İslam’ın savaş ortamlarında mı yoksa barış ortamlarında mı daha çok gelişme imkânı bulduğu ya da hangi ortamın İslam için daha uygun olduğu şeklinde bir soru sorduğumuzda, bu sorunun, İslam’la ilgili hem günümüz çağdaş dünya hem de tarihsel süreç açısından önemli konu başlıkları içerdiğini görürüz. Bu sorunun temelinde, aslında dinlerin çatışma ya da şiddet konularına nasıl yaklaştığı konusu yatar. Ancak konu burada kalmayacak derecede çok yönlüdür ve sırf bir dinin çatışma, şiddet konularına yaklaşımı gibi kavramsal ya da teolojik mülahazaların ötesinde; hem günümüz konjonktürü ile hem de İslam’ın ontolojik mahiyeti ile yakından alakalıdır ve çok önemlidir.
Bugün dinler ve özellikle de İslam söz konusu olduğunda “savaş, şiddet, terör vb.” kavramların sıklıkla yan yana kullanıldığına hepimiz şahit olmaktayız. İslam sırf bir “din” olmanın ötesinde, bir güvenlik konusu olarak ele alınmakta. Şüphesiz her dinin topluma ve siyasete dönük yönü olabilir ve dolayısıyla da dinler bu bağlamda ele alınabilir. Ancak söz konusu İslam olduğunda, sırf güvenlik bağlamında ele alınmakta ve bir risk unsuru olarak değerlendirilmektedir. Bunun, batının Hıristiyan geçmişinden gelen bir miras üzerine oturduğuna şüphe yok. Doğu bilimcilerinin ekseriyetinin ve Hıristiyan entelektüellerinin eskiden bu yana söyleye geldikleri “İslam’ın aslında savaşçı bir din olduğu ve savaş ve işgallerle yayıldığı” tezi, bu gün 11 Eylül olayları ile birlikte adeta küresel bir siyasete dönüştürülmüş durumda.
Gerçekten günümüzde küresel ölçekte verilmeye çalışılan öyle bir algı oluştu ki, herhangi bir dinden bahsederken hissettiğiniz duygu ile İslam hakkında konuşurken ki durum aynı olamamaktadır.
Örneğin Müslüman olmayan bir ülkeye seyahate gittiğinizde bunu rahatlıkla hissedebilirsiniz. İnsanlarla konuşurken konu İslam’a geldiğinde, bir Budizm, Hinduizm ya da Yahudilikten bahseder gibi İslam’dan bahsedemezsiniz. Ya da şöyle diyelim, bahsedersiniz ancak herkesin hemen farklı bir algıya, bir gerilime, bir tereddüt haline girdiğine kolaylıkla tanıklık edebilirsiniz. Dolayısıyla ağzınızın tadıyla dini-İslami bir konuyu daha geniş ve güzel noktalara götürme imkânınız, bir kişinin düşünceli ve mütereddit bakışları ile hemen kesilecek ve konu kısaca geçiştirilecektir. Kötü niyetli olmayan ama genel havadan etkilenen insanların durumu bu iken, siyasal unsurların ve medyanın önyargılı tutumlarını varın siz hesap edin. Bugün geldiğimiz nokta küresel çapta bir İslamophobia durumudur.
Söylemek istediğimiz, günümüzde İslam, dünyada bir gerilim ve risk odağı olarak gündeme getirilmekte ve “bir şiddet ve terör dini olduğu, bunun ise onun savaşçı doğasından kaynaklandığı” şeklinde bir söylem geliştirilmektedir. Bu söylemin ve geliştirilen İslamophobia siyasetinin arkasında Batının geleneksel önyargılarının olduğunu zikretmiştik. Bu geleneksel görüşe göre “İslam savaşçı bir dindir, peygamberi de savaş peygamberidir, İslam sürekli savaşlarla ve işgallerle genişlemiştir. Doğuşunda olduğu gibi genişleme dönemlerinde de onun savaşçı ve fetihlerle genişleyen özelliğini görebiliriz.” Kısaca özetlediğimiz bu söylemin günümüzde de devam ettiğini, son Papa XVI. Benedictus’un göreve başlarken sarf ettiği ve basına da yansıyan hezeyanlarında da müşahede etmiştik.
Günümüzde İslamophobia siyaseti ile küresel bir siyasete dönüştürülen bu geleneksel görüş, çağdaş insanın her şeyi risk olarak algılayan ve çağımıza adını veren (risk society/risk toplumu) hastalıklı ruh hali ile eklemlenip emperyalist küresel siyasetin grameri içerisine kolaylıkla oturtulabiliyor. Dolayısıyla da konu sadece dini ya da akademik olmaktan ziyade daha stratejik bağlamlarla ilişkili olabiliyor.
Ancak gelinen noktada, bu algının sadece kilise babalarının söylemlerine dayanmağını, bunun, oryantalist söylem yanında kiliseden ayrı ve laik olan sosyal bilim geleneği içinde de bir karşılığının olduğunu kolaylıkla söyleyebiliriz. Başka bir deyişle; günümüzdeki bu küresel ölçekli İslamophobia siyasetinin kökeninde hem dinsel hem de seküler “bilim”in sonuçlarını bulabiliriz. Şüphesiz yazının sınırları daha genel bir analiz yapmamızı engellemekte ise de özellikle önemli ve etkili birkaç sosyal bilimcinin görüşlerine değinebiliriz.
