“Bize hâkim olan iktidarın, bizden fazla sadece bir şeyi var;
O da bizi yönetmek için ona vermiş olduğumuz üstünlük.”
E. de La Boetie (1530-1563)
Devlet Kavramı
Devlet nedir, kimdir, neden vardır, insanlığın laneti mi yoksa insanın hikmeti mi gibi sorular devlet var olduğundan beri bu mekanizmanın -menfi ya da müspet- hayretler içinde bıraktığı kişilerin sorageldiği ve sormaya devam edeceği kadim sorulardan yalnızca birkaçıdır. Devlet bir toplum sözleşmesinin sonucu mu yoksa bazı sınıfların bazı sınıfları kontrol etmek için kullandığı bir araç mı ya da yaratıcının yeryüzündeki kutsal tecellisi mi gibi sorular ise özellikle modern dönem ve sonrasında olanı kabullenmiş kişilerin onu geçmişe dönük anlamlandırma çabalarında buldukları cevapların soruları olarak kabul edilebilir.
Devlet kelimesinin Fransızca karşılığı Etat, İngilizce karşılığı ise state, Almanca karşılığı staat, İtalyanca karşılığı stato‘dur. Bunların hepsinin kökeni Latince status kelimesidir. Ancak, Latince status, “devlet” demek değil, “hâl”, “durum”, “vaziyet” demektir. Eski Yunanlar “devlet” için “polis (πολιζ)” terimini kullanırlardı ki, bu “site (cité)”, yani “şehir” demekti. Bununla esasen şehirde ikâmet edenlerin oluşturduğu topluluk (οι Αιψυπτοι, οι Περσαι) kastedilirdi. O nedenle, Eski Yunanlıların kullandıkları “polis (πολιζ)” bugünkü modern anlamda devlet kavramını karşılamaktan uzaktır. Zira devlet kavramı, sadece insan unsurunu kapsamaz; toprak unsurunu da kapsar. Oysa, “polis (πολιζ)” kavramında toprak unsuruna bir gönderme yoktur. Romalılar ise “devlet” karşılığında civitas veya res publica kelimelerini kullanırlardı. Civitas, “site, medine, şehir devleti” demekti. Civitas hukukî olarak ise, “medenî hakları kullanma ehliyetine sahip yurttaşlar topluluğu” demekti. Medenî hakları kullanma ehliyeti ise ancak siteye (şehre) kabul edilenlere tanınıyordu. Bu nedenle, civitas modern devlet kavramını karşılamaktan uzaktır. Çünkü sadece devletin insan unsuruna göndermede bulunur. Res publica ise “şey (res)” ve “kamu (publica)” kelimelerinden oluşmakta “kamu malı”, “herkese ait şey” anlamına gelmekteydi. Bu kelime daha sonra Fransızcaya république yani cumhuriyet anlamına bürünmüştür.
Devlet, literatürdeki en genel karşılığıyla; belli bir toprak parçası üzerinde yaşayan insanlardan oluşan, iç ve dış güvenliği olan, belli bir meşrûiyete dayanan ve güç kullanma tekeline sahip örgütlü yapıya verilen isimdir. “Devlet” kelimesi, Arapça “devle (دوله)” kelimesinden Türkçe’ye geçmiştir. Bu kelimenin aslî harfleri “d د” ,”v و” ,”l ل” dir. Aynı aslî harfler, “tedâvül (تداول)” kelimesinde de geçmektedir. O hâlde “devlet”, “tedâvül eden”, yani “elden ele geçen” demektir. Bu anlamda devlet kelimesi “iktidarın el değiştirmesi”ni hatırlatmaktadır.[1] Nitekim Eski Arapçada savaşan iki ordudan birine veya ötekine geçen galibiyet ve zafere “devlet” denirdi[2]. Diğer yandan, servet, makam, nüfuz ve itibar sahibi kimselerin bu durumlarına “devlet” denilmekteydi[3]. Devlet kelimesi, Türkçeye bu mânâsıyla da geçmiştir. Eskiden bazı yüksek makam sahiplerine “devletlû denilirdi[4]. Eskilerin anlayışına göre devlet, “tıpkı bir altın-top gibi, elden ele geçen ve en kuvvetlinin zapt ve inhisarına giren ikbâl, nüfuz ve iktidardır.”[5] Günümüzde “devlet” kelimesine başka anlamlar atfedilse de, halk dilinde devletten anlaşılan şey çoğunlukla bu gibi anlamlardır.
Devlet, kimileri için kendi siyasal, dinî inançları bağlamında en yüce kurum, kurumların kurumu veya Tanrının yeryüzündeki yansıması iken; kimileri için bir “Leviathan”, bütün kötülüklerin anası, insanın en büyük hatası/günahı olmuş, kimileri ise; onu insanın doğası gereği bir zorunlu sözleşme hâli olarak tanımlamıştır. Ortaya çıkışı ve temel işlevi konusundaki bu ve benzeri tartışmalar ve ihtilaflar nereden kaynaklanmaktadır?
İnsanların bir arada yaşamaktan kaynaklanan sorunlarını çözmek için devletin icat edildiğini veya kendiliğinden bir süreç içinde evrimle ortaya çıktığını savunanların yanında onun kökeninin, insanlar arasındaki çatışma potansiyelinde arayanlar da vardır. Yine devleti, ilâhî irâdenin ürünü olarak görenlerin yanında, insanlığın veya evrensel aklın gelişiminde ulaşılan en yüce kurum olarak alkışlayanlar da mevcuttur; nasıl ki devlet denen yapının kendisini insanlığın en büyük hatası olarak görenler de olduğu gibi.
Devlet, hem bir siyasi aktör olarak hem de siyasi faaliyetin ve mücadelelerin üzerinde yürütüldüğü bir alan olarak tarih boyunca insan denilen zoon politikonun[6] kaçınılmaz cazibe ve korku merkezlerinin başında gelmiştir. Devlet, yapısı, kurumları, işlevleriyle; temsil ettiği iktidarın birey ve toplumla ilişkileriyle ve insan hayatını doğrudan etkileyen kararları ve uygulamalarıyla siyasi tartışmaların odağında yer almaktadır. Özellikle modern devlet, en demokratik olanından en otoriter/totaliter olanına kadar, bireylerin üzerinde başka hiçbir kurumun sahip olmadığı ölçüde belirleyiciliğiyle, varlığını hiçbir zaman tebaasına/vatandaşına unutturmayan bir güç olarak insanın karşısındadır. İnsanın doğumunda verdiği nüfus cüzdanı ile onu tanımlayan, çocukluk döneminde onu zorunlu eğitime tabi tutan, evlilik ilişkisini tanıma ve tescil etme yetkisine sahip olan bir yapı. Birinin hakkını ihlâl eden ötekine karşı, hakkı ihlâl edilen için ötekini cezalandıran ve bazen de bireyin hakkını doğrudan kendisi ihlâl eden; kişinin bıraktığı mirasın dağıtımında bile söz sahibi olarak insanın ölümünde ve sonrasında bile onu terk etmeyen bir kurum.
Modern Devlet
“En güçlü gücünü hak, boyun eğmeyi de
ödev biçimine sokmadıkça, hep egemen
kalacak kadar güçlü değildir.”
Jean Jacques Rousseau
Modern devlet, nispeten yeni bir olgudur ve on altıncı yüzyılda Batı Avrupa’da ortaya çıkan ve zamanla dünyanın her yanına yayılan bir devlet biçimini ifade etmektedir.
Modern devleti kendinden önceki devlet formlarından ayıran en önemli fark, öncelikle çoklu ve bölünmüş iktidar yapılarının mevcut olmasıdır. Belirli sınırlar içinde, meşrû güç kullanma tekeline sahip, egemen bir otorite olarak, devletin geçtiği aşamalarda tarih içinde belirginleşen “Eski Yunan Polisleri, Roma İmparatorluğu’nun kabile federasyonları, feodal krallıklar, site veya kent devletleri, modern devlete içkin olan siyasi iktidar birliğinden yoksundur.”[7] Kuvvetler ayrılığı denen yasama, yürütme ve yargı erklerinin birbirinden ayrı olduğu; birbirlerine karşı üstünlükten ziyâde devlet işlerinin bölüşüldüğü bir yapıdır. Bu modern devlet yapılarında kuvvetler ayrılığının durumuna göre de parlamenter, başkanlık ve yarı başkanlık sistemi olmak üzere üç tür demokratik hükümet sistemi de mevcuttur.
