‘Allah Kur’an’ı niçin indirmiştir?’ diye sorana Kur’an cevap veriyor:
“Kitap, yalnız bizden önceki iki topluluğa (Hristiyanlara ve Yahudilere) indirildi, biz ise onların okumasından gerçekten habersizdik.” demeyesiniz diye yahut “Bize de kitap indirilseydi, biz onlardan daha çok doğru yolda olurduk.” demeyesiniz diye (Kur’an’ı indirdik). İşte size de Rabbinizden açık bir delil, hidayet ve rahmet geldi. Kim, Allah’ın âyetlerini yalanlayıp onlardan yüz çevirenden daha zalimdir? Âyetlerimizden yüz çevirenleri, yüz çevirmelerinden ötürü azabın en kötüsüyle cezalandıracağız. (En’âm 156-157)
Allah, insanları bir şeyden haberdar etmek, onlara bir takım emir ve yasaklar getirmek veya onlara bir takım sorumluluklar vermek istediğinde, mutlaka onların anlayacağı bir seviyede bunları bildirir. Onların anlamakta zorlanacağı, kavramakta güçlük çekecekleri bir bildiri bildirmez. Eğer Allah’ın gönderdiği bildiri olan Kur’an-ı Kerim bizim anlayamayacağımız, kavramakta güçlük çektiğimiz bir bildiri ise o zaman Allah’ın bizi Kur’an’la sorumlu tutmasının da adil bir tarafı kalmıyor. Çünkü hem bizim anlayamayacağımız bir kitap gönderiyor hem de bu kitaptan bizi sorumlu tutuyor. Bu durum ise Allah’ın adil olmasıyla çelişen bir durumdur.
Bizim Anadolu kültürümüzün getirisi olan Kur’an anlayışımız, Kur’an’ı anlamaktan ziyade, salt bir okumadan ibarettir. Kur’an’ı okumaya çok önem veririz. Onu okumak için zamanımızın büyük çoğunu ayırırız. Hatta öyle ki Kur’an’a abdestsiz dokunmayız..
Kur’an’ı daima belden yukarı tutarız, elinde Kur’an olan birini gördüğümüz zaman hemen ayağa kalkarız, Cuma akşamları Kur’an okumaya çok önem veririz, mezarlıklara dahi ibret almak için değil Kur’an okumak için gideriz, yaz tatillerinde çocuklara öğretilen dersler içerisinde en çok Kur’an’a ağırlık verilir, Kur’an hafızlığına ve Kur’an hafızlarına çok değer veririz, hatta hemen hemen her Kur’an kursu senede on tane hafız yetiştirir, anneler babalar oturur, evlatlarının Kur’an okumalarını dinler ve ağlamaya başlarlar, güzel sesli biri Kur’an okumaya başladığı zaman herkes bundan etkilenir hatta bazen kendilerine hâkim olamayıp gözyaşı dökenler bile olur.
Bizim bu Kur’an anlayışımıza kuş bakışı baktığımız zaman, Kur’an’a yüzeysel olarak önem noktasında çok şeyler olduğunu görürüz. Fakat olaya biraz Kur’an’ın tasavvuruyla baktığımız zaman, Kur’an’ın bizden istediği beklentinin bu olmadığını görürüz.
Tâhâ suresinin 124, 125 ve 126. ayetlerine baktığımız zaman, Allah’ın bizden Kur’an’a karşı istediği saygının yukarıda ifade edilen saygıdan daha faklı olduğu görülecektir.
Her kim benim zikrimden yüz çevirirse muhakkak ki onun için dünya hayatında dar bir geçim vardır. Ve biz o kişiyi kıyamet gününde kör olarak dirilteceğiz. Kör olarak dirilen kimse diyecek ki rabbim beni ne için kör olarak dirilttin oysa ben dünyada iken her şeyi gören birisiydim. Allah da ona: “Şunun için” diye cevap verecek, “sana mesajlarımız gelmişti de sen onları göz ardı etmiştin ve bugün de aynen öyle göz ardı edileceksin!”
Yukarıdaki ayette geçen zikirden kasıt Kur’an’dır. Yani ayetin anlamı; kim Kur’an’dan yüz çevirirse şeklindedir. Bununla beraber zikir bir şeyi hatırlamak demektir. Buna göre ayetin anlamı, her kim benim bildirdiğim mesajları unutursa, benim hatırlattıklarımdan yüz çevirirse şeklinde olur. Bu ayetten biz, Kur’an’ı unutmamayı, ona sımsıkı sarılmayı anlıyoruz.