Yukarıda değinilen önyargıların temelindeki argüman, “İslam’ın ilk çıkışı itibarı ile savaşçı bir grubun dini olarak ortaya çıkması ve gelişmesi” şeklindedir ve aydınlanma döneminde, batıda sosyal bilimler alanında, özellikle doğulu toplumların çözümlenmesi başlığı altında ele alınmıştır. Marx ve Engels, Orta doğuda ekonomik gücün tekelleşmesi ve bunun dini ve toplumsal yapıya etkisi konusunda odaklanırken, Weber, siyasal gücün tekelleşmesi ve bunun sosyal ve dinsel yapıdaki tezahürleri üzerine odaklanmıştır. Her iki yaklaşım da determinist ve dolayısıyla da indirgemecidir. Ancak bu eğilimlerin, doğunun toplumsal yapısı üzerine çalışan batılı sosyal bilimcilerinin açık ya da örtülü biçimde zihin yapısını şekillendiren yaklaşımlar olduğunu belirtmek gerekir. Bu yaklaşımlar günümüzde İslamophobia siyasetinin gelişmiş ülkelerde kolayca yaygınlaşmasında uygun bir zemin hazırlamışlardır. Özellikle Max Weber’de ifadesini bulan yaklaşımın, dönemi ve sonrasında etkili olduğunu belirtmek gerekir.
Weber, İslam’ın, ‘dünya hazlarına kapalı bir topluluğun, her haliyle ahirete yönelik din anlayışı’nın hâkim olduğu ilk dönemi ile yerini ‘dünya malına ve nimetine açık ve o kadarla da kalmayıp Arap milliyetçiliğinin süratle sivrildiği, sınıf ve statü farklarına dayalı bir ‘savaşçılar dini’ne bıraktığı ikinci dönemini karşılaştırır. İlk dönem savaşçıların önemini abartarak, ilk Müslüman savaşçıların benliklerindeki zahidi özün çöküşüne vurgu yapar. Ona göre İslam, “belirli bir sınıfın savaşçı dinidir ve Hz. Muhammed’in (sav) amacı, savaşçı klanların ganimete dayalı çıkarlarını örgütlemekten ibarettir. İslam’ın başarısı, dinin taşıyıcı grubu olarak adlandırdığı ‘savaşçıların’ başarılı biçimde harekete geçirilmesi ile mümkün olmuştur. Hz. Muhammed (sav), baskı ve güç koşullar sebebi ile tek tanrıcı mesajını kaçınılmaz olarak askeri çıkarlara göre şekillendirmiştir. Böylece İslam, savaşçı kast için gerekli psikolojik dinamizmi sağlamıştır. Weber biraz daha ileri giderek, Hz. Muhammed’in (sav) toplumsal doktrininin, inanç yolunda olabildiğince fazla sayıda savaşçı oluşturmak için neredeyse sadece mü’minleri psikolojik savaşa hazırlama amacına matuf olduğunu da ileri sürmüştür. Hz. Peygamberin yakınındaki savaşçılar, ona saf bir bağlılık sebebi ile değil, toprak ve güç beklentisi ile motive edilmekteydiler. Bu anlamda Weber’e göre İslam hiçbir zaman bir ‘kurtuluş dini’ olmamış, belirli bir sınıfın basit bir ‘savaşçı dini’ olmuştur ve başarısı da, toprağın askeri bakımdan fethine dayanmaktadır.” (Weber, Max (1966). The Sociology of Religion, SS Paperbacks, London: 51, 263–4). Ünlü oryantalist Goldziher’in de bu tarz yorumlara sahip olduğunu biliyoruz.
Weber’in bu yaklaşımında vurgulamak istediği nokta, İslam’ın savaşçı ahlakı ile ortaçağ Müslümanlığının patrimonyal karakteri arasında bir örtüşme olduğudur. Bu nedenle İslam’da, para ekonomisi, rasyonel hukuk, özerk şehirler gelişmemiştir. Aynı yorumları farklı şekillerde Ernest Gellner’de de görürüz. Aynı geleneğin devamı gibi Gellner de İslam’ın çatışmacı yapısının, Ortaçağ İslam toplumunun kabilecilikle çevrelenmiş Sünni Ortodoksluğun ulemaca kontrol edilen yapısından kaynaklandığı üzerinde durur. Buradan hareketle O, İslam’ın içerisinden demokratik, sivil bir yapının çıkamayacağını ve dolayısıyla da günümüzde insanlığın ulaştığı çoğulcu, demokratik değerler ile uyum gösteremeyeceği, totaliter, monist bir karaktere sahip olduğu vb. görüşünü ileri sürmüştür.
İşte Müslümanları, insanlığın ulaştığı, demokrasi, çok kültürlülük, farklı unsurların bir arada yaşaması vb. olumlu unsurlarla yan yana koyamayan ve onların yerinin daima ortaçağ karanlığı ya da Ortadoğu’nun kabileci ve patrimonyal iklimi olduğunu düşünen; dolayısıyla da gelişen her İslami yapılanmayı bir geriye dönüş ve bir kaos olarak algılayan bu yaklaşım, bu damar(lar)dan beslenerek gelmektedir. İslam’ın içinden çıktığı şartlarla İslam’ı determinist tarzda örtüştüren bu yaklaşım, yukarıda da belirtildiği gibi Batının konjektürel koşulları ile maluldür. Ayrıca bu yaklaşım, Ortadoğu’nun feodal göçebe ya da tarım toplumunun fetihçi ve yayılmacı yapısını İslam’ın ayrılmaz karakteristiği gibi görme yaklaşımına da düşmektedir.
