Doğduğunda güneş, herkesin ve her şeyin üstüne doğar. Hiçbir şey ve hiçbir kimse ona ilgisiz kalamaz. İşler ona göre başlar, ona göre şekillenir ve gelişir. Güneşin doğudan yükselmesi, onu doğunun malı kılmadığı gibi, batıdan batması ise batıya küskünlüğünden değildir. O, tayin edilen vakit ve yörüngesinde hareket eder. O, her gün doğmaya devam eder. Güneşin batmış halineyse karanlık diyoruz. Bir battı mı güneş, herkes ve her şeyin üstünden çeker ışıklarını. Onca ışık, onca elektrik sarfiyatı, bir fecr vakti kadar aydınlatamaz.
İnsan ve toplumların hayatı da güneş/gündüz ile karanlık gibidir. İlim geldiğinde cehalet, hakikat arayışı (bilgi edinme ve düşünme) geldiğinde taklit, izzet geldiğinde zillet yavaş yavaş elini ayağını çeker ve gider toplumların hayatından. Ve artık fecrin vaktidir. Müslüman hukukçular, fecr-i kâzib ve fecr-i sadık diye ikiye ayırmışlar; ilki gerçek fecrin habercisiyken; bir diğeri gerçek fecrdir. Gün, gücünü güneşin varlığından alırken; karanlığın gücünü aldığı bir şey tespit edilememiştir. O, gücünü bir şeyin varlığından değil; bir şeyin yani güneşin yokluğundan alır. Onun için de karanlığın efendilerinin tuzağı zayıftır. Aydınlık, ilmi; karanlıksa, cehli/ cehaleti (fikrin ve gayretin toplumlardan elini çekmiş olmasını) temsil eder. Cehalet, meraksızlık ve sorgulamamaktan beslenir. Meraksızlık ve sorgulamama da bir tür kurtulmuşlukkonforu üretir. Konfor, rahatperestlik demektir. Hem de hiç hak etmiyorken…
Rahatperestliği Kırıcı Bir Unsur Olarak Eleştiri
Dil, ağrıyan dişe gider fehvasınca biz, daha ziyade Müslüman yoğunluklu coğrafyanın meraksızlık (bence gerekmez ama biraz hafifletmemizi isterseniz merak zayıflığı diyebiliriz), rahatperestlik ve eleştiriye karşı tahammülsüzlüğüne değinmek istiyoruz.
İnsanlar ve toplumların, biyolojik olarak değil; tarihsel bir aktör olarak varlıklarını ispat etmeleri, ‘biz de varız’ diyebilmeleri için merak, rahatsızlık ve eleştiriye olan ihtiyaçları, ekmek ve su kadar hayatidir. Merak statükoyu, rahatsızlık gevşekliği, eleştiri de düşünce, fikir ve arayışta yerinde saymayı engeller. Üçünün de rahatsız edici bir yanı vardır. Bu sebepten olsa gerek, çokları, rahatını ve oturmuş tezgâhını bozmamak adına bu üçüne de yanaşma konusunda pek isteksizdir. Fakat insan, öğrendikçe, farkını fark ettikçe, hakikate yaklaştıkça var olduğunu fark etmeye başlar. Malik b. Nebi’nin ifade ettiği gibi insanın kendisini fark ettiği anda ilk hissettiği şey koca bir boşluktur. Ve bu boşluğu doldurmak için düşünmeye başlaması gerekecektir. Robinson Crusoe ve Hay b. Yakzân örneğini vererek şunu gösterir: Robinson Crusoe ile bu boşluk, bir masa yapmaya başlanarak, yani bir eşyayla doldurulmuş; Hay. b. Yakzân örneğindeyse bu boşluk, anne ceylanın ölümünden sonra, sorulmaya başlanan “Şimdi ne oldu?”, “Anne ceylan burada yatarken giden nedir?” sorularıyla, varlığın anlam ve mahiyetini kavramaya çalışan bir sürece doğru evrilmiştir. Bu, iki farklı düşünme biçimidir. Biri, hissettiği o ilk boşluğu eşya ile dolduran bir düşünce dünyasına işaret ederken; bir diğeri, soran,anlamaya çalışan, eleştiren, değer üretme ve varlığın mahiyet bilgisine ulaşmaya çalışan bir kültür havzasını tarif etmektedir. Yani, ait