Cümle ümmet-i İslam’ın gözü aydın, farklı düşündüğü için bir insanı daha, teolojik bir farklı yorumu daha linç ederek istifa etmesine vesile olduk. Linçin şehvet düzeyi, kışkırtma kat sayısı o kadar yüksekti ki sosyal medyada küfrün, hakaretin, tehdidin binlercesi, onlarca saat sürdü. Herhangi bir ibadetinde erişemediği iştiyakı bir insanı linç etmek için kullanan “biz”ler, “insanlıktan çıkma başarımıza” bir yenisini daha eklemiş bulunuyoruz. Çünkü o, “Mürcie, Mu’tezile, Tanrı tanımaz, modern, post-modern, panteist, deist, Batı ajanı, İslam düşmanı” ve benzeri nice “öteki” sıfatların sahibiydi. Bu yüzden her “öteki” gibi yok edilmesi gerekiyordu ve “çok şükür” bütün ahlâki sınırların ötesine geçerek bunu da başarabildik. Söylediği sözün ilmi karşılığını sorgulamayı bırakın, ailesi, hanımı, çocuğu, annesi, babası var demedik, dünyayı da dar ettik hepsine. Çünkü “biz” olmak bireysel sorumlukların yok olması konforunu sağlıyordu. “Ben”liklerin yok olması üzerine inşa edilmiş “biz”ler tarih boyunca da böyle davranmıştı. Öyle ya bundan sonra da biri haşa farklı düşünürse, “biz”in linç şehvetinin sınırlarını bilmeli. Her şeye rağmen farklı düşünmek isteyen biri mi var, düşünsün, ama içinden. İçine sığmıyorsa, küçük ve kapalı grubun içinden söylesin. Medyatik mi oldu, o zaman da dilini, bazıları gibi kırk kat eğerek, “diyorlar”, “demişler” şeklinde ifadelerle kendini beyan etsin. Aksi takdirde kamusal alana çıkıp, üstelik kendi olarak, zaten “biz” olmanın verdiği ilmi sorumsuzluk ve derinde bir yerde bu yüzden güvenmediğimiz dinimizin bir alanına laf edip kafa karıştıranın cezası nedir bilinmeli. Ceza, verilenden çok geride kalana, ihtimal dâhilinde olana verilmiş bir gözdağı, caydırma yöntemidir. Bu yüzden içerik ve üslup olarak “biz”im faşist, otoriter ve totaliter zihinlerimizin dışında bir üslup ya da muhteva beyan etmek zinhar yasaktır, duyanlar duymayanlara aktarsın. Bir kavme olan düşmanlığımız “biz”i linç etmekten alıkoyamazdı zaten.
Bu sarkastik çığlık denemesinden sonra sonucuna şahit olunan, eleştiri derken bile naif kalan, bu ve benzer “eleştiri” kültürünün eleştiriye tâbi tutulması, yüksek sesle dillendirilmesi aciliyet ve hayatiyet arz etmektedir. Kolektif narsizmin en yoğun göründüğü alan “biz” duygusunun bir nefrete yönlendirilmesi sürecinde olduğuna da şahit olunmuş oldu. Sözlük anlamıyla “bir insanı, bir eseri, bir konuyu doğru ve yanlış yanlarını bulup göstermek amacıyla yapılan inceleme işi” olarak tanımlanan eleştiri, Arapça tenkid kavramıyla aynı anlamı ihtiva etmekte ve linç kavramıyla ayrışmaktadır. Çünkü linç, en naif ve sözlük anlamıyla; “birden çok kimsenin kendilerine göre suç olan bir davranışından ötürü birini, yasa dışı ve yargılamasız olarak öldürmesi, yok etmek girişimi” olarak tanımlanmaktadır. Eleştiri, bir yanıyla ilmî bir gayret olarak tanımlanabilecekken, linç ise, bir cinnet halidir. Eleştiride her ilmî yaklaşımda olması gereken, usûl, esas ve amaç bağlamları oldukça önemlidir. Amaç bir insanı yok etmekse bu, eleştiri değil; linçin tanımına girmektedir. Amaç yok etmek değil; usûl saldırı tarzında ise de aynı durum geçerlidir. Esas bahsinde ise ilmi bir karşılık verme meselesine gelindiğinde, önünde tumturaklı akademik unvanları olan, hoca, âlim diye tanımlanan insanların bile linçin şehvetine nasıl kapıldıkları, sonrasında tekzip yayınlasalar bile, linç şehvetleriyle çırılçıplak göründükleri unutulmamalıdır. Eleştiri bilinç haliyken; linç “bir kereden bir şey olmaz” diye başlanan madde bağımlılığının şuursuzluğudur. Aslında her yanlış bir kere yapılarak kendine meşruiyet alanı bulmakta, normalleşmekte, sıradanlaşmaktadır.
