‘Şartlar böyle’ ifadesi, genelde mevcut hali kanıksamayı, biraz daha ağırdan almayı veya tedbirli olmayı salık veriyor bize.
Gençler ne düşünüyorlar acaba?
Şartları zorlayacak, ona teslim olmayacak ruhu taşıyan gençler!
Cesur çıkışların, cesur ve özgüvenli sorgulamaların tedbirli fikir sahipleriyle yoğrulması şart.
Biri diğerine feda edilebilir gibi değil.
Fakat gelişim, cesaret ve olgunlukla buluşabildiğinde olabilen bir şeydir.
Sizleri gençlerin sorularımıza cevaplarıyla baş başa bırakıyoruz.
MERVE ÇİL
Hilal TAĞTEKİN / İSTANBUL ÜNİV. HUKUK FAK.
Müslümanlar olarak yaşadığımız çağda şartlarımızı belirleyen faktörler nelerdir? Bunlar değiştirilebilir mi? Müslümanların son dönemde şartları mı değişti yoksa idealleri mi?
Hilal TAĞTEKİN: Yaşadığımız şartlar tek tek maddelendirilemez. Birkaç baskın madde olarak şunlar söylenebilir: Bu toplum ne zamandan beri bu şekilde bilmiyoruz, ben Müslüman olmanın ülkemizde bir partizanlık hali aldığını düşünüyorum. Bu durumda şartlar kesim kesim değişecektir. Bir kesim siyasi yönelimler sonucu Müslümanlık çıkarı üzerinden şartlarını belirlerken diğer kesimse gösterişsiz sade yaşamı tercih edebiliyor veya tercih etmek yerine şartlar bunu gerektiriyor. Çoğu zaman bu gösterişe özeniliyor. Yani aslında buradan ulaşılan sonuç, Kur’an ve Allah esaslı değil, çıkar esaslı tanrılar edinmekten kaynaklı fikrindeyim. İdeallerimizin olduğunu düşünmüyorum. Bizim idealimiz zengin olmak, çevremize nispet yapmak. Üretmek, düşünmek ve konuşmak değil. Ama şartlar denilen bir kavram kullanılıyor.
İlkelerimizi fazla idealize ederek yaşadığımızdan mı yoksa verili şartlar çok kötü olduğundan dolayı mı “şartlar böyle gerekti” mefhumu sıklıkla kullanılıyor? Şartların diktasına bir gerekçe olarak mı yoksa suçu üzerimizden atmak için mi boyun eğiyoruz?
Aslında bu soruya verilecek cevap da soruyu okuyana göre değişiyor yine. Bizim dinimiz diğer dinlerden farklı. Aslında bu yönü çoğunlukla toplumsal bir din olmasından kaynaklanıyor. Birey esaslı değil, toplum esaslı düşünmeye ve hatta yaşamaya sevk ediyor. Cuma namazları gibi. Bu aslında bazen büyük zorluklar çıkarıyor. Çünkü şartlar belirlenirken çoğunluk esaslı hareket ediyoruz. Toplumsal açıdan bakmaksa daha zor ve zaten sosyolojik açıdan bir gelişim kaydedemedik. Hem Türkiye’nin geçirdiği tarihsel süreç hem de toplumsal birlikteliğin çok fazla olması bizi şartlar denilen kavrama itiyor. Çünkü bireyin gelişimi değil, topluma verili bilgilerle hareket etmeye çalışıyoruz. Toplum içindeki birçok insan da bundan dolayı şartlar denilen şeyleri oluşturuyor. Şartların diktası deyimi bazen İslam’ın gereklerine bahane olarak kullanılıyor. Gerekçe de oluyor aynı zamanda. Önemli olan sorunun başında söylediğim gibi neden kullanıldığı. Belki de şartlar yeniden düzenlemeyi gerektiriyor. Bizim sandığımızın aksine Kur’an’ın her şeyi karşılaması imkânsız. Sünnet de bunun göstergesi nihayetinde. Demek istediğim şu an için içinde bulunulan halde tıpkı Batı hukukunun belli başlı ilkeleri olduğu gibi ilkeler oluşturmak. Bunu ahlâklı, iyi insan olmak şeklinde bir ilke ile örnekleyelim. Şu açıdan bakınca o kadar suç işleniyor ve herkes -neredeyse- Müslüman. O halde burada bir yanlışlık var. Hapse giren insanlar veya uyuşturucu kullananlar da şartlardan bahsetmeye devam ediyorlar. Birbirimize güvenemiyoruz. Sokağa çıktığımızda, cebimizdeki para için, telefon için, dışarıda canımız için. ‘Adalet mülkün temelidir’den önce canın dahi temelidir.
Şartlar gerçek anlamda hayatın belirleyeni olabilir mi? ’Şartların’ durumu/kişiyi belirlemesi gerçekte neyi ifade ediyor?
Şartlar, evet, gerçek anlamda hayatın belirleyeni olabilir. Kişinin içinde bulunduğu durum, kötü bir şey yaptığında onu buna iten haklı sebepler dahi olabilir. Bence içsel ve dışsal etkenlerin birleşerek kişinin ruhunda, zihninde oluşturduğu etki olarak şartları tanımlayabiliriz
Günümüz Müslümanlarının içerisinde bulundukları durumları şartlara mı yoksa başka bir etkene mi dayandırabiliriz? Şartlar tarafından belirlenmek mi söz konusu yoksa ideallerimiz, gerçek ve gerekçeli temelleri olmayan, ütopist olmasından mütevellit, bir müddet sonra şartların koşullandırmasından mı söz edebiliriz?