olduğumuz, olmamız gereken desek daha doğru olur, düşünce ve tefekkür dünyasını… Peki, hâlihazırda coğrafyamızda, genele hâkim olan meraksızlık, rehavetperestlik ve eleştiriye gereken değerin verilmeyişi nelerden beslenmektedir? Bir korkudan mı, haksız bir özgüvenden mi, yoksa kurtulmuşluk hissinden mi? Bizce bunların hepsi de olabilir. Psikolojik bir tahlille devam edelim. İnsanlar, yalnızlık ve yenilmişlik dönemlerinde kendilerini güvende hissettikleri yuvalarını, zeminlerini kaybederler. Bu durumda iki tepki ortaya koyarlar. İlki, kendini korumaya almak için içe kapanma, bir diğeriyse karşıtının yuvasına, yani zeminine geçme… Bu, tarih boyu yaşanmış, yenilgi dönemlerinde ortaya çıkan patolojik bir durumdur. Avrupa’da başlayan Tanrı ve kiliseden kopuş dalgası, farklı oranlarda Müslümanların yoğunluklu olduğu dünyaya da sirayet etmiştir. Buna karşı gösterilen bir tepki, kâfir dünyaya karşı kendini kapatma,içe kapanma, ondan korunmayken, bir diğer tepki de yeni dünyanın evine, mahallesine taşınıp yani o zemini hakikat kabul edip, ötekinin aynasından kendini sorgulama… Buna, fikirsel zeminini, varlık zeminini kaybetme de diyebiliriz.
Bu konuda söylediklerimizi farklı bir şekilde ifade etmek istersek; başlayan yeni dönemle birlikte Batı özelinde, eleştirel düşünme şöyle güdülendi: Eleştirel düşünceyle ilk önce Tanrı’nın koyduğu sınırlar anlaşılacak, sonra da aşılacaktır/aşılmalıdır! Marx, insanın özgürleşmesi için her şeyi acımasızca eleştirmekten bahsetmişti mesela. Batı’da eleştirellik bu bağlamda almış başını giderken, Müslüman coğrafyalarda bu ve bu türden saiklerin etkisi, tarihin kriz dönemlerinde üretilmiş taklide övgü koleksiyonuyla bir araya geldiğinde ‘eleştirellik, zinhar uzak durulması gereken’ bir konuma yine terk edildi. Veya eleştirelliğe sınırlılıklar getirilerek, alttan alta eleştirellikten uzak durulması telkin edildi. Yukarıda verdiğimiz Hay b. Yakzan örneğine dönecek olursak, sorun eleştirelliğin kendisinde değil; öncelikle eleştiri zemininin doğru tespit edilip edilmediğinde aranmalıdır. Başka bir ifadeyle seküler bir zemini bu bağlamda referans alan bir eleştirelliğin, problemin temel kaynaklarından olduğu unutulmamalıdır. Ancak ve ancak bu zemin doğru tespit edildikten sonra tüm hızıyla eleştirelliği devam ettirmek büyük önem arzedecektir diye düşünüyoruz. Bunu söylerken, bugün veya bugüne kadar eleştirinin tümüyle terk edildiğini veya yapılmadığını söylemiyoruz ki bu büyük haksızlık olur.
***
İnsan, hangi vasfı sayesinde insan olduğu üzerinde düşünmekle işe başlayabilir. Yeme-içmesiyle, gezme-tozmasıyla, barınmasıyla, üremesiyle, güvenlik ihtiyacı tedbirleriyle olmadığı muhakkak.
Çünkü kâinatta, bu çabalara sahip tek mahlûk insan değildir. Peki ya, akletme ayeti ve nimeti öyle mi?! Bu ayet sayesinde insan, diğer mahlûkattan ayrılır. Yukarıda saymış olduğumuz tüm uğraşlarını akletmeye bağlar ve bununla var olur, varlığının farkına ancak akletmesiyle varır. Tüm vahiyler insana öncülük, kılavuzluk etmiştir. Vahiyle, hakikatin sokağa ve tüm insanların arasına yayılması arzu edilmiştir. İşte insan, soru sorar, kendini eleştirir, duyduklarını ve gördüklerini ölçer, tartar. Tüm çabasını hakikatin sırrına ermek için teksif eder.
