.”
Sure, Medine döneminde, Hudeybiye antlaşması sonrasında inmiş, Mekke’den Medine’ye hicret edenlerle de bağlantı kurmuştur. Özetle mü’minlere onlarla ve diğerleriyle nasıl ilişki kurmaları gerektiği açıklanmaktadır.
Bu ayetler bu ülkede kendi ‘dinlerini’ gerçeğiyle ortaya koymadıkları, Nuh’un diliyle ‘bana gelen ayetler kavmimle aramı açtı’ sürecine girmedikleri için kendilerine ‘iyi davranan kavimleriyle’, yöneticileriyle dostluk ilişkisi kuran, bu hallerine de referans arayanlara gerekçe olarak istismar ediliyor. Peygamber ve arkadaşlarının Mekke’de başlarına gelenlerin neden geldiğini ya da ortaya koydukları kendi dinleri nedeniyle geldiğini bir türlü anlamak istemiyorlar. Uzun uzadıya izaha gerek kalmadan aynı Mümtehine suresinin 4. ayetinin bu gibilere tokat gibi cevabını nakledip geçelim:
“İbrahim’de ve onunla birlikte bulunanlarda sizin için güzel bir örnek vardır. Hani onlar kavimlerine, ‘Biz sizden ve Allah’ı bırakıp taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek Allah’a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret belirmiştir’ demişlerdi. Yalnız İbrahim’in babasına ‘Senin için mutlaka bağışlama dileyeceğim. Fakat Allah’tan sana gelecek herhangi bir şeyi önlemeye gücüm yetmez’ sözü başka. Onlar şöyle dediler: ‘Ey Rabbimiz! Ancak sana dayandık, içtenlikle yalnız sana yöneldik. Dönüş de ancak sanadır’.”
Son bir örnekle konuyu tamamlarsak: Ahlâk ve adalet konu başlıkları bu ülkede soyut mânâda ve kendi başına özerk bir çerçevede kullanılır oldu. Gayri İslami modern bir düşüncenin ve değerler sisteminin hüküm sürdüğü bir toplumda Müslümanlar ahlâk ve adalet talebiyle öne çıkarak kendilerini ifade etmeyi pek sevdiler!
Bir liberalin, milliyetçinin, sosyalistin hatta ateistin de kendilerine has adalet ve ahlâk anlayışı ve talebi vardır. Bunlar insan hakları, serbest pazar ekonomisi, özgürlük, bireysellik, çevrecilik ve eşitlik ekseninde, demokratik bir siyaset ve laik bir hukuk sistemi temelinde sadece sosyal hayattaki ve iktisadi paylaşımdaki adaletsizliğe ve ahlâksızlığa itiraz ediyorlar.
Bu toplumun ‘Müslümanları’ diğerleri gibi temel eksende mutabakata varmışlar gibi başörtüsü, dini eğitim, kamusal alanda çalışma, kürtaj, cinsel hayat, içkisiz mekânlar, kültürel faaliyet, sosyal dayanışma gibi kimi detay ‘hakları’ adalet ve ahlâk talebi namıyla savunup talep ediyorlar. Lakin bütün bunları anlamlı kılan ve temellendiren din ve inanç konusunda herhangi bir itiraz duyulmuyor.
Oysa İslam’da, dinden bağımsız bir ahlâk ve adalet anlayışı yoktur. Tıpkı siyaset, iktidar, iktisat, hukuk, sosyal hayat, meslek, aile, eğitim, sanat, kültür gibi hayata dair ve hayatın içinde her iş ve alanda olduğu gibi, bunların tümü İslam’ın kendisidir. Yani İslam zaten ahlâktır, adalettir, siyasettir, iktisattır, sosyal hayattır. Buna rağmen günümüzde olduğu gibi İslam’ın kendisi ortada yok ama dinin parçalanması neticesinde ‘her şey’ var!
İlgili Yazılar
Vaazcı Dinî Söylemin İnsan ve Toplum Psikolojisine Etkisi (Ali el-Verdî’nin “Sultanların Vaizleri” Adlı Eseri Üzerine)
Toplumu oluşturan en önemli unsurlardan birisi dindir. İnsanlık tarihindeki örneklerine bakıldığında tüm dinlerde görevi dinî öğretileri temsil etmek ve bunları insanlara anlatmak olan bir sınıfla karşılaşılır. Diğer dinlere nazaran İslam’da din adamı ve ruhban sınıfı olmadığı kabul edilir. Bu tespit Hz. Peygamber ve yakın arkadaşlarının örnekliği esas alındığında doğru kabul edilebilir. Ancak ilk halifeler döneminde …