Şartlar dışında çıkarcı ve ilkesiz insana dayandırıyorum ben. İkinci sorunun sonunda dediğim gibi, ilkeleri olmayan insan çok daha tehlikeli bir insanı yaratıyor. Bu ilkesizlik sonucu da kendini bilmeyen, ne yöne çeksen giden, insanın kendisini inşa etmeden Müslüman olmaya çalışmak. Aslına bakarsan İslam inşa etmeye çalışıyor ama insanların pratikte yaptıkları benim dediğim gibi.
Bir de partizanlık olayına girmek lazım bu ütopist, gerçek ve gerekçeli olmayan idealler hususunda. Çok farklı gruplardan insanlar tanıdım. Gerçekten hangi grupta olduklarının önemi aslında yoktu. Çünkü bu, romantizme oturtulmuş gerçeklikten uzak düşünceleri onlara kendini daha değerli, anlamlı bir yaşam içinde olduklarını hissettiriyor. Bunun yanında topluluk olmanın verdiği güçle bir araya geldiklerinde çok gaddar olabiliyorlar. Yani bu da onlar için istediğini yapma özgürlüğü demek. Kendisi gibi olmayanları aşağılık görmeye kadar ulaşıyor. Bunun şartlardan çok insan psikolojisinden kaynaklı olduğunu düşünüyorum. Daha önce dediğim gibi şart kavramı bunun sonrasında ortaya çıkıyor. Cevaplarım daha çok içinde bulunulan durumun tahlili şeklinde oldu sanırım çünkü konuya çözüm odaklı şekilde yaklaşmanın mümkün olmadığı kanısındayım. En azından benim herkesi kapsayan bir çözümüm yok. Şimdi dünya çok büyük bir değişim içinde uzun süredir. Biz de bunun içindeyiz. Gruplara göre doğrular, yanlışlar değişiyor. O yüzden farklılıklar tek bir uygulamayı engelliyor. Bu yüzden de genel ilkeler olması daha mantıklı geliyor bana. ”Onurlu, ilkeli insan”, bizi sağlıklı ve gelişmiş bir topluma götürür. Ama bu esnada fazla bireycilikle toplumu göz ardı etmemek gerek zira bu da Avrupa’nın yaşadığı yan etki günümüzde.
Haluk POLAT
Ahmet FARUK / BAHÇEŞEHİR ÜNİV. ENERJİ SİSTEMLERİ MÜH. BL.
Müslümanlar olarak yaşadığımız çağda şartlarımızı belirleyen faktörler nelerdir? Bunlar değiştirilebilir mi? Müslümanların son dönemde şartları mı değişti yoksa idealleri mi?
Ahmet Faruk: Bu röportajı bana lutfettiğiniz için öncelikle teşekkür ederek başlamak istiyorum. Müslümanlar olarak yaşadığımız çağda bizi etkileyen ekonomik, siyasal, kültürel bir sürü etmen bulunmakta. Bunların değiştirilmesi konusu ise bence İslamcılık dediğimiz şeyin tam da kendisinin verdiği mücadele olarak tanımlanabilir. Tarihsel anlamda baktığımızda İslamcılık bu hakim paradigmanın varlığını idrak edip ve bu paradigma ile mücadele etmek için çalışıyor, belki de şartları değiştirmek istiyor. Tabiî değiştirilebilmesi hususu çok ayrı bir tartışma konusu bana göre. Yani şöyle desek daha doğru olur, İnsanlık hakikaten çöküşte mi? Şartlar gerçekten insana ve insan aklına verilen değeri hor mu görüyor? Yani Batı’nın tecrübesi gerçekten tamamen bir kenara atılıp hiçbir şekilde o tecrübeden yararlanılmayarak yeni bir kuram oluşturacak kadar kötü mü? Benim bu sorulara cevabım hayır olacaktır. Müslümanların genel olarak geçmişte yaşadıkları ve tarihi beceriler ile övündükleri bir dönemde yaşıyoruz. Tam anlamıyla bir hamaset bombardımanı. Tam anlamıyla Anakronizm. Yeni şeyler söylemeliyiz, söylemek zorundayız ama bu; bugün yaşadığımız dünyadan, sokaktaki, caddedeki insandan bağımsız olamaz.
Müslümanların, son dönemde gerçek hayatla daha çok hemhal oldukları için -çünkü iktidara gelmek ve ekonomik olarak kalkınmak vs. bütün bunlar insanı gerçek hayat ile bütünleştiren bir olaydır- radikal ideallerinin törpülendiğini ve daha realist söylemlere kaydıklarını ama bazı kesimlerin bunu anlamlandıramadığını düşünüyorum. Bence Müslümanlar bu törpülenmeyi yaşamak zorundaydılar ve yaşadılar. Bu süreçten sonra daha realist ve hayatın içinden çözüm önerileriyle farklı bir bakış açısı sunmalarının Müslümanlar açısından daha verimli sonuçlar doğuracağına inanıyorum. Son olarak Müslümanların şartları da değişti idealleri de, bunun birbirini tamamlayan iki olay olduğunu söyleyebilirim.
İlkelerimizi fazla idealize ederek yaşadığımızdan mı yoksa verili şartlar çok kötü olduğundan dolayı mı “şartlar böyle gerekti” mefhumu sıklıkla kullanılıyor? Şartların diktasına bir gerekçe olarak mı yoksa suçu üzerimizden atmak için mi boyun eğiyoruz?
