Yardımlaşma denince aklınıza ne geliyor? Yardımı ve yardımlaşmayı ne kadar somut veya ne kadar soyut algılıyorsunuz? Yardım neyden, nereden ve nereye yapılır?
Yardım denilince aklıma, kişinin veya bir topluluğun elindekini, gönlündekini bir başka kişi ya da kişilerle paylaşması geliyor. Sanırım gönlündeki derken neyi kastettiğimi biraz açmam gerekiyor. Kişinin gönlünde iman, sevgi, merhamet, cömertlik gibi iyi veya güzel olarak nitelendirebileceğimiz hasletleri paylaşmasını kast ediyorum. Peki, bu paylaşım somut mudur, nasıl yapılır sorularını da beraberinde getiriyor. Örneğin meslek sahibi birisinin ücret almadan ve zaman ayırarak yani hem bilgisinden hem ekonomik olarak yaptığı yardımlar somut mudur? Soyut diye bir şey var mıdır sorusu geliyor aklıma. Bir gülümsemen ile değişen hayata tutunan insanların olduğunu görünce bu gülümseme soyut mu diyorum ya da maddi olandan daha mı az! Mesleğim icabı son dönemlerde daha fazla yoğunlaştığım psikoloji alanında aslında yardımın çok başka ve duygusal bir boyutunu yakından görmüş oldum diyebilirim. İnsanların beklediği yardım türünün de içeriği değişiklik gösterdiği için yardım kelimesini ve eylemini her alanda her türden kullanabiliriz gibi bir sonuç çıkıyor ortaya.
Yardım, elinde olan herhangi bir şeyden, ihtiyacı olan birisine her türlü ama bazı kurallar ve sınırlar dâhilinde yapılabilir.
Yardımlaşmanın sınırları neler olmalıdır? Yardımlar süreli mi olmalı yoksa sürekli mi? Hesapsız yapılan yardımlar insanlara yardım etmek yerine onları daha bağımlılaştırabilir mi?
Eğer insandan bahsediyorsak sınır kelimesinin mahiyetini kestirmek bana imkânsız görünüyor. Yardım, yardımlaşmanın sınırları; kişiyi zorlamayacak olan her şeyi verebilir insan denilebilir çok geniş anlamda.
Ancak eğer kişi sadece vererek var oluyor yahut desinler diye veriyorsa ve bunu aleni bir şekilde gösteriyorsa biz diğer toplum fertleri olarak sınır koymalı mıyız? Bence asıl sınırı belirleyecek olan toplumun diğer fertleridir. Yardım iki ya da çok kişi arasında olan bir eylem olduğu için veren el alan ele ‘bana muhtaçsın’ duygusunu yansıtır ve kişiyi aşağılarsa burada sınır aşılmış diyebiliriz. Hesapsız yapılan yardımlar, zamansız yapılan yardımlar kişinin bağımlılığını artırabilir. Ancak yardım var, bir de hayati yardım var. Yani yeni doğan bir bebeğe annesi bakım vermezse nasıl çocuk ölürse ruhsal ve fiziksel bakıma ihtiyacı olan birisine verdiğiniz ne olursa olsun o kişi size anne bağlılığında bağlanacaktır. Zaten buna ihtiyacı vardır. İhtiyacı olan şey bağlılıksa ne yapacağız, vermeyecek miyiz?
Bu, karşı tarafı bize bağımlı yapar, evet, ama daha sonrasında bunun üzerine düşünülüp çalışılması gerekir. Eğer veren taraf bu durumu tolere edip kaldıramayacaksa orada ciddi problemler ortaya çıkar ki sınır koyma da tam olarak burada veren tarafından kendini tanıma ve kendi sınırlarını bilme, ona göre yardım faaliyetini gerçekleştirme diyebiliriz.
Veren el alan elden üstündür hadisi özelinde düşünürsek, verme eylemi alma eyleminden nasıl daha üstün olabilir?
Vermekte bir aktiflik vardır. Veren elin ortaya koyduğu bir salih amel olduğu için üstünlük durumu oluşmaktadır. Çalışan ile çalışmayan nasıl bir olur? Veren eli biz alır sadece maddeye indirgersek -ki toplum genelinde sadece bu şekilde anlaşılır olduğu görülüyor- ekonomik durumu iyi olan ve veren kişi düşük gelirli aileye karşı üstün olmuş olmaktadır. Bir de fakirlik nedir? Ekonomik anlamda kişi yoksul olabilir, merhamet anlamında duygu yoksunu olabilir. Allah’ın ayetlerinden anladığım kadarıyla kendi hamisi olduğu bir kişi öldüğünde eğer aile bu katili affederse burada Allah’ın mükâfatına erişeceği belirtiliyor. Zor yokuşlar açlık gününde bir kişiyi doyurmaktır ve bu üstünlüktür. Ancak bolluk günlerindeki zorluklar nelerdir? Toplumun ifsadını engelleyen eller de üstündür diyemez miyiz?
“Zalim olsun mazlum olsun, kardeşinize yardım edin!” hadisindeki zalime yardım nasıl olabilir?
Zalime yardım mazluma yardımdan daha zor ve meşakkatlidir diye düşünüyorum. Öncelikle zalime yardımın nasıl olacağı malumunuzdur. Onun hem kendisine (ahiretine) hem de diğer insanlara karşı giriştiği zalimce tutum ve davranışlara karşı onu uyarmak ve yapılabiliyorsa ona karşı savaş açmak (her anlamda savaşı kastediyorum). Zalime yardım neden zordur peki, çünkü zalimlik doğuştan gelen bir şey değildir. Kişi adım adım kendisini kötülüğün merkezinde bulabilir. Bu noktaya gelebilmek İçin gözlerin kapalı olması gerekmektedir. Artık bir kişinin gözleri kapalıysa onu açmak için tabiri caizse ameliyat gereklidir. Zalim, geldiği makamın hak edilmiş olduğunu ve zaten doğru şeyler yaptığını düşünmese zalim olamazdı. Böyle düşünen birisi de patolojik ağır bir ruhsal ve zihinsel hastadır. Psikoloji dünyası iyileşmenin formülünü bulamadı daha diyebilirim.
Yardımlaşma denince akla ilk gelen şeylerden biri de misyonerlik faaliyetleri ve kolonyal emeller… Sizce maddi yardım yapılırken işin manevi boyutu nasıl olmalı? Yardımlaşma sömürgecilik tarihinde kilit bir rol oynarken, yardımlaşmanın küresel ölçekteki etkileri neler olmuştur?