Kur’an’ı unutmamak acaba birilerinin dediği gibi Kur’an ayetlerinin Arapça olan metnini unutmamak şeklinde mi? Yoksa Allah’ın bildirmiş olduğu mesajların ne anlama geldiğini unutmamak mı? Yine Allah bizden ona sımsıkı sarılmamızı emrederken acaba onu göğsümüzün üstüne koyarak sıkıca bastırmamızı mı yoksa ondaki hükümleri yerine getirme noktasında gayret etmemizi mi emrediyor?
Allah tasavvuru bozuk olmayan birinin buradaki maksadının yani Allah’ın muradının, Kur’an’ın öğretilerinin unutulmaması ve Kur’an’ı yaşama noktasında ona sımsıkı sarılmamızı emrettiğini anlar.
Yukarıya atıf yapacak olursak, Allah bizim anlayamayacağımız bir kitap gönderip de bizden nasıl onun hükümlerini yerine getirmemizi ve ona sımsıkı bağlanmamızı ister? Ayrıca şu bir kaidedir, her ağzı açılan anlaşılmak ister. Eğer Kur’an’ında ağzı açılmışsa bu demektir ki Kur’an anlaşılmak istiyor ve onu gönderen Rabbimiz onu anlaşılır bir bildiri olarak göndermiştir.
Bilen bir kavim İçin ayetleri açıklanmış, Arapça okunan bir Kitab’dır. (Fussilet 3) Muhakkak ki biz onu anlayasınız diye Arapça bir kitap olarak indirdik. (Yusuf 2)
Klasik müfessirler yukarıda geçen Arapça bir kitap ifadesine şu yorumu yapmışlardır: Kur’an’ın ilk muhatapları Arapça dilini konuşuyorlardı, bundan dolayı Kur’an Arapça olarak indirilmiştir.
Bu klasik yorum doğru olmakla beraber eksik bir yorumdur. Doğrudur, Kur’an’ın ilk muhatapları Arap olduğu için Kur’an onların dilinde inmiştir. Ama eksik olan yorum da şudur ki Araplar, anladıkları dile Arabî, anlamadıkları dile ise Acemî diyorlardı. Bu anlamda yukarıdaki Arapça bir kitap ifadesinden kasıt da şudur: Sizin anladığınız bir kitap gelmiştir. Dolayısıyla Kur’an’ı Arapça olarak indirdik diye geçen bütün yerlerin anlamı; ‘anlaşılır’ demektir. Yani size anlaşılır bir dil ile indirdik bu kitabı denilmek isteniyor. Ondan ziyade, Kur’an’ın Arapça olarak indirilmesi; Allah insanların konuştuğu bir dilde Kur’an’ı indirmiştir, anlamına gelir.
Kur’an’ın anlaşılır bir kitap olduğunu gösteren başka ayetler de mevcuttur. Bunlardan bir kaçı…
İşte bu (Kur’an), kendisiyle uyarılsınlar, Allah’ın ancak bir tek ilah olduğunu bilsinler ve akıl sahipleri iyice düşünüp öğüt alsınlar diye insanlara (gönderilmiş) bir bildiridir. (İbrahim 52)
And olsun biz Kur’an’ı, anlaşılıp öğüt alınması için kolaylaştırdık. O halde düşünüp öğüt alan yok mu? (Kamer 32)
(Ey Resulüm!) Biz, sana bu kitabı (Kur’ân’ı) sırf hakkında ihtilafa düştükleri şeyi insanlara açıklaman için ve iman edecek topluma bir hidayet, bir rahmet olsun diye indirdik. (Nahl 64)
(Ey Muhammed!) Biz Kur’ân’ı senin dilin üzere kolaylaştırdık ki, onunla Allah’tan korkup sakınanları müjdeleyesin, inat edenleri de korkutasın! (Meryem 97)
Yukarıdaki ayetlere bakıldığında iki şey ön plana çıkmıştır. Bunlardan birincisi Kur’an’ın anlaşılır bir kitap olduğu, ikincisinin ise Kur’an’ın bir uyarı olduğudur.
Bir komutan, bir askeri birliğe bir bildiri gönderiyor. Göndermiş olduğu bildiri, onlara düşman hakkında bilgi veriyor ve onların tedbir almasını söylüyor. Bu bildiri askeri birliğine geldiği zaman, bu bildiriyi defalarca okuyorlar ama hiçbir şey anlamıyorlar.
Şimdi bu misal üzerinde biraz düşünelim.
Birincisi bildiriyi gönderen komutan bir tehlikeyi haber veriyor. Onlara ne yapmaları gerektiğini ne yapmamaları gerektiğini haber veriyor. İkincisi bu bildiriyi defalarca okumalarına rağmen tehlikeyi anlayamıyorlar.