“Şartlar böyle gerekti” cümlesinin kendi içinde aşırı bir şizofreni barındırdığını söyleyebilirim. Dini ideallerin sokaktaki hayat ile çarpışması diyebiliriz aslında tam olarak buna. Müslümanlar genel olarak epey bir süredir sorunlar ile yüzleşmeyi değil, aksine sorunları halının altına atmayı ve o sorunları öteleyerek ideallerinde kurduğu o müthiş rüyasında yaşamayı seçiyor, bu da tabiî ki “Şartlar böyle gerekti” cümlesini zorunlu olarak kurmaya itiyor. Müslümanlar bir an önce uykudan uyanmalı, belki biraz zor olsa bile bunu yapmalı. Ama bayağıdır düşünüyorum ve bir Orta Çağ sendromu yaşıyoruz bence, bir bakıma ve bunun şakası yok, zaman gerçekten aleyhimize işliyor. Günlük hayatta dikkat edersek yaşadığımız şizofrenileri çok net bir biçimde görebiliriz. Bunu bu yazıyı okuyan herkesin gözlem ödevi olarak yapması gerektiğini düşünüyorum.
İnanç, toplumsal akıldan bağımsız olmamalı ve kesinlikle soyutlanmamalı. İslam nezdinde entelektüel bilgi üretiminin en üst seviyede olduğu kadim olan dönemde dahi bu toplumsal olan ile inanç alanının çatışmadığını görebiliriz.
Şartlar gerçek anlamda hayatın belirleyeni olabilir mi? ‘Şartların‘ durumu/kişiyi belirlemesi gerçekte neyi ifade ediyor?
Şartlar gerçek anlamda tamamen bir insanın belirleyeni elbette olabilir. Kişi bunu kendisi seçebilir. Aslında bu kişi kendi hayatını değil, şartların hayatını yani bir başka veya bir başkasının hayatını yaşar. Ama bir Müslüman’ın şartlar karşısında verdiği sınavın farklı olması gerektiğini düşünüyorum. En basit örneğiyle ‘ahlâk’ konusunun sınırlarının şartları gerçek anlamda tamamen kabul eden birisiyle tartışılamaz olduğunu varsayıyorum. Çünkü şartlar onda ‘ahlâk’ kavramını sadece şartların getirdiği şekilde algılanmasına yol açacaktır. Ayrıca şartların hangi alanda ne kadar belirli olacağı konusunu da tartışmalıyız. Ahlâk konusu yukarıda dediğim gibi ama mesela bilim ve teknoloji konusuna eğilirsek, şartlardan bağımsız olmanın sonuçlarına katlanılamayacağını net olarak görmemiz lazım. Yani savunma sanayisini düşünelim. Bilim ve teknolojiden bağımsız olduğunuz anda işgal altına alınmanız an meselesidir. Aslında ahlâk konusunda birçok noktada ayrılsak da Batı felsefesiyle ortak noktalarımız olduğunu ve bu tartışmanın aslında doğru olmadığını söyleyen düşünürlerimiz de var.
Günümüz Müslümanlarının içerisinde bulundukları durumları şartlara mı yoksa başka bir etkene mi dayandırabiliriz? Şartlar tarafından belirlenmek mi söz konusu yoksa ideallerimiz, gerçek ve gerekçeli temelleri olmayan, ütopist olmasından mütevellit, bir müddet sonra şartların koşullandırmasından mı söz edebiliriz?
Müslümanların içerisinde bulundukları durumu önce kendi zihinsel uyuşukluğumuza dayandırıyorum. Şartlar ne olursa olsun, şartların hâkimiyeti nasıl tecessüm ederse etsin, bir şekilde bizim bu uyuşukluğumuz, tarihten aldığımız sloganist bir gelenekçilikle günümüzü, gündemimizi belirlememiz kesinlikte çok absürt bir durum olarak karşımıza çıkıyor. Elbette şartların bizim olmaklığımıza karşı bir girişimi olacak, bu normal olarak karşılanmalı ama yaşanılan bir tecrübe kesinlikle çöpe atılmamalı, ondan yararlanılmalı ve yapıcı olunmalı. Yapısal düşünecek ilahiyatçılara, siyasetçilere ve düşünürlere ihtiyacımız olduğunu görebilmemiz gerek. Bugün birçok kurumun, düşünce üretmesi gereken birçok kurumun, tarihi başarılar ile kendilerini avuttuklarını gördükçe içimizin sızlamaması mümkün mü?
İkinci sorunuza kısmen değinmiştik ama şöyle toparlarsak, gerçekten Türkiye özelinde Müslümanlar gerçek dünya ile karşılaştıklarından beri bu bir süreç olarak işliyor. Sosyoloji zamanla değişim gösteriyor. Bu anlamda yaşadığımız ve yaşamakta olduğumuz iktidar tecrübesi bize gerçek dışı bazı söylemlerin geçersiz olduğunu anlatıyor. Tabiî ki bunun farkında olmayan bir topluluk var, aslında bir bakıma farkında olmalarını istemeyen de bir kitle var. Çünkü gerçek ile yüzleşen bir toplumda yani karşılaştığı durumlarda kendi aklına öncelik tanıyan, sorgulayan, eleştiren bir birey ortaya çıkacağı için hem siyasi organlar kolay yönetilebilir olmasını isteyeceği için hem de sorgulamanın olmadığı cemaatsel yapılardaki üst akıl bunu istemeyecektir. En kolay yönetim ideolojik bir haklılık nezdinde ortaya çıkar. Dücane Cündioğlu’nun da dediği gibi: ‘İdeolojik haklılık insanı aptallaştırır’ ve bence aptallaşan bir insanı kontrol etmek çok kolaydır. Şimdi buradan bakıldığında böyle bir tablo ortaya çıkıyor.