Türkiye toplumunda eleştiri libasına bürünmüş bu linç kültürü ilk defa bu olayla mı meydana geldi, yoksa hâlihazırda kamusal alanda görünür olmadan da herkes kendi mahallesinde bu linçi devam mı ettiriyor, sorunun cevabı maalesef ikinci kısım. Çünkü Müslüman olma iddiasında olan insanlar arasında rabbini kendi kışkırtılmış şehvetinin tetikçisi olarak görmek ilk olmadığı gibi istisnai bir durumda değildir. Çok uzağa gitmeden “Arap Baharı” meselesinde, münhasıran Suriye iç savaşında alınan tavırlar ve “öteki”nin ne söylediğini umursamadan kendi “ilahi zihni” ile yaptıkları açıklamaları “o olay öyle olmayabilir”, “sanki böyle bir açıklamada mümkün” diyenlerin “tecavüzcü, çocuk katillerinin destekçisi, ajan” ilan edilmesi çok da geçmiş değildir. Uluslararası aktörleri göz önüne alarak, Esed’in zulmünü de göz ardı etmeden, içerideki karşıtların hatalarını da hesaba katarak konuşan insanlara yapılan hakaretler, “ya benimsin ya kara toprağın” kıvamındaki yorumlarla linç kültürü kendini yine ve yeniden görünür kılmıştı.
Türkiye toplumunda eleştiri libası giyen, linç davranış kalıplarına sahip cinnet hali sadece bir takım Müslümanların davranış tekeli değildir. Umumun ortak malı, toplumsal olarak en çok benzeşilen yanlardandır.
Liberallerin sosyalistleri insan değil de bir canavar, makine gibi görmeleri, bu duruma misli ile mukabele eden sosyalistlerin, liberalleri ideolojik bir yaklaşımdan ziyade sürekli birilerinin ajanı olarak görmeleri vaka-i adiyedendir. Muhafazakârların, Türkiye solcularına, diğer bir ifadeyle Kemalistlere sadece asker ile ülkeyi tepelemeye çalıştıkları minvalindeki kanaatlerle, Kemalistlerin bu ülkede dini hassasiyeti olan insanları Orta Doğu’da bir yere gönderme fantezisi herkesin malûmudur. Aslında iç tutarlılık bağlamında bu üslupta yanlış olabilir. Kemalist, muhafazakâr, solcu, liberal diye tanımlamak kendi içinde tutarsızlık gibi görünse de durumun resmini çekebilmek adına bu kodları kullanmak bir mecburiyettir.
İdeolojilerin kör ettiği benliklerin bir sonraki adımı “kadına şiddet” olgusudur. Bu konu da bazı tabular nedeniyle, etraflıca tartışılma imkânı bulamıyor. Erkek şiddetinin diğer bir ifadeyle kadına şiddetin eleştirisinin eleştirisini yapmak önem arz etmektedir. Toplumsal bir olayı meydana getiren nedenler incelenmeden sadece slogan-perverlerin işine yarayan bir üslup ve mantıkla tartışmak çözüm değil çözümsüzlük getirecektir. Yeni toplumsal çatışma alanı erkek ve kadının çatışması olacak, kadına karşı, kadının zıddı olarak erkek tanımlanacak ve bu iki cinsiyet, bu iki fıtrat ideolojik başka iki koda dönüşecektir. Kadına şiddet üzerine yapılan en az doktora düzeyindeki çalışmalar incelendiğinde, kadının uyguladığı şiddet miktarının, kadının maruz kaldığı şiddetle aynı oranda çıkması kimsenin özellikle dikkatini çekmemektedir. Hatta bir doktora tez savunmasında erkeğin kadın tarafından maruz kaldığı şiddete bir kadın profesörün “keşke öyle olsa, ama inanmıyorum” sözleri bu çalışmanın yazarının kulaklarında çınlamaya devam etmektedir. Şiddet üzerine yapılan diğer çalışmalar incelenip literatür tarandığında, politik şiddet, trafik şiddeti, hayvana şiddet, baba şiddeti, öğretmen şiddeti, akran zorbalığı, siber zorbalık ve benzeri yüzlerce şiddet türü hayatın içinde yoğun bir şekilde yaşanmaktadır. Her bir şiddet türünü zamanın ruhuna, popüler olma potansiyeline bakılmadan tek tek gündem etmek yerine, şiddet sorunsalı üzerinde durulabilse çözüme daha kolay ulaşılacaktır. Çünkü kadın, erkek, çocuk, hayvan, genç, yaşlı demeden uygulanan bu şiddet, spesifik yönelimlerinden ziyade, şiddetin kime gösterildiğinin önemi olmaksızın şiddetin kendisi varlığını devam ettirmektedir. Sorun şiddet arzusunun bu kadar yüksek olmasındadır. Bu yüzden sadece kadına yönelik şiddeti eleştirmek, yeni bir öteki yaratmanın ötesine gitmediği gibi şiddet hastalığının tedavisini engellediğini görmek gerekmektedir.
Bilgi sahibi olmadan kanaat sahibi olunan kişisel hikâyelerde, bilgi edinme sürecinin külfeti çekilmediği için “biz”ler kahraman “öteki”ler hain olmaya mahkûmdur. Çünkü bilgi insana “nasıl” bakmayı öğretebilir, bakılan yerde “ne” görüleceğini değil. Cari bilgi yaklaşımları usûlden ziyade esasa yönelmekte, bu da tekelleşmiş kanaatlerin bilgi diye sunulmasına neden olmaktadır. Bu durum neticesinde “biz”lerin gardiyan, “öteki”lerin mahkûm olduğu zindan ütopyası, dışarıdan bakıldığında herkesin bir şekilde zindanda olduğu bir distopya üretmektedir.