Şimdi ayetler ışığında düşünelim. Allah bize bir bildiri gönderdi. Bu bildiride bize bir tehlikeden bahsediyor. Bizler bu bildiriyi defalarca okuyoruz ama ne anlama geldiğini bilmiyoruz. Bizim o bildiriyi defalarca okumamız bizi ileride bekleyen tehlikeden koruyacak mıdır?
Cevap, tabiî ki hayır!
Bizim anlamadığımız bu bildiriyi defalarca okumamız, onu ezberlememiz ve sürekli onu birbirimize okumamız bizi o tehlikeden kurtarmıyor. Bizi o tehlikeden kurtaracak tek bir çare var o da bu bildiriyi anlamak. Eğer bildiriyi anlarsak tehlikeyi görürüz, anlarız ve tedbirimizi ona göre alırız.
Bu anlamda düşündüğümüz zaman şu sonuca varıyoruz.
Kur’an anlaşılmaz bir kitap değildir. Tam aksine herkesin okuyup anlayacağı bir kitaptır.
İleride bizi bekleyen çetin bir hesap var ve bizim bu hesaptan kurtulmamız için onu okumaya bağlı değil anlamaya bağlı düşünmemiz gerekmektedir.
Rabbimiz defalarca uyarıda bulunuyor. Bizim anlamayacağımız bir kitap gönderip de bizi uyarması saçma olur.
Bu Kur’an çok mübarek bir kitaptır. Onu sana indirdik ki ayetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar. (Sâd 29)
Bu ayet, Kur’an’ın anlamını anlamaya çalışmanın farz olduğuna, yine Kur’an’ı tane tane okumanın, süratli bir şekilde okumaktan daha faziletli olduğuna delildir. Çünkü süratli bir şekilde okunduğunda ayetlerde ne anlatıldığını anlamaya çalışmak mümkün olmaz. Kur’an’ı anlamayı, üzerinde düşünmeyi, kıssalardan ders çıkarmayı emreden daha pek çok ayet vardır. Kur’an’ı kutsallaştırdığı iddiasıyla inananlarla Kur’an arasına perde çekmeye çalışan ve Kur’an’ı anlamaya çalışanları neredeyse din dışı ilan edecek kadar ileri gidenler acaba Müslümanları müşrikler kadar yetenekli saymıyorlar mı ki yüce Allah, müşrikleri Kur’an’ı anlamaya ve ayetleri üzerinde düşünmeye davet ettiği halde (Nisa 82, Muhammed 24) Müslümanların Kur’an’ı anlamaya çalışmalarını haddi aşmak olarak görüyor, onların buna ehil olmadıklarını ileri sürüp tefsir dersi yapanlara; bu dersi bırakın, fıkıh okuyun veya Kur’an’la uğraşmak herkesin haddine değil, diyerek Müslümanları Kur’an’dan uzaklaştırmaya çalışıyorlar?
Hâlbuki Kur’an, anlaşılması kolay bir kitaptır. And olsun ki biz Kur’an’ı öğüt almak için kolaylaştırdık. Düşünüp öğüt alan yok mu? (Kamer 17)
Günümüzde Kur’an’ı anlama çabasından çok, hiç mânâsını bilmeden ezberleme gayretinin yaygınlaşması ne gariptir. Bunlara İbn Mesud’un şu sözlerini hatırlatmak istiyoruz: Kur’an hafızının Kur’an’ın ahkâmını bilmesi gerekir. Böylece Allah’ın kendisine ne emrettiğini anlar, Allah’ın muradını da anlar. Okuduğundan yararlanır ve onunla amel eder. Kur’an hafızının Allah’ın emirlerini ezber okuyup da anlamaması ne çirkindir. Anlamadığıyla nasıl amel edebilir. Okuduklarından ne kastedildiği kendisine sorulduğunda cevap verememesi ne çirkindir. Böyle biri kitap yüklenmiş merkepten farksızdır. Kur’an okumaktan kasıt, sözcüklerini papağan gibi tekrar etmek, harflerin mahreçleri üzerinde durmak, nağme ve ahenkle okumaktan önce onu anlamak ve gereğince amel etmek olmalıdır.
Basra valisi Ebu Musa el-Eş’ari, Halife Ömer’e, Basra’da birçok kişinin Kur’an’ı ezberlediğini ve Beyt’ul-Mal’dan bunlara yardım edilmesini istedi. Ertesi yıl, Ebu Musa, Kur’an’ı ezberleyenlerin kat kat çoğaldığını ve bunlara da yardım yapılmasını isteyince Ömer şöyle dedi: “Onları kendi halleriyle baş başa bırak! Korkarım ki insanlar Kur’an’ı ezberlemekle uğraşır fakat onu anlama işini terk ederler.”