Sözleri toparlarsak, her düşüncenin bir bakıma bir hedefi olmalı. Burada hedef kelimesini kullanıyorum çünkü hedefin bugünden bağımsız olmayan bir tarafı var. Bu düşünce eğer yüz yıllardır süren bir varoluş mücadelesi veriyorsa ki veriyor. Bu anlamda tarihsel tecrübemizi her zaman göz önünde bulundurarak bugün ile birlikte geleceğe dair bir takım söyleyecek sözlerimizin olması gerektiğine inanıyorum.
Ferhat KOÇ
Taha SEVİNÇ / ULUDAĞ ÜNİV. İLAHİYAT FAK.
Müslümanlar olarak yaşadığımız çağda şartlarımızı belirleyen faktörler nelerdir? Bunlar değiştirilebilir mi? Müslümanların son dönemde şartları mı değişti yoksa idealleri mi?
Taha SEVİNÇ: Bence Müslümanların yaşadığı şartları belirleyenler; yoğunluk olarak bulunduğumuz ülkenin/toplumun genel yapısı, bunun içinde maddi birikim, ölçüsüz tüketim gibi şeyleri bulabiliriz. Sosyal medya ve televizyon yayınları aracılığı ile tek tipleştirme ve bilinçsiz özentilik gene Müslümanları etkilemektedir.
Yaşadığımız çağda inanılan dini metinlerin hayat şartlarına çok fazla etki etmediği kanaatindeyim, kısmen de olsa etkisi bazı çevrelerde olmakla beraber.
İnsanların gelecek kaygısı yaşamamalarını sağlayacak bir düzene sahip olması ve toplum olarak belli bir hayat standardını yakalamaları belki maddi birikime aşırı önem verme ve bulduğunda hoyratça tüketmeyi engelleyebilir.
Medya yayınlarının etkisi ise çok daha kolay değiştirilebilir, bilinçli şekilde paralel ve pek çok kaynaktan yararlanma şeklinde birçok yayın takip edilirse belli bir görüşe maruz kalmaktan kurtulunabilir.
Dini metinlerin etkisinin artırılması ise daha nitelikli şekilde bunların öğretilmesi yoluyla olabilir. Yani Arapçasından değil de anlamı anlatılır ise. Tabiî bu durumda dini metinlerin hayata etkisinin menfi veya müspet olma durumu yarı yarıyadır çünkü son kertede yine muhatabı ve onun inandığı metne karşı tavrını ilgilendiren bir durum söz konusu.
Şart-ideal şeklinde ayırmak bence çok doğru değil, şartların değişmesi idealleri de tekrar gözden geçirmeye neden olabiliyor. Bu iki durumun birbiriyle neden sonuç ilişkisi var gibi geliyor.
İlkelerimizi fazla idealize ederek yaşadığımızdan mı yoksa verili şartlar çok kötü olduğundan dolayı mı “şartlar böyle gerekti” mefhumu sıklıkla kullanılıyor? Şartların diktasına bir gerekçe olarak mı yoksa suçu üzerimizden atmak için mi boyun eğiyoruz?
Ağırlıklı olarak verili şartlar çok değiştiği için “şartlar bunu gerektirdi” mefhumunu kullanıyoruz. Ancak bu mefhumu yerli yersiz kullanmanın, bazen yapabileceklerimizi askıya almaya neden olduğu da vakidir.
Şartlar gerçek anlamda hayatın belirleyeni olabilir mi? ’Şartların’ durumu/kişiyi belirlemesi gerçekte neyi ifade ediyor?
Şartlar hayatın belirleyeni olur. Burada tamamen mevcut baskın şartlara teslim olmayı değil, onları dikkate almak gerektiğini düşünüyorum. Hegel’den mealen her birey kendi tarihinin çocuğudur.
Günümüz Müslümanlarının içerisinde bulundukları durumları şartlara mı yoksa başka bir etkene mi dayandırabiliriz? Şartlar tarafından belirlenmek mi söz konusu yoksa ideallerimiz, gerçek ve gerekçeli temelleri olmayan, ütopist olmasından mütevellit, bir müddet sonra şartların koşullandırmasından mı söz edebiliriz?
İdeal dediklerimizin güçlü düşünsel temelinin olmadığını düşünüyorum. Daha çok zahiri bir din anlayışı yaygın ve bunun yanında hamasetle süslenmiş albenili ama altyapısı boş bir tasavvur(?) var diye düşünüyorum. İdeallerden mümkün olanlar bu şekilde bir altyapıda temellendirilebilir. Mümkün olmayanları ise şartlar koşullandıracaktır.
1- Kelimeler, tercih edilebilen, seçilebilen bir şey midir? Bir metni oluşturma sürecinde kelimelerle olan münasebetiniz nasıldır?
2- Tanık olduğumuz dönemlerde kaleme alınan metinlere ve konuşma diline bakınca, yarına dair ‘kelimeler ve kavramlar’ açısından bir kaygı havası mı yoksa umut mu daha öne çıkıyor?
3- Hayatımızın parçalarını sayarken sosyal medya ve araçlarına da yer açıyoruz. Hatta bu alana ait kelimeler ve kavramların (story, retweet, timeline, flood vs.) edebi türlerde de artarak kullanıldığını gözlemliyoruz. Bu durumun zihin dünyamızı şekillendirmede nasıl bir rolü olduğunu düşüyorsunuz?