Hakikat bir sır mıdır? Hakikatin, herkesin idrak edemeyeceği esrarengiz bir yapısı mı vardır? Bizce hakikat bu yapıda değildir. Aramak, sırrına ermek derken kastımız, dikkatli bakmak, derinlere dalmayı göze almaktır. Çevresinde, ‘fazla derinlere dalma, kafayı yersin’ türü sözler duymayanımız yoktur. Onlara biz de şunu söylemek isteriz: İnci ve mercan derinlerdedir. Sığlarda yüzen, ufuklara kıyılardan bakanlar neyi görmeyi ummaktadırlar? Kaldı ki, ne akıl yenebilecek bir şey, ne de derinler zannedildiği kadar korkunçtur. Bu sözle bize, fazla düşünme, işleri akışına bırak şeklinde bir tavsiye veriliyorsa şayet, bilinmelidir ki akışın kendisi daha tehlikelidir. Zira akışa kendini kaptıranların; iradelerinden değil, sürüklenmelerinden bahsedilebilir ancak. Bu bahsettiklerimiz, çoklarına fazla elitist (seçkinci) cümleler gibi gelebilir. ‘İnsanlar yaşam mücadelesi verirken, ne düşünmesi ne hakikat arayışı?’ diye bir itiraz getirilebilir. Mademki Kur’an, kendisine kulak veren herkese hitab ediyor ve mademki Kur’an’da en çok geçen ibadet düşünmek, tefekkür etmek, eleştirmek, sorgulamak; o zaman hangi saikle bunlar bir elit sorumluluğu olarak görülebilir?
Sürüklenmek
Yaşamda, sürüklenmek ile gerçekten yaşamak arasına bir fark koyabilir miyiz sizce? Meramımızı izah edebilmek için böyle bir ayrıma başvuralım. Sürüklenmek çer-çöp için anlaşılabilirse de, insana yakıştırılabilir bir durum değildir. İnsan düşünür, taşınır, hayal eder, tasarlar, sorar, sorgular, tercih eder. Özünde anlamlı olan hayatı, kendisi için de anlamlı kılar.
Vahyin atalar dini diye isimlendirdiği ataperestlikte ise insan, sürüklenen bir varlıktır. Düşünmez, yapar; sorgulamaz, tâbi olur; eleştirmez, uyum sağlar. Eleştirellik dendiğinde değişmeyen gündem maddesi ‘atalar dini olmalıdır.’ İnsanı insan yapan yetisi olan aklı üzerinde, rabmışcasına otorite kurmaya yönelme ve bir de bunu ‘elçinin ayak bastığı yerden bir avuç alarak yapma’ eleştirelliğin en önemli maddesidir. Tırnak içerisinde ifade ettiğim noktaya birazdan döneceğim. Atalar dini neden Kur’an’da eleştiri konusu yapılmıştır? Çünkü atalar dini, meşruiyetin zeminini işgal etmeye başlamıştır. Yaptığımız bir işin doğruluk ve meşruluğunun ölçütü atalar dininin kuralları ve kabullerine uyup uymadığıyla ölçülür hale geldiği için ataperestlik denmektedir. Atalar dini, coğrafyamızın tek değil belki ama en ciddi sorunlarından biri olma vasfını sürdürmektedir.
Vahiy, atamız İbrahim’in dinine, Hanif dine davet etmektedir. Ataperestlikse, Hanif dinin atalarca yeniden dizayn edilmiş haline davet etmektedir. Yukarıda, tırnak içerisine aldığımız bir ifade vardı: ‘Elçinin ayak bastığı yerden bir avuç alarak (put) yapma’. Musa’ya ihanet edip buzağı yapan ve ‘elçinin ayak izinden alıp hamuruna katan’ İsrailoğulları gibi, ataperestliğin temel karakteristiği, kendi putunu ‘elçinin izinden toz-toprak alıp’ kutsal kılmaktır. Elçinin bastığı yerden alınan toprak, toprak değil, onun sözlerinden parçalar, onun hakikatlerinden kırıntılar alıp putunu diğerleri nezdinde inandırıcı kılmaktır. Yani sapkınlığını içine hakikatten kırıntılar serpiştirerek gizlemek… İçinde ‘elçinin izinden kırıntılar olanlar’a karşı, bir kaç nazar daha fazla bakılmalıdır. Çünkü insanlık tarihinde, neredeyse tüm putların hamuru ‘elçinin bastığı yerden’ alınan kırıntılarla karılmıştır. Dün de böyleydi, bugün de böyle olmaktadır. Eleştirel zihnin tesisi, kendini İslam’a nispet eden coğrafyalarda her şeyden daha fazla ihtiyaçtır.