İbn Mesud rivayet ediyor: “Bize on ayet nazil olurdu, biz bir ayeti ezberler, onu anlar ve yaşardık, ardından diğer ayetlere geçerdik.”
Abdullah İbn Ömer, Bakara süresini sekiz yılda ezberlemiştir. İbn Ömer’in bu kadar uzun zamanda ezberlemesinin hikmeti; onu anlaya anlaya, düşünerek ve yaşayarak ezberlemesindendir.
Rasulullah vefat ettiğinde Kur’an’ın tamamını ezbere bilenlerin sayısı iki elin parmak sayısını geçmemişti. Bizler bu rivayetlere baktığımız zaman sahabelerin Kur’an tasavvurunun şu şekilde şekillendiğini görüyoruz.
Onların, Kur’an’ı ezbere dayalı değil, anlamaya dayalı bir metotları vardı.
Onlar Kur’an’ı ezbere bilmek için değil; onu yaşamak için anlıyorlardı.
Onlar Kur’an’ı daima hayatlarına bir rehber yapmışlardır. Adeta vahiy ile büyümüşlerdi.
Gazzali der ki: Bir padişah vezirine mektup gönderip ondan bir takım işleri yapmasını ister. Vezir padişahın göndermiş olduğu mektubu defalarca okur ama anlamadığı için padişahın emrini yerine getiremez. Sizce o vezir padişah tarafından verilecek cezayı hak etmemiş midir?
Aynı şekilde Rabbimiz Allah bizden bir takım işler yapmamızı istiyor. Biz de rabbimizin bu isteklerini defalarca okur fakat anlamazsak, anlamadığımız için de Rabbimizin emrini yerine getirmezsek, o zaman biz de padişahın veziri gibi cezayı hak etmiş olmaz mıyız?
Allah’ın emirlerini yerine getirmek için, yasaklarından kaçınmak için, Allah’ın ne söylediğini anlamak gerekir.
Namaz, oruç, zekât, hac, cihad; bunların hepsi farzdır. Kur’an’ı anlamak da farzdır. Çünkü Kur’an’ı anlamadığımız zaman bu emirleri doğru bir şekilde yerine getiremeyiz.
Namaz, oruç, hac, zekât, cihad; bunları yapmamak günahtır. Kur’an’ı anlamamak da günahtır.
Bu anlamda Kur’an okumasını öğrenmek farz değil; anlamak farzdır. Kur’an okumasını bilmemek günah değil; Kur’an’ı anlamamak günahtır.
Rabbim hepimize Kur’an’ı anlayan bir akıl ve kalp nasip etsin! (ÂMİN)
Yaratılmış olanı Yaratıcıdan ayıran en temel özelliklerden biri de sınırlı ve sonlu olma durumudur. Bir varlık hâline gelme durumunun söz konusu olması her daim soyut ya da somut sınırların çizilmesiyle mümkün olur. Çünkü sınırsızlık ya da sonsuzluk aslında bir çeşit yokluk formu olarak da düşünülebilir; bu sebeple bu hikâye aynı zamanda yokluktan varlığa, ademden Âdem’e geçiş hikâyesidir.
Pek çok yaklaşım ilk insan, ilk toplum ve ilk(el) devlet organizasyonu gibi evrimci bir paradigma ile tanımlama yapsa da bilinen tarihi bilgide devlet mefhumu neredeyse insan ile yaşıt durumdadır. Tarihte pek çok devlet bugün anlaşılan aşkın bir yapıda olmasa da siyasal bir organizasyon olarak her daim varlığını devam ettirmiştir.
Gündelik dil felsefesinin yapıldığı döneme “İkinci Analiz Dönemi” denir. Gündelik dil filozofları biçimsel dilin analizleriyle değil; doğal dillerle ilgilenmiştir. Kuşkusuz gündelik dil filozoflarından bazıları analizlerinde biçimsel dili de kullanmışlardır. Ancak bu analizler çok azdır.