Soruşturma
‘Şartlar böyle’ ifadesi, genelde mevcut hali kanıksamayı, biraz daha ağırdan almayı veya tedbirli olmayı salık veriyor
bize.
Gençler ne düşünüyorlar acaba?
Şartları zorlayacak, ona teslim olmayacak ruhu taşıyan gençler!
Cesur çıkışların, cesur ve özgüvenli sorgulamaların tedbirli fikir sahipleriyle yoğrulması şart.
Biri diğerine feda edilebilir gibi değil.
Fakat gelişim, cesaret ve olgunlukla buluşabildiğinde olabilen bir şeydir.
Sizleri gençlerin sorularımıza cevaplarıyla baş başa bırakıyoruz.
MERVE ÇİL
Hilal TAĞTEKİN / İSTANBUL ÜNİV. HUKUK FAK.
Müslümanlar olarak yaşadığımız çağda şartlarımızı belirleyen faktörler nelerdir? Bunlar değiştirilebilir mi? Müslümanların son dönemde şartları mı değişti yoksa idealleri mi?
Hilal TAĞTEKİN: Yaşadığımız şartlar tek tek maddelendirilemez. Birkaç baskın madde olarak şunlar söylenebilir: Bu toplum ne zamandan beri bu şekilde bilmiyoruz, ben Müslüman olmanın ülkemizde bir partizanlık hali aldığını düşünüyorum. Bu durumda şartlar kesim kesim değişecektir. Bir kesim siyasi yönelimler sonucu Müslümanlık çıkarı üzerinden şartlarını belirlerken diğer kesimse gösterişsiz sade yaşamı tercih edebiliyor veya tercih etmek yerine şartlar bunu gerektiriyor. Çoğu zaman bu gösterişe özeniliyor. Yani aslında buradan ulaşılan sonuç, Kur’an ve Allah esaslı değil, çıkar esaslı tanrılar edinmekten kaynaklı fikrindeyim. İdeallerimizin olduğunu düşünmüyorum. Bizim idealimiz zengin olmak, çevremize nispet yapmak. Üretmek, düşünmek ve konuşmak değil. Ama şartlar denilen bir kavram kullanılıyor.
İlkelerimizi fazla idealize ederek yaşadığımızdan mı yoksa verili şartlar çok kötü olduğundan dolayı mı “şartlar böyle gerekti” mefhumu sıklıkla kullanılıyor? Şartların diktasına bir gerekçe olarak mı yoksa suçu üzerimizden atmak için mi boyun eğiyoruz?
Aslında bu soruya verilecek cevap da soruyu okuyana göre değişiyor yine. Bizim dinimiz diğer dinlerden farklı. Aslında bu yönü çoğunlukla toplumsal bir din olmasından kaynaklanıyor. Birey esaslı değil, toplum esaslı düşünmeye ve hatta yaşamaya sevk ediyor. Cuma namazları gibi. Bu aslında bazen büyük zorluklar çıkarıyor. Çünkü şartlar belirlenirken çoğunluk esaslı hareket ediyoruz. Toplumsal açıdan bakmaksa daha zor ve zaten sosyolojik açıdan bir gelişim kaydedemedik. Hem Türkiye’nin geçirdiği tarihsel süreç hem de toplumsal birlikteliğin çok fazla olması bizi şartlar denilen kavrama itiyor. Çünkü bireyin gelişimi değil, topluma verili bilgilerle hareket etmeye çalışıyoruz. Toplum içindeki birçok insan da bundan dolayı şartlar denilen şeyleri oluşturuyor. Şartların diktası deyimi bazen İslam’ın gereklerine bahane olarak kullanılıyor. Gerekçe de oluyor aynı zamanda. Önemli olan sorunun başında söylediğim gibi neden kullanıldığı. Belki de şartlar yeniden düzenlemeyi gerektiriyor. Bizim sandığımızın aksine Kur’an’ın her şeyi karşılaması imkânsız. Sünnet de bunun göstergesi nihayetinde. Demek istediğim şu an için içinde bulunulan halde tıpkı Batı hukukunun belli başlı ilkeleri olduğu gibi ilkeler oluşturmak. Bunu ahlâklı, iyi insan olmak şeklinde bir ilke ile örnekleyelim. Şu açıdan bakınca o kadar suç işleniyor ve herkes -neredeyse- Müslüman. O halde burada bir yanlışlık var. Hapse giren insanlar veya uyuşturucu kullananlar da şartlardan bahsetmeye devam ediyorlar. Birbirimize güvenemiyoruz. Sokağa çıktığımızda, cebimizdeki para için, telefon için, dışarıda canımız için. ‘Adalet mülkün temelidir’den önce canın dahi temelidir.
Şartlar gerçek anlamda hayatın belirleyeni olabilir mi? ’Şartların’ durumu/kişiyi belirlemesi gerçekte neyi ifade ediyor?
Şartlar, evet, gerçek anlamda hayatın belirleyeni olabilir. Kişinin içinde bulunduğu durum, kötü bir şey yaptığında onu buna iten haklı sebepler dahi olabilir. Bence içsel ve dışsal etkenlerin birleşerek kişinin ruhunda, zihninde oluşturduğu etki olarak şartları tanımlayabiliriz
Günümüz Müslümanlarının içerisinde bulundukları durumları şartlara mı yoksa başka bir etkene mi dayandırabiliriz? Şartlar tarafından belirlenmek mi söz konusu yoksa ideallerimiz, gerçek ve gerekçeli temelleri olmayan, ütopist olmasından mütevellit, bir müddet sonra şartların koşullandırmasından mı söz edebiliriz?