Hâlbuki önyargısız, determinist ve indirgemeci olmayan bir yaklaşımla bakıldığında, İslam’ın hiç de yukarıda resmedildiği gibi olmadığı kolaylıkla görülür. Bu kısa yazının sınırları içerisinde kalarak söylemek gerekirse, İslam, Mekke gibi “ticaretin” yaygın olduğu bir “şehir” mekânında doğdu ve “Medine vahası”nda gelişti. Kur’an terminolojisine baktığımız zaman ticaretle ilg”ili terimlerin çok “zengin” olduğunu rahatlıkla görürüz. Ayrıca hukuku ve yazılı kuralları olmayan bir toplumda, yazılı hukuku ve yerleşik normları egemen kılan bir kutsal kitabı ve onun etrafında tedvin edilen ilimlerin varlığını unutmamak gerekir. Bu anlamda İslam, “yerleşik normlar”ın “göçebe normlar”ı üzerine; “şehrin” “çöl” üzerine kazandığı bir “zafer” olarak görülmelidir. Sonuçta kabilecilikle (ve onun savaşçı karakteri ile) İslam arasında bir “örtüşme”den değil aslında sürekli bir “çatışma”dan söz etmek gereklidir.
Dolayısı ile İslam, savaş ve fetih yolu ile değil yukarıda değinilen bu özellikleri sebebi ile dünyada yayılmış ve günümüzde de en etkin din olma niteliğini sürdürmektedir. Yukarıdakilere ek olarak İslam’ın yayılması ve toplumsallaşmasında aslında belirtilmesi gereken “en önemli nokta” onun savaşçı doğasından ziyade “sözleşmelere ve anlaşmalara verdiği” değerdir. Kanaatimizce günümüzde İslam’ın ilk dönemlerde nasıl toplumsallaştığı ve akabinde nasıl yayıldığı hatta zor dönemlerde “hayatiyetini nasıl sürdürdüğü” konusunda bakmamız gereken en önemli konu sözleşmelerdir. Bu konuya, modern İslam düşüncesinde yeterince yer verilmediği ve üzerinde fazlaca durulmadığı kanaatindeyim. Hz. Peygamberin sözleşmelere verdiği önemi -ister dini ister stratejik açılardan olsun- günümüz Müslümanlarının da yeterince algıladığı söylenemez.
Hz. Peygamber Medine’deki yeni toplumu parçalı/segmenter bir sosyal yapı içerisinden çıkarmıştır. Farklı mekân ve klanlardan, hatta bölgelerden gelen nüfustan, yeni bir inanmışlar topluluğunu, başlangıçta bir denge üzerine oturtmuştur. Muhacir ve Ensar arasında kardeşlik üzerine kurulan bu dengeyi, Hz. Muhammed (sav) toplumsal yapının devamı açısından ölene dek gözetmiş, ana toplumsal yapıyı bu iki unsur üzerine kurmuştur. Bu süreçte Hz. Peygamber’in, savaş ve çatışmadan ziyade sözleşmelerle hareket ettiğini vurgulamak gerekir. Savaş, sözleşmelere uyulmaması durumunda söz konusu olmuştur. Başka bir çalışmamızda geniş olarak değindiğimiz (M. Arslan, SözleşmeKültürü ve İlk Müslüman Toplumun Oluşumu, Malatya 2008) bu konunun, İslam’ın “bir savaşçı dini olup olmadığı” ya da “İslam’ın bir savaşçı grubun etkisinde geliştiği” şeklindeki önyargılara güzel bir cevap olacağı kanaatindeyiz. Hz. Peygamber, insanlar arasındaki ilişkilerde “barışı” esas almış, savaşı ise “arızi bir durum” olarak görüp, sadece Müslümanlara yönelik bir “saldırı” söz konusu olduğu ya da anlaşmalara uyulmadığı durumlarda meşru saymıştır. (Hz. Peygamber’in sözleşme örnekleri konusunda, rahmetli Hamidullah’ın el Vesaiku’s Siyasiye adlı eserine bakılabilir.)