Maddi yardım yapılırken manevi boyut gayri ihtiyari oluşmaktadır diye düşünüyorum çünkü alma-verme faaliyetleri görünmez olmaktan büyük ölçüde çıkmıştır. Eğer alışveriş gizli yapılırsa bu, manevi boyutunu veren elin belirleyemeyeceği bir hal alabilir. Misyonerlik faaliyetlerinin ötesinde artık insanlar kendi çevrelerine, bizden olanlara verdikleri için; yardım ederken akrabanızı gözetin düsturundan öte camia veya cemaatin içinde paranın dönmesini kastediyorum -içimizdeki dışarı gitmesin- bizden olanları bir arada tutmak için çok çaba sarf edildiğini görmekteyim. Bu da bir nevi misyonerlik değil midir, sorusunu akıllara getiriyor. Dünya çapında oluşan yardımlarda ise biz insanların İslam ile buluşmalarını isteriz. Bu isteğimiz patolojik olarak her insana ulaşmak veya herkesin hemen iman etmesini istemek gibi bir şey değil. Eğer insanların ihtiyaçları var ise ve bunu bir Müslüman insanlığının ve dininin gerektirdiği gibi içinden gelerek, bir beklentiye girmeden yaptığında İslam tanıtılmış olur. Osmanlı neden gittiği yerlere Türkçe dilini öğretmedi, zorla öğretseydi keşke gibi yorumları siz de duyuyorsunuzdur. Batı iyi polisi de kötü polisi de kendi oynuyor. Gidiyor, yıkıyor sonra tamir ediyorum diye baştan aşağı restore ediyor, eski halinden eser bırakmıyor. Ev sahibi de ne yapsın, bari evi eskisi gibi olmasa da evdir diye kabul etmek zorunda kalıyor. Seçimlerde tek adayın olması ve çoğunlukla seçilmesi gibi bir şey oluyor diyebilirim.
Neden erdemli bir davranış olan yardımlaşma için -özellikle politik bir propaganda malzemesi haline gelmesi hususunu da düşünürsek- kurumsal ya da bireysel “kurtarma sahneleri” ve “kahramanlıklar” talep ediyoruz?
Sanırım seviyoruz. Yüceleştirmeyi, idealleştirip onunla özdeşime geçip kendimizi var etmeyi… İnsanların üstün olana adanma içgüdüsünün dünyadaki yansımaları diyebiliriz. Acelecilik insanın fıtratında vardır. Bu aceleci tavır, kurtarmanın hızlı ve eşsiz olmasını talep eder. Benim olan kurum da kimlik de hızlı, kurtarıcı ve kahraman… Bu dediklerime bakınız, hepsi toplumun yekûnunda kabul görmüş erdemli davranışlar arasında gösterilir. İnsan kendisini topluma kabul ettirmeye çalışır. Bu kabulün içerisinde de o topluluğun değerlerini hayata uygulamak vardır. Artık toplum dediğimiz şey küresel ölçekte olduğu için Amerika‘nın değerleri bizimdir, kabulümüz oldu. Amerika kahraman üretiyorsa bizde üretelim abi. Kahraman ne yapar? Kurtarır… Nasıl? Hızlı… Başka başka, diyerek tüm iyi, hızlı ve coşkulu şeyleri yapan tüm güçlü bir kahramanımız olur. Kurumlar bunu kendi siyasi amaçları için kullandıkları için onların dünden işlerine gelmektedir.
Birçok STK ve cemaat kendi yardım kuruluşunu kuruyor ve göründüğü kadarıyla bunlar mevcut yardım kuruluşlarından farklı bir amaca ve imkâna da sahip değiller? Sizce bu durum bir cemaat refleksi mi yoksa sahici ihtiyaçlar doğrultusunda atılmış adımlar mı?
Bu durumu, tıpkı farklı mahallelerde oturan insanların kendi camilerine gitmek istemesi olarak anlıyorum. İnsanların farklı camilerde namaz kılmalarının iki sebebi vardır. Birincisi fiziksel imkânlar ikincisi ise fikirsel farklılıklar. Ya caminin imamıyla olan fikirsel farklılıklar ya da caminin dâhil olduğu ideolojik farklılıklardan dolayı o camide namaz kılmak istemez. İnsanların bu bağlılık arayışlarını göz önüne alırsak cemaat refleksi olarak düşünebiliriz. Cemaat olmak bir refleks midir, yoksa bir ihtiyaç mıdır? Bazı ihtiyaçlarımız patolojik olabilir ancak bunları ihtiyaç olmaktan çıkartabileceğimizi sanmıyorum. Sağlıklı olması veya patolojik olmasını ele alabiliriz. Çünkü bir arada bulunmak her halde ihtiyaçtır. Bir araya gelmenin zor olduğu bir zamanda insanların bir araya her ne sebeple geldiğini sorgulamanın yadırgandığı bir dönemdeyiz. Cemaatler belli bir süre sonra toplumun her alanında ıslah faaliyetlerinde kendisini yetkin gördüğü için ve toplumun başat sorunu da maddi ihtiyaçlar olduğundan dolayı cemaatler kendi yardım kuruluşlarını açabilirler. Bir diğer mantık ise paranın camianın içerisinde kalması isteği olarak nitelersek, bu mantık cemaatleri doğal ihtiyacın ötesinde bir yardım kuruluşu açmaya itebilir.
HALUK POLAT
Osman Uslu, Marmara Üniv. Hukuk Fak. Mezunu, Stajyer Avukat
Yardımlaşma denince aklınıza ne geliyor? Yardımı ve yardımlaşmayı ne kadar somut veya ne kadar soyut algılıyorsunuz? Yardım neyden, nereden ve nereye yapılır?
Yardımlaşma denince akla sadece bir şeyin gelmesinin mümkün olmadığını düşünüyorum. Aklıma fırsat, sorumluluk, özgürlük, merhamet, rahmet, tebliğ, cihad kavramları geliyor. Yardımlaşma denince aklıma ilk gelen şeyi soruyorsanız; fırsat bu fırsat diyorum. Rabbimin rızasını kazanmak için bana bir fırsat sunduğunu düşünüyorum.
Yardım, Allah’ın bize bahşettiği nimetlerin tamamına yakın bir kısmıyla yapılabilir. Yardımı sadece infak ile sınırlandırmamak gerektiği düşüncesindeyim. Gıda, kıyafet, para vs dışında emek, vakit, mücadele, tebliğ ile de yardımlaşma sağlanır.
Yardımlaşmanın esası, muhtaç olan kimsenin ihtiyacını karşılamaktır. Ve ihtiyaç sadece maddi şeylerle sınırlı değildir.