Şartlar dışında çıkarcı ve ilkesiz insana dayandırıyorum ben. İkinci sorunun sonunda dediğim gibi, ilkeleri olmayan insan çok daha tehlikeli bir insanı yaratıyor. Bu ilkesizlik sonucu da kendini bilmeyen, ne yöne çeksen giden, insanın kendisini inşa etmeden Müslüman olmaya çalışmak. Aslına bakarsan İslam inşa etmeye çalışıyor ama insanların pratikte yaptıkları benim dediğim gibi.
Bir de partizanlık olayına girmek lazım bu ütopist, gerçek ve gerekçeli olmayan idealler hususunda. Çok farklı gruplardan insanlar tanıdım. Gerçekten hangi grupta olduklarının önemi aslında yoktu. Çünkü bu, romantizme oturtulmuş gerçeklikten uzak düşünceleri onlara kendini daha değerli, anlamlı bir yaşam içinde olduklarını hissettiriyor. Bunun yanında topluluk olmanın verdiği güçle bir araya geldiklerinde çok gaddar olabiliyorlar. Yani bu da onlar için istediğini yapma özgürlüğü demek. Kendisi gibi olmayanları aşağılık görmeye kadar ulaşıyor. Bunun şartlardan çok insan psikolojisinden kaynaklı olduğunu düşünüyorum. Daha önce dediğim gibi şart kavramı bunun sonrasında ortaya çıkıyor. Cevaplarım daha çok içinde bulunulan durumun tahlili şeklinde oldu sanırım çünkü konuya çözüm odaklı şekilde yaklaşmanın mümkün olmadığı kanısındayım. En azından benim herkesi kapsayan bir çözümüm yok. Şimdi dünya çok büyük bir değişim içinde uzun süredir. Biz de bunun içindeyiz. Gruplara göre doğrular, yanlışlar değişiyor. O yüzden farklılıklar tek bir uygulamayı engelliyor. Bu yüzden de genel ilkeler olması daha mantıklı geliyor bana. ”Onurlu, ilkeli insan”, bizi sağlıklı ve gelişmiş bir topluma götürür. Ama bu esnada fazla bireycilikle toplumu göz ardı etmemek gerek zira bu da Avrupa’nın yaşadığı yan etki günümüzde.
Haluk POLAT
Ahmet FARUK / BAHÇEŞEHİR ÜNİV. ENERJİ SİSTEMLERİ MÜH. BL.
Müslümanlar olarak yaşadığımız çağda şartlarımızı belirleyen faktörler nelerdir? Bunlar değiştirilebilir mi? Müslümanların son dönemde şartları mı değişti yoksa idealleri mi?
Ahmet Faruk: Bu röportajı bana lutfettiğiniz için öncelikle teşekkür ederek başlamak istiyorum. Müslümanlar olarak yaşadığımız çağda bizi etkileyen ekonomik, siyasal, kültürel bir sürü etmen bulunmakta. Bunların değiştirilmesi konusu ise bence İslamcılık dediğimiz şeyin tam da kendisinin verdiği mücadele olarak tanımlanabilir. Tarihsel anlamda baktığımızda İslamcılık bu hakim paradigmanın varlığını idrak edip ve bu paradigma ile mücadele etmek için çalışıyor, belki de şartları değiştirmek istiyor. Tabiî değiştirilebilmesi hususu çok ayrı bir tartışma konusu bana göre. Yani şöyle desek daha doğru olur, İnsanlık hakikaten çöküşte mi? Şartlar gerçekten insana ve insan aklına verilen değeri hor mu görüyor? Yani Batı’nın tecrübesi gerçekten tamamen bir kenara atılıp hiçbir şekilde o tecrübeden yararlanılmayarak yeni bir kuram oluşturacak kadar kötü mü? Benim bu sorulara cevabım hayır olacaktır. Müslümanların genel olarak geçmişte yaşadıkları ve tarihi beceriler ile övündükleri bir dönemde yaşıyoruz. Tam anlamıyla bir hamaset bombardımanı. Tam anlamıyla Anakronizm. Yeni şeyler söylemeliyiz, söylemek zorundayız ama bu; bugün yaşadığımız dünyadan, sokaktaki, caddedeki insandan bağımsız olamaz.
Müslümanların, son dönemde gerçek hayatla daha çok hemhal oldukları için -çünkü iktidara gelmek ve ekonomik olarak kalkınmak vs. bütün bunlar insanı gerçek hayat ile bütünleştiren bir olaydır- radikal ideallerinin törpülendiğini ve daha realist söylemlere kaydıklarını ama bazı kesimlerin bunu anlamlandıramadığını düşünüyorum. Bence Müslümanlar bu törpülenmeyi yaşamak zorundaydılar ve yaşadılar. Bu süreçten sonra daha realist ve hayatın içinden çözüm önerileriyle farklı bir bakış açısı sunmalarının Müslümanlar açısından daha verimli sonuçlar doğuracağına inanıyorum. Son olarak Müslümanların şartları da değişti idealleri de, bunun birbirini tamamlayan iki olay olduğunu söyleyebilirim.
İlkelerimizi fazla idealize ederek yaşadığımızdan mı yoksa verili şartlar çok kötü olduğundan dolayı mı “şartlar böyle gerekti” mefhumu sıklıkla kullanılıyor? Şartların diktasına bir gerekçe olarak mı yoksa suçu üzerimizden atmak için mi boyun eğiyoruz?