Batı düşünce tarihinde bilginin din adamları sınıfından bilim adamları sınıfına geçişinde bazı defolar ortaya çıktığı ve bu tarihi tecrübenin, Türkiye modernleşmesi sürecinde, Türkiye toplumuna da sirayet ettiği bilinmektedir. Bilgi elde etme biçiminin bilimsel bilgi yani pozitivist yaklaşımla (deney, gözlem, tekrarlanma) sınırlandığı yeni bilimselcilikte, seküler bilimin din eleştirisini eleştiriye tâbi tutmak önem arz etmektedir. Hatta bu eleştiriyi seküler din eleştirisinin seküler eleştirisi şeklinde yapmak daha uygun olacaktır. Din ve ona dair olanların kamusal alandan, görünür olmaktan, ölçü olmaktan ötelenme tarihi olan modernleşme, devlette laikus’tan türeyen laiklik kavramıyla, toplumsal olanda din dışılık anlamına gelen sekülerizm ile yaşamına devam ettiği görülmektedir. Laik devletlerin günümüzün en büyük çıkmazlarından birisi, dini, muhafazakâr bir tabu sayılan aile başta olmak üzere birçok kurumun çözülmesine neden olacak kanun ve kurallar neticesinde sosyolojik olarak toplumun bekası tehlikeye düşmekte ve laik devletler de bu konuda gerçek çözümler üretememektedir. Sekülerizm ile katı olan her şeyin buharlaştığı toplumlarda kimlik, benlik duyguları yok olmakta, yalnızlaşan her birey “üretim toplumu mafyaları”nın hedefi haline gelip metaların arasında bir meta konumuna gelmektedir. Bu konuda çözüm üretmesi beklenen pozitif bilim ise atomu parçalayacak, uzaya gidecek teknik imkâna sahip iken, etik problemini çözememekte, amaçsız hayat tanımlamasında kendisine Batı dışı kalma yaftasını yememek için olanı inceleyip olması gereken, ahlâki bir dünya hayali bile kuramamaktadır. Pozitif bilim, bilimsel yöntemi tekelleştirirken, ona karşı bir tepki olarak ortaya çıkan Post-modernizm, usûlsüzlüğü usûl kabul ederek, kişiye özel bilimcilik oyunu oynamaktadır. Çünkü post-modern düşüncede hakikat yaratılır ve boşlukta bırakılır. Modernizmin kurtarıcı mantığının ürettiği yaklaşım, I. ve II. Dünya Savaşları’ndaki katliamlara söz söylemek şöyle dursun, sürekli meşruiyet ürettiği için post-modernizm herkesi bir kurtarıcı, hatta tanrısal iradenin kendisi olarak tanımlamaktadır.
Bu konuda diğer önemli bir soru ise başkalarından nefret etmeden de bir yaşamın mümkün olup olmadığıdır. Arthur Schopenhauer hayatı olumsuzlar, pesimist bir yaklaşımla hayat tanımlaması yapar. Schopenhauer için hayatta asıl olan, ahlâki düzlem bağlamında, erdem değil erdemsizliktir. İnsanın doğayla ve insanın insanla arasındaki ilişkiye bakıldığında Schopenhauer hayatın, öldürme, yalan, entrika ve yağmadan başka bir şey olmadığı görülecektir demektedir. Öyle ki Schopenhauer’un baktığı yerden hayat, estetik olarak ayyaşlarla dolu bir meyhane; entelektüel olarak bir tımarhane; ahlâki olarak da bir haydut yatağı olarak görülmektedir. Sosyal Darwinizm’i felsefi olarak meşrulaştıran bu yaklaşım, doğru ve olması gerekenden ziyade olanın ve malûmun ilamıdır. Bu yüzden tımarhane ve hapishane arasına sıkışmış günümüz insanının bu yapıda linç görünümlü cinnet hali istisnai değil, olağan durum olarak yaşanmaktadır. Bu yüzden nefret yaşamın istinası değil, aksine genel ruh halinin tezahürüdür.