İslam’a göre tevhid olmadan, vahye dayanmadan bütüncül ve sahici adaletin sağlanması mümkün değildir. Adalet; hikmet, şecaat ve iffet faziletlerinin gerçekleşmesi ile kazanılan ve bunların üçünü de içine alan dördüncü temel fazilettir,
İslâm coğrafyasında husule gelmiş iki türlü kekemelik mevcuttur. Birincisi; Müslüman ilim zihninin taşlaşması neticesinde düşünsel üretimini sonlandırması, ikincisi ise; birincisine bağlı olarak kendisi dışında üretilmiş her türden çıktılara göre kendisini, süreli/sürekli konumlandırma reaksiyonudur. Özellikle ve öncelikle Amerika Birleşik Devletleri, ihtiyaç duyduğu dönemlerde düşünce kuruluşlarına (daha doğrusu düşünce fabrikalarına) muhtelif içeriklere sahip “tezler sipariş ederler.” Bu …
Kur’an’ı Anlamak Farzdır
‘Allah Kur’an’ı niçin indirmiştir?’ diye sorana Kur’an cevap veriyor:
“Kitap, yalnız bizden önceki iki topluluğa (Hristiyanlara ve Yahudilere) indirildi, biz ise onların okumasından gerçekten habersizdik.” demeyesiniz diye yahut “Bize de kitap indirilseydi, biz onlardan daha çok doğru yolda olurduk.” demeyesiniz diye (Kur’an’ı indirdik). İşte size de Rabbinizden açık bir delil, hidayet ve rahmet geldi. Kim, Allah’ın âyetlerini yalanlayıp onlardan yüz çevirenden daha zalimdir? Âyetlerimizden yüz çevirenleri, yüz çevirmelerinden ötürü azabın en kötüsüyle cezalandıracağız. (En’âm 156-157)
Allah, insanları bir şeyden haberdar etmek, onlara bir takım emir ve yasaklar getirmek veya onlara bir takım sorumluluklar vermek istediğinde, mutlaka onların anlayacağı bir seviyede bunları bildirir. Onların anlamakta zorlanacağı, kavramakta güçlük çekecekleri bir bildiri bildirmez. Eğer Allah’ın gönderdiği bildiri olan Kur’an-ı Kerim bizim anlayamayacağımız, kavramakta güçlük çektiğimiz bir bildiri ise o zaman Allah’ın bizi Kur’an’la sorumlu tutmasının da adil bir tarafı kalmıyor. Çünkü hem bizim anlayamayacağımız bir kitap gönderiyor hem de bu kitaptan bizi sorumlu tutuyor. Bu durum ise Allah’ın adil olmasıyla çelişen bir durumdur.
Kur’an’ı daima belden yukarı tutarız, elinde Kur’an olan birini gördüğümüz zaman hemen ayağa kalkarız, Cuma akşamları Kur’an okumaya çok önem veririz, mezarlıklara dahi ibret almak için değil Kur’an okumak için gideriz, yaz tatillerinde çocuklara öğretilen dersler içerisinde en çok Kur’an’a ağırlık verilir, Kur’an hafızlığına ve Kur’an hafızlarına çok değer veririz, hatta hemen hemen her Kur’an kursu senede on tane hafız yetiştirir, anneler babalar oturur, evlatlarının Kur’an okumalarını dinler ve ağlamaya başlarlar, güzel sesli biri Kur’an okumaya başladığı zaman herkes bundan etkilenir hatta bazen kendilerine hâkim olamayıp gözyaşı dökenler bile olur.
Bizim bu Kur’an anlayışımıza kuş bakışı baktığımız zaman, Kur’an’a yüzeysel olarak önem noktasında çok şeyler olduğunu görürüz. Fakat olaya biraz Kur’an’ın tasavvuruyla baktığımız zaman, Kur’an’ın bizden istediği beklentinin bu olmadığını görürüz.
Tâhâ suresinin 124, 125 ve 126. ayetlerine baktığımız zaman, Allah’ın bizden Kur’an’a karşı istediği saygının yukarıda ifade edilen saygıdan daha faklı olduğu görülecektir.
Her kim benim zikrimden yüz çevirirse muhakkak ki onun için dünya hayatında dar bir geçim vardır. Ve biz o kişiyi kıyamet gününde kör olarak dirilteceğiz. Kör olarak dirilen kimse diyecek ki rabbim beni ne için kör olarak dirilttin oysa ben dünyada iken her şeyi gören birisiydim. Allah da ona: “Şunun için” diye cevap verecek, “sana mesajlarımız gelmişti de sen onları göz ardı etmiştin ve bugün de aynen öyle göz ardı edileceksin!”
Yukarıdaki ayette geçen zikirden kasıt Kur’an’dır. Yani ayetin anlamı; kim Kur’an’dan yüz çevirirse şeklindedir. Bununla beraber zikir bir şeyi hatırlamak demektir. Buna göre ayetin anlamı, her kim benim bildirdiğim mesajları unutursa, benim hatırlattıklarımdan yüz çevirirse şeklinde olur. Bu ayetten biz, Kur’an’ı unutmamayı, ona sımsıkı sarılmayı anlıyoruz.