Yardımlaşmanın sınırları neler olmalıdır? Yardımlar süreli mi olmalı yoksa sürekli mi? Hesapsız yapılan yardımlar, insanlara yardım etmek yerine onları daha bağımlılaştırabilir mi?
Yardımlaşmayı infak olarak düşünürsek, sınırının, kişinin kendisini ve bakmakla yükümlü olduğu kişileri muhtaç duruma düşürmemesi olduğunu söyleyebiliriz. Bu durum, Bakara suresindeki “Sana neyi infak edeceklerini sorarlar. ‘İhtiyaçtan fazlasını’ de!” ayetinde açık bir şekilde anlaşılmaktadır. Zaten ayetin devamında Allah’ın düşünmemiz için ayetleri bize böyle açıkladığı geçmektedir. Öte yandan, gelen misafiri kendi nefsine tercih eden ve evdeki bütün yiyeceği misafirine ikram edip ailecek aç yatan sahabenin bu hareketinden dolayı Allah sahabeden razı olmuş ve Haşr suresinin 9. ayeti bu olay üzerine inmiştir. Kişinin muhtaç kardeşinin ihtiyacını kendi ihtiyacına tercih etmesi yardımlaşmanın zirvesidir. Yardımlaşmanın sınırı kişinin ailesini muhtaç duruma düşürmemesidir. Ancak bu sınır niyete bağlı olarak ihlal edilebilir. Yardımı veren kişi açısından sürekli, alan kişi açısından ise şayet geçimini sağlayabilecek güç ve kuvveti varsa süreli olması gerekir. Peygamberimizin, ibadetin az da olsa devamlı olanı makbuldür, hadisini hayata uyguladığımızda zaten yardımlaşma veren açısından sürekli olmak durumundadır. Yine peygamberimiz, kendisine dilenmek için gelen bir kişiye balta aldırmış ve dilenen kimse balta ile odun keserek geçimini sağlamıştır. Dolayısıyla yardımlaşmada esas; muhtaç kimsenin kendi ihtiyacını karşılayabilecek seviyeye gelmesidir. Bu ise yardım alan kimse açısından yardımlaşmayı süreli yapmaktadır. Hesapsız yapılan yardımların insanları bağımlılaştırabilme ihtimali olmakla birlikte yardımlaşmanın su-i istimal edilmesi ihtimali de vardır. Nitekim her köşe başında gördüğümüz dilenciler bunun göstergesidir. Bence muhtaç bir kimseye yardım ediyorsak şayet onun geçimini kendisinin sağlamasını hatta ileride veren el olmasını hedeflemeliyiz.
“Veren el alan elden üstündür.” hadisi özelinde düşünürsek, verme eylemi alma eyleminden nasıl daha üstün olabilir?
Kur’an-ı kerim birçok ayette vermeyi (Allah yolunda harcamayı) teşvik eder. Peygamber (as) ve sahabeler sürekli infak etmişlerdir. Hatta verme eylemi sahabeler arasında bir yarış haline gelmiştir.
Ayrıca Allah cömerttir, kerimdir. Cömert olanları sevendir. Ancak alma eylemiyle alakalı bunları söyleyemeyiz. Bu sebeple de verme eylemi alma eyleminden üstündür.
“Zalim olsun mazlum olsun, kardeşinize yardım edin!” hadisindeki zalime yardım nasıl olabilir?
Peygamber (as) bu sözü söyleyince sahabeler de anlamamış ve peygambere: ‘Mazlumken tamam da zalimken ona nasıl yardım edeyim?’ sorusunu yöneltmişlerdir. Peygamber (as)’in cevabı zalime nasıl yardım edebileceğimizi göstermektedir. ‘Onun zulmüne engel olursun. İşte böyle yapman, kendisine yardım etmendir.’ Zalime yardım etmek, zulmüne engel olmakla mümkün olur. Hiçbir sebep bir kişinin zulmetmesini mazur gösteremez. Ancak sebeplerin ortadan kalkması büyük ölçüde zulüm işlenmesinin önüne geçecektir. Kısacası zulüm öncesinde sebepleri ortadan kaldırmak ve buna rağmen işlenen zulümleri engellemek, aslında zalim kardeşlerimize en büyük yardımdır. Allah’ın, Müslümanlara yüklemiş olduğu iyiliği emretmek, kötülükten nehyetmek görevinin bir yönü de zalim de olsa kardeşimize yardım etmemizi sağlamasıdır. Kardeşimize, hem kendi nefsine hem de başkasına zulmetmemesi gerektiğini haykırarak onu kötülükten alıkoymaya çalışmamız, aslında kardeşimize yapabileceğimiz en büyük yardımdır.
Yardımlaşma denince akla ilk gelen şeylerden biri de misyonerlik faaliyetleri ve kolonyal emeller… Sizce maddi yardım yapılırken işin manevi boyutu nasıl olmalı? Yardımlaşma, sömürgecilik tarihinde kilit bir rol oynarken, yardımlaşmanın küresel ölçekteki etkileri neler olmuştur?
Yardım yapılan kişi yardımı yapanın niyetini bilemez ve yardım yapılanın edilgen konumu onu su-i istimale açık kılar. Başta misyonerlik çalışmaları olmak üzere tüm kolonyalist faaliyetler insanları maddi yardımlar ile manevi olarak sömürülmeye elverişli kılmıştır. Yardımlaşma faaliyeti her ne kadar bir erdem ve masum bir iş olsa da bunu bile kendi kötü çıkarlarına alet edenler tarih boyu olmuştur ve olacaktır. Bunu engellemek için sadece maddi değil, manevi yardımlar da yapılmasına özen göstermeliyiz.
Neden erdemli bir davranış olan yardımlaşma için -özellikle politik bir propaganda malzemesi haline gelmesi hususunu da düşünürsek- kurumsal ya da bireysel “kurtarma sahneleri” ve “kahramanlıklar” talep ediyoruz?
Kurumlar bireylerden oluşur ve bireyler tarafından desteklenmek isterler. Bireyler kurtarma sahnesi ve kahramanlık istediği için kurumlar da bu sahneleri üretmeye çalışır. Yardımlaşmada esas; sağ elin verdiğinden sol elin haberdar olmamasıdır. Ancak yardımlaşmayı teşvik edebilmek için bu gizlilik ihlal edilebilir. Hayırları anlatmak ise ecirlerini düşürür. Hayrı anlatmanın ecri düşürmesinin sebebi ise kişilerin egosunun tatminini sağlaması, bireyde kibir oluşturmasıdır. Günümüz insanı Allah’ın rızasına ulaşma amacına sahiptir ancak nasıl ulaşacağı noktasında net bir fikre sahip değildir. Bu sebeple de yardım sonrası nefsine güzel gözükeni tercih etmekte ve kahramanlık sahnesini seçmektedir. Ayrıca belirtmek gerekir ki hayrını gizli olarak yapan, Allah rızasına bilinçli bir şekilde ulaşmaya çalışan kişiler de vardır.