Ancak burada Müslümanlar açısından önemli bir nüansa dikkat çekmek gereklidir. O da, yukarıda değinilen İslam’ın bir savaş dini oluşu, sürekli fetihlerle yayıldığı ya da İslam’ın demokrasi veya özgürlükçü bir yönetimle uyuşmadığı, dolayısıyla totaliter bir karaktere sahip oluşu gibi önyargılar karşısında takınılan savunmacı yaklaşımdır. Bu tarz konuların tartışıldığı yerde savunmacı ve edilgen bir konumda olmanın yanlış olduğunu ve herhangi bir Müslüman’ı da rahatsız etmesinin normal olduğunu düşünüyorum. Bu sadece “neden bu önyargıları savunma ihtiyacı duyuluyor” düşüncesinden ziyade İslam’ın ilkeleri içinde var olan kıtal, cihad gibi eyleme dönük ilkelerle de alakalıdır. İslam hiç bir zaman edilgen, pasif bir kişiliğe olumlu gözle bakmaz ve haksızlıklara karşı mücadeleyi salık verir. Aynı şey demokrasi-totaliteryen yaklaşımlar konusundaki tartışmalar için de söz konusundur. Her türlü haksızlığa ve baskıya maruz kalan Müslümanlara karşı emperyalist siyasetleri uygulayıp ardından demokrasi ve bir arada yaşama nutukları atanların ve ardından da “siz demokrat veya özgürlükçü değilsiniz, totalitersiniz” tarzı suçlamalarda bulunmalarına, bir Müslüman bireyin elbette bir itirazı olacaktır. Dolayısıyla konumuzun böyle bir açmazının olduğunu kabul ediyoruz. Ancak yine de buna karşı oluşturulacak söylem, savaş yanlılığı ya da totaliter yaklaşımlar olmamalıdır. Haksızlıklara ve emperyalist köleleştirici siyasetlere karşı aslında en güzel söylem, hem kendini savunma yöntemlerini ve kitleleri özgürleştirici siyasetleri uygulamak hem de adı ister demokrasi ister başka bir şey olsun, şeffaf ve denetlenebilir yönetim şekillerinden yana olmaktır. Bu yaklaşım, batının Müslümanlara karşı bir taraftan emperyalist siyaset uygulayıp diğer taraftan onları demokrasi veya özgürlükler karşıtı olarak gösteren ikili siyasetine ve tuzağına düşmekten kurtaracaktır.
“İhtiyaçlar ile bu ihtiyaçları karşılayan kaynaklar arasında bir uyumsuzluk vardır. İnsanın ihtiyaçları sınırsız, kaynaklar ise kıttır.” argümanı yıllarca üçüncü sınıf köşe yazarlarından sözde alanlarında uzman ekonomi profesörlerine kadar tüm kapitalist ideologlar tarafından savunulmuş, küçük revizyonlardan geçirilerek ders kitaplarında da yer almıştır.
Bütünsel Yaklaşım son dönemde İslâmî metinlerin bilimsel bir perspektifle tetkik edilmesini konu edinen metot önerilerinden birisidir. Aynı zamanda Mehmet Apaydın’ın doktora tezi olan bu metot, araştırmacılara geçmiş dönemde metinlerin anlaşılması maksadıyla uygulanagelen yöntemlerden farklı bir yol önermektedir. Bu çalışmada gerek İslâmî ilimler alanında uzmanlaşmış gerekse ilgili araştırmaları yakından takip eden okuyucu kitlesi açısından bu metodun neler önerdiği ve gelecekte ne tür sonuçlar verme potansiyeline sahip olduğu hususunu irdelemeye çalışacağız.
Bir yerde gücü elinde bulunduran, iktidar sahibi muktedirlere sorulacak iki adet soru vardır: neden ve nasıl. İktidar sahibi, bir kişi olabileceği gibi birden fazla kişi ya da zümre de olabilir. Neden siz yönetiyorsunuz? Siz nasıl yönetiyorsunuz? İlk soru iktidarın meşruiyetini anlamak üzere sorulurken; ikincisi iktidarın sahip olduğu aygıtları ve süreçleri ihtiva etmektedir. Birincisi ontolojik bir soruyken; ikincisi teknik bir sorudur. Soruların açık ve netliği cevapların da net ve basit olacağı anlamına gelmiyor elbette. Özellikle “neden” sorusunun cevabı müesses nizam sahipleri için de bir sorgulanma ve hatta tehdit içermektedir. “Nasıl” sorusunun cevabı yasal metinlerde ve görünür uygulamalarda kendini belli etmektedir. Ancak “neden” sorusunun cevabı için verilecek cevabın ötesine gitmek gerekir. Bu yüzden sistemin asıl oyuncuları ve oyun kurucuları bu “neden” sorusunu “nasıl”ın cevaplarıyla geçiştirmektedir.
Modern şiddetin en belirgin özelliklerinden olan ordu, sağlık, eğitim ve medya gibi organlara müdahale yoluyla muhatapların sindirilmeye çalışılması olgusu , Doğu Türkistan için sıradan bir durum hâline gelmiştir.
Tövbe bir özgürlük manifestosudur.
İçsel bir bildiridir. Kişinin kendi iç aleminde kendisine verdiği bir manifestodur. Günah yüklerinden, hataların ağırlığından özgürleşmenin bildirisidir.
Tövbe, bir şeyden geri dönmek, dönüş yapmak, yönelmek demektir. Hatalardan, günahlardan dönerek Allah’a yönelişin eylemsel bir ifadesidir.
Tövbe, kişinin kendisini değerlendirme eylemidir. Tövbe, söylem ve eylemlerin objektif bir şekilde değerlendirilebilmesidir. Öyle ki kişinin kendisiyle karşılaşması ve kendisinin tüm yanlışlarını ortaya koyarak doğruya yönelebilme cesaretidir.
İslam “Savaşçı” Bir Stratejiyle Mi Gelişti ?