Aslında atalar dini ifadesi bir tutumun adıdır. Hakikat iddiası taşıyan ve kendini tartışmaya açmaya yanaşmayan bir tutumun adı. Burada, üzerinde uzun uzadıya duramayacağız ama bugün Avrupa düşüncesinin de atalar dini denmeyi hak edecek özellik ve vasıfları vücut bulmuştur. Bu atalar dini de eleştiriyi sevmemektedir. Ama onun eleştiriye tahammülsüzlüğü başka şekil ve biçimlerde ortaya çıkmaktadır. Bu, bir başka yazının konusu olabilir.
Eleştirelliğin Yitimi
Eleştirellik dediğimizde, insanın, emin olmak, doğruda olduğunu fark etmek için sürdürdüğü sistematik ve sürekli bir sorgulamasından bahsediyoruz. Kazanılmış eleştirel zihin, zaten artık yerinde duramaz. Herkese ve her şeye şüphe ile değil, eleştirel bir süzgeçten bakar. Şüphe bir hastalıktır; eleştirellikse bir kabiliyet… Şüphe duyanın vehimleri vardır; eleştirel olanın ilkeleri, prensipleri vardır. Şüphe duyan hakikate eremez; eleştirel olanın hakikati hep bir başka hakikate kapısını açar. Şüphe huzursuzluk, güvensizliktir; eleştirellikse güvene ermenin emin yollarından biridir.
Hakikate ulaşmanın ve ona ulaştıran yolların rağmına söylenen her söz sahibine zarar verir ve onu dünyada zelil kılar. Ve hakikatin coğrafyası yoktur, dini, dili ve ulusu olmadığı gibi. Kim peşinden gider, dünyasını o hakikat üzere kurmak isterse ona yâr olur.
“Sırlarımı, düşlerimi, yüreğimi sırtladım,
Mavi diye sarıldığım umutları boşladım,
Yol boyunca dert yüklenmiş bir kervana rastladım,
Arkasından gidiyorum sizin olsun bu şehir.”
Jeremy Bentham’ın ortaya attığı kavram bir hapishane inşası ya da toplum mimarisi iken, Foucault’da bu modern devletin ıslah ediciliğinde belirgin bir unsur olarak karşımıza çıkar. Modern devletleri, hükümran devletlerden ayıran en önemli unsur toplumun ıslah etme biçimleridir.
İslam dünyası siyasal sömürgecilikten sonra epistemik sömürgecilik sürecini yaşamaktadır. Kendi dünyasına, tarihine, medeniyetine seküler zihin kalıplarıyla, perspektiflerle ve kavramlarla bakanların epistemik sömürgenin ağına düşmeleri kaçınılmazdır. Kimilerinin İslam’ı, Kur’an’ı, hadisleri bile seküler zihin kalıplarıyla, perspektiflerle değerlendirmesi, yorumlaması gelinen noktanın ne kadar endişe verici olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.
Can ölümle mukayyet bir oluştur ve her can ölümü tadacaktır”
Ölüme yumar o derin kederli gözlerini bir damla huzur için
Varlığa açar nemli gözlerini yeniden O’labilmek için
İçi insan dışı insan…
“Oruçlu doğar insan ölümün iftar sofrasına”
Meraksızlık, Rahatperestlik ve Eleştiri
Doğduğunda güneş, herkesin ve her şeyin üstüne doğar. Hiçbir şey ve hiçbir kimse ona ilgisiz kalamaz. İşler ona göre başlar, ona göre şekillenir ve gelişir. Güneşin doğudan yükselmesi, onu doğunun malı kılmadığı gibi, batıdan batması ise batıya küskünlüğünden değildir. O, tayin edilen vakit ve yörüngesinde hareket eder. O, her gün doğmaya devam eder. Güneşin batmış halineyse karanlık diyoruz. Bir battı mı güneş, herkes ve her şeyin üstünden çeker ışıklarını. Onca ışık, onca elektrik sarfiyatı, bir fecr vakti kadar aydınlatamaz.