Birçok STK ve cemaat kendi yardım kuruluşunu kuruyor ve göründüğü kadarıyla bunlar mevcut yardım kuruluşlarından farklı bir amaca ve imkâna da sahip değiller? Sizce bu durum bir cemaat refleksi mi yoksa sahici ihtiyaçlar doğrultusunda atılmış adımlar mı?
Artık STK ve cemaatler her alanda var olmak istiyorlar. Eğitim, davet, gençlik çalışması, barınma, yardımlaşma, spor, sanat vs alanlarının hepsinde birden faaliyet gösteren birkaç STK ve cemaate sahibiz.
Bir yardım kuruluşunu istediğiniz yere yardım yapmak için kullanamazsınız. Sadece kurumun size sunduğu seçeneklerden birisine yardım yapabilirsiniz. Eğer STK olarak istediğiniz yere yardım yapmak istiyorsanız; kendi bünyenizde bir yardım kuruluşu barındırmak zorunda hissediyorsunuz. Böylelikle aynı amaca ve imkâna sahip yardım kuruluşları kurulmuş oluyor. Cemaat refleksi ile kurulan yardım kuruluşu, adımlarını da cemaat refleksiyle atmaya başlıyor.
MERVE ÇİL
Reyyan Özad, Sakarya Üniv. Sosyoloji Böl. Öğr.
Yardımlaşma denince aklınıza ne geliyor? Yardımı ve yardımlaşmayı ne kadar somut veya ne kadar soyut algılıyorsunuz? Yardım neyden, nereden ve nereye yapılır?
Yardımlaşma deyince aklıma insanoğlunun birbirine karşı en önemli sorumlu olduğu kavram geliyor.
Yardımlaşmanın sınırları neler olmalıdır? Yardımlar süreli mi olmalı yoksa sürekli mi? Hesapsız yapılan yardımlar insanlara yardım etmek yerine onları daha bağımlılaştırabilir mi?
Yardımların süreli değil sürekli şekilde yapılması gerektiğini düşünmekteyim. Çünkü yardımlaşma belirli süreli aralıklarda düşünmemiz gereken bir eylem değil; sürekli hayatımızda olması gereken bir eylem olmalı.
Veren el alan elden üstündür hadisi özelinde düşünürsek, verme eylemi alma eyleminden nasıl daha üstün olabilir?
Verme eyleminin alma eyleminden yüksek olmasını da şöyle değerlendiriyorum; yardımı alan kişilerin yardımı veren kişilere göre etkilediği faktör daha az. Günümüzde yardımlaşmayı çoğu insan yapmadığı için veren insanlar yani yardımlaşma yapan insanlar yüksek görülmektedir.
“Zalim olsun mazlum olsun, kardeşinize yardım edin!” hadisindeki zalime yardım nasıl olabilir.
Zalim olsun mazlum olsun hadisini şöyle değerlendirebiliriz. Önce insanlık sonra Müslümanlık, yani önce insan olmak sonra Müslüman olmak çerçevesinde hayata bakmamız gerektiğini düşünüyorum. İslami tarihte de bu durum böyledir. Önce insancıl insanlık ekseninde davranışlar gelişmiştir sonra İslamiyet gelmiştir. Çünkü insanlık Müslümanlığı besler. Sırf birisiyle aynı dinde değilsin diye ona yardım etmemek gibi bir durum bizim dinimizde yok, diğer dinlerde olsa da.
Yardımlaşma denince akla ilk gelen şeylerden biri de misyonerlik faaliyetleri ve kolonyal emeller… Sizce maddi yardım yapılırken işin manevi boyutu nasıl olmalı? Yardımlaşma sömürgecilik tarihinde kilit bir rol oynarken, yardımlaşmanın küresel ölçekteki etkileri neler olmuştur?
Yardımlaşma denince akla gelen misyonerlik faaliyetlerine örnek olarak UNICEF’i verebiliriz. Gittiği yere maddi yardım yapmasıyla birlikte onları kendi dinlerine çekiyorlar. Bunun zorbalık ve sömürgecilik olduğunu düşünüyorum. Bir insana, topluma, topluluğa maddi yardım yapmanız onları manevi olarak, ekonomik olarak etkisi altına almanızı gerektirmez asla.
Birçok STK ve cemaat kendi yardım kuruluşunu kuruyor ve göründüğü kadarıyla bunlar mevcut yardım kuruluşlarından farklı bir amaca ve imkâna da sahip değiller? Sizce bu durum bir cemaat refleksi mi yoksa sahici ihtiyaçlar doğrultusunda atılmış adımlar mı?
Birçok STK ve cemaatin kendi sivil toplum kuruluşunu kurmasını cemaat refleksi olarak değerlendiriyorum. Türkiye’de, örnek verecek olursak İHH olsun Yeryüzü Doktorları vb olsun hepsinin kendine göre prensipleri ve özellikleri var. Bunların artmasının rahatsız edici bir unsur olduğunu düşünmüyorum, ne kadar çok sivil toplum kuruluşu; o kadar çok yardımlaşma, o kadar çok güzel ve sağlıklı bir toplum olacağını düşünmekteyim.
1- Kelimeler, tercih edilebilen, seçilebilen bir şey midir? Bir metni oluşturma sürecinde kelimelerle olan münasebetiniz nasıldır?
2- Tanık olduğumuz dönemlerde kaleme alınan metinlere ve konuşma diline bakınca, yarına dair ‘kelimeler ve kavramlar’ açısından bir kaygı havası mı yoksa umut mu daha öne çıkıyor?
3- Hayatımızın parçalarını sayarken sosyal medya ve araçlarına da yer açıyoruz. Hatta bu alana ait kelimeler ve kavramların (story, retweet, timeline, flood vs.) edebi türlerde de artarak kullanıldığını gözlemliyoruz. Bu durumun zihin dünyamızı şekillendirmede nasıl bir rolü olduğunu düşüyorsunuz?