“Şartlar böyle gerekti” cümlesinin kendi içinde aşırı bir şizofreni barındırdığını söyleyebilirim. Dini ideallerin sokaktaki hayat ile çarpışması diyebiliriz aslında tam olarak buna. Müslümanlar genel olarak epey bir süredir sorunlar ile yüzleşmeyi değil, aksine sorunları halının altına atmayı ve o sorunları öteleyerek ideallerinde kurduğu o müthiş rüyasında yaşamayı seçiyor, bu da tabiî ki “Şartlar böyle gerekti” cümlesini zorunlu olarak kurmaya itiyor. Müslümanlar bir an önce uykudan uyanmalı, belki biraz zor olsa bile bunu yapmalı. Ama bayağıdır düşünüyorum ve bir Orta Çağ sendromu yaşıyoruz bence, bir bakıma ve bunun şakası yok, zaman gerçekten aleyhimize işliyor. Günlük hayatta dikkat edersek yaşadığımız şizofrenileri çok net bir biçimde görebiliriz. Bunu bu yazıyı okuyan herkesin gözlem ödevi olarak yapması gerektiğini düşünüyorum.
Şartlar gerçek anlamda hayatın belirleyeni olabilir mi? ‘Şartların‘ durumu/kişiyi belirlemesi gerçekte neyi ifade ediyor?
Şartlar gerçek anlamda tamamen bir insanın belirleyeni elbette olabilir. Kişi bunu kendisi seçebilir. Aslında bu kişi kendi hayatını değil, şartların hayatını yani bir başka veya bir başkasının hayatını yaşar. Ama bir Müslüman’ın şartlar karşısında verdiği sınavın farklı olması gerektiğini düşünüyorum. En basit örneğiyle ‘ahlâk’ konusunun sınırlarının şartları gerçek anlamda tamamen kabul eden birisiyle tartışılamaz olduğunu varsayıyorum. Çünkü şartlar onda ‘ahlâk’ kavramını sadece şartların getirdiği şekilde algılanmasına yol açacaktır. Ayrıca şartların hangi alanda ne kadar belirli olacağı konusunu da tartışmalıyız. Ahlâk konusu yukarıda dediğim gibi ama mesela bilim ve teknoloji konusuna eğilirsek, şartlardan bağımsız olmanın sonuçlarına katlanılamayacağını net olarak görmemiz lazım. Yani savunma sanayisini düşünelim. Bilim ve teknolojiden bağımsız olduğunuz anda işgal altına alınmanız an meselesidir. Aslında ahlâk konusunda birçok noktada ayrılsak da Batı felsefesiyle ortak noktalarımız olduğunu ve bu tartışmanın aslında doğru olmadığını söyleyen düşünürlerimiz de var.
Günümüz Müslümanlarının içerisinde bulundukları durumları şartlara mı yoksa başka bir etkene mi dayandırabiliriz? Şartlar tarafından belirlenmek mi söz konusu yoksa ideallerimiz, gerçek ve gerekçeli temelleri olmayan, ütopist olmasından mütevellit, bir müddet sonra şartların koşullandırmasından mı söz edebiliriz?
Müslümanların içerisinde bulundukları durumu önce kendi zihinsel uyuşukluğumuza dayandırıyorum. Şartlar ne olursa olsun, şartların hâkimiyeti nasıl tecessüm ederse etsin, bir şekilde bizim bu uyuşukluğumuz, tarihten aldığımız sloganist bir gelenekçilikle günümüzü, gündemimizi belirlememiz kesinlikte çok absürt bir durum olarak karşımıza çıkıyor. Elbette şartların bizim olmaklığımıza karşı bir girişimi olacak, bu normal olarak karşılanmalı ama yaşanılan bir tecrübe kesinlikle çöpe atılmamalı, ondan yararlanılmalı ve yapıcı olunmalı. Yapısal düşünecek ilahiyatçılara, siyasetçilere ve düşünürlere ihtiyacımız olduğunu görebilmemiz gerek. Bugün birçok kurumun, düşünce üretmesi gereken birçok kurumun, tarihi başarılar ile kendilerini avuttuklarını gördükçe içimizin sızlamaması mümkün mü?
İkinci sorunuza kısmen değinmiştik ama şöyle toparlarsak, gerçekten Türkiye özelinde Müslümanlar gerçek dünya ile karşılaştıklarından beri bu bir süreç olarak işliyor. Sosyoloji zamanla değişim gösteriyor. Bu anlamda yaşadığımız ve yaşamakta olduğumuz iktidar tecrübesi bize gerçek dışı bazı söylemlerin geçersiz olduğunu anlatıyor. Tabiî ki bunun farkında olmayan bir topluluk var, aslında bir bakıma farkında olmalarını istemeyen de bir kitle var. Çünkü gerçek ile yüzleşen bir toplumda yani karşılaştığı durumlarda kendi aklına öncelik tanıyan, sorgulayan, eleştiren bir birey ortaya çıkacağı için hem siyasi organlar kolay yönetilebilir olmasını isteyeceği için hem de sorgulamanın olmadığı cemaatsel yapılardaki üst akıl bunu istemeyecektir. En kolay yönetim ideolojik bir haklılık nezdinde ortaya çıkar. Dücane Cündioğlu’nun da dediği gibi: ‘İdeolojik haklılık insanı aptallaştırır’ ve bence aptallaşan bir insanı kontrol etmek çok kolaydır. Şimdi buradan bakıldığında böyle bir tablo ortaya çıkıyor.