İnsan ve toplumların hayatı da güneş/gündüz ile karanlık gibidir. İlim geldiğinde cehalet, hakikat arayışı (bilgi edinme ve düşünme) geldiğinde taklit, izzet geldiğinde zillet yavaş yavaş elini ayağını çeker ve gider toplumların hayatından. Ve artık fecrin vaktidir. Müslüman hukukçular, fecr-i kâzib ve fecr-i sadık diye ikiye ayırmışlar; ilki gerçek fecrin habercisiyken; bir diğeri gerçek fecrdir. Gün, gücünü güneşin varlığından alırken; karanlığın gücünü aldığı bir şey tespit edilememiştir. O, gücünü bir şeyin varlığından değil; bir şeyin yani güneşin yokluğundan alır. Onun için de karanlığın efendilerinin tuzağı zayıftır. Aydınlık, ilmi; karanlıksa, cehli/ cehaleti (fikrin ve gayretin toplumlardan elini çekmiş olmasını) temsil eder. Cehalet, meraksızlık ve sorgulamamaktan beslenir. Meraksızlık ve sorgulamama da bir tür kurtulmuşluk konforu üretir. Konfor, rahatperestlik demektir. Hem de hiç hak etmiyorken…
Rahatperestliği Kırıcı Bir Unsur Olarak Eleştiri
Dil, ağrıyan dişe gider fehvasınca biz, daha ziyade Müslüman yoğunluklu coğrafyanın meraksızlık (bence gerekmez ama biraz hafifletmemizi isterseniz merak zayıflığı diyebiliriz), rahatperestlik ve eleştiriye karşı tahammülsüzlüğüne değinmek istiyoruz.
İnsanlar ve toplumların, biyolojik olarak değil; tarihsel bir aktör olarak varlıklarını ispat etmeleri, ‘biz de varız’ diyebilmeleri için merak, rahatsızlık ve eleştiriye olan ihtiyaçları, ekmek ve su kadar hayatidir. Merak statükoyu, rahatsızlık gevşekliği, eleştiri de düşünce, fikir ve arayışta yerinde saymayı engeller. Üçünün de rahatsız edici bir yanı vardır. Bu sebepten olsa gerek, çokları, rahatını ve oturmuş tezgâhını bozmamak adına bu üçüne de yanaşma konusunda pek isteksizdir. Fakat insan, öğrendikçe, farkını fark ettikçe, hakikate yaklaştıkça var olduğunu fark etmeye başlar. Malik b. Nebi’nin ifade ettiği gibi insanın kendisini fark ettiği anda ilk hissettiği şey koca bir boşluktur. Ve bu boşluğu doldurmak için düşünmeye başlaması gerekecektir. Robinson Crusoe ve Hay b. Yakzân örneğini vererek şunu gösterir: Robinson Crusoe ile bu boşluk, bir masa yapmaya başlanarak, yani bir eşyayla doldurulmuş; Hay. b. Yakzân örneğindeyse bu boşluk, anne ceylanın ölümünden sonra, sorulmaya başlanan “Şimdi ne oldu?”, “Anne ceylan burada yatarken giden nedir?” sorularıyla, varlığın anlam ve mahiyetini kavramaya çalışan bir sürece doğru evrilmiştir. Bu, iki farklı düşünme biçimidir. Biri, hissettiği o ilk boşluğu eşya ile dolduran bir düşünce dünyasına işaret ederken; bir diğeri, soran, anlamaya çalışan, eleştiren, değer üretme ve varlığın mahiyet bilgisine ulaşmaya çalışan bir kültür havzasını tarif etmektedir. Yani, ait olduğumuz, olmamız gereken desek daha doğru olur, düşünce ve tefekkür dünyasını… Peki, hâlihazırda coğrafyamızda, genele hâkim olan meraksızlık, rehavetperestlik ve eleştiriye gereken değerin verilmeyişi nelerden beslenmektedir? Bir korkudan mı, haksız bir özgüvenden mi, yoksa kurtulmuşluk hissinden mi? Bizce bunların hepsi de olabilir. Psikolojik bir tahlille devam edelim. İnsanlar, yalnızlık ve yenilmişlik dönemlerinde kendilerini güvende hissettikleri yuvalarını, zeminlerini kaybederler. Bu durumda iki tepki ortaya koyarlar. İlki, kendini korumaya almak için içe kapanma, bir diğeriyse karşıtının yuvasına, yani zeminine geçme… Bu, tarih boyu yaşanmış, yenilgi dönemlerinde ortaya çıkan patolojik bir durumdur. Avrupa’da başlayan Tanrı ve kiliseden kopuş dalgası, farklı oranlarda Müslümanların yoğunluklu olduğu dünyaya da sirayet etmiştir. Buna karşı gösterilen bir tepki, kâfir dünyaya karşı kendini kapatma, içe kapanma, ondan korunmayken, bir diğer tepki de yeni dünyanın evine, mahallesine taşınıp yani o zemini hakikat kabul edip, ötekinin aynasından kendini sorgulama… Buna, fikirsel zeminini, varlık zeminini kaybetme de diyebiliriz.