Hayatın içerisinde umudu yeşertmek için uğraşan insanlar yok mu, elbette var. Bu insanların başarı şansları belli başlı nedenlerden dolayı oldukça düşüktür. Bir Alman atasözü “Ne yiyorsanız o’sunuz!” derken, bu söze “Ne okuyorsanız o’sunuz!” diye anlam verilebilir. Okumak düşünmenin istikametini belirmektedir. Martin Heidegger’in varlık felsefesinde izah ettiği yaklaşıma benzemektedir. Dil düşünceyi, düşünce de varlığın tezahürü olan eylemi ortaya çıkarmaktadır. Ankara’ya gitmek isteyen birisi Berlin yol haritasını okuyorsa, belki coğrafi konum gereği Ankara’nın içinden geçebilir, lakin Ankara’ya varamaz. Türkiye toplumunda genel olarak bütün camialar, münhasıran İslami camiada bir moda peyda oldu ve modernizm eleştirisi genellikle post-modern bir dil ve üslupla yapılmaya başlandı. Modernizmin post-modern eleştirisi yapılamaz mı, elbette yapılabilir. Burada dikkat çekilmek istenen mesele, okumanın, doğal olarak zihnin yoğunlaştığı noktada, bilmek ve olmak arasındaki ayrımın belirsizleşmeye başlamasıdır. Bilmenin olmak demek olmadığını anlayamayacak kadar tek yönlü bilmek, bilmenin ötesinde olmanın alanına girecek, kişinin bildiği ile olduğunu zannettiği şey arasında makas gittikçe açılacaktır. Bu yüzden kişiler tarafından neyin ne kadar bilindiği ve bildiği malumat ile arasındaki ilişkide olduğunu düşündüğü şeyin ne kadar olunduğunu test edecek bir ölçü ve usule ihtiyaç vardır. Burada eleştirilen şey, kimin ne olması gerektiğini belirtmek değil; kişinin iddiası ile olan arasındaki makasın nasıl daralacağına dair fikir yürütmektir.
Türkiye toplumunun içinde bulunduğu belli başlı başat meseleler üzerinden tartışılmaya çalışılan eleştiri kültürünün eleştirisi denemesinde genel bir toparlama yapılacak olursa Tanrı kompleksi ve kolektif narsizm ilk göze çarpan unsurlar arasındadır.
Bu yüzdendir ki Nietzsche’nin; insanın, bütün insanların hatta gücü yetse, imkân bulsa Tanrı’nın bile Tanrı’sı olma ideali vardır, sözünü, bir küfrün beyanından çok sosyo-psikolojik ya da sosyo-teolojik bir analiz olarak görmek daha uygun olacaktır. Çünkü herkesin hakikatin tam ortasında olduğunu düşündüğü ve bu hakikatin dışındaki bütün yolların kerih olduğuna dair inanca sahip olduğu bir toplumda ortak bir yaşamın inşa edilmesi neredeyse imkânsız görünmektedir. İdealleri için ölümü göze almak, öldürme fetişizminden öte yaşatma, dinleme, kabul etmese de anlama üzerine bir kültür inşa etmek zorunluluktur. Yoksa yaratıcının verdiği yaşamı, yaşayana hak görmeyen bir kabızlık bu toplumun kaderi gibi görünmektedir.
Adeta bir hapishane hayatına doğan ve defalarca yıkıcı savaşlar yaşayan Gazzeli çocukların olgunlukları ve felaketler karşısındaki sabırlı duruşları, hem çocuğa bakışımızda hem de çocuk yetiştirmedeki yanlışlarımızı gösterdi. Elini suya sabuna dokundurtmadan, tüm ihtiyaçlarını fazlasıyla karşılayarak, hayatın zorluklarıyla ve tehlikeleriyle yüzleştirmeden, hiçbir sorumluluk yüklemeden çocuk büyütmek ve bununla övünmek, dünyadaki varlık gayemiz olan imtihan olgusundan habersizliğimizin en açık göstergesi.
Bu yazı, cevaplarını bulmuş bir yol göstericiden çok, daralmanın sebepleri ve çıkış yolları için bazı sorular sorma ve aynı saftakilerle dertleşme niyetindedir. Acaba Müslümanların bir gündemi var mıdır? Suyun üstünde sürüklenmekte miyiz yoksa akışı yönlendirebiliyor muyuz? Acaba niceliğe ve kitleselleşmeye mağlup mu olduk? Bununla ilişkili olarak “demokrasi”/çokluk kıymetin belirleyicisi mi oldu? “Söz”ümüzü, sosyal medyadaki “etkileşim” adedi mi şekillendiriyor? “Cihad”ımızın göstergesi organizasyonel kabiliyetimiz ve hesaplı “katılım sağlama”larımız mı?
Tedavinin bir netice vermesi için doğru bir teşhis şarttır. Yukarıda özetlenen fikirler İslam âleminin hâl-i pür melali ile içtihat kapısının kapanması arasında bir sebep sonuç ilişkisi kurmakta dolayısıyla çözümü de burada aramaktadır. Peki, esas mesele hukuki değilse o zaman ne olacaktır?
Klasik insanın bilincinden ve hayatından kovalamak yerine beklediği ölüm, modern insanda kovalanası tedirgin edici bir düzlem olmuştur. Ölümden korkmak yerine onu hafife veya alaya alarak ölüme yaklaşmaktadır. Ölümü “hakiki haysiyet” olarak gören Adorno, ölümün çağdaş insan bilincinden kovulma nedenini; insanın öteki dünyaya olan umudunun kesilmesi ve şimdi ve burada olanın umutsuz sefaleti olarak açıklanmasıdır.
Erdem ile bu adaletin arasında ne fark olduğu söylediklerimizden bellidir;
bu adalet erdemle aynı şeydir ama adaletin olduğu şey ile
erdemin olduğu şey aynı değildir:
Başkasıyla ilişkide söz konusu olduğunda adalettir;
kendi başına böyle bir huy söz konusu olduğunda erdemdir.