Modern devleti kendinden önceki devlet yapılarından farklı kılan bir diğer unsur ise; devletin var oluşuna dair yapılan açıklamalardır. Yani bir devletin neden var olduğu sorusuna verilen cevaplar, diğer bir tabir ile meşrûiyet kaynaklarının ne olduğu modern dönemde farklılık göstermiştir. Modern öncesi dönemde devletin varoluşu ve meşrûiyeti aşkın bir varlığa, mistik olaylara ya da bizzat devlet mefhumunun kendisine yapılırken; modern dönemde, devletin varoluşu sözleşmeci kuramlarla açıklanmış, meşrûiyeti ise onun içinde barındırdığı insanların rızasına dayandırılmıştır. Bu bağlamda modern dönemde ulus devlet denen devlet modelleri ortaya çıkmıştır. Modern devlet, belli sâiklerle ortak tarih bilincine sahip ve birlikte yaşama tercihinde bulunmuş, müşterek idealleri olan bir “ulus”un oluşturduğu devlet modelleridir. Ulus devlet tecrübesi, Kara Avrupa tecrübesiydi ve bu ideal tanım dünyanın diğer yerlerinde pekte aynı süreçlerden geçerek aynı sonuçları vermemiştir.
Sosyolojik ve siyasal bir kurum olarak devletin icadı ile ilgili John Locke, doğal düzende hakkaniyetin ve adâletin bozulması sonucu bu durumun yeniden tesisi amacı ile kurulduğunu söyler. Thomas Hobbes’e göre ise devlet, “insan insanın kurdu” olduğu doğal düzende güvenlik için haklarını teslim ettikleri bir leviathandır. J. J. Rousseau’ya göre ise devlet, doğal düzenin bozulması sonucu insanların canlarını ve mallarını korumak için bir araya gelip, eşitçe oluşturdukları bir toplumsal mutâbakatın sonucunda oluşan yapıdır. Bu yaklaşımlara toplum sözleşmesi yaklaşımları denir. Toplum sözleşmesi yaklaşımlarının dışında Marx’a göre devlet, egemen sınıfın çıkarlarını korumak için icat edilmiştir. Franz Oppenheimer’a göre ise devlet, savaşçı bir toplumun diğerlerini yenerek onlar üzerinde tahakküm kurması sonucu oluşan yapıya denir. Hegel ise devleti “tanrının yeryüzündeki yansıması” olarak görür ve bireylerin özgürlüğünün devletin özgürlüğü ile sağlanabileceği görüşünü savunmaktadır.
Devletin nasıl ortaya çıktığına dair birbirine zıt görüşler mevcuttur. Kesin olarak söylenebilir ki; insanların devletsiz dönemlerde de yaşamış olduğudur. Ayrıca modern devlet, öncekilerden çok farklı özellikler göstermektedir. Bu farklı özellikleri belirleyen, anayasacılık, parlamentarizm ve nihâyet demokratik devlettir.
Modern toplumun kemâl noktası ise ulus biçimine dönüşebilmesidir ki, bu da onun ulus-devlet denilen modern devleti inşa etmekte olduğunu gösterir. “Nation” (ulus) terimi uzun süredir vardır ve üstelik devlet teriminden daha eskidir; fakat çağdaş kullanımına dönecek olursak -yani tüm bir toplumu kapsadığı duruma- o zaman bir ulusu devlete gönderme yapmadan tanımlamanın hemen hemen mümkün olmadığı görülür. Bu açıdan bakılınca, “ulus bilinci” kazanma ve bu bağlamda ulus olma durumu göz önüne alındığında, uluslar hâlâ çok genç kabul edilebilirler.
Ulus kavramı günümüzde kullanılan anlamı ile belli bir grubun kendini ortak dil, din, tarih, soy, mekân gibi unsurların biri, birkaçı ya da hepsi üzerinden tanımladığı siyasi ve kültürel bir birimdir. Ulusçuluk, ulusların bir ürünü değil, tam aksine ulusları meydana çıkaran ulusçuluğun kendisidir. Bu bağlamda ulus icat edilen/edilebilen bir şeydir. Bu icadın mûcitleri ise bu kavramı devlete dönüştürmeye çalışırlar. Çünkü uluslaştırılmak, yani bir insan topluluğunun herhangi ötekilerden farklı olduğunu düşünmesi ile kendini ötekinin yönetmemesi ve kendi gibi olanların yönetmesi arzusunu da içinde barındırmaktadır. Ulus denilen kavram modern bir kavramdır ve modern devlet ile özdeşleşmiştir. Bu bağlamda ulus olduğunun farkına vardırılmış kitle bunu devlete evirmekte ve böylece ulus devlet denilen devlet modeli de ortaya çıkmaktadır.
Müslümanların Devleti ve/veya İslâm Devleti
“Ey iman edenler, Allah’a, Peygambere ve
sizden olan emir sahiplerine itaat edin.”
Nisâ Sûresi 59. âyet
İslâm devleti ya da İslâmî devlet en genel ifadesi ile İslâmî yasalara (Şeriata) dayalı devlet biçimidir. İslâmiyet’in ilk yıllarından itibaren İslâm devleti diye tabir edilebilen devletler olmuştur, bunlardan ilki ve örneklik bağlamında en önemlisi, Hz. Muhammed tarafından kurulan ve ölümünden sonra halifeler tarafından yönetilen hilâfet devletidir. İlk İslâm devleti, Medine Sözleşmesi‘ne dayanan, Hz. Muhammed yönetimindeki Medine şehir devletidir. Hz. Muhammed‘in ölümünden sonra yerini alan halifeler devleti yönetmeye devam etmiş, İslâm’ın yayılışı sonucu geniş alanlara egemen olmuştur. 632-661 arasında “Râşid halifeler”in yönettiği devlet, 661-750 arasında Emevî halifeliği, 750-1258 arasında Abbasî halifeliği birer İslâm devleti sayılırlar. Son “hilâfet devleti” ise Osmanlı devletidir.[8]
İslâm devleti diye adlandırılan devlet modeli en genel tanımıyla hilâfetin olduğu ve bir halife tarafından yönetilen devlet yapısıdır ve bu bağlamda halife ve hilâfet tanımlaması önemlilik arz etmektedir. Halife, hem risâlet hem de riyâset açısından Müslüman toplumun önderi olan Hz. Muhammed’in risâlet dışında kalan riyâset görevleri için onun yerine geçen, onu temsil eden kişidir[9]. Yöneticinin belirlenmesi ile ilgili temel dayanak Hz. Muhammed’e atfedilen hadisler üzerinden şekillenir. Özellikle “Kim Müslümanların bir işini üstlenir de, daha ehil olanı varken başkasına bir iş verirse, Allah ve Peygamberi’ne hainlik etmiş olur”[10]. Hz. Ömer’e atfedilen bu söz İslâm Devleti yöneticisinin asıl işlevinin adâleti sağlamak ve seçimlerinde liyâkat mekanizmasını işletmek olduğunu vurgular. Özellikle İslâm devleti ile ilgili çalışmalarda dört halife dönemi sonrasındaki en önemli şahsiyetlerden Ömer b. Abdülaziz’in çocuklarına makam bırakmak şöyle dursun devlet hazinesinden herhangi bir mal bile bırakmamış[11] oluşu ve yönetimindeki adâlet mekanizmasını işletme çabası Hz. Muhammed sonrası İslâm devleti teorisyenleri için önemli argümanlardan olmuştur. Yine adâlet ve liyâkat mekanizmasının işletilmesi ile ilgili olarak Hz. Muhammed’e atfedilen “iş, ehil olmayana verildiğinde, kıyameti bekleyin”[12] hadisi bu bağlamda İslâm devletinin ruhunun adâlet ve liyâkat olduğunu vurgulamak için kullanılmıştır. İnsanlardan korkmayın, benden korkun, âyetlerimi hiçbir değerle değiştirmeyin; Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler, işte onlar kâfirdirler[13]. Yargı işi, bilgi ve takvâdan çok, hâkimin kuvvet ve kudretine ihtiyaç gösterilirse, ehliyetli olan öncelik kazanır; zira hâkim, mutlaka bilgili ve kuvvet sahibi olmaya mecburdur. Hatta Müslümanların bütün yöneticileri, bu şekilde olmalıdır. Bu niteliklerden biri bulunmazsa, eksiklik görülür ve buna bağlı olarak da düzensizlik ortaya çıkar.