Bu konuda söylediklerimizi farklı bir şekilde ifade etmek istersek; başlayan yeni dönemle birlikte Batı özelinde, eleştirel düşünme şöyle güdülendi: Eleştirel düşünceyle ilk önce Tanrı’nın koyduğu sınırlar anlaşılacak, sonra da aşılacaktır/aşılmalıdır! Marx, insanın özgürleşmesi için her şeyi acımasızca eleştirmekten bahsetmişti mesela. Batı’da eleştirellik bu bağlamda almış başını giderken, Müslüman coğrafyalarda bu ve bu türden saiklerin etkisi, tarihin kriz dönemlerinde üretilmiş taklide övgü koleksiyonuyla bir araya geldiğinde ‘eleştirellik, zinhar uzak durulması gereken’ bir konuma yine terk edildi. Veya eleştirelliğe sınırlılıklar getirilerek, alttan alta eleştirellikten uzak durulması telkin edildi. Yukarıda verdiğimiz Hay b. Yakzan örneğine dönecek olursak, sorun eleştirelliğin kendisinde değil; öncelikle eleştiri zemininin doğru tespit edilip edilmediğinde aranmalıdır. Başka bir ifadeyle seküler bir zemini bu bağlamda referans alan bir eleştirelliğin, problemin temel kaynaklarından olduğu unutulmamalıdır. Ancak ve ancak bu zemin doğru tespit edildikten sonra tüm hızıyla eleştirelliği devam ettirmek büyük önem arzedecektir diye düşünüyoruz. Bunu söylerken, bugün veya bugüne kadar eleştirinin tümüyle terk edildiğini veya yapılmadığını söylemiyoruz ki bu büyük haksızlık olur.
***
Çünkü kâinatta, bu çabalara sahip tek mahlûk insan değildir. Peki ya, akletme ayeti ve nimeti öyle mi?! Bu ayet sayesinde insan, diğer mahlûkattan ayrılır. Yukarıda saymış olduğumuz tüm uğraşlarını akletmeye bağlar ve bununla var olur, varlığının farkına ancak akletmesiyle varır. Tüm vahiyler insana öncülük, kılavuzluk etmiştir. Vahiyle, hakikatin sokağa ve tüm insanların arasına yayılması arzu edilmiştir. İşte insan, soru sorar, kendini eleştirir, duyduklarını ve gördüklerini ölçer, tartar. Tüm çabasını hakikatin sırrına ermek için teksif eder.