Eleştiri Kültürümüzün Eleştirisi: Yok Edilmesi Gereken “Öteki”lere Karşı Kahraman “Biz”ler
Ama ben sadece kendi gözlerimle görebiliyorum.
Franz Kafka
Her suç topluma sorulmuş bir sorudur.
Jacques Vergès
Cümle ümmet-i İslam’ın gözü aydın, farklı düşündüğü için bir insanı daha, teolojik bir farklı yorumu daha linç ederek istifa etmesine vesile olduk. Linçin şehvet düzeyi, kışkırtma kat sayısı o kadar yüksekti ki sosyal medyada küfrün, hakaretin, tehdidin binlercesi, onlarca saat sürdü. Herhangi bir ibadetinde erişemediği iştiyakı bir insanı linç etmek için kullanan “biz”ler, “insanlıktan çıkma başarımıza” bir yenisini daha eklemiş bulunuyoruz. Çünkü o, “Mürcie, Mu’tezile, Tanrı tanımaz, modern, post-modern, panteist, deist, Batı ajanı, İslam düşmanı” ve benzeri nice “öteki” sıfatların sahibiydi. Bu yüzden her “öteki” gibi yok edilmesi gerekiyordu ve “çok şükür” bütün ahlâki sınırların ötesine geçerek bunu da başarabildik. Söylediği sözün ilmi karşılığını sorgulamayı bırakın, ailesi, hanımı, çocuğu, annesi, babası var demedik, dünyayı da dar ettik hepsine. Çünkü “biz” olmak bireysel sorumlukların yok olması konforunu sağlıyordu. “Ben”liklerin yok olması üzerine inşa edilmiş “biz”ler tarih boyunca da böyle davranmıştı. Öyle ya bundan sonra da biri haşa farklı düşünürse, “biz”in linç şehvetinin sınırlarını bilmeli. Her şeye rağmen farklı düşünmek isteyen biri mi var, düşünsün, ama içinden. İçine sığmıyorsa, küçük ve kapalı grubun içinden söylesin. Medyatik mi oldu, o zaman da dilini, bazıları gibi kırk kat eğerek, “diyorlar”, “demişler” şeklinde ifadelerle kendini beyan etsin. Aksi takdirde kamusal alana çıkıp, üstelik kendi olarak, zaten “biz” olmanın verdiği ilmi sorumsuzluk ve derinde bir yerde bu yüzden güvenmediğimiz dinimizin bir alanına laf edip kafa karıştıranın cezası nedir bilinmeli. Ceza, verilenden çok geride kalana, ihtimal dâhilinde olana verilmiş bir gözdağı, caydırma yöntemidir. Bu yüzden içerik ve üslup olarak “biz”im faşist, otoriter ve totaliter zihinlerimizin dışında bir üslup ya da muhteva beyan etmek zinhar yasaktır, duyanlar duymayanlara aktarsın. Bir kavme olan düşmanlığımız “biz”i linç etmekten alıkoyamazdı zaten.
Bu sarkastik çığlık denemesinden sonra sonucuna şahit olunan, eleştiri derken bile naif kalan, bu ve benzer “eleştiri” kültürünün eleştiriye tâbi tutulması, yüksek sesle dillendirilmesi aciliyet ve hayatiyet arz etmektedir. Kolektif narsizmin en yoğun göründüğü alan “biz” duygusunun bir nefrete yönlendirilmesi sürecinde olduğuna da şahit olunmuş oldu. Sözlük anlamıyla “bir insanı, bir eseri, bir konuyu doğru ve yanlış yanlarını bulup göstermek amacıyla yapılan inceleme işi” olarak tanımlanan eleştiri, Arapça tenkid kavramıyla aynı anlamı ihtiva etmekte ve linç kavramıyla ayrışmaktadır. Çünkü linç, en naif ve sözlük anlamıyla; “birden çok kimsenin kendilerine göre suç olan bir davranışından ötürü birini, yasa dışı ve yargılamasız olarak öldürmesi, yok etmek girişimi” olarak tanımlanmaktadır. Eleştiri, bir yanıyla ilmî bir gayret olarak tanımlanabilecekken, linç ise, bir cinnet halidir. Eleştiride her ilmî yaklaşımda olması gereken, usûl, esas ve amaç bağlamları oldukça önemlidir. Amaç bir insanı yok etmekse bu, eleştiri değil; linçin tanımına girmektedir. Amaç yok etmek değil; usûl saldırı tarzında ise de aynı durum geçerlidir. Esas bahsinde ise ilmi bir karşılık verme meselesine gelindiğinde, önünde tumturaklı akademik unvanları olan, hoca, âlim diye tanımlanan insanların bile linçin şehvetine nasıl kapıldıkları, sonrasında tekzip yayınlasalar bile, linç şehvetleriyle çırılçıplak göründükleri unutulmamalıdır. Eleştiri bilinç haliyken; linç “bir kereden bir şey olmaz” diye başlanan madde bağımlılığının şuursuzluğudur. Aslında her yanlış bir kere yapılarak kendine meşruiyet alanı bulmakta, normalleşmekte, sıradanlaşmaktadır.