Kur’an’ı unutmamak acaba birilerinin dediği gibi Kur’an ayetlerinin Arapça olan metnini unutmamak şeklinde mi? Yoksa Allah’ın bildirmiş olduğu mesajların ne anlama geldiğini unutmamak mı? Yine Allah bizden ona sımsıkı sarılmamızı emrederken acaba onu göğsümüzün üstüne koyarak sıkıca bastırmamızı mı yoksa ondaki hükümleri yerine getirme noktasında gayret etmemizi mi emrediyor?
Allah tasavvuru bozuk olmayan birinin buradaki maksadının yani Allah’ın muradının, Kur’an’ın öğretilerinin unutulmaması ve Kur’an’ı yaşama noktasında ona sımsıkı sarılmamızı emrettiğini anlar.
Yukarıya atıf yapacak olursak, Allah bizim anlayamayacağımız bir kitap gönderip de bizden nasıl onun hükümlerini yerine getirmemizi ve ona sımsıkı bağlanmamızı ister? Ayrıca şu bir kaidedir, her ağzı açılan anlaşılmak ister. Eğer Kur’an’ında ağzı açılmışsa bu demektir ki Kur’an anlaşılmak istiyor ve onu gönderen Rabbimiz onu anlaşılır bir bildiri olarak göndermiştir.
Bilen bir kavim İçin ayetleri açıklanmış, Arapça okunan bir Kitab’dır. (Fussilet 3) Muhakkak ki biz onu anlayasınız diye Arapça bir kitap olarak indirdik. (Yusuf 2)
Klasik müfessirler yukarıda geçen Arapça bir kitap ifadesine şu yorumu yapmışlardır: Kur’an’ın ilk muhatapları Arapça dilini konuşuyorlardı, bundan dolayı Kur’an Arapça olarak indirilmiştir.
Bu klasik yorum doğru olmakla beraber eksik bir yorumdur. Doğrudur, Kur’an’ın ilk muhatapları Arap olduğu için Kur’an onların dilinde inmiştir. Ama eksik olan yorum da şudur ki Araplar, anladıkları dile Arabî, anlamadıkları dile ise Acemî diyorlardı. Bu anlamda yukarıdaki Arapça bir kitap ifadesinden kasıt da şudur: Sizin anladığınız bir kitap gelmiştir. Dolayısıyla Kur’an’ı Arapça olarak indirdik diye geçen bütün yerlerin anlamı; ‘anlaşılır’ demektir. Yani size anlaşılır bir dil ile indirdik bu kitabı denilmek isteniyor. Ondan ziyade, Kur’an’ın Arapça olarak indirilmesi; Allah insanların konuştuğu bir dilde Kur’an’ı indirmiştir, anlamına gelir.
Kur’an’ın anlaşılır bir kitap olduğunu gösteren başka ayetler de mevcuttur. Bunlardan bir kaçı…
İşte bu (Kur’an), kendisiyle uyarılsınlar, Allah’ın ancak bir tek ilah olduğunu bilsinler ve akıl sahipleri iyice düşünüp öğüt alsınlar diye insanlara (gönderilmiş) bir bildiridir. (İbrahim 52)
And olsun biz Kur’an’ı, anlaşılıp öğüt alınması için kolaylaştırdık. O halde düşünüp öğüt alan yok mu? (Kamer 32)
(Ey Resulüm!) Biz, sana bu kitabı (Kur’ân’ı) sırf hakkında ihtilafa düştükleri şeyi insanlara açıklaman için ve iman edecek topluma bir hidayet, bir rahmet olsun diye indirdik. (Nahl 64)
(Ey Muhammed!) Biz Kur’ân’ı senin dilin üzere kolaylaştırdık ki, onunla Allah’tan korkup sakınanları müjdeleyesin, inat edenleri de korkutasın! (Meryem 97)
Yukarıdaki ayetlere bakıldığında iki şey ön plana çıkmıştır. Bunlardan birincisi Kur’an’ın anlaşılır bir kitap olduğu, ikincisinin ise Kur’an’ın bir uyarı olduğudur.
Bir komutan, bir askeri birliğe bir bildiri gönderiyor. Göndermiş olduğu bildiri, onlara düşman hakkında bilgi veriyor ve onların tedbir almasını söylüyor. Bu bildiri askeri birliğine geldiği zaman, bu bildiriyi defalarca okuyorlar ama hiçbir şey anlamıyorlar.
Şimdi bu misal üzerinde biraz düşünelim.
Birincisi bildiriyi gönderen komutan bir tehlikeyi haber veriyor. Onlara ne yapmaları gerektiğini ne yapmamaları gerektiğini haber veriyor. İkincisi bu bildiriyi defalarca okumalarına rağmen tehlikeyi anlayamıyorlar.