Hakikat bir sır mıdır? Hakikatin, herkesin idrak edemeyeceği esrarengiz bir yapısı mı vardır? Bizce hakikat bu yapıda değildir. Aramak, sırrına ermek derken kastımız, dikkatli bakmak, derinlere dalmayı göze almaktır. Çevresinde, ‘fazla derinlere dalma, kafayı yersin’ türü sözler duymayanımız yoktur. Onlara biz de şunu söylemek isteriz: İnci ve mercan derinlerdedir. Sığlarda yüzen, ufuklara kıyılardan bakanlar neyi görmeyi ummaktadırlar? Kaldı ki, ne akıl yenebilecek bir şey, ne de derinler zannedildiği kadar korkunçtur. Bu sözle bize, fazla düşünme, işleri akışına bırak şeklinde bir tavsiye veriliyorsa şayet, bilinmelidir ki akışın kendisi daha tehlikelidir. Zira akışa kendini kaptıranların; iradelerinden değil, sürüklenmelerinden bahsedilebilir ancak. Bu bahsettiklerimiz, çoklarına fazla elitist (seçkinci) cümleler gibi gelebilir. ‘İnsanlar yaşam mücadelesi verirken, ne düşünmesi ne hakikat arayışı?’ diye bir itiraz getirilebilir. Mademki Kur’an, kendisine kulak veren herkese hitab ediyor ve mademki Kur’an’da en çok geçen ibadet düşünmek, tefekkür etmek, eleştirmek, sorgulamak; o zaman hangi saikle bunlar bir elit sorumluluğu olarak görülebilir?
Sürüklenmek
Yaşamda, sürüklenmek ile gerçekten yaşamak arasına bir fark koyabilir miyiz sizce? Meramımızı izah edebilmek için böyle bir ayrıma başvuralım. Sürüklenmek çer-çöp için anlaşılabilirse de, insana yakıştırılabilir bir durum değildir. İnsan düşünür, taşınır, hayal eder, tasarlar, sorar, sorgular, tercih eder. Özünde anlamlı olan hayatı, kendisi için de anlamlı kılar.
Vahyin atalar dini diye isimlendirdiği ataperestlikte ise insan, sürüklenen bir varlıktır. Düşünmez, yapar; sorgulamaz, tâbi olur; eleştirmez, uyum sağlar. Eleştirellik dendiğinde değişmeyen gündem maddesi ‘atalar dini olmalıdır.’ İnsanı insan yapan yetisi olan aklı üzerinde, rabmışcasına otorite kurmaya yönelme ve bir de bunu ‘elçinin ayak bastığı yerden bir avuç alarak yapma’ eleştirelliğin en önemli maddesidir. Tırnak içerisinde ifade ettiğim noktaya birazdan döneceğim. Atalar dini neden Kur’an’da eleştiri konusu yapılmıştır? Çünkü atalar dini, meşruiyetin zeminini işgal etmeye başlamıştır. Yaptığımız bir işin doğruluk ve meşruluğunun ölçütü atalar dininin kuralları ve kabullerine uyup uymadığıyla ölçülür hale geldiği için ataperestlik denmektedir. Atalar dini, coğrafyamızın tek değil belki ama en ciddi sorunlarından biri olma vasfını sürdürmektedir.
Vahiy, atamız İbrahim’in dinine, Hanif dine davet etmektedir. Ataperestlikse, Hanif dinin atalarca yeniden dizayn edilmiş haline davet etmektedir. Yukarıda, tırnak içerisine aldığımız bir ifade vardı: ‘Elçinin ayak bastığı yerden bir avuç alarak (put) yapma’. Musa’ya ihanet edip buzağı yapan ve ‘elçinin ayak izinden alıp hamuruna katan’ İsrailoğulları gibi, ataperestliğin temel karakteristiği, kendi putunu ‘elçinin izinden toz-toprak alıp’ kutsal kılmaktır. Elçinin bastığı yerden alınan toprak, toprak değil, onun sözlerinden parçalar, onun hakikatlerinden kırıntılar alıp putunu diğerleri nezdinde inandırıcı kılmaktır. Yani sapkınlığını içine hakikatten kırıntılar serpiştirerek gizlemek… İçinde ‘elçinin izinden kırıntılar olanlar’a karşı, bir kaç nazar daha fazla bakılmalıdır. Çünkü insanlık tarihinde, neredeyse tüm putların hamuru ‘elçinin bastığı yerden’ alınan kırıntılarla karılmıştır. Dün de böyleydi, bugün de böyle olmaktadır. Eleştirel zihnin tesisi, kendini İslam’a nispet eden coğrafyalarda her şeyden daha fazla ihtiyaçtır.