Türkiye toplumunda eleştiri libasına bürünmüş bu linç kültürü ilk defa bu olayla mı meydana geldi, yoksa hâlihazırda kamusal alanda görünür olmadan da herkes kendi mahallesinde bu linçi devam mı ettiriyor, sorunun cevabı maalesef ikinci kısım. Çünkü Müslüman olma iddiasında olan insanlar arasında rabbini kendi kışkırtılmış şehvetinin tetikçisi olarak görmek ilk olmadığı gibi istisnai bir durumda değildir. Çok uzağa gitmeden “Arap Baharı” meselesinde, münhasıran Suriye iç savaşında alınan tavırlar ve “öteki”nin ne söylediğini umursamadan kendi “ilahi zihni” ile yaptıkları açıklamaları “o olay öyle olmayabilir”, “sanki böyle bir açıklamada mümkün” diyenlerin “tecavüzcü, çocuk katillerinin destekçisi, ajan” ilan edilmesi çok da geçmiş değildir. Uluslararası aktörleri göz önüne alarak, Esed’in zulmünü de göz ardı etmeden, içerideki karşıtların hatalarını da hesaba katarak konuşan insanlara yapılan hakaretler, “ya benimsin ya kara toprağın” kıvamındaki yorumlarla linç kültürü kendini yine ve yeniden görünür kılmıştı.
Liberallerin sosyalistleri insan değil de bir canavar, makine gibi görmeleri, bu duruma misli ile mukabele eden sosyalistlerin, liberalleri ideolojik bir yaklaşımdan ziyade sürekli birilerinin ajanı olarak görmeleri vaka-i adiyedendir. Muhafazakârların, Türkiye solcularına, diğer bir ifadeyle Kemalistlere sadece asker ile ülkeyi tepelemeye çalıştıkları minvalindeki kanaatlerle, Kemalistlerin bu ülkede dini hassasiyeti olan insanları Orta Doğu’da bir yere gönderme fantezisi herkesin malûmudur. Aslında iç tutarlılık bağlamında bu üslupta yanlış olabilir. Kemalist, muhafazakâr, solcu, liberal diye tanımlamak kendi içinde tutarsızlık gibi görünse de durumun resmini çekebilmek adına bu kodları kullanmak bir mecburiyettir.
İdeolojilerin kör ettiği benliklerin bir sonraki adımı “kadına şiddet” olgusudur. Bu konu da bazı tabular nedeniyle, etraflıca tartışılma imkânı bulamıyor. Erkek şiddetinin diğer bir ifadeyle kadına şiddetin eleştirisinin eleştirisini yapmak önem arz etmektedir. Toplumsal bir olayı meydana getiren nedenler incelenmeden sadece slogan-perverlerin işine yarayan bir üslup ve mantıkla tartışmak çözüm değil çözümsüzlük getirecektir. Yeni toplumsal çatışma alanı erkek ve kadının çatışması olacak, kadına karşı, kadının zıddı olarak erkek tanımlanacak ve bu iki cinsiyet, bu iki fıtrat ideolojik başka iki koda dönüşecektir. Kadına şiddet üzerine yapılan en az doktora düzeyindeki çalışmalar incelendiğinde, kadının uyguladığı şiddet miktarının, kadının maruz kaldığı şiddetle aynı oranda çıkması kimsenin özellikle dikkatini çekmemektedir. Hatta bir doktora tez savunmasında erkeğin kadın tarafından maruz kaldığı şiddete bir kadın profesörün “keşke öyle olsa, ama inanmıyorum” sözleri bu çalışmanın yazarının kulaklarında çınlamaya devam etmektedir. Şiddet üzerine yapılan diğer çalışmalar incelenip literatür tarandığında, politik şiddet, trafik şiddeti, hayvana şiddet, baba şiddeti, öğretmen şiddeti, akran zorbalığı, siber zorbalık ve benzeri yüzlerce şiddet türü hayatın içinde yoğun bir şekilde yaşanmaktadır. Her bir şiddet türünü zamanın ruhuna, popüler olma potansiyeline bakılmadan tek tek gündem etmek yerine, şiddet sorunsalı üzerinde durulabilse çözüme daha kolay ulaşılacaktır. Çünkü kadın, erkek, çocuk, hayvan, genç, yaşlı demeden uygulanan bu şiddet, spesifik yönelimlerinden ziyade, şiddetin kime gösterildiğinin önemi olmaksızın şiddetin kendisi varlığını devam ettirmektedir. Sorun şiddet arzusunun bu kadar yüksek olmasındadır. Bu yüzden sadece kadına yönelik şiddeti eleştirmek, yeni bir öteki yaratmanın ötesine gitmediği gibi şiddet hastalığının tedavisini engellediğini görmek gerekmektedir.
Bilgi sahibi olmadan kanaat sahibi olunan kişisel hikâyelerde, bilgi edinme sürecinin külfeti çekilmediği için “biz”ler kahraman “öteki”ler hain olmaya mahkûmdur. Çünkü bilgi insana “nasıl” bakmayı öğretebilir, bakılan yerde “ne” görüleceğini değil. Cari bilgi yaklaşımları usûlden ziyade esasa yönelmekte, bu da tekelleşmiş kanaatlerin bilgi diye sunulmasına neden olmaktadır. Bu durum neticesinde “biz”lerin gardiyan, “öteki”lerin mahkûm olduğu zindan ütopyası, dışarıdan bakıldığında herkesin bir şekilde zindanda olduğu bir distopya üretmektedir.