[14] Dini ayakta tutan dünya işleri, malın hak sahipleri arasında bölüştürülmesi ve mütecâvizlerin cezalandırılmasıdır.[15] Kim bir kardeşi için aracılık yapar ve bunun için hediye kabul edip alırsa, ribâ/fâiz kapılarından büyük birine girmiş olur.[16]
Özellikle pratik örnek bağlamında Medine Vesikası ve onun ortaya koyduğu devlet modeli önemlilik arz etmektedir. Toplam 47 madde olan Medine Sözleşmesi kabileler ve dinler arası “ortak siyasi birliktelik deklarasyonu” görünümündedir. Bu hâliyle de dünyada bir ilktir. Hz. Peygamber’in Medine’de bulunan toplulukları bir araya getirerek bir şehir-devlet çatısı altında birleştirdiği görülür. Birliktelik anlayışı esas alınarak oluşturulan antlaşma metni tarihe “Medine Sözleşmesi” olarak geçmiştir. Câbirî’ye göre sözleşme esas itibariyle bir savaş sözleşmesidir. Ona göre Medine Sözleşmesi hicretin tabiî bir sonucu ve devamıdır. Hicret, Kureyş müşriklerine karşı örgütlü bir savaşı düzenlemek amacıyla yapılmıştır. Medine’ye gelinerek, oradan Mekke’deki düzeni yıpratacak saldırılar düzenlenecektir. Medine bu amaçla bir üs olarak kullanılacaktır. İşte bunun için Hz. Peygamber Medine’deki Yahudilerle antlaşma yaparak arkasını sağlama almak istemiştir.[17]
Hamidullah ise sözleşmeyle ortaya çıkan olguyu “İlk İslâm devleti”, “Yeryüzünde ilk yazılı anayasa”, “Kabile otonomisi”, “Dinamik bir organizasyon”, “Müslüman vatandaşlığı”, “Sosyal mukâvele” vb. kavramlarla ifade ederek şöyle demektedir: “Bu sözleşmeyle kabile denen sosyal yapı, artık hiçbir şekilde doğum veya kalıtım esasına dayalı akrabalar-arası ve dışa kapalı mâhiyette bırakılmayarak yepyeni bir ideolojiye bağlanıyordu. Bu yeni kabile anlayışına göre sosyal bünye tamamen ferdin rıza ve irâdesine dayalı, dinamik bir organizasyon hâline inkılab ettirilmekteydi. Mesela görüyoruz ki Medine’ye gelenler arasında sadece Mekkeliler değil, fakat örneğin Habeşistan’dan gelenler de bulunuyordu. Bunlar Medinelilerle birlikte yeni bir kabile anlayışı için kaynaştırılmıştı. Tam bir benzetişle ifade edecek olursak bu küçük fideden İslâm milliyeti (ümmet) diğer bir ifadeyle Müslüman vatandaşlığı ağacı yetiştirilmiştir. Böylece diğer toplumlarda mevcut ırk, renk, dil ve doğum yeri birliği gibi değiştirilmesi mümkün olmayan ve insan irâde ve seçimi dışında kalan bir takım mefhumlar yerine ümmet anlayışına dayalı sosyal mukâvele esası getirilmiştir.”[18]
Ana akım tarih algısına göre; İslâm devletleri, birbirinin devamı olan İslâm devletleridir ve hilâfetin ilgâsına kadar bu devlet modelleri devam etmiştir. 20. Yüzyılın başında hilâfetin kaldırılması ile de İslâm devleti algısı bambaşka mecrâda tartışılır olmuştur. 20. yüzyılda İslâm devleti ifadesi özel bir anlam kazanmıştır. Modern bir İslâm devleti fikri Cemâleddin Afgânî, SeyyidEbu’l A’lâ el-Mevdûdî, ÂyetullahRûhullah Humeyni, Seyyid Kutub gibi ideologlar tarafından öne sürülmüş ve savunulmuştur.
İslâm devleti kavramı, 20. yüzyıl öncesinde hiç kullanılmamıştır. Kavramın oluşturulması, Pakistanlı yazar Ebu’l A’lâ el-Mevdûdî‘ye atfedilir.[19]
İslâm devleti diye bahsedilen devlet modelinin bütün Müslümanlar tarafından üzerinden mutâbakata varılmış ortak bir tanımı yoktur. Çünkü İslâm dendiğinde bile bir tek İslâm algısından bahsedilemediği gibi bu farklılığın kutsal/ideal devlet tanımı da birbirinden farklıdır. Kimilerine göre tek kaynak Kur’ân ve onun dışında kaynak yoktur ve İslâm devleti sadece Kur’ân ölçülerine göre kurulup yönetilmeli iken; kimilerine göre ise İslâm doğrudan bir devlet modeli önermemektedir. Kimileri için İslâm devleti Kur’ân, hadis, fıkıh ve sahabe icmâsına göre şekillenirken kimileri Osmanlı devleti gibi büyük/güçlü ve aynı zamanda çok hukuklu bir devlet modelini örnek göstermektedir.
Bu bağlamda çok genel bir İslâm devleti tanımlaması yapılabilmekte ancak işin teolojik ve teorik kısmına girildiğinde o genel tanımlamalar faklı argümanlarla birbirlerini red ederek ayrışmaktadır. Bu ayrışma, en temelde İslâm’ın ne olduğu üzerinde olduğu için hem onun nasıl kurulması, hangi safhalar ve süreçlerle inşa edilmesi üzerine olduğu gibi hem de onun idare ediliş biçimi ve tabi ki yöneticinin vasfı, yetkileri ve özellikle nasıl seçileceği üzerine ayrışma yaşamaktadır.
Türkiye özelinde, İslâm devleti algısı/arzusu Cumhuriyet sonrası dönemde önemlilik kazanmıştır. İslâmcılık diye adlandırılan ideolojinin temsilcileri İslâm hükümlerinin sosyal, siyasal ve ekonomik alandan ilgâ edilmesi nedeniyle bu hükümleri tekrardan bu alanlarda işletme gâyesi ile ortaya atılmışlardır. Bu ideolojinin ilk kuşak temsilcileri, yani Cumhuriyet öncesi dönemdeki kişiler, devleti kurtarma ana sloganı ile motive olurlarken, Cumhuriyet sonrası, ikinci kuşak diye tabir edilebilecek bir kitle bu idealin müesses nizâmın yani hâli hazırdaki devletin yıkılması ile olabileceğini savunmaktaydı. Üçüncü kuşak İslâmcılık ise devletle girdiği ilişki bağlamında birinci kuşağın donelerini yeniden kullanmaya başladığı söylenebilir. Bu da Türkiye İslâmcılığının yeniden bir kırılma yaşamak üzere olduğunu ve bu bağlamda muhalefette iken idealize edilen “İslâm Devleti” düşüncesinin nasıl bir pratiğe tabi tutulacağı ise tecrübelerin dili ile geleceğin heybesini doldurmaktadır.