-İslam’da “Sözleşme Kültürü”nü Yeniden Düşünmek-
İslam’ın savaş ortamlarında mı yoksa barış ortamlarında mı daha çok gelişme imkânı bulduğu ya da hangi ortamın İslam için daha uygun olduğu şeklinde bir soru sorduğumuzda, bu sorunun, İslam’la ilgili hem günümüz çağdaş dünya hem de tarihsel süreç açısından önemli konu başlıkları içerdiğini görürüz. Bu sorunun temelinde, aslında dinlerin çatışma ya da şiddet konularına nasıl yaklaştığı konusu yatar. Ancak konu burada kalmayacak derecede çok yönlüdür ve sırf bir dinin çatışma, şiddet konularına yaklaşımı gibi kavramsal ya da teolojik mülahazaların ötesinde; hem günümüz konjonktürü ile hem de İslam’ın ontolojik mahiyeti ile yakından alakalıdır ve çok önemlidir.
Bugün dinler ve özellikle de İslam söz konusu olduğunda “savaş, şiddet, terör vb.” kavramların sıklıkla yan yana kullanıldığına hepimiz şahit olmaktayız. İslam sırf bir “din” olmanın ötesinde, bir güvenlik konusu olarak ele alınmakta. Şüphesiz her dinin topluma ve siyasete dönük yönü olabilir ve dolayısıyla da dinler bu bağlamda ele alınabilir. Ancak söz konusu İslam olduğunda, sırf güvenlik bağlamında ele alınmakta ve bir risk unsuru olarak değerlendirilmektedir. Bunun, batının Hıristiyan geçmişinden gelen bir miras üzerine oturduğuna şüphe yok. Doğu bilimcilerinin ekseriyetinin ve Hıristiyan entelektüellerinin eskiden bu yana söyleye geldikleri “İslam’ın aslında savaşçı bir din olduğu ve savaş ve işgallerle yayıldığı” tezi, bu gün 11 Eylül olayları ile birlikte adeta küresel bir siyasete dönüştürülmüş durumda.
Örneğin Müslüman olmayan bir ülkeye seyahate gittiğinizde bunu rahatlıkla hissedebilirsiniz. İnsanlarla konuşurken konu İslam’a geldiğinde, bir Budizm, Hinduizm ya da Yahudilikten bahseder gibi İslam’dan bahsedemezsiniz. Ya da şöyle diyelim, bahsedersiniz ancak herkesin hemen farklı bir algıya, bir gerilime, bir tereddüt haline girdiğine kolaylıkla tanıklık edebilirsiniz. Dolayısıyla ağzınızın tadıyla dini-İslami bir konuyu daha geniş ve güzel noktalara götürme imkânınız, bir kişinin düşünceli ve mütereddit bakışları ile hemen kesilecek ve konu kısaca geçiştirilecektir. Kötü niyetli olmayan ama genel havadan etkilenen insanların durumu bu iken, siyasal unsurların ve medyanın önyargılı tutumlarını varın siz hesap edin. Bugün geldiğimiz nokta küresel çapta bir İslamophobia durumudur.
Söylemek istediğimiz, günümüzde İslam, dünyada bir gerilim ve risk odağı olarak gündeme getirilmekte ve “bir şiddet ve terör dini olduğu, bunun ise onun savaşçı doğasından kaynaklandığı” şeklinde bir söylem geliştirilmektedir. Bu söylemin ve geliştirilen İslamophobia siyasetinin arkasında Batının geleneksel önyargılarının olduğunu zikretmiştik. Bu geleneksel görüşe göre “İslam savaşçı bir dindir, peygamberi de savaş peygamberidir, İslam sürekli savaşlarla ve işgallerle genişlemiştir. Doğuşunda olduğu gibi genişleme dönemlerinde de onun savaşçı ve fetihlerle genişleyen özelliğini görebiliriz.” Kısaca özetlediğimiz bu söylemin günümüzde de devam ettiğini, son Papa XVI. Benedictus’un göreve başlarken sarf ettiği ve basına da yansıyan hezeyanlarında da müşahede etmiştik.
Günümüzde İslamophobia siyaseti ile küresel bir siyasete dönüştürülen bu geleneksel görüş, çağdaş insanın her şeyi risk olarak algılayan ve çağımıza adını veren (risk society/risk toplumu) hastalıklı ruh hali ile eklemlenip emperyalist küresel siyasetin grameri içerisine kolaylıkla oturtulabiliyor. Dolayısıyla da konu sadece dini ya da akademik olmaktan ziyade daha stratejik bağlamlarla ilişkili olabiliyor.
Ancak gelinen noktada, bu algının sadece kilise babalarının söylemlerine dayanmağını, bunun, oryantalist söylem yanında kiliseden ayrı ve laik olan sosyal bilim geleneği içinde de bir karşılığının olduğunu kolaylıkla söyleyebiliriz. Başka bir deyişle; günümüzdeki bu küresel ölçekli İslamophobia siyasetinin kökeninde hem dinsel hem de seküler “bilim”in sonuçlarını bulabiliriz. Şüphesiz yazının sınırları daha genel bir analiz yapmamızı engellemekte ise de özellikle önemli ve etkili birkaç sosyal bilimcinin görüşlerine değinebiliriz.
