Koşarak anlatıyoruz kendimizi. Evdeysek evimizi ya da sokağı, sakinleşmek için adımlarımızı saydığımız sahil yolunu, iş çıkışlarını, buluşmaları, ayrılmaları koşturuyoruz. Küçücük bir çay ocağını bile bir sonraki işin peşine takıyoruz. Sonra ayaklarımız zonkluyor gece olunca. Ayaklarımız yetişemediğimiz ne varsa ona göre zonkluyor. Neye geç kaldık, neyin cevabını zamanında veremedik de içimizde büyüdü sözler… Nesine kandık yirmi dört saatin de koca bir ömrü kaçıracak olduk? Sorular göz kapaklarını düşürürken öyle bir devriliyor ki gün, tıka basa dolu bir bavulun etrafa saçılmasına benziyor. İçinden en sevilen o eski oyuncak bile yuvarlanıyor sanki.
En güzel aile fotoğrafının camı çıt diye çatlayıveriyor düşmenin şiddetiyle. Günler birbirini kovalarken kimse dağılan zihnini toplayamıyor sanki. Uyuyakalıyor ceket koltukta, çanta masada, ayakkabılar eşikte. Herkes koşarken uyuya kalıyor sanki çocukların gözünde.
Gün devrilirken gece koyuluğunu parlatmaya devam ediyor.
Çocuk, büyüklerin ağzı açık, yarı baygın uyuduklarına şahit olurken sormak istiyor belki de:
Dağılan bavulunu toplamadan mı uyuyacaksın yoksa?
Hep aynı yorgunluk sözlerini duyuyor büyüklerden:
Ayaklarıma kara sular indi.
Dizlerimin bağı çözüldü.
En çok da bağı çözülen dizleri hayal ediyor çocuk, eski ve yıpranmış bir ayakkabı gibi. Çocukların ayaklarını zonklatan soruları olmadığı için uykuları bir bavul gibi düşmüyor göz kapaklarından:
Anne uykum yok!
Ayaklarıma kara sular indi bugün.
Anne!
Anne, gözlerindeki bavulu bir kez daha düşürerek etrafa saçılışına dalıyor derin derin.
Baygın uyuyan büyükleri görerek daha çok merak ediyor çocuk:
Sahi anne masal dinlememiş büyükler rüyalarında ne görürler?
Küçükken dinlediğiniz masalları ne yaptınız anne?
Sıradan olan her şey onun merakıyla kıymetleniyor bir anda:.
Sahi sizin masalınızda ne olsun isterdiniz?
Uykulu gözler neden kapanmak bilmez bilmiyor mu büyükler? Neydi masal? O anda bir ışık yanıyor çok katlı binada. Masal gemisi yaklaşıyor. Bir çocuk uyanık dinliyor. Gün masala kavuşuyor. Çocuk şimdi temize çekecek gününü, annesinin el yazısıyla. Annesi yanan ışığın altında yorgunluk sözlerinden başka şeyler konuşacak belli.
Çocuğun her günü bir sayfadır. “Bir varmış, bir yokmuş…” diyerek, karalanmış, çizilmiş, resmedilmiş belki de yırtılmış kâğıtları elleriyle düzeltmeye başlayacak anne. Önce yumuşak bir silgi… Ellerinden belli olur zaten yavaşça sileceği. Tertemiz olan kâğıtta silmedikleri de olacak elbet. Aşınan, yırtılan yerleri birbirine kavuşturacak gece ilerlerken.
Sonra başlayacak yazmaya; bembeyaz bir sayfadır fıtrat. Anne ve babalar o sayfaya ne yazacaklarını bilmelidirler.
Çocuğun göz kapakları kapanıncaya kadar elini kaldırmadan kıvrak bir el yazısı ile satır satır devam edecek anne ya da baba yazmaya. Hayatı temize geçirmenin adıdır masal.
Çocuk masalda bulur kendini. Masalda büyür ve gelişir. Masal olur çocuk. Masalda sessiz olmayı öğretmez kimse. Hiçbir masalda eşyalardan söz edilmez. Bazı masallar konuşularak yapılır:.