Şimdi ayetler ışığında düşünelim. Allah bize bir bildiri gönderdi. Bu bildiride bize bir tehlikeden bahsediyor. Bizler bu bildiriyi defalarca okuyoruz ama ne anlama geldiğini bilmiyoruz. Bizim o bildiriyi defalarca okumamız bizi ileride bekleyen tehlikeden koruyacak mıdır?
Cevap, tabiî ki hayır!
Bizim anlamadığımız bu bildiriyi defalarca okumamız, onu ezberlememiz ve sürekli onu birbirimize okumamız bizi o tehlikeden kurtarmıyor. Bizi o tehlikeden kurtaracak tek bir çare var o da bu bildiriyi anlamak. Eğer bildiriyi anlarsak tehlikeyi görürüz, anlarız ve tedbirimizi ona göre alırız.
Bu anlamda düşündüğümüz zaman şu sonuca varıyoruz.
Bu Kur’an çok mübarek bir kitaptır. Onu sana indirdik ki ayetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar. (Sâd 29)
Bu ayet, Kur’an’ın anlamını anlamaya çalışmanın farz olduğuna, yine Kur’an’ı tane tane okumanın, süratli bir şekilde okumaktan daha faziletli olduğuna delildir. Çünkü süratli bir şekilde okunduğunda ayetlerde ne anlatıldığını anlamaya çalışmak mümkün olmaz. Kur’an’ı anlamayı, üzerinde düşünmeyi, kıssalardan ders çıkarmayı emreden daha pek çok ayet vardır. Kur’an’ı kutsallaştırdığı iddiasıyla inananlarla Kur’an arasına perde çekmeye çalışan ve Kur’an’ı anlamaya çalışanları neredeyse din dışı ilan edecek kadar ileri gidenler acaba Müslümanları müşrikler kadar yetenekli saymıyorlar mı ki yüce Allah, müşrikleri Kur’an’ı anlamaya ve ayetleri üzerinde düşünmeye davet ettiği halde (Nisa 82, Muhammed 24) Müslümanların Kur’an’ı anlamaya çalışmalarını haddi aşmak olarak görüyor, onların buna ehil olmadıklarını ileri sürüp tefsir dersi yapanlara; bu dersi bırakın, fıkıh okuyun veya Kur’an’la uğraşmak herkesin haddine değil, diyerek Müslümanları Kur’an’dan uzaklaştırmaya çalışıyorlar?
Hâlbuki Kur’an, anlaşılması kolay bir kitaptır. And olsun ki biz Kur’an’ı öğüt almak için kolaylaştırdık. Düşünüp öğüt alan yok mu? (Kamer 17)
Günümüzde Kur’an’ı anlama çabasından çok, hiç mânâsını bilmeden ezberleme gayretinin yaygınlaşması ne gariptir. Bunlara İbn Mesud’un şu sözlerini hatırlatmak istiyoruz: Kur’an hafızının Kur’an’ın ahkâmını bilmesi gerekir. Böylece Allah’ın kendisine ne emrettiğini anlar, Allah’ın muradını da anlar. Okuduğundan yararlanır ve onunla amel eder. Kur’an hafızının Allah’ın emirlerini ezber okuyup da anlamaması ne çirkindir. Anlamadığıyla nasıl amel edebilir. Okuduklarından ne kastedildiği kendisine sorulduğunda cevap verememesi ne çirkindir. Böyle biri kitap yüklenmiş merkepten farksızdır. Kur’an okumaktan kasıt, sözcüklerini papağan gibi tekrar etmek, harflerin mahreçleri üzerinde durmak, nağme ve ahenkle okumaktan önce onu anlamak ve gereğince amel etmek olmalıdır.
Basra valisi Ebu Musa el-Eş’ari, Halife Ömer’e, Basra’da birçok kişinin Kur’an’ı ezberlediğini ve Beyt’ul-Mal’dan bunlara yardım edilmesini istedi. Ertesi yıl, Ebu Musa, Kur’an’ı ezberleyenlerin kat kat çoğaldığını ve bunlara da yardım yapılmasını isteyince Ömer şöyle dedi: “Onları kendi halleriyle baş başa bırak! Korkarım ki insanlar Kur’an’ı ezberlemekle uğraşır fakat onu anlama işini terk ederler.”
İbn Mesud rivayet ediyor: “Bize on ayet nazil olurdu, biz bir ayeti ezberler, onu anlar ve yaşardık, ardından diğer ayetlere geçerdik.”
Abdullah İbn Ömer, Bakara süresini sekiz yılda ezberlemiştir. İbn Ömer’in bu kadar uzun zamanda ezberlemesinin hikmeti; onu anlaya anlaya, düşünerek ve yaşayarak ezberlemesindendir.