Yukarıda değinilen önyargıların temelindeki argüman, “İslam’ın ilk çıkışı itibarı ile savaşçı bir grubun dini olarak ortaya çıkması ve gelişmesi” şeklindedir ve aydınlanma döneminde, batıda sosyal bilimler alanında, özellikle doğulu toplumların çözümlenmesi başlığı altında ele alınmıştır. Marx ve Engels, Orta doğuda ekonomik gücün tekelleşmesi ve bunun dini ve toplumsal yapıya etkisi konusunda odaklanırken, Weber, siyasal gücün tekelleşmesi ve bunun sosyal ve dinsel yapıdaki tezahürleri üzerine odaklanmıştır. Her iki yaklaşım da determinist ve dolayısıyla da indirgemecidir. Ancak bu eğilimlerin, doğunun toplumsal yapısı üzerine çalışan batılı sosyal bilimcilerinin açık ya da örtülü biçimde zihin yapısını şekillendiren yaklaşımlar olduğunu belirtmek gerekir. Bu yaklaşımlar günümüzde İslamophobia siyasetinin gelişmiş ülkelerde kolayca yaygınlaşmasında uygun bir zemin hazırlamışlardır. Özellikle Max Weber’de ifadesini bulan yaklaşımın, dönemi ve sonrasında etkili olduğunu belirtmek gerekir.
Weber, İslam’ın, ‘dünya hazlarına kapalı bir topluluğun, her haliyle ahirete yönelik din anlayışı’nın hâkim olduğu ilk dönemi ile yerini ‘dünya malına ve nimetine açık ve o kadarla da kalmayıp Arap milliyetçiliğinin süratle sivrildiği, sınıf ve statü farklarına dayalı bir ‘savaşçılar dini’ne bıraktığı ikinci dönemini karşılaştırır. İlk dönem savaşçıların önemini abartarak, ilk Müslüman savaşçıların benliklerindeki zahidi özün çöküşüne vurgu yapar. Ona göre İslam, “belirli bir sınıfın savaşçı dinidir ve Hz. Muhammed’in (sav) amacı, savaşçı klanların ganimete dayalı çıkarlarını örgütlemekten ibarettir. İslam’ın başarısı, dinin taşıyıcı grubu olarak adlandırdığı ‘savaşçıların’ başarılı biçimde harekete geçirilmesi ile mümkün olmuştur. Hz. Muhammed (sav), baskı ve güç koşullar sebebi ile tek tanrıcı mesajını kaçınılmaz olarak askeri çıkarlara göre şekillendirmiştir. Böylece İslam, savaşçı kast için gerekli psikolojik dinamizmi sağlamıştır. Weber biraz daha ileri giderek, Hz. Muhammed’in (sav) toplumsal doktrininin, inanç yolunda olabildiğince fazla sayıda savaşçı oluşturmak için neredeyse sadece mü’minleri psikolojik savaşa hazırlama amacına matuf olduğunu da ileri sürmüştür. Hz. Peygamberin yakınındaki savaşçılar, ona saf bir bağlılık sebebi ile değil, toprak ve güç beklentisi ile motive edilmekteydiler. Bu anlamda Weber’e göre İslam hiçbir zaman bir ‘kurtuluş dini’ olmamış, belirli bir sınıfın basit bir ‘savaşçı dini’ olmuştur ve başarısı da, toprağın askeri bakımdan fethine dayanmaktadır.” (Weber, Max (1966). The Sociology of Religion, SS Paperbacks, London: 51, 263–4). Ünlü oryantalist Goldziher’in de bu tarz yorumlara sahip olduğunu biliyoruz.
Weber’in bu yaklaşımında vurgulamak istediği nokta, İslam’ın savaşçı ahlakı ile ortaçağ Müslümanlığının patrimonyal karakteri arasında bir örtüşme olduğudur. Bu nedenle İslam’da, para ekonomisi, rasyonel hukuk, özerk şehirler gelişmemiştir. Aynı yorumları farklı şekillerde Ernest Gellner’de de görürüz. Aynı geleneğin devamı gibi Gellner de İslam’ın çatışmacı yapısının, Ortaçağ İslam toplumunun kabilecilikle çevrelenmiş Sünni Ortodoksluğun ulemaca kontrol edilen yapısından kaynaklandığı üzerinde durur. Buradan hareketle O, İslam’ın içerisinden demokratik, sivil bir yapının çıkamayacağını ve dolayısıyla da günümüzde insanlığın ulaştığı çoğulcu, demokratik değerler ile uyum gösteremeyeceği, totaliter, monist bir karaktere sahip olduğu vb. görüşünü ileri sürmüştür.
İşte Müslümanları, insanlığın ulaştığı, demokrasi, çok kültürlülük, farklı unsurların bir arada yaşaması vb. olumlu unsurlarla yan yana koyamayan ve onların yerinin daima ortaçağ karanlığı ya da Ortadoğu’nun kabileci ve patrimonyal iklimi olduğunu düşünen; dolayısıyla da gelişen her İslami yapılanmayı bir geriye dönüş ve bir kaos olarak algılayan bu yaklaşım, bu damar(lar)dan beslenerek gelmektedir. İslam’ın içinden çıktığı şartlarla İslam’ı determinist tarzda örtüştüren bu yaklaşım, yukarıda da belirtildiği gibi Batının konjektürel koşulları ile maluldür. Ayrıca bu yaklaşım, Ortadoğu’nun feodal göçebe ya da tarım toplumunun fetihçi ve yayılmacı yapısını İslam’ın ayrılmaz karakteristiği gibi görme yaklaşımına da düşmektedir.