İslâmcı akımların başarılı olup olmayacağına dair yapılmış en kapsamlı analiz Olivier Roy’un Siyasal İslâm’ın İflası[20] adlı çalışmasıdır. Roy’un kitabının konusu çağdaş İslâmî hareketlerdir, yani İslâm’ı bir din olduğu kadar bir siyasal ideoloji olarak da gören, kendilerini bu yolla mevcut sistemden bir kopuş olarak tanımlayan gruplardır. Çağdaş siyasal İslâm, Müslüman toplumlara bir seçenek sunuyor mu? Yazarın Cezayir’den Türkiye ve İran’a, Suudilerden Afganistan, Pakistan ve Türkî Cumhuriyetlere geniş bir Müslüman coğrafyada dolaşarak yanıt aradığı temel soru budur. Olivier Roy, İslâmcılığın etki ve genişlemesinin henüz durmadığını, ‘siyasal İslâm’ın iktidara gelebileceğini, ancak iktidara gelse de adetlerden ve hukuktan başka hiçbir şeyi değiştiremeyeceğini, sonucun kesin bir başarısızlık olacağını düşünüyor. Neden başarısızlık? Bu sorunun en başta gelen yanıtı, siyasal İslâm’ın, karşı çıkarak kendini var ettiği modernizmin kötü bir kopyası olmasında yatıyor. Çünkü İslâmcılık modernizme karşı, çokta farkında olmadan, verilen modern bir tepkidir. Batı ve modernlik karşıtlığı temelinde mevcut muhalefet boşluğunu doldurarak güçlenmiş olan siyasal İslâm, giderek bir “fundametalizm” hâlini alıyor ve şeytanını “Batı”da ararken, kendi içindeki çölü göremiyor. Bu da muhalefette iken özgürlük ve özgünlük söylemi üreten siyasal ideoloji iktidara geldiğinde karşı çıktığı uygulamalara dönüşten başka seçenek bulamıyor.
Bu siyasal akım muhalif bir söylem olarak çeşitli kesimlerden taraftar toplamıştır. Hatta bu siyasal ideolojinin beslendiği ana kaynak muhalif olabilme yetisinde neşet ediyordu. İktidar tecrübesi Hz. Muhammed sonrası ilk defa gökle bağı olmayan Müslümanların yaşadığı iç savaş gibi toplumsal bir travmanın yeniden tecrübesi anlamına gelebiliyordu. Bugün ne yaşanıyor olduğunu analiz etmek önemli, çünkü bugünün anlamlandırılmasını sağlıyor ancak yarın ne olabileceği üzerine de kafa yorulması gerekiyor zira bugün, dünün toplumsal ve siyasal travmalarının bir sonucudur. Bu yüzden herhangi bir dönemde Müslümanlar devlet olma, iktidarda olma tecrübesini yaşarlarken âlimlerin, ilim insanlarının, entelektüellerin, aydınların bu süreçleri görüp tarihin ruhu ile ruhlarına efsun üflenmiş kitleler gibi değil zamanın ruhuna söz söyleme iradelerine dört elle sarılmaları gerekmektedir. Bu bir düşüncenin gelecek kuşaklara daha sağlıklı aktarılmasında da önemli bir metot olarak çağın iktidarda olan Müslümanlarının önlerinde durmaktadır.
[1] Bülent Nuri Esen, Anayasa Hukuku: Genel Esaslar, Ankara, Ayyıldız Matbaası, 1970, s.89.
[2] Ali Fuat Başgil, Esas Teşkilât Hukuku, İstanbul, Baha Matbaası, 1960, s.126.
[18] Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, c. 2, s. 188-189.
[19] Khan, Qamaruddin. (1982). Political Concepts in the Quran. Lahore: Islamic Book Foundation, p. 74 ve Eickelman, D. F., & Piscatori, J. (1996). Muslim politics. Princeton: Princeton University Press, p. 53.
[20] Olivier Roy, Siyasal İslâm‘ın İflası, Çeviren: Cüneyt Akalın, Metis Yayıncılık, İstanbul, 2015.
Lorem ipsum dolor sit amet, consectetur adipiscing elit. Ut elit tellus, luctus nec ullamcorper mattis, pulvinar dapibus leo.
Ahlaki veya politik yansıma durumlarında entelektüel konumlandırma, duygusal alan içinde ve bu alan aracılığıyla oluşturulur. Bugün burada bana görünen duygu, öfke fenomeninde, adaletsizlik duygusundan ötürü görülebilir. Çocuklar tarafından bu en temeldeki duygusu hissetme hususunda büyüklerden daha iyi görünmektedirler. Çocuklar için Felsefe Atölyeleri kapsamında bir çember olarak birbirinin yüzüne bakarak hem dinleme hem anlama hem de başkalarının gözüyle hayata bakabilme kapasiteleri geliştiren çocuklar, ifade ettikleri değer yargılarıyla esasen duygularına göndermede bulunmaktadırlar.
TEVRAT VE KUR’ÂN Öz İnsan var olduğu andan itibaren kendini arayış, varlığını sorgulayış, kâinattaki oluşumun nasıllığını ve nedenselliğini araştırma, bilgiye vâkıf olabilme gayreti ve yorumlama çabası içinde olmuştur. Kendisi ve kâinatın yaratılışı hakkında bir ilim edinebilmenin aslî kaynaklarından birisi ise yerkürede ikâme edilen, tüm yaratılmışlara farklı vakit ve zamanlarda gönderilmiş olan din ve o dinin …
Bu sosyokırım ve politikkırım -veya Filistin’in bir ulus ve devlet olarak önceden planlanmış şekilde yıkımı ve yerinin değiştirilmesi- 1917’de Britanya hükümeti tarafından öngörülerek Siyonist-İngiliz iş birliği (Gutwein) aracılığıyla gerçekleştirildi.
Gözetim ve gözetleme olgusunun insanlık tarihi kadar geçmişe dayandığı ve her dönemin kendine has unsurları ile görünür olduğu kabul edilmektedir. Modern bir tarih okumasıyla duruma bakacak olursak; Ortaçağın sonlarına kadar Tanrı’nın hükümranlığının etkin olduğu bir dünyadan bahsedebiliriz. Yeniçağ ile birlikte hükümdarların Tanrı’dan rol çalarak kendilerini Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcileri ilan etmeleri, hükümdarların hükümranlığının daha baskın olduğu bir sürece geçildiğini göstermektedir.
Siz haddi aşan bir kavim olmayı seçtiniz diye, biz de Kur’an’dan vaz mı geçelim. Zuhruf-5 Bir şeyle mukayyetiz, serbest değiliz efendim Turgut Uyar Birkaç yüzyıldır günlük yaşamımıza hâkim olan kelime ve kavramları konuşurken, bir gerilim içerisine girdiğimiz muhakkak. Nedir bu gerilim, bir iki örnek üzerinden izah etmeye çalışalım: ‘Akıl’ dendiğinde ‘rasyonalist akıl’ mı ‘İslamî akıl’ …
Modernizmin Korkuttuğu Müslümanlar:
Hüküm yalnızca Allah’ındır.”
Yûsuf Sûresi 40. âyet
“Devlet, en iyi ifadeyle gerekli kötülüktür.
Kötü ifadeyle, dayanılmaz kötülüktür.”
Thomas Paine (1737-1809)
“Bize hâkim olan iktidarın, bizden fazla sadece bir şeyi var;
O da bizi yönetmek için ona vermiş olduğumuz üstünlük.”
E. de La Boetie (1530-1563)
Devlet nedir, kimdir, neden vardır, insanlığın laneti mi yoksa insanın hikmeti mi gibi sorular devlet var olduğundan beri bu mekanizmanın -menfi ya da müspet- hayretler içinde bıraktığı kişilerin sorageldiği ve sormaya devam edeceği kadim sorulardan yalnızca birkaçıdır. Devlet bir toplum sözleşmesinin sonucu mu yoksa bazı sınıfların bazı sınıfları kontrol etmek için kullandığı bir araç mı ya da yaratıcının yeryüzündeki kutsal tecellisi mi gibi sorular ise özellikle modern dönem ve sonrasında olanı kabullenmiş kişilerin onu geçmişe dönük anlamlandırma çabalarında buldukları cevapların soruları olarak kabul edilebilir.