‘Şartlar böyle’ ifadesi, genelde mevcut hali kanıksamayı, biraz daha ağırdan almayı veya tedbirli olmayı salık veriyorbize. Gençler ne düşünüyorlar acaba? Şartları zorlayacak, ona teslim olmayacak ruhu taşıyan gençler! Cesur çıkışların, cesur ve özgüvenli sorgulamaların tedbirli fikir sahipleriyle yoğrulması şart. Biri diğerine feda edilebilir gibi değil. Fakat gelişim, cesaret ve olgunlukla buluşabildiğinde olabilen bir şeydir. Sizleri …
Soruşturma
FERHAT KOÇ
Yasin Ağırbaş, Uludağ Üniv. PDR mezunu, Psikolojik Danışman
Yardımlaşma denince aklınıza ne geliyor? Yardımı ve yardımlaşmayı ne kadar somut veya ne kadar soyut algılıyorsunuz? Yardım neyden, nereden ve nereye yapılır?
Yardım denilince aklıma, kişinin veya bir topluluğun elindekini, gönlündekini bir başka kişi ya da kişilerle paylaşması geliyor. Sanırım gönlündeki derken neyi kastettiğimi biraz açmam gerekiyor. Kişinin gönlünde iman, sevgi, merhamet, cömertlik gibi iyi veya güzel olarak nitelendirebileceğimiz hasletleri paylaşmasını kast ediyorum. Peki, bu paylaşım somut mudur, nasıl yapılır sorularını da beraberinde getiriyor. Örneğin meslek sahibi birisinin ücret almadan ve zaman ayırarak yani hem bilgisinden hem ekonomik olarak yaptığı yardımlar somut mudur? Soyut diye bir şey var mıdır sorusu geliyor aklıma. Bir gülümsemen ile değişen hayata tutunan insanların olduğunu görünce bu gülümseme soyut mu diyorum ya da maddi olandan daha mı az! Mesleğim icabı son dönemlerde daha fazla yoğunlaştığım psikoloji alanında aslında yardımın çok başka ve duygusal bir boyutunu yakından görmüş oldum diyebilirim. İnsanların beklediği yardım türünün de içeriği değişiklik gösterdiği için yardım kelimesini ve eylemini her alanda her türden kullanabiliriz gibi bir sonuç çıkıyor ortaya.
Yardım, elinde olan herhangi bir şeyden, ihtiyacı olan birisine her türlü ama bazı kurallar ve sınırlar dâhilinde yapılabilir.
Yardımlaşmanın sınırları neler olmalıdır? Yardımlar süreli mi olmalı yoksa sürekli mi? Hesapsız yapılan yardımlar insanlara yardım etmek yerine onları daha bağımlılaştırabilir mi?
Ancak eğer kişi sadece vererek var oluyor yahut desinler diye veriyorsa ve bunu aleni bir şekilde gösteriyorsa biz diğer toplum fertleri olarak sınır koymalı mıyız? Bence asıl sınırı belirleyecek olan toplumun diğer fertleridir. Yardım iki ya da çok kişi arasında olan bir eylem olduğu için veren el alan ele ‘bana muhtaçsın’ duygusunu yansıtır ve kişiyi aşağılarsa burada sınır aşılmış diyebiliriz. Hesapsız yapılan yardımlar, zamansız yapılan yardımlar kişinin bağımlılığını artırabilir. Ancak yardım var, bir de hayati yardım var. Yani yeni doğan bir bebeğe annesi bakım vermezse nasıl çocuk ölürse ruhsal ve fiziksel bakıma ihtiyacı olan birisine verdiğiniz ne olursa olsun o kişi size anne bağlılığında bağlanacaktır. Zaten buna ihtiyacı vardır. İhtiyacı olan şey bağlılıksa ne yapacağız, vermeyecek miyiz?
Bu, karşı tarafı bize bağımlı yapar, evet, ama daha sonrasında bunun üzerine düşünülüp çalışılması gerekir. Eğer veren taraf bu durumu tolere edip kaldıramayacaksa orada ciddi problemler ortaya çıkar ki sınır koyma da tam olarak burada veren tarafından kendini tanıma ve kendi sınırlarını bilme, ona göre yardım faaliyetini gerçekleştirme diyebiliriz.
Veren el alan elden üstündür hadisi özelinde düşünürsek, verme eylemi alma eyleminden nasıl daha üstün olabilir?
Vermekte bir aktiflik vardır. Veren elin ortaya koyduğu bir salih amel olduğu için üstünlük durumu oluşmaktadır. Çalışan ile çalışmayan nasıl bir olur? Veren eli biz alır sadece maddeye indirgersek -ki toplum genelinde sadece bu şekilde anlaşılır olduğu görülüyor- ekonomik durumu iyi olan ve veren kişi düşük gelirli aileye karşı üstün olmuş olmaktadır. Bir de fakirlik nedir? Ekonomik anlamda kişi yoksul olabilir, merhamet anlamında duygu yoksunu olabilir. Allah’ın ayetlerinden anladığım kadarıyla kendi hamisi olduğu bir kişi öldüğünde eğer aile bu katili affederse burada Allah’ın mükâfatına erişeceği belirtiliyor. Zor yokuşlar açlık gününde bir kişiyi doyurmaktır ve bu üstünlüktür. Ancak bolluk günlerindeki zorluklar nelerdir? Toplumun ifsadını engelleyen eller de üstündür diyemez miyiz?
“Zalim olsun mazlum olsun, kardeşinize yardım edin!” hadisindeki zalime yardım nasıl olabilir?
Zalime yardım mazluma yardımdan daha zor ve meşakkatlidir diye düşünüyorum. Öncelikle zalime yardımın nasıl olacağı malumunuzdur. Onun hem kendisine (ahiretine) hem de diğer insanlara karşı giriştiği zalimce tutum ve davranışlara karşı onu uyarmak ve yapılabiliyorsa ona karşı savaş açmak (her anlamda savaşı kastediyorum). Zalime yardım neden zordur peki, çünkü zalimlik doğuştan gelen bir şey değildir. Kişi adım adım kendisini kötülüğün merkezinde bulabilir. Bu noktaya gelebilmek İçin gözlerin kapalı olması gerekmektedir. Artık bir kişinin gözleri kapalıysa onu açmak için tabiri caizse ameliyat gereklidir. Zalim, geldiği makamın hak edilmiş olduğunu ve zaten doğru şeyler yaptığını düşünmese zalim olamazdı. Böyle düşünen birisi de patolojik ağır bir ruhsal ve zihinsel hastadır. Psikoloji dünyası iyileşmenin formülünü bulamadı daha diyebilirim.