Sözleri toparlarsak, her düşüncenin bir bakıma bir hedefi olmalı. Burada hedef kelimesini kullanıyorum çünkü hedefin bugünden bağımsız olmayan bir tarafı var. Bu düşünce eğer yüz yıllardır süren bir varoluş mücadelesi veriyorsa ki veriyor. Bu anlamda tarihsel tecrübemizi her zaman göz önünde bulundurarak bugün ile birlikte geleceğe dair bir takım söyleyecek sözlerimizin olması gerektiğine inanıyorum.
Ferhat KOÇ
Taha SEVİNÇ / ULUDAĞ ÜNİV. İLAHİYAT FAK.
Müslümanlar olarak yaşadığımız çağda şartlarımızı belirleyen faktörler nelerdir? Bunlar değiştirilebilir mi? Müslümanların son dönemde şartları mı değişti yoksa idealleri mi?
Taha SEVİNÇ: Bence Müslümanların yaşadığı şartları belirleyenler; yoğunluk olarak bulunduğumuz ülkenin/toplumun genel yapısı, bunun içinde maddi birikim, ölçüsüz tüketim gibi şeyleri bulabiliriz. Sosyal medya ve televizyon yayınları aracılığı ile tek tipleştirme ve bilinçsiz özentilik gene Müslümanları etkilemektedir.
Yaşadığımız çağda inanılan dini metinlerin hayat şartlarına çok fazla etki etmediği kanaatindeyim, kısmen de olsa etkisi bazı çevrelerde olmakla beraber.
İnsanların gelecek kaygısı yaşamamalarını sağlayacak bir düzene sahip olması ve toplum olarak belli bir hayat standardını yakalamaları belki maddi birikime aşırı önem verme ve bulduğunda hoyratça tüketmeyi engelleyebilir.
Medya yayınlarının etkisi ise çok daha kolay değiştirilebilir, bilinçli şekilde paralel ve pek çok kaynaktan yararlanma şeklinde birçok yayın takip edilirse belli bir görüşe maruz kalmaktan kurtulunabilir.
Dini metinlerin etkisinin artırılması ise daha nitelikli şekilde bunların öğretilmesi yoluyla olabilir. Yani Arapçasından değil de anlamı anlatılır ise. Tabiî bu durumda dini metinlerin hayata etkisinin menfi veya müspet olma durumu yarı yarıyadır çünkü son kertede yine muhatabı ve onun inandığı metne karşı tavrını ilgilendiren bir durum söz konusu.
Şart-ideal şeklinde ayırmak bence çok doğru değil, şartların değişmesi idealleri de tekrar gözden geçirmeye neden olabiliyor. Bu iki durumun birbiriyle neden sonuç ilişkisi var gibi geliyor.
İlkelerimizi fazla idealize ederek yaşadığımızdan mı yoksa verili şartlar çok kötü olduğundan dolayı mı “şartlar böyle gerekti” mefhumu sıklıkla kullanılıyor? Şartların diktasına bir gerekçe olarak mı yoksa suçu üzerimizden atmak için mi boyun eğiyoruz?
Ağırlıklı olarak verili şartlar çok değiştiği için “şartlar bunu gerektirdi” mefhumunu kullanıyoruz. Ancak bu mefhumu yerli yersiz kullanmanın, bazen yapabileceklerimizi askıya almaya neden olduğu da vakidir.
Şartlar gerçek anlamda hayatın belirleyeni olabilir mi? ’Şartların’ durumu/kişiyi belirlemesi gerçekte neyi ifade ediyor?
Şartlar hayatın belirleyeni olur. Burada tamamen mevcut baskın şartlara teslim olmayı değil, onları dikkate almak gerektiğini düşünüyorum. Hegel’den mealen her birey kendi tarihinin çocuğudur.
Günümüz Müslümanlarının içerisinde bulundukları durumları şartlara mı yoksa başka bir etkene mi dayandırabiliriz? Şartlar tarafından belirlenmek mi söz konusu yoksa ideallerimiz, gerçek ve gerekçeli temelleri olmayan, ütopist olmasından mütevellit, bir müddet sonra şartların koşullandırmasından mı söz edebiliriz?
İdeal dediklerimizin güçlü düşünsel temelinin olmadığını düşünüyorum. Daha çok zahiri bir din anlayışı yaygın ve bunun yanında hamasetle süslenmiş albenili ama altyapısı boş bir tasavvur(?) var diye düşünüyorum. İdeallerden mümkün olanlar bu şekilde bir altyapıda temellendirilebilir. Mümkün olmayanları ise şartlar koşullandıracaktır.
İlgili Yazılar
Soruşturma Abdullah Harmancı, Engin Elman, Hüseyin Akın, Mustafa Ökkeş Evren
1- Kelimeler, tercih edilebilen, seçilebilen bir şey midir? Bir metni oluşturma sürecinde kelimelerle olan münasebetiniz nasıldır?
2- Tanık olduğumuz dönemlerde kaleme alınan metinlere ve konuşma diline bakınca, yarına dair ‘kelimeler ve kavramlar’ açısından bir kaygı havası mı yoksa umut mu daha öne çıkıyor?
3- Hayatımızın parçalarını sayarken sosyal medya ve araçlarına da yer açıyoruz. Hatta bu alana ait kelimeler ve kavramların (story, retweet, timeline, flood vs.) edebi türlerde de artarak kullanıldığını gözlemliyoruz. Bu durumun zihin dünyamızı şekillendirmede nasıl bir rolü olduğunu düşüyorsunuz?