Devlet kelimesinin Fransızca karşılığı Etat, İngilizce karşılığı ise state, Almanca karşılığı staat, İtalyanca karşılığı stato‘dur. Bunların hepsinin kökeni Latince status kelimesidir. Ancak, Latince status, “devlet” demek değil, “hâl”, “durum”, “vaziyet” demektir. Eski Yunanlar “devlet” için “polis (πολιζ)” terimini kullanırlardı ki, bu “site (cité)”, yani “şehir” demekti. Bununla esasen şehirde ikâmet edenlerin oluşturduğu topluluk (οι Αιψυπτοι, οι Περσαι) kastedilirdi. O nedenle, Eski Yunanlıların kullandıkları “polis (πολιζ)” bugünkü modern anlamda devlet kavramını karşılamaktan uzaktır. Zira devlet kavramı, sadece insan unsurunu kapsamaz; toprak unsurunu da kapsar. Oysa, “polis (πολιζ)” kavramında toprak unsuruna bir gönderme yoktur. Romalılar ise “devlet” karşılığında civitas veya res publica kelimelerini kullanırlardı. Civitas, “site, medine, şehir devleti” demekti. Civitas hukukî olarak ise, “medenî hakları kullanma ehliyetine sahip yurttaşlar topluluğu” demekti. Medenî hakları kullanma ehliyeti ise ancak siteye (şehre) kabul edilenlere tanınıyordu. Bu nedenle, civitas modern devlet kavramını karşılamaktan uzaktır. Çünkü sadece devletin insan unsuruna göndermede bulunur. Res publica ise “şey (res)” ve “kamu (publica)” kelimelerinden oluşmakta “kamu malı”, “herkese ait şey” anlamına gelmekteydi. Bu kelime daha sonra Fransızcaya république yani cumhuriyet anlamına bürünmüştür.
Devlet, literatürdeki en genel karşılığıyla; belli bir toprak parçası üzerinde yaşayan insanlardan oluşan, iç ve dış güvenliği olan, belli bir meşrûiyete dayanan ve güç kullanma tekeline sahip örgütlü yapıya verilen isimdir. “Devlet” kelimesi, Arapça “devle (دوله)” kelimesinden Türkçe’ye geçmiştir. Bu kelimenin aslî harfleri “d د” ,”v و” ,”l ل” dir. Aynı aslî harfler, “tedâvül (تداول)” kelimesinde de geçmektedir. O hâlde “devlet”, “tedâvül eden”, yani “elden ele geçen” demektir. Bu anlamda devlet kelimesi “iktidarın el değiştirmesi”ni hatırlatmaktadır.[1] Nitekim Eski Arapçada savaşan iki ordudan birine veya ötekine geçen galibiyet ve zafere “devlet” denirdi[2]. Diğer yandan, servet, makam, nüfuz ve itibar sahibi kimselerin bu durumlarına “devlet” denilmekteydi[3]. Devlet kelimesi, Türkçeye bu mânâsıyla da geçmiştir. Eskiden bazı yüksek makam sahiplerine “devletlû denilirdi[4]. Eskilerin anlayışına göre devlet, “tıpkı bir altın-top gibi, elden ele geçen ve en kuvvetlinin zapt ve inhisarına giren ikbâl, nüfuz ve iktidardır.”[5] Günümüzde “devlet” kelimesine başka anlamlar atfedilse de, halk dilinde devletten anlaşılan şey çoğunlukla bu gibi anlamlardır.
Devlet, kimileri için kendi siyasal, dinî inançları bağlamında en yüce kurum, kurumların kurumu veya Tanrının yeryüzündeki yansıması iken; kimileri için bir “Leviathan”, bütün kötülüklerin anası, insanın en büyük hatası/günahı olmuş, kimileri ise; onu insanın doğası gereği bir zorunlu sözleşme hâli olarak tanımlamıştır. Ortaya çıkışı ve temel işlevi konusundaki bu ve benzeri tartışmalar ve ihtilaflar nereden kaynaklanmaktadır?
İnsanların bir arada yaşamaktan kaynaklanan sorunlarını çözmek için devletin icat edildiğini veya kendiliğinden bir süreç içinde evrimle ortaya çıktığını savunanların yanında onun kökeninin, insanlar arasındaki çatışma potansiyelinde arayanlar da vardır. Yine devleti, ilâhî irâdenin ürünü olarak görenlerin yanında, insanlığın veya evrensel aklın gelişiminde ulaşılan en yüce kurum olarak alkışlayanlar da mevcuttur; nasıl ki devlet denen yapının kendisini insanlığın en büyük hatası olarak görenler de olduğu gibi.
Devlet, hem bir siyasi aktör olarak hem de siyasi faaliyetin ve mücadelelerin üzerinde yürütüldüğü bir alan olarak tarih boyunca insan denilen zoon politikonun[6] kaçınılmaz cazibe ve korku merkezlerinin başında gelmiştir. Devlet, yapısı, kurumları, işlevleriyle; temsil ettiği iktidarın birey ve toplumla ilişkileriyle ve insan hayatını doğrudan etkileyen kararları ve uygulamalarıyla siyasi tartışmaların odağında yer almaktadır. Özellikle modern devlet, en demokratik olanından en otoriter/totaliter olanına kadar, bireylerin üzerinde başka hiçbir kurumun sahip olmadığı ölçüde belirleyiciliğiyle, varlığını hiçbir zaman tebaasına/vatandaşına unutturmayan bir güç olarak insanın karşısındadır. İnsanın doğumunda verdiği nüfus cüzdanı ile onu tanımlayan, çocukluk döneminde onu zorunlu eğitime tabi tutan, evlilik ilişkisini tanıma ve tescil etme yetkisine sahip olan bir yapı. Birinin hakkını ihlâl eden ötekine karşı, hakkı ihlâl edilen için ötekini cezalandıran ve bazen de bireyin hakkını doğrudan kendisi ihlâl eden; kişinin bıraktığı mirasın dağıtımında bile söz sahibi olarak insanın ölümünde ve sonrasında bile onu terk etmeyen bir kurum.
Modern Devlet
“En güçlü gücünü hak, boyun eğmeyi de
ödev biçimine sokmadıkça, hep egemen
kalacak kadar güçlü değildir.”
Jean Jacques Rousseau
Modern devleti kendinden önceki devlet formlarından ayıran en önemli fark, öncelikle çoklu ve bölünmüş iktidar yapılarının mevcut olmasıdır. Belirli sınırlar içinde, meşrû güç kullanma tekeline sahip, egemen bir otorite olarak, devletin geçtiği aşamalarda tarih içinde belirginleşen “Eski Yunan Polisleri, Roma İmparatorluğu’nun kabile federasyonları, feodal krallıklar, site veya kent devletleri, modern devlete içkin olan siyasi iktidar birliğinden yoksundur.”[7] Kuvvetler ayrılığı denen yasama, yürütme ve yargı erklerinin birbirinden ayrı olduğu; birbirlerine karşı üstünlükten ziyâde devlet işlerinin bölüşüldüğü bir yapıdır. Bu modern devlet yapılarında kuvvetler ayrılığının durumuna göre de parlamenter, başkanlık ve yarı başkanlık sistemi olmak üzere üç tür demokratik hükümet sistemi de mevcuttur.
Modern devleti kendinden önceki devlet yapılarından farklı kılan bir diğer unsur ise; devletin var oluşuna dair yapılan açıklamalardır. Yani bir devletin neden var olduğu sorusuna verilen cevaplar, diğer bir tabir ile meşrûiyet kaynaklarının ne olduğu modern dönemde farklılık göstermiştir. Modern öncesi dönemde devletin varoluşu ve meşrûiyeti aşkın bir varlığa, mistik olaylara ya da bizzat devlet mefhumunun kendisine yapılırken; modern dönemde, devletin varoluşu sözleşmeci kuramlarla açıklanmış, meşrûiyeti ise onun içinde barındırdığı insanların rızasına dayandırılmıştır. Bu bağlamda modern dönemde ulus devlet denen devlet modelleri ortaya çıkmıştır. Modern devlet, belli sâiklerle ortak tarih bilincine sahip ve birlikte yaşama tercihinde bulunmuş, müşterek idealleri olan bir “ulus”un oluşturduğu devlet modelleridir. Ulus devlet tecrübesi, Kara Avrupa tecrübesiydi ve bu ideal tanım dünyanın diğer yerlerinde pekte aynı süreçlerden geçerek aynı sonuçları vermemiştir.