Hâlbuki önyargısız, determinist ve indirgemeci olmayan bir yaklaşımla bakıldığında, İslam’ın hiç de yukarıda resmedildiği gibi olmadığı kolaylıkla görülür. Bu kısa yazının sınırları içerisinde kalarak söylemek gerekirse, İslam, Mekke gibi “ticaretin” yaygın olduğu bir “şehir” mekânında doğdu ve “Medine vahası”nda gelişti. Kur’an terminolojisine baktığımız zaman ticaretle ilg”ili terimlerin çok “zengin” olduğunu rahatlıkla görürüz. Ayrıca hukuku ve yazılı kuralları olmayan bir toplumda, yazılı hukuku ve yerleşik normları egemen kılan bir kutsal kitabı ve onun etrafında tedvin edilen ilimlerin varlığını unutmamak gerekir. Bu anlamda İslam, “yerleşik normlar”ın “göçebe normlar”ı üzerine; “şehrin” “çöl” üzerine kazandığı bir “zafer” olarak görülmelidir. Sonuçta kabilecilikle (ve onun savaşçı karakteri ile) İslam arasında bir “örtüşme”den değil aslında sürekli bir “çatışma”dan söz etmek gereklidir.
Dolayısı ile İslam, savaş ve fetih yolu ile değil yukarıda değinilen bu özellikleri sebebi ile dünyada yayılmış ve günümüzde de en etkin din olma niteliğini sürdürmektedir. Yukarıdakilere ek olarak İslam’ın yayılması ve toplumsallaşmasında aslında belirtilmesi gereken “en önemli nokta” onun savaşçı doğasından ziyade “sözleşmelere ve anlaşmalara verdiği” değerdir. Kanaatimizce günümüzde İslam’ın ilk dönemlerde nasıl toplumsallaştığı ve akabinde nasıl yayıldığı hatta zor dönemlerde “hayatiyetini nasıl sürdürdüğü” konusunda bakmamız gereken en önemli konu sözleşmelerdir. Bu konuya, modern İslam düşüncesinde yeterince yer verilmediği ve üzerinde fazlaca durulmadığı kanaatindeyim. Hz. Peygamberin sözleşmelere verdiği önemi -ister dini ister stratejik açılardan olsun- günümüz Müslümanlarının da yeterince algıladığı söylenemez.
Hz. Peygamber Medine’deki yeni toplumu parçalı/segmenter bir sosyal yapı içerisinden çıkarmıştır. Farklı mekân ve klanlardan, hatta bölgelerden gelen nüfustan, yeni bir inanmışlar topluluğunu, başlangıçta bir denge üzerine oturtmuştur. Muhacir ve Ensar arasında kardeşlik üzerine kurulan bu dengeyi, Hz. Muhammed (sav) toplumsal yapının devamı açısından ölene dek gözetmiş, ana toplumsal yapıyı bu iki unsur üzerine kurmuştur. Bu süreçte Hz. Peygamber’in, savaş ve çatışmadan ziyade sözleşmelerle hareket ettiğini vurgulamak gerekir. Savaş, sözleşmelere uyulmaması durumunda söz konusu olmuştur. Başka bir çalışmamızda geniş olarak değindiğimiz (M. Arslan, Sözleşme Kültürü ve İlk Müslüman Toplumun Oluşumu, Malatya 2008) bu konunun, İslam’ın “bir savaşçı dini olup olmadığı” ya da “İslam’ın bir savaşçı grubun etkisinde geliştiği” şeklindeki önyargılara güzel bir cevap olacağı kanaatindeyiz. Hz. Peygamber, insanlar arasındaki ilişkilerde “barışı” esas almış, savaşı ise “arızi bir durum” olarak görüp, sadece Müslümanlara yönelik bir “saldırı” söz konusu olduğu ya da anlaşmalara uyulmadığı durumlarda meşru saymıştır. (Hz. Peygamber’in sözleşme örnekleri konusunda, rahmetli Hamidullah’ın el Vesaiku’s Siyasiye adlı eserine bakılabilir.)