Aslında atalar dini ifadesi bir tutumun adıdır. Hakikat iddiası taşıyan ve kendini tartışmaya açmaya yanaşmayan bir tutumun adı. Burada, üzerinde uzun uzadıya duramayacağız ama bugün Avrupa düşüncesinin de atalar dini denmeyi hak edecek özellik ve vasıfları vücut bulmuştur. Bu atalar dini de eleştiriyi sevmemektedir. Ama onun eleştiriye tahammülsüzlüğü başka şekil ve biçimlerde ortaya çıkmaktadır. Bu, bir başka yazının konusu olabilir.
Eleştirelliğin Yitimi
Eleştirellik dediğimizde, insanın, emin olmak, doğruda olduğunu fark etmek için sürdürdüğü sistematik ve sürekli bir sorgulamasından bahsediyoruz. Kazanılmış eleştirel zihin, zaten artık yerinde duramaz. Herkese ve her şeye şüphe ile değil, eleştirel bir süzgeçten bakar. Şüphe bir hastalıktır; eleştirellikse bir kabiliyet… Şüphe duyanın vehimleri vardır; eleştirel olanın ilkeleri, prensipleri vardır. Şüphe duyan hakikate eremez; eleştirel olanın hakikati hep bir başka hakikate kapısını açar. Şüphe huzursuzluk, güvensizliktir; eleştirellikse güvene ermenin emin yollarından biridir.
Hakikate ulaşmanın ve ona ulaştıran yolların rağmına söylenen her söz sahibine zarar verir ve onu dünyada zelil kılar. Ve hakikatin coğrafyası yoktur, dini, dili ve ulusu olmadığı gibi. Kim peşinden gider, dünyasını o hakikat üzere kurmak isterse ona yâr olur.
İlgili Yazılar
İnsanlar mı Şehirlerini Kaybetti Şehirler mi İnsanlarını
“Sırlarımı, düşlerimi, yüreğimi sırtladım,
Mavi diye sarıldığım umutları boşladım,
Yol boyunca dert yüklenmiş bir kervana rastladım,
Arkasından gidiyorum sizin olsun bu şehir.”
Filistin Cephesinde Değişen Bir Şey Yok: İhanet, Drama, Cinayet, Kehanet ve Kıyamet
Yahudi Siyonizmi: Siyonizm, bedeni doğu, aklı batı, ruhu araf, kalbi sarı. Siyonizm, geçmişi Avrupa, bugünü Gazze, yarını Fırat. Siyonizm, dünü altın buzağı, şimdisi kızıl düve, sonrası kurban. Siyonizm, okuduğu Tevrat, anladığı Kâbil, anlamadığı 10 Emir. Siyonizm, adı Kudüs, sanı hırsız, cismi katil. Siyonizm, tutunduğu dünya, istikameti Gog ve Magog, menzilinde altın çağ. Siyonizm, Tanrı’yı ırkçı zanneden ve O’na sürekli şımaran.
Sömürgecilik, Apartheid, Panoptikon, İktidar ve Barbarları Beklerken
Jeremy Bentham’ın ortaya attığı kavram bir hapishane inşası ya da toplum mimarisi iken, Foucault’da bu modern devletin ıslah ediciliğinde belirgin bir unsur olarak karşımıza çıkar. Modern devletleri, hükümran devletlerden ayıran en önemli unsur toplumun ıslah etme biçimleridir.
Postmodern Dönemde Epistemik Şiddet
İslam dünyası siyasal sömürgecilikten sonra epistemik sömürgecilik sürecini yaşamaktadır. Kendi dünyasına, tarihine, medeniyetine seküler zihin kalıplarıyla, perspektiflerle ve kavramlarla bakanların epistemik sömürgenin ağına düşmeleri kaçınılmazdır. Kimilerinin İslam’ı, Kur’an’ı, hadisleri bile seküler zihin kalıplarıyla, perspektiflerle değerlendirmesi, yorumlaması gelinen noktanın ne kadar endişe verici olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.
Ölen Kim’dir
Can ölümle mukayyet bir oluştur ve her can ölümü tadacaktır”
Ölüme yumar o derin kederli gözlerini bir damla huzur için
Varlığa açar nemli gözlerini yeniden O’labilmek için
İçi insan dışı insan…
“Oruçlu doğar insan ölümün iftar sofrasına”