Sosyolojik ve siyasal bir kurum olarak devletin icadı ile ilgili John Locke, doğal düzende hakkaniyetin ve adâletin bozulması sonucu bu durumun yeniden tesisi amacı ile kurulduğunu söyler. Thomas Hobbes’e göre ise devlet, “insan insanın kurdu” olduğu doğal düzende güvenlik için haklarını teslim ettikleri bir leviathandır. J. J. Rousseau’ya göre ise devlet, doğal düzenin bozulması sonucu insanların canlarını ve mallarını korumak için bir araya gelip, eşitçe oluşturdukları bir toplumsal mutâbakatın sonucunda oluşan yapıdır. Bu yaklaşımlara toplum sözleşmesi yaklaşımları denir. Toplum sözleşmesi yaklaşımlarının dışında Marx’a göre devlet, egemen sınıfın çıkarlarını korumak için icat edilmiştir. Franz Oppenheimer’a göre ise devlet, savaşçı bir toplumun diğerlerini yenerek onlar üzerinde tahakküm kurması sonucu oluşan yapıya denir. Hegel ise devleti “tanrının yeryüzündeki yansıması” olarak görür ve bireylerin özgürlüğünün devletin özgürlüğü ile sağlanabileceği görüşünü savunmaktadır.
Devletin nasıl ortaya çıktığına dair birbirine zıt görüşler mevcuttur. Kesin olarak söylenebilir ki; insanların devletsiz dönemlerde de yaşamış olduğudur. Ayrıca modern devlet, öncekilerden çok farklı özellikler göstermektedir. Bu farklı özellikleri belirleyen, anayasacılık, parlamentarizm ve nihâyet demokratik devlettir.
Modern toplumun kemâl noktası ise ulus biçimine dönüşebilmesidir ki, bu da onun ulus-devlet denilen modern devleti inşa etmekte olduğunu gösterir. “Nation” (ulus) terimi uzun süredir vardır ve üstelik devlet teriminden daha eskidir; fakat çağdaş kullanımına dönecek olursak -yani tüm bir toplumu kapsadığı duruma- o zaman bir ulusu devlete gönderme yapmadan tanımlamanın hemen hemen mümkün olmadığı görülür. Bu açıdan bakılınca, “ulus bilinci” kazanma ve bu bağlamda ulus olma durumu göz önüne alındığında, uluslar hâlâ çok genç kabul edilebilirler.
Ulus kavramı günümüzde kullanılan anlamı ile belli bir grubun kendini ortak dil, din, tarih, soy, mekân gibi unsurların biri, birkaçı ya da hepsi üzerinden tanımladığı siyasi ve kültürel bir birimdir. Ulusçuluk, ulusların bir ürünü değil, tam aksine ulusları meydana çıkaran ulusçuluğun kendisidir. Bu bağlamda ulus icat edilen/edilebilen bir şeydir. Bu icadın mûcitleri ise bu kavramı devlete dönüştürmeye çalışırlar. Çünkü uluslaştırılmak, yani bir insan topluluğunun herhangi ötekilerden farklı olduğunu düşünmesi ile kendini ötekinin yönetmemesi ve kendi gibi olanların yönetmesi arzusunu da içinde barındırmaktadır. Ulus denilen kavram modern bir kavramdır ve modern devlet ile özdeşleşmiştir. Bu bağlamda ulus olduğunun farkına vardırılmış kitle bunu devlete evirmekte ve böylece ulus devlet denilen devlet modeli de ortaya çıkmaktadır.
Müslümanların Devleti ve/veya İslâm Devleti
“Ey iman edenler, Allah’a, Peygambere ve
sizden olan emir sahiplerine itaat edin.”
Nisâ Sûresi 59. âyet
İslâm devleti ya da İslâmî devlet en genel ifadesi ile İslâmî yasalara (Şeriata) dayalı devlet biçimidir. İslâmiyet’in ilk yıllarından itibaren İslâm devleti diye tabir edilebilen devletler olmuştur, bunlardan ilki ve örneklik bağlamında en önemlisi, Hz. Muhammed tarafından kurulan ve ölümünden sonra halifeler tarafından yönetilen hilâfet devletidir. İlk İslâm devleti, Medine Sözleşmesi‘ne dayanan, Hz. Muhammed yönetimindeki Medine şehir devletidir. Hz. Muhammed‘in ölümünden sonra yerini alan halifeler devleti yönetmeye devam etmiş, İslâm’ın yayılışı sonucu geniş alanlara egemen olmuştur. 632-661 arasında “Râşid halifeler”in yönettiği devlet, 661-750 arasında Emevî halifeliği, 750-1258 arasında Abbasî halifeliği birer İslâm devleti sayılırlar. Son “hilâfet devleti” ise Osmanlı devletidir.[8]
İslâm devleti diye adlandırılan devlet modeli en genel tanımıyla hilâfetin olduğu ve bir halife tarafından yönetilen devlet yapısıdır ve bu bağlamda halife ve hilâfet tanımlaması önemlilik arz etmektedir. Halife, hem risâlet hem de riyâset açısından Müslüman toplumun önderi olan Hz. Muhammed’in risâlet dışında kalan riyâset görevleri için onun yerine geçen, onu temsil eden kişidir[9]. Yöneticinin belirlenmesi ile ilgili temel dayanak Hz. Muhammed’e atfedilen hadisler üzerinden şekillenir. Özellikle “Kim Müslümanların bir işini üstlenir de, daha ehil olanı varken başkasına bir iş verirse, Allah ve Peygamberi’ne hainlik etmiş olur”[10]. Hz. Ömer’e atfedilen bu söz İslâm Devleti yöneticisinin asıl işlevinin adâleti sağlamak ve seçimlerinde liyâkat mekanizmasını işletmek olduğunu vurgular. Özellikle İslâm devleti ile ilgili çalışmalarda dört halife dönemi sonrasındaki en önemli şahsiyetlerden Ömer b. Abdülaziz’in çocuklarına makam bırakmak şöyle dursun devlet hazinesinden herhangi bir mal bile bırakmamış[11] oluşu ve yönetimindeki adâlet mekanizmasını işletme çabası Hz. Muhammed sonrası İslâm devleti teorisyenleri için önemli argümanlardan olmuştur. Yine adâlet ve liyâkat mekanizmasının işletilmesi ile ilgili olarak Hz. Muhammed’e atfedilen “iş, ehil olmayana verildiğinde, kıyameti bekleyin”[12] hadisi bu bağlamda İslâm devletinin ruhunun adâlet ve liyâkat olduğunu vurgulamak için kullanılmıştır. İnsanlardan korkmayın, benden korkun, âyetlerimi hiçbir değerle değiştirmeyin; Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler, işte onlar kâfirdirler[13]. Yargı işi, bilgi ve takvâdan çok, hâkimin kuvvet ve kudretine ihtiyaç gösterilirse, ehliyetli olan öncelik kazanır; zira hâkim, mutlaka bilgili ve kuvvet sahibi olmaya mecburdur. Hatta Müslümanların bütün yöneticileri, bu şekilde olmalıdır. Bu niteliklerden biri bulunmazsa, eksiklik görülür ve buna bağlı olarak da düzensizlik ortaya çıkar.[14] Dini ayakta tutan dünya işleri, malın hak sahipleri arasında bölüştürülmesi ve mütecâvizlerin cezalandırılmasıdır.[15] Kim bir kardeşi için aracılık yapar ve bunun için hediye kabul edip alırsa, ribâ/fâiz kapılarından büyük birine girmiş olur.[16]