Yardımlaşma denince akla ilk gelen şeylerden biri de misyonerlik faaliyetleri ve kolonyal emeller… Sizce maddi yardım yapılırken işin manevi boyutu nasıl olmalı? Yardımlaşma sömürgecilik tarihinde kilit bir rol oynarken, yardımlaşmanın küresel ölçekteki etkileri neler olmuştur?
Maddi yardım yapılırken manevi boyut gayri ihtiyari oluşmaktadır diye düşünüyorum çünkü alma-verme faaliyetleri görünmez olmaktan büyük ölçüde çıkmıştır. Eğer alışveriş gizli yapılırsa bu, manevi boyutunu veren elin belirleyemeyeceği bir hal alabilir. Misyonerlik faaliyetlerinin ötesinde artık insanlar kendi çevrelerine, bizden olanlara verdikleri için; yardım ederken akrabanızı gözetin düsturundan öte camia veya cemaatin içinde paranın dönmesini kastediyorum -içimizdeki dışarı gitmesin- bizden olanları bir arada tutmak için çok çaba sarf edildiğini görmekteyim. Bu da bir nevi misyonerlik değil midir, sorusunu akıllara getiriyor. Dünya çapında oluşan yardımlarda ise biz insanların İslam ile buluşmalarını isteriz. Bu isteğimiz patolojik olarak her insana ulaşmak veya herkesin hemen iman etmesini istemek gibi bir şey değil. Eğer insanların ihtiyaçları var ise ve bunu bir Müslüman insanlığının ve dininin gerektirdiği gibi içinden gelerek, bir beklentiye girmeden yaptığında İslam tanıtılmış olur. Osmanlı neden gittiği yerlere Türkçe dilini öğretmedi, zorla öğretseydi keşke gibi yorumları siz de duyuyorsunuzdur. Batı iyi polisi de kötü polisi de kendi oynuyor. Gidiyor, yıkıyor sonra tamir ediyorum diye baştan aşağı restore ediyor, eski halinden eser bırakmıyor. Ev sahibi de ne yapsın, bari evi eskisi gibi olmasa da evdir diye kabul etmek zorunda kalıyor. Seçimlerde tek adayın olması ve çoğunlukla seçilmesi gibi bir şey oluyor diyebilirim.
Neden erdemli bir davranış olan yardımlaşma için -özellikle politik bir propaganda malzemesi haline gelmesi hususunu da düşünürsek- kurumsal ya da bireysel “kurtarma sahneleri” ve “kahramanlıklar” talep ediyoruz?
Sanırım seviyoruz. Yüceleştirmeyi, idealleştirip onunla özdeşime geçip kendimizi var etmeyi… İnsanların üstün olana adanma içgüdüsünün dünyadaki yansımaları diyebiliriz. Acelecilik insanın fıtratında vardır. Bu aceleci tavır, kurtarmanın hızlı ve eşsiz olmasını talep eder. Benim olan kurum da kimlik de hızlı, kurtarıcı ve kahraman… Bu dediklerime bakınız, hepsi toplumun yekûnunda kabul görmüş erdemli davranışlar arasında gösterilir. İnsan kendisini topluma kabul ettirmeye çalışır. Bu kabulün içerisinde de o topluluğun değerlerini hayata uygulamak vardır. Artık toplum dediğimiz şey küresel ölçekte olduğu için Amerika‘nın değerleri bizimdir, kabulümüz oldu. Amerika kahraman üretiyorsa bizde üretelim abi. Kahraman ne yapar? Kurtarır… Nasıl? Hızlı… Başka başka, diyerek tüm iyi, hızlı ve coşkulu şeyleri yapan tüm güçlü bir kahramanımız olur. Kurumlar bunu kendi siyasi amaçları için kullandıkları için onların dünden işlerine gelmektedir.
Birçok STK ve cemaat kendi yardım kuruluşunu kuruyor ve göründüğü kadarıyla bunlar mevcut yardım kuruluşlarından farklı bir amaca ve imkâna da sahip değiller? Sizce bu durum bir cemaat refleksi mi yoksa sahici ihtiyaçlar doğrultusunda atılmış adımlar mı?
Bu durumu, tıpkı farklı mahallelerde oturan insanların kendi camilerine gitmek istemesi olarak anlıyorum. İnsanların farklı camilerde namaz kılmalarının iki sebebi vardır. Birincisi fiziksel imkânlar ikincisi ise fikirsel farklılıklar. Ya caminin imamıyla olan fikirsel farklılıklar ya da caminin dâhil olduğu ideolojik farklılıklardan dolayı o camide namaz kılmak istemez. İnsanların bu bağlılık arayışlarını göz önüne alırsak cemaat refleksi olarak düşünebiliriz. Cemaat olmak bir refleks midir, yoksa bir ihtiyaç mıdır? Bazı ihtiyaçlarımız patolojik olabilir ancak bunları ihtiyaç olmaktan çıkartabileceğimizi sanmıyorum. Sağlıklı olması veya patolojik olmasını ele alabiliriz. Çünkü bir arada bulunmak her halde ihtiyaçtır. Bir araya gelmenin zor olduğu bir zamanda insanların bir araya her ne sebeple geldiğini sorgulamanın yadırgandığı bir dönemdeyiz. Cemaatler belli bir süre sonra toplumun her alanında ıslah faaliyetlerinde kendisini yetkin gördüğü için ve toplumun başat sorunu da maddi ihtiyaçlar olduğundan dolayı cemaatler kendi yardım kuruluşlarını açabilirler. Bir diğer mantık ise paranın camianın içerisinde kalması isteği olarak nitelersek, bu mantık cemaatleri doğal ihtiyacın ötesinde bir yardım kuruluşu açmaya itebilir.
HALUK POLAT
Osman Uslu, Marmara Üniv. Hukuk Fak. Mezunu, Stajyer Avukat
Yardımlaşma denince aklınıza ne geliyor? Yardımı ve yardımlaşmayı ne kadar somut veya ne kadar soyut algılıyorsunuz? Yardım neyden, nereden ve nereye yapılır?
Yardımlaşma denince akla sadece bir şeyin gelmesinin mümkün olmadığını düşünüyorum. Aklıma fırsat, sorumluluk, özgürlük, merhamet, rahmet, tebliğ, cihad kavramları geliyor. Yardımlaşma denince aklıma ilk gelen şeyi soruyorsanız; fırsat bu fırsat diyorum. Rabbimin rızasını kazanmak için bana bir fırsat sunduğunu düşünüyorum.
Yardımlaşmanın esası, muhtaç olan kimsenin ihtiyacını karşılamaktır. Ve ihtiyaç sadece maddi şeylerle sınırlı değildir.