Batı düşünce tarihinde bilginin din adamları sınıfından bilim adamları sınıfına geçişinde bazı defolar ortaya çıktığı ve bu tarihi tecrübenin, Türkiye modernleşmesi sürecinde, Türkiye toplumuna da sirayet ettiği bilinmektedir. Bilgi elde etme biçiminin bilimsel bilgi yani pozitivist yaklaşımla (deney, gözlem, tekrarlanma) sınırlandığı yeni bilimselcilikte, seküler bilimin din eleştirisini eleştiriye tâbi tutmak önem arz etmektedir. Hatta bu eleştiriyi seküler din eleştirisinin seküler eleştirisi şeklinde yapmak daha uygun olacaktır. Din ve ona dair olanların kamusal alandan, görünür olmaktan, ölçü olmaktan ötelenme tarihi olan modernleşme, devlette laikus’tan türeyen laiklik kavramıyla, toplumsal olanda din dışılık anlamına gelen sekülerizm ile yaşamına devam ettiği görülmektedir. Laik devletlerin günümüzün en büyük çıkmazlarından birisi, dini, muhafazakâr bir tabu sayılan aile başta olmak üzere birçok kurumun çözülmesine neden olacak kanun ve kurallar neticesinde sosyolojik olarak toplumun bekası tehlikeye düşmekte ve laik devletler de bu konuda gerçek çözümler üretememektedir. Sekülerizm ile katı olan her şeyin buharlaştığı toplumlarda kimlik, benlik duyguları yok olmakta, yalnızlaşan her birey “üretim toplumu mafyaları”nın hedefi haline gelip metaların arasında bir meta konumuna gelmektedir. Bu konuda çözüm üretmesi beklenen pozitif bilim ise atomu parçalayacak, uzaya gidecek teknik imkâna sahip iken, etik problemini çözememekte, amaçsız hayat tanımlamasında kendisine Batı dışı kalma yaftasını yememek için olanı inceleyip olması gereken, ahlâki bir dünya hayali bile kuramamaktadır. Pozitif bilim, bilimsel yöntemi tekelleştirirken, ona karşı bir tepki olarak ortaya çıkan Post-modernizm, usûlsüzlüğü usûl kabul ederek, kişiye özel bilimcilik oyunu oynamaktadır. Çünkü post-modern düşüncede hakikat yaratılır ve boşlukta bırakılır. Modernizmin kurtarıcı mantığının ürettiği yaklaşım, I. ve II. Dünya Savaşları’ndaki katliamlara söz söylemek şöyle dursun, sürekli meşruiyet ürettiği için post-modernizm herkesi bir kurtarıcı, hatta tanrısal iradenin kendisi olarak tanımlamaktadır.
Bu konuda diğer önemli bir soru ise başkalarından nefret etmeden de bir yaşamın mümkün olup olmadığıdır. Arthur Schopenhauer hayatı olumsuzlar, pesimist bir yaklaşımla hayat tanımlaması yapar. Schopenhauer için hayatta asıl olan, ahlâki düzlem bağlamında, erdem değil erdemsizliktir. İnsanın doğayla ve insanın insanla arasındaki ilişkiye bakıldığında Schopenhauer hayatın, öldürme, yalan, entrika ve yağmadan başka bir şey olmadığı görülecektir demektedir. Öyle ki Schopenhauer’un baktığı yerden hayat, estetik olarak ayyaşlarla dolu bir meyhane; entelektüel olarak bir tımarhane; ahlâki olarak da bir haydut yatağı olarak görülmektedir. Sosyal Darwinizm’i felsefi olarak meşrulaştıran bu yaklaşım, doğru ve olması gerekenden ziyade olanın ve malûmun ilamıdır. Bu yüzden tımarhane ve hapishane arasına sıkışmış günümüz insanının bu yapıda linç görünümlü cinnet hali istisnai değil, olağan durum olarak yaşanmaktadır. Bu yüzden nefret yaşamın istinası değil, aksine genel ruh halinin tezahürüdür.