Özellikle pratik örnek bağlamında Medine Vesikası ve onun ortaya koyduğu devlet modeli önemlilik arz etmektedir. Toplam 47 madde olan Medine Sözleşmesi kabileler ve dinler arası “ortak siyasi birliktelik deklarasyonu” görünümündedir. Bu hâliyle de dünyada bir ilktir. Hz. Peygamber’in Medine’de bulunan toplulukları bir araya getirerek bir şehir-devlet çatısı altında birleştirdiği görülür. Birliktelik anlayışı esas alınarak oluşturulan antlaşma metni tarihe “Medine Sözleşmesi” olarak geçmiştir. Câbirî’ye göre sözleşme esas itibariyle bir savaş sözleşmesidir. Ona göre Medine Sözleşmesi hicretin tabiî bir sonucu ve devamıdır. Hicret, Kureyş müşriklerine karşı örgütlü bir savaşı düzenlemek amacıyla yapılmıştır. Medine’ye gelinerek, oradan Mekke’deki düzeni yıpratacak saldırılar düzenlenecektir. Medine bu amaçla bir üs olarak kullanılacaktır. İşte bunun için Hz. Peygamber Medine’deki Yahudilerle antlaşma yaparak arkasını sağlama almak istemiştir.[17]
Hamidullah ise sözleşmeyle ortaya çıkan olguyu “İlk İslâm devleti”, “Yeryüzünde ilk yazılı anayasa”, “Kabile otonomisi”, “Dinamik bir organizasyon”, “Müslüman vatandaşlığı”, “Sosyal mukâvele” vb. kavramlarla ifade ederek şöyle demektedir: “Bu sözleşmeyle kabile denen sosyal yapı, artık hiçbir şekilde doğum veya kalıtım esasına dayalı akrabalar-arası ve dışa kapalı mâhiyette bırakılmayarak yepyeni bir ideolojiye bağlanıyordu. Bu yeni kabile anlayışına göre sosyal bünye tamamen ferdin rıza ve irâdesine dayalı, dinamik bir organizasyon hâline inkılab ettirilmekteydi. Mesela görüyoruz ki Medine’ye gelenler arasında sadece Mekkeliler değil, fakat örneğin Habeşistan’dan gelenler de bulunuyordu. Bunlar Medinelilerle birlikte yeni bir kabile anlayışı için kaynaştırılmıştı. Tam bir benzetişle ifade edecek olursak bu küçük fideden İslâm milliyeti (ümmet) diğer bir ifadeyle Müslüman vatandaşlığı ağacı yetiştirilmiştir. Böylece diğer toplumlarda mevcut ırk, renk, dil ve doğum yeri birliği gibi değiştirilmesi mümkün olmayan ve insan irâde ve seçimi dışında kalan bir takım mefhumlar yerine ümmet anlayışına dayalı sosyal mukâvele esası getirilmiştir.”[18]
Ana akım tarih algısına göre; İslâm devletleri, birbirinin devamı olan İslâm devletleridir ve hilâfetin ilgâsına kadar bu devlet modelleri devam etmiştir. 20. Yüzyılın başında hilâfetin kaldırılması ile de İslâm devleti algısı bambaşka mecrâda tartışılır olmuştur. 20. yüzyılda İslâm devleti ifadesi özel bir anlam kazanmıştır. Modern bir İslâm devleti fikri Cemâleddin Afgânî, Seyyid Ebu’l A’lâ el-Mevdûdî, Âyetullah Rûhullah Humeyni, Seyyid Kutub gibi ideologlar tarafından öne sürülmüş ve savunulmuştur.
Özellikle Batı‘ya ve sömürgeciliğe duyulan tepkinin etkisiyle bu fikirler Âyetullah Rûhullah Humeyni‘yi ve diğer İslâmî devrimcilerini etkilemiştir. İslâm devletlerinin yönetim şekli monarşi ya da cumhuriyet olabilir. Bilinen beş ülke (Afganistan, Pakistan, Moritanya, İran, Gambiya) resmi olarak ülke adlarında kendilerini İslâm Cumhuriyeti olarak tanımlamaktadırlar (örneğin Afganistan İslâm Cumhuriyeti). Buna karşılık, Brunei, Katar, Umman ve Suudi Arabistan İslâmî monarşilere örnek olarak gösterilmektedir.
Ama Hangi İslâm Devleti
İslâm devleti diye bahsedilen devlet modelinin bütün Müslümanlar tarafından üzerinden mutâbakata varılmış ortak bir tanımı yoktur. Çünkü İslâm dendiğinde bile bir tek İslâm algısından bahsedilemediği gibi bu farklılığın kutsal/ideal devlet tanımı da birbirinden farklıdır. Kimilerine göre tek kaynak Kur’ân ve onun dışında kaynak yoktur ve İslâm devleti sadece Kur’ân ölçülerine göre kurulup yönetilmeli iken; kimilerine göre ise İslâm doğrudan bir devlet modeli önermemektedir. Kimileri için İslâm devleti Kur’ân, hadis, fıkıh ve sahabe icmâsına göre şekillenirken kimileri Osmanlı devleti gibi büyük/güçlü ve aynı zamanda çok hukuklu bir devlet modelini örnek göstermektedir.
Bu bağlamda çok genel bir İslâm devleti tanımlaması yapılabilmekte ancak işin teolojik ve teorik kısmına girildiğinde o genel tanımlamalar faklı argümanlarla birbirlerini red ederek ayrışmaktadır. Bu ayrışma, en temelde İslâm’ın ne olduğu üzerinde olduğu için hem onun nasıl kurulması, hangi safhalar ve süreçlerle inşa edilmesi üzerine olduğu gibi hem de onun idare ediliş biçimi ve tabi ki yöneticinin vasfı, yetkileri ve özellikle nasıl seçileceği üzerine ayrışma yaşamaktadır.
Türkiye özelinde, İslâm devleti algısı/arzusu Cumhuriyet sonrası dönemde önemlilik kazanmıştır. İslâmcılık diye adlandırılan ideolojinin temsilcileri İslâm hükümlerinin sosyal, siyasal ve ekonomik alandan ilgâ edilmesi nedeniyle bu hükümleri tekrardan bu alanlarda işletme gâyesi ile ortaya atılmışlardır. Bu ideolojinin ilk kuşak temsilcileri, yani Cumhuriyet öncesi dönemdeki kişiler, devleti kurtarma ana sloganı ile motive olurlarken, Cumhuriyet sonrası, ikinci kuşak diye tabir edilebilecek bir kitle bu idealin müesses nizâmın yani hâli hazırdaki devletin yıkılması ile olabileceğini savunmaktaydı. Üçüncü kuşak İslâmcılık ise devletle girdiği ilişki bağlamında birinci kuşağın donelerini yeniden kullanmaya başladığı söylenebilir. Bu da Türkiye İslâmcılığının yeniden bir kırılma yaşamak üzere olduğunu ve bu bağlamda muhalefette iken idealize edilen “İslâm Devleti” düşüncesinin nasıl bir pratiğe tabi tutulacağı ise tecrübelerin dili ile geleceğin heybesini doldurmaktadır.
İslâmcı akımların başarılı olup olmayacağına dair yapılmış en kapsamlı analiz Olivier Roy’un Siyasal İslâm’ın İflası[20] adlı çalışmasıdır. Roy’un kitabının konusu çağdaş İslâmî hareketlerdir, yani İslâm’ı bir din olduğu kadar bir siyasal ideoloji olarak da gören, kendilerini bu yolla mevcut sistemden bir kopuş olarak tanımlayan gruplardır. Çağdaş siyasal İslâm, Müslüman toplumlara bir seçenek sunuyor mu? Yazarın Cezayir’den Türkiye ve İran’a, Suudilerden Afganistan, Pakistan ve Türkî Cumhuriyetlere geniş bir Müslüman coğrafyada dolaşarak yanıt aradığı temel soru budur. Olivier Roy, İslâmcılığın etki ve genişlemesinin henüz durmadığını, ‘siyasal İslâm’ın iktidara gelebileceğini, ancak iktidara gelse de adetlerden ve hukuktan başka hiçbir şeyi değiştiremeyeceğini, sonucun kesin bir başarısızlık olacağını düşünüyor. Neden başarısızlık? Bu sorunun en başta gelen yanıtı, siyasal İslâm’ın, karşı çıkarak kendini var ettiği modernizmin kötü bir kopyası olmasında yatıyor. Çünkü İslâmcılık modernizme karşı, çokta farkında olmadan, verilen modern bir tepkidir. Batı ve modernlik karşıtlığı temelinde mevcut muhalefet boşluğunu doldurarak güçlenmiş olan siyasal İslâm, giderek bir “fundametalizm” hâlini alıyor ve şeytanını “Batı”da ararken, kendi içindeki çölü göremiyor. Bu da muhalefette iken özgürlük ve özgünlük söylemi üreten siyasal ideoloji iktidara geldiğinde karşı çıktığı uygulamalara dönüşten başka seçenek bulamıyor.