Yardımlaşmanın sınırları neler olmalıdır? Yardımlar süreli mi olmalı yoksa sürekli mi? Hesapsız yapılan yardımlar, insanlara yardım etmek yerine onları daha bağımlılaştırabilir mi?
Yardımlaşmayı infak olarak düşünürsek, sınırının, kişinin kendisini ve bakmakla yükümlü olduğu kişileri muhtaç duruma düşürmemesi olduğunu söyleyebiliriz. Bu durum, Bakara suresindeki “Sana neyi infak edeceklerini sorarlar. ‘İhtiyaçtan fazlasını’ de!” ayetinde açık bir şekilde anlaşılmaktadır. Zaten ayetin devamında Allah’ın düşünmemiz için ayetleri bize böyle açıkladığı geçmektedir. Öte yandan, gelen misafiri kendi nefsine tercih eden ve evdeki bütün yiyeceği misafirine ikram edip ailecek aç yatan sahabenin bu hareketinden dolayı Allah sahabeden razı olmuş ve Haşr suresinin 9. ayeti bu olay üzerine inmiştir. Kişinin muhtaç kardeşinin ihtiyacını kendi ihtiyacına tercih etmesi yardımlaşmanın zirvesidir. Yardımlaşmanın sınırı kişinin ailesini muhtaç duruma düşürmemesidir. Ancak bu sınır niyete bağlı olarak ihlal edilebilir. Yardımı veren kişi açısından sürekli, alan kişi açısından ise şayet geçimini sağlayabilecek güç ve kuvveti varsa süreli olması gerekir. Peygamberimizin, ibadetin az da olsa devamlı olanı makbuldür, hadisini hayata uyguladığımızda zaten yardımlaşma veren açısından sürekli olmak durumundadır. Yine peygamberimiz, kendisine dilenmek için gelen bir kişiye balta aldırmış ve dilenen kimse balta ile odun keserek geçimini sağlamıştır. Dolayısıyla yardımlaşmada esas; muhtaç kimsenin kendi ihtiyacını karşılayabilecek seviyeye gelmesidir. Bu ise yardım alan kimse açısından yardımlaşmayı süreli yapmaktadır. Hesapsız yapılan yardımların insanları bağımlılaştırabilme ihtimali olmakla birlikte yardımlaşmanın su-i istimal edilmesi ihtimali de vardır. Nitekim her köşe başında gördüğümüz dilenciler bunun göstergesidir. Bence muhtaç bir kimseye yardım ediyorsak şayet onun geçimini kendisinin sağlamasını hatta ileride veren el olmasını hedeflemeliyiz.
“Veren el alan elden üstündür.” hadisi özelinde düşünürsek, verme eylemi alma eyleminden nasıl daha üstün olabilir?
Ayrıca Allah cömerttir, kerimdir. Cömert olanları sevendir. Ancak alma eylemiyle alakalı bunları söyleyemeyiz. Bu sebeple de verme eylemi alma eyleminden üstündür.
“Zalim olsun mazlum olsun, kardeşinize yardım edin!” hadisindeki zalime yardım nasıl olabilir?
Peygamber (as) bu sözü söyleyince sahabeler de anlamamış ve peygambere: ‘Mazlumken tamam da zalimken ona nasıl yardım edeyim?’ sorusunu yöneltmişlerdir. Peygamber (as)’in cevabı zalime nasıl yardım edebileceğimizi göstermektedir. ‘Onun zulmüne engel olursun. İşte böyle yapman, kendisine yardım etmendir.’ Zalime yardım etmek, zulmüne engel olmakla mümkün olur. Hiçbir sebep bir kişinin zulmetmesini mazur gösteremez. Ancak sebeplerin ortadan kalkması büyük ölçüde zulüm işlenmesinin önüne geçecektir. Kısacası zulüm öncesinde sebepleri ortadan kaldırmak ve buna rağmen işlenen zulümleri engellemek, aslında zalim kardeşlerimize en büyük yardımdır. Allah’ın, Müslümanlara yüklemiş olduğu iyiliği emretmek, kötülükten nehyetmek görevinin bir yönü de zalim de olsa kardeşimize yardım etmemizi sağlamasıdır. Kardeşimize, hem kendi nefsine hem de başkasına zulmetmemesi gerektiğini haykırarak onu kötülükten alıkoymaya çalışmamız, aslında kardeşimize yapabileceğimiz en büyük yardımdır.
Yardımlaşma denince akla ilk gelen şeylerden biri de misyonerlik faaliyetleri ve kolonyal emeller… Sizce maddi yardım yapılırken işin manevi boyutu nasıl olmalı? Yardımlaşma, sömürgecilik tarihinde kilit bir rol oynarken, yardımlaşmanın küresel ölçekteki etkileri neler olmuştur?
Yardım yapılan kişi yardımı yapanın niyetini bilemez ve yardım yapılanın edilgen konumu onu su-i istimale açık kılar. Başta misyonerlik çalışmaları olmak üzere tüm kolonyalist faaliyetler insanları maddi yardımlar ile manevi olarak sömürülmeye elverişli kılmıştır. Yardımlaşma faaliyeti her ne kadar bir erdem ve masum bir iş olsa da bunu bile kendi kötü çıkarlarına alet edenler tarih boyu olmuştur ve olacaktır. Bunu engellemek için sadece maddi değil, manevi yardımlar da yapılmasına özen göstermeliyiz.
Neden erdemli bir davranış olan yardımlaşma için -özellikle politik bir propaganda malzemesi haline gelmesi hususunu da düşünürsek- kurumsal ya da bireysel “kurtarma sahneleri” ve “kahramanlıklar” talep ediyoruz?
Kurumlar bireylerden oluşur ve bireyler tarafından desteklenmek isterler. Bireyler kurtarma sahnesi ve kahramanlık istediği için kurumlar da bu sahneleri üretmeye çalışır. Yardımlaşmada esas; sağ elin verdiğinden sol elin haberdar olmamasıdır. Ancak yardımlaşmayı teşvik edebilmek için bu gizlilik ihlal edilebilir. Hayırları anlatmak ise ecirlerini düşürür. Hayrı anlatmanın ecri düşürmesinin sebebi ise kişilerin egosunun tatminini sağlaması, bireyde kibir oluşturmasıdır. Günümüz insanı Allah’ın rızasına ulaşma amacına sahiptir ancak nasıl ulaşacağı noktasında net bir fikre sahip değildir. Bu sebeple de yardım sonrası nefsine güzel gözükeni tercih etmekte ve kahramanlık sahnesini seçmektedir. Ayrıca belirtmek gerekir ki hayrını gizli olarak yapan, Allah rızasına bilinçli bir şekilde ulaşmaya çalışan kişiler de vardır.