Rasulullah vefat ettiğinde Kur’an’ın tamamını ezbere bilenlerin sayısı iki elin parmak sayısını geçmemişti. Bizler bu rivayetlere baktığımız zaman sahabelerin Kur’an tasavvurunun şu şekilde şekillendiğini görüyoruz.
Gazzali der ki: Bir padişah vezirine mektup gönderip ondan bir takım işleri yapmasını ister. Vezir padişahın göndermiş olduğu mektubu defalarca okur ama anlamadığı için padişahın emrini yerine getiremez. Sizce o vezir padişah tarafından verilecek cezayı hak etmemiş midir?
Aynı şekilde Rabbimiz Allah bizden bir takım işler yapmamızı istiyor. Biz de rabbimizin bu isteklerini defalarca okur fakat anlamazsak, anlamadığımız için de Rabbimizin emrini yerine getirmezsek, o zaman biz de padişahın veziri gibi cezayı hak etmiş olmaz mıyız?
Allah’ın emirlerini yerine getirmek için, yasaklarından kaçınmak için, Allah’ın ne söylediğini anlamak gerekir.
Namaz, oruç, zekât, hac, cihad; bunların hepsi farzdır. Kur’an’ı anlamak da farzdır. Çünkü Kur’an’ı anlamadığımız zaman bu emirleri doğru bir şekilde yerine getiremeyiz.
Namaz, oruç, hac, zekât, cihad; bunları yapmamak günahtır. Kur’an’ı anlamamak da günahtır.
Bu anlamda Kur’an okumasını öğrenmek farz değil; anlamak farzdır. Kur’an okumasını bilmemek günah değil; Kur’an’ı anlamamak günahtır.
Rabbim hepimize Kur’an’ı anlayan bir akıl ve kalp nasip etsin! (ÂMİN)
İlgili Yazılar
Günah ve Tövbe İlişkisine Sınır Kavramı Üzerinden Varoluşsal Bir Bakış
Yaratılmış olanı Yaratıcıdan ayıran en temel özelliklerden biri de sınırlı ve sonlu olma durumudur. Bir varlık hâline gelme durumunun söz konusu olması her daim soyut ya da somut sınırların çizilmesiyle mümkün olur. Çünkü sınırsızlık ya da sonsuzluk aslında bir çeşit yokluk formu olarak da düşünülebilir; bu sebeple bu hikâye aynı zamanda yokluktan varlığa, ademden Âdem’e geçiş hikâyesidir.
İnsanın Laneti ve Hikmeti Arasında Devletin Modern Hali
Pek çok yaklaşım ilk insan, ilk toplum ve ilk(el) devlet organizasyonu gibi evrimci bir paradigma ile tanımlama yapsa da bilinen tarihi bilgide devlet mefhumu neredeyse insan ile yaşıt durumdadır. Tarihte pek çok devlet bugün anlaşılan aşkın bir yapıda olmasa da siyasal bir organizasyon olarak her daim varlığını devam ettirmiştir.
Gündelik Dil Felsefesi
Gündelik dil felsefesinin yapıldığı döneme “İkinci Analiz Dönemi” denir. Gündelik dil filozofları biçimsel dilin analizleriyle değil; doğal dillerle ilgilenmiştir. Kuşkusuz gündelik dil filozoflarından bazıları analizlerinde biçimsel dili de kullanmışlardır. Ancak bu analizler çok azdır.
İnsan Odaklı Bir Yönetim Anlayışı
İslam’a göre tevhid olmadan, vahye dayanmadan bütüncül ve sahici adaletin sağlanması mümkün değildir. Adalet; hikmet, şecaat ve iffet faziletlerinin gerçekleşmesi ile kazanılan ve bunların üçünü de içine alan dördüncü temel fazilettir,
Kekeme Adına Konuşmak / Kekemeyi Akıcı Konuşturmamak; Ismarlama Tartışma Metinlerinin Düşünsel Manipülasyon Araçsallığı
İslâm coğrafyasında husule gelmiş iki türlü kekemelik mevcuttur. Birincisi; Müslüman ilim zihninin taşlaşması neticesinde düşünsel üretimini sonlandırması, ikincisi ise; birincisine bağlı olarak kendisi dışında üretilmiş her türden çıktılara göre kendisini, süreli/sürekli konumlandırma reaksiyonudur. Özellikle ve öncelikle Amerika Birleşik Devletleri, ihtiyaç duyduğu dönemlerde düşünce kuruluşlarına (daha doğrusu düşünce fabrikalarına) muhtelif içeriklere sahip “tezler sipariş ederler.” Bu …