Ancak burada Müslümanlar açısından önemli bir nüansa dikkat çekmek gereklidir. O da, yukarıda değinilen İslam’ın bir savaş dini oluşu, sürekli fetihlerle yayıldığı ya da İslam’ın demokrasi veya özgürlükçü bir yönetimle uyuşmadığı, dolayısıyla totaliter bir karaktere sahip oluşu gibi önyargılar karşısında takınılan savunmacı yaklaşımdır. Bu tarz konuların tartışıldığı yerde savunmacı ve edilgen bir konumda olmanın yanlış olduğunu ve herhangi bir Müslüman’ı da rahatsız etmesinin normal olduğunu düşünüyorum. Bu sadece “neden bu önyargıları savunma ihtiyacı duyuluyor” düşüncesinden ziyade İslam’ın ilkeleri içinde var olan kıtal, cihad gibi eyleme dönük ilkelerle de alakalıdır. İslam hiç bir zaman edilgen, pasif bir kişiliğe olumlu gözle bakmaz ve haksızlıklara karşı mücadeleyi salık verir. Aynı şey demokrasi-totaliteryen yaklaşımlar konusundaki tartışmalar için de söz konusundur. Her türlü haksızlığa ve baskıya maruz kalan Müslümanlara karşı emperyalist siyasetleri uygulayıp ardından demokrasi ve bir arada yaşama nutukları atanların ve ardından da “siz demokrat veya özgürlükçü değilsiniz, totalitersiniz” tarzı suçlamalarda bulunmalarına, bir Müslüman bireyin elbette bir itirazı olacaktır. Dolayısıyla konumuzun böyle bir açmazının olduğunu kabul ediyoruz. Ancak yine de buna karşı oluşturulacak söylem, savaş yanlılığı ya da totaliter yaklaşımlar olmamalıdır. Haksızlıklara ve emperyalist köleleştirici siyasetlere karşı aslında en güzel söylem, hem kendini savunma yöntemlerini ve kitleleri özgürleştirici siyasetleri uygulamak hem de adı ister demokrasi ister başka bir şey olsun, şeffaf ve denetlenebilir yönetim şekillerinden yana olmaktır. Bu yaklaşım, batının Müslümanlara karşı bir taraftan emperyalist siyaset uygulayıp diğer taraftan onları demokrasi veya özgürlükler karşıtı olarak gösteren ikili siyasetine ve tuzağına düşmekten kurtaracaktır.
İlgili Yazılar
Dünyanın Boyasıyla Boyanmış Yüzler
“İhtiyaçlar ile bu ihtiyaçları karşılayan kaynaklar arasında bir uyumsuzluk vardır. İnsanın ihtiyaçları sınırsız, kaynaklar ise kıttır.” argümanı yıllarca üçüncü sınıf köşe yazarlarından sözde alanlarında uzman ekonomi profesörlerine kadar tüm kapitalist ideologlar tarafından savunulmuş, küçük revizyonlardan geçirilerek ders kitaplarında da yer almıştır.
Bir Metin Usûlü Önerisi Olarak “Bütünsel Yaklaşım Metodu”
Bütünsel Yaklaşım son dönemde İslâmî metinlerin bilimsel bir perspektifle tetkik edilmesini konu edinen metot önerilerinden birisidir. Aynı zamanda Mehmet Apaydın’ın doktora tezi olan bu metot, araştırmacılara geçmiş dönemde metinlerin anlaşılması maksadıyla uygulanagelen yöntemlerden farklı bir yol önermektedir. Bu çalışmada gerek İslâmî ilimler alanında uzmanlaşmış gerekse ilgili araştırmaları yakından takip eden okuyucu kitlesi açısından bu metodun neler önerdiği ve gelecekte ne tür sonuçlar verme potansiyeline sahip olduğu hususunu irdelemeye çalışacağız.
İktidarın Gücü İle Gücün İktidarı Arasında Meşruiyet Sorunsalı
Bir yerde gücü elinde bulunduran, iktidar sahibi muktedirlere sorulacak iki adet soru vardır: neden ve nasıl. İktidar sahibi, bir kişi olabileceği gibi birden fazla kişi ya da zümre de olabilir. Neden siz yönetiyorsunuz? Siz nasıl yönetiyorsunuz? İlk soru iktidarın meşruiyetini anlamak üzere sorulurken; ikincisi iktidarın sahip olduğu aygıtları ve süreçleri ihtiva etmektedir. Birincisi ontolojik bir soruyken; ikincisi teknik bir sorudur. Soruların açık ve netliği cevapların da net ve basit olacağı anlamına gelmiyor elbette. Özellikle “neden” sorusunun cevabı müesses nizam sahipleri için de bir sorgulanma ve hatta tehdit içermektedir. “Nasıl” sorusunun cevabı yasal metinlerde ve görünür uygulamalarda kendini belli etmektedir. Ancak “neden” sorusunun cevabı için verilecek cevabın ötesine gitmek gerekir. Bu yüzden sistemin asıl oyuncuları ve oyun kurucuları bu “neden” sorusunu “nasıl”ın cevaplarıyla geçiştirmektedir.
Gazze’den Doğu Türkistan’a: Şiddet ve Acının Görünmezliği
Modern şiddetin en belirgin özelliklerinden olan ordu, sağlık, eğitim ve medya gibi organlara müdahale yoluyla muhatapların sindirilmeye çalışılması olgusu , Doğu Türkistan için sıradan bir durum hâline gelmiştir.
Özgürlük Manifestosu
Tövbe bir özgürlük manifestosudur.
İçsel bir bildiridir. Kişinin kendi iç aleminde kendisine verdiği bir manifestodur. Günah yüklerinden, hataların ağırlığından özgürleşmenin bildirisidir.
Tövbe, bir şeyden geri dönmek, dönüş yapmak, yönelmek demektir. Hatalardan, günahlardan dönerek Allah’a yönelişin eylemsel bir ifadesidir.
Tövbe, kişinin kendisini değerlendirme eylemidir. Tövbe, söylem ve eylemlerin objektif bir şekilde değerlendirilebilmesidir. Öyle ki kişinin kendisiyle karşılaşması ve kendisinin tüm yanlışlarını ortaya koyarak doğruya yönelebilme cesaretidir.