Bu siyasal akım muhalif bir söylem olarak çeşitli kesimlerden taraftar toplamıştır. Hatta bu siyasal ideolojinin beslendiği ana kaynak muhalif olabilme yetisinde neşet ediyordu. İktidar tecrübesi Hz. Muhammed sonrası ilk defa gökle bağı olmayan Müslümanların yaşadığı iç savaş gibi toplumsal bir travmanın yeniden tecrübesi anlamına gelebiliyordu. Bugün ne yaşanıyor olduğunu analiz etmek önemli, çünkü bugünün anlamlandırılmasını sağlıyor ancak yarın ne olabileceği üzerine de kafa yorulması gerekiyor zira bugün, dünün toplumsal ve siyasal travmalarının bir sonucudur. Bu yüzden herhangi bir dönemde Müslümanlar devlet olma, iktidarda olma tecrübesini yaşarlarken âlimlerin, ilim insanlarının, entelektüellerin, aydınların bu süreçleri görüp tarihin ruhu ile ruhlarına efsun üflenmiş kitleler gibi değil zamanın ruhuna söz söyleme iradelerine dört elle sarılmaları gerekmektedir. Bu bir düşüncenin gelecek kuşaklara daha sağlıklı aktarılmasında da önemli bir metot olarak çağın iktidarda olan Müslümanlarının önlerinde durmaktadır.
[1] Bülent Nuri Esen, Anayasa Hukuku: Genel Esaslar, Ankara, Ayyıldız Matbaası, 1970, s.89.
[2] Ali Fuat Başgil, Esas Teşkilât Hukuku, İstanbul, Baha Matbaası, 1960, s.126.
[3] Ali Fuat Başgil, Esas Teşkilât Hukuku, s.126.
[4] Ali Fuat Başgil, Esas Teşkilât Hukuku, s.126.
[5] Ali Fuat Başgil, Esas Teşkilât Hukuku, s.126.
[6] Aristoteles, Politika, Çev: Furkan Akderin, Say Yayınları, İstanbul, 2015.
[7] Bekir Berat Özipek, Devlet, Siyaset, Editör: Mümtaz’er Türköne, Lotus Yayınevi, Ankara, 2006, s.72.
[8] Takiyyuddin en-Nebhânî, İslâm Devleti, http://islamdevleti.info/kitaplar/Islam_Devleti/index.htm
[9] İbn-i Teymiyye, Es-Siyâsetü‘ş-Şerriye, Türkçesi: Vecdi Akyüz, Dergâh Yayınları, İstanbul, 1999, s. 9.
[10] Buhârî, Cum’a, 29; Müslim, İmâre, 19.
[11] İbn-i Teymiyye, Es-Siyâsetü‘ş-Şerriye, s. 35.
[12] Buhârî, İlm, 2.
[13] Mâide Sûresi, 5:44.
[14] İbn-i Teymiyye, Es-Siyâsetü‘ş-Şerriye, s. 43.
[15] İbn-i Teymiyye, Es-Siyâsetü‘ş-Şerriye, s. 45.
[16] İbn-i Teymiyye, Es-Siyâsetü‘ş-Şerriye, s. 61.
[17] Câbirî, İslâm‘da Siyasi Akıl, s. 187.
[18] Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, c. 2, s. 188-189.
[19] Khan, Qamaruddin. (1982). Political Concepts in the Quran. Lahore: Islamic Book Foundation, p. 74 ve Eickelman, D. F., & Piscatori, J. (1996). Muslim politics. Princeton: Princeton University Press, p. 53.
[20] Olivier Roy, Siyasal İslâm‘ın İflası, Çeviren: Cüneyt Akalın, Metis Yayıncılık, İstanbul, 2015.
Lorem ipsum dolor sit amet, consectetur adipiscing elit. Ut elit tellus, luctus nec ullamcorper mattis, pulvinar dapibus leo.
İlgili Yazılar
Felsefe Atölyeleri Kapsamında Ahlaklı Eylemlere Dair Süreklilik : Öteki, Empati, Çeşitlilik, Çoğulluk
Ahlaki veya politik yansıma durumlarında entelektüel konumlandırma, duygusal alan içinde ve bu alan aracılığıyla oluşturulur. Bugün burada bana görünen duygu, öfke fenomeninde, adaletsizlik duygusundan ötürü görülebilir. Çocuklar tarafından bu en temeldeki duygusu hissetme hususunda büyüklerden daha iyi görünmektedirler. Çocuklar için Felsefe Atölyeleri kapsamında bir çember olarak birbirinin yüzüne bakarak hem dinleme hem anlama hem de başkalarının gözüyle hayata bakabilme kapasiteleri geliştiren çocuklar, ifade ettikleri değer yargılarıyla esasen duygularına göndermede bulunmaktadırlar.
Yaratılış Bağlamında Kutsal Metinlerin Mukayesesi
TEVRAT VE KUR’ÂN Öz İnsan var olduğu andan itibaren kendini arayış, varlığını sorgulayış, kâinattaki oluşumun nasıllığını ve nedenselliğini araştırma, bilgiye vâkıf olabilme gayreti ve yorumlama çabası içinde olmuştur. Kendisi ve kâinatın yaratılışı hakkında bir ilim edinebilmenin aslî kaynaklarından birisi ise yerkürede ikâme edilen, tüm yaratılmışlara farklı vakit ve zamanlarda gönderilmiş olan din ve o dinin …
İsrail ve Filistin Anlatilarinda Filistin’in Etnik Temizliği: Sözcüksel Temsilin Söylem-Kavramsal Analizi
Bu sosyokırım ve politikkırım -veya Filistin’in bir ulus ve devlet olarak önceden planlanmış şekilde yıkımı ve yerinin değiştirilmesi- 1917’de Britanya hükümeti tarafından öngörülerek Siyonist-İngiliz iş birliği (Gutwein) aracılığıyla gerçekleştirildi.
Yasaların Gözetiminde Hayat
Gözetim ve gözetleme olgusunun insanlık tarihi kadar geçmişe dayandığı ve her dönemin kendine has unsurları ile görünür olduğu kabul edilmektedir. Modern bir tarih okumasıyla duruma bakacak olursak; Ortaçağın sonlarına kadar Tanrı’nın hükümranlığının etkin olduğu bir dünyadan bahsedebiliriz. Yeniçağ ile birlikte hükümdarların Tanrı’dan rol çalarak kendilerini Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcileri ilan etmeleri, hükümdarların hükümranlığının daha baskın olduğu bir sürece geçildiğini göstermektedir.
Meşruluk İstenci ve Ayak Değiştirme Halleri
Siz haddi aşan bir kavim olmayı seçtiniz diye, biz de Kur’an’dan vaz mı geçelim. Zuhruf-5 Bir şeyle mukayyetiz, serbest değiliz efendim Turgut Uyar Birkaç yüzyıldır günlük yaşamımıza hâkim olan kelime ve kavramları konuşurken, bir gerilim içerisine girdiğimiz muhakkak. Nedir bu gerilim, bir iki örnek üzerinden izah etmeye çalışalım: ‘Akıl’ dendiğinde ‘rasyonalist akıl’ mı ‘İslamî akıl’ …