Birçok STK ve cemaat kendi yardım kuruluşunu kuruyor ve göründüğü kadarıyla bunlar mevcut yardım kuruluşlarından farklı bir amaca ve imkâna da sahip değiller? Sizce bu durum bir cemaat refleksi mi yoksa sahici ihtiyaçlar doğrultusunda atılmış adımlar mı?
Bir yardım kuruluşunu istediğiniz yere yardım yapmak için kullanamazsınız. Sadece kurumun size sunduğu seçeneklerden birisine yardım yapabilirsiniz. Eğer STK olarak istediğiniz yere yardım yapmak istiyorsanız; kendi bünyenizde bir yardım kuruluşu barındırmak zorunda hissediyorsunuz. Böylelikle aynı amaca ve imkâna sahip yardım kuruluşları kurulmuş oluyor. Cemaat refleksi ile kurulan yardım kuruluşu, adımlarını da cemaat refleksiyle atmaya başlıyor.
MERVE ÇİL
Reyyan Özad, Sakarya Üniv. Sosyoloji Böl. Öğr.
Yardımlaşma denince aklınıza ne geliyor? Yardımı ve yardımlaşmayı ne kadar somut veya ne kadar soyut algılıyorsunuz? Yardım neyden, nereden ve nereye yapılır?
Yardımlaşma deyince aklıma insanoğlunun birbirine karşı en önemli sorumlu olduğu kavram geliyor.
Yardımlaşmanın sınırları neler olmalıdır? Yardımlar süreli mi olmalı yoksa sürekli mi? Hesapsız yapılan yardımlar insanlara yardım etmek yerine onları daha bağımlılaştırabilir mi?
Yardımların süreli değil sürekli şekilde yapılması gerektiğini düşünmekteyim. Çünkü yardımlaşma belirli süreli aralıklarda düşünmemiz gereken bir eylem değil; sürekli hayatımızda olması gereken bir eylem olmalı.
Veren el alan elden üstündür hadisi özelinde düşünürsek, verme eylemi alma eyleminden nasıl daha üstün olabilir?
Verme eyleminin alma eyleminden yüksek olmasını da şöyle değerlendiriyorum; yardımı alan kişilerin yardımı veren kişilere göre etkilediği faktör daha az. Günümüzde yardımlaşmayı çoğu insan yapmadığı için veren insanlar yani yardımlaşma yapan insanlar yüksek görülmektedir.
“Zalim olsun mazlum olsun, kardeşinize yardım edin!” hadisindeki zalime yardım nasıl olabilir.
Zalim olsun mazlum olsun hadisini şöyle değerlendirebiliriz. Önce insanlık sonra Müslümanlık, yani önce insan olmak sonra Müslüman olmak çerçevesinde hayata bakmamız gerektiğini düşünüyorum. İslami tarihte de bu durum böyledir. Önce insancıl insanlık ekseninde davranışlar gelişmiştir sonra İslamiyet gelmiştir. Çünkü insanlık Müslümanlığı besler. Sırf birisiyle aynı dinde değilsin diye ona yardım etmemek gibi bir durum bizim dinimizde yok, diğer dinlerde olsa da.
Yardımlaşma denince akla ilk gelen şeylerden biri de misyonerlik faaliyetleri ve kolonyal emeller… Sizce maddi yardım yapılırken işin manevi boyutu nasıl olmalı? Yardımlaşma sömürgecilik tarihinde kilit bir rol oynarken, yardımlaşmanın küresel ölçekteki etkileri neler olmuştur?
Yardımlaşma denince akla gelen misyonerlik faaliyetlerine örnek olarak UNICEF’i verebiliriz. Gittiği yere maddi yardım yapmasıyla birlikte onları kendi dinlerine çekiyorlar. Bunun zorbalık ve sömürgecilik olduğunu düşünüyorum. Bir insana, topluma, topluluğa maddi yardım yapmanız onları manevi olarak, ekonomik olarak etkisi altına almanızı gerektirmez asla.
Birçok STK ve cemaat kendi yardım kuruluşunu kuruyor ve göründüğü kadarıyla bunlar mevcut yardım kuruluşlarından farklı bir amaca ve imkâna da sahip değiller? Sizce bu durum bir cemaat refleksi mi yoksa sahici ihtiyaçlar doğrultusunda atılmış adımlar mı?
Birçok STK ve cemaatin kendi sivil toplum kuruluşunu kurmasını cemaat refleksi olarak değerlendiriyorum. Türkiye’de, örnek verecek olursak İHH olsun Yeryüzü Doktorları vb olsun hepsinin kendine göre prensipleri ve özellikleri var. Bunların artmasının rahatsız edici bir unsur olduğunu düşünmüyorum, ne kadar çok sivil toplum kuruluşu; o kadar çok yardımlaşma, o kadar çok güzel ve sağlıklı bir toplum olacağını düşünmekteyim.
İlgili Yazılar
Soruşturma Abdullah Harmancı, Engin Elman, Hüseyin Akın, Mustafa Ökkeş Evren
1- Kelimeler, tercih edilebilen, seçilebilen bir şey midir? Bir metni oluşturma sürecinde kelimelerle olan münasebetiniz nasıldır?
2- Tanık olduğumuz dönemlerde kaleme alınan metinlere ve konuşma diline bakınca, yarına dair ‘kelimeler ve kavramlar’ açısından bir kaygı havası mı yoksa umut mu daha öne çıkıyor?
3- Hayatımızın parçalarını sayarken sosyal medya ve araçlarına da yer açıyoruz. Hatta bu alana ait kelimeler ve kavramların (story, retweet, timeline, flood vs.) edebi türlerde de artarak kullanıldığını gözlemliyoruz. Bu durumun zihin dünyamızı şekillendirmede nasıl bir rolü olduğunu düşüyorsunuz?
Soruşturma
‘Şartlar böyle’ ifadesi, genelde mevcut hali kanıksamayı, biraz daha ağırdan almayı veya tedbirli olmayı salık veriyorbize. Gençler ne düşünüyorlar acaba? Şartları zorlayacak, ona teslim olmayacak ruhu taşıyan gençler! Cesur çıkışların, cesur ve özgüvenli sorgulamaların tedbirli fikir sahipleriyle yoğrulması şart. Biri diğerine feda edilebilir gibi değil. Fakat gelişim, cesaret ve olgunlukla buluşabildiğinde olabilen bir şeydir. Sizleri …