Hayatın içerisinde umudu yeşertmek için uğraşan insanlar yok mu, elbette var. Bu insanların başarı şansları belli başlı nedenlerden dolayı oldukça düşüktür. Bir Alman atasözü “Ne yiyorsanız o’sunuz!” derken, bu söze “Ne okuyorsanız o’sunuz!” diye anlam verilebilir. Okumak düşünmenin istikametini belirmektedir. Martin Heidegger’in varlık felsefesinde izah ettiği yaklaşıma benzemektedir. Dil düşünceyi, düşünce de varlığın tezahürü olan eylemi ortaya çıkarmaktadır. Ankara’ya gitmek isteyen birisi Berlin yol haritasını okuyorsa, belki coğrafi konum gereği Ankara’nın içinden geçebilir, lakin Ankara’ya varamaz. Türkiye toplumunda genel olarak bütün camialar, münhasıran İslami camiada bir moda peyda oldu ve modernizm eleştirisi genellikle post-modern bir dil ve üslupla yapılmaya başlandı. Modernizmin post-modern eleştirisi yapılamaz mı, elbette yapılabilir. Burada dikkat çekilmek istenen mesele, okumanın, doğal olarak zihnin yoğunlaştığı noktada, bilmek ve olmak arasındaki ayrımın belirsizleşmeye başlamasıdır. Bilmenin olmak demek olmadığını anlayamayacak kadar tek yönlü bilmek, bilmenin ötesinde olmanın alanına girecek, kişinin bildiği ile olduğunu zannettiği şey arasında makas gittikçe açılacaktır. Bu yüzden kişiler tarafından neyin ne kadar bilindiği ve bildiği malumat ile arasındaki ilişkide olduğunu düşündüğü şeyin ne kadar olunduğunu test edecek bir ölçü ve usule ihtiyaç vardır. Burada eleştirilen şey, kimin ne olması gerektiğini belirtmek değil; kişinin iddiası ile olan arasındaki makasın nasıl daralacağına dair fikir yürütmektir.
Bu yüzdendir ki Nietzsche’nin; insanın, bütün insanların hatta gücü yetse, imkân bulsa Tanrı’nın bile Tanrı’sı olma ideali vardır, sözünü, bir küfrün beyanından çok sosyo-psikolojik ya da sosyo-teolojik bir analiz olarak görmek daha uygun olacaktır. Çünkü herkesin hakikatin tam ortasında olduğunu düşündüğü ve bu hakikatin dışındaki bütün yolların kerih olduğuna dair inanca sahip olduğu bir toplumda ortak bir yaşamın inşa edilmesi neredeyse imkânsız görünmektedir. İdealleri için ölümü göze almak, öldürme fetişizminden öte yaşatma, dinleme, kabul etmese de anlama üzerine bir kültür inşa etmek zorunluluktur. Yoksa yaratıcının verdiği yaşamı, yaşayana hak görmeyen bir kabızlık bu toplumun kaderi gibi görünmektedir.
İlgili Yazılar
Gazze Öğretmeninin İnsanlığa Öğrettiği Dersler
Adeta bir hapishane hayatına doğan ve defalarca yıkıcı savaşlar yaşayan Gazzeli çocukların olgunlukları ve felaketler karşısındaki sabırlı duruşları, hem çocuğa bakışımızda hem de çocuk yetiştirmedeki yanlışlarımızı gösterdi. Elini suya sabuna dokundurtmadan, tüm ihtiyaçlarını fazlasıyla karşılayarak, hayatın zorluklarıyla ve tehlikeleriyle yüzleştirmeden, hiçbir sorumluluk yüklemeden çocuk büyütmek ve bununla övünmek, dünyadaki varlık gayemiz olan imtihan olgusundan habersizliğimizin en açık göstergesi.
Zihniyet Daralması Karşısında Islahı Yeniden Kuşanmak
Bu yazı, cevaplarını bulmuş bir yol göstericiden çok, daralmanın sebepleri ve çıkış yolları için bazı sorular sorma ve aynı saftakilerle dertleşme niyetindedir. Acaba Müslümanların bir gündemi var mıdır? Suyun üstünde sürüklenmekte miyiz yoksa akışı yönlendirebiliyor muyuz? Acaba niceliğe ve kitleselleşmeye mağlup mu olduk? Bununla ilişkili olarak “demokrasi”/çokluk kıymetin belirleyicisi mi oldu? “Söz”ümüzü, sosyal medyadaki “etkileşim” adedi mi şekillendiriyor? “Cihad”ımızın göstergesi organizasyonel kabiliyetimiz ve hesaplı “katılım sağlama”larımız mı?
İslam Dünyasının “Geri” Kalması ve İslam Hukukunda İçtihat Kapısı
Tedavinin bir netice vermesi için doğru bir teşhis şarttır. Yukarıda özetlenen fikirler İslam âleminin hâl-i pür melali ile içtihat kapısının kapanması arasında bir sebep sonuç ilişkisi kurmakta dolayısıyla çözümü de burada aramaktadır. Peki, esas mesele hukuki değilse o zaman ne olacaktır?
Baudrillard ve Bir Meydan Okuma Olarak Ölümün Unutulması
Klasik insanın bilincinden ve hayatından kovalamak yerine beklediği ölüm, modern insanda kovalanası tedirgin edici bir düzlem olmuştur. Ölümden korkmak yerine onu hafife veya alaya alarak ölüme yaklaşmaktadır. Ölümü “hakiki haysiyet” olarak gören Adorno, ölümün çağdaş insan bilincinden kovulma nedenini; insanın öteki dünyaya olan umudunun kesilmesi ve şimdi ve burada olanın umutsuz sefaleti olarak açıklanmasıdır.
Ahlaktan Arındırılmış Hukuk; Adaletten Arıtılmış Hüküm
Erdem ile bu adaletin arasında ne fark olduğu söylediklerimizden bellidir;
bu adalet erdemle aynı şeydir ama adaletin olduğu şey ile
erdemin olduğu şey aynı değildir:
Başkasıyla ilişkide söz konusu olduğunda adalettir;
kendi başına böyle bir huy söz konusu olduğunda erdemdir.