Anne!
Beni bir kuş olarak yazabilir misin masalına?
Bu masalda benden daha çok uçmaya hevesli kim olur dersin? Masal boyunca kiminle uçarım, kime konarım?
Ya da senin masalında bir oyuncak olsam; kim oynar benimle, kim benimle uyur söyle?
Bir at olduğumu hayal et;, beni nasıl sakinleştirir, nereye sürersin?
Toprak olsam; babama mı verirsin, ekip biçsin diye? Güneş olmaz mısın bu masalda ya da yağmur yüklü bir bulut?
Görünmez olsam, görmek için günün hangi saatini seçersin?
Bir mevsim masalı olsam;, sen kar mı olursun, sıcacık bir ev mi? Uçan bir balon mu, sonbahar mı? Anne seninle rengârenk bir şemsiye olabilir miyiz?
Sahi senin masalında ben ne olurdum anne?
Çocuklar masal ararlar gün boyu. Güzeli bulmak için yaklaşmak gerek. En güzel kelime ile başlar yakınlık. Yavrucuğum… Kelime edindi mi insan anahtarı eline almış demektir, doğru kapıdan girmeye kalmıştır iş.
Çocuğa yaklaşmanın bir diğer kestirme yolu da edindiğimiz zırhları bir bir çıkarıp kapının gerisinde bırakmaktır. Ancak o zaman ‘dünya işleri çoktur ama sen önce bir daya yanağını cama da bak tepelere’ diyebiliriz. Uyanır uyanmaz zırhlarını bir bir giyen anne babalar, yüzlerini zırhları altından yıkarlar çünkü. Kahvaltıya bile zırhla çökerler. Çocuklar detayları fark ettiklerinden, zırhlarından kurtulmak istemez misin demek yerine oyun oynayalım mı diye ısrar ederler:.
Oyun diyorum, oynayalım mı?
Kelimesi olmayanlar cevap olarak ezber ettikleri bir cümleyi tekrarlarken, kelimesi bir anahtar gibi elinde olanlar ise hiç beklemeden ‘ebe değilim’ der ve başlar koşmaya. Yorgunluk zırhına bürünenler koşamaz sevgili çocuklar. Koşan, kendini rüzgâra bırakmayı göze alıp mevsimleri yakalar. Koşan, yol olur;, inişli bir dağ, varılacak bir ağaç, kanatlarından ıslık çıkaran bir kuş, terliğini sürükleyen şırıl şırıl bir dere belki de terliğini kapıp getirecek uzun bir dal kenarda… Masal olur, zırhı olmayan. Günü temize çeker masal sayesinde. Uyandığında yeni bir sayfa çevirir heyecanla…
Sahi sizin masalınız hangi zırhınızı çıkarınca duyulur?
Nasılsın? diye sormadım ama sen cevap vermediğin içindir, belki de soruyu yük etmeyeyim diyedir. Bazı cevapsız sorular sorunları besleyebilir diye düşünüyorum ben, şahit oldum çünkü. Birine sordun diyelim, “beni seviyor musun?” diye, öyle ya anlayamadın varsayalım halinden-hareketlerinden, iki türlü yorumlanmaya müsait hâli ve tavrı, o da cevap vermiyor ya. Dön-dolaş beyninde bu sorunun cevabının kalabalığı. Bu sadece sevgi konusunda değil tabii, birçok konuda böyle. Nasılsın? En ciddi sorulardan biridir, cevabı hak eder. Sadece kimin ilgilendiği, kime cevap vereceğinle ilgili ufak tefek kısıtlamalar yapılır cevapta. Nasılsın? denildiğinde kendini kontrol etmen gerekir, nasılsın gerçekten, nasılsın gerçeklerle…
Gazze’de … kişi daha öldürüldü. Bir hastane ve iki okul bombalandı. Güvenli bölgeye geçmeye çalışan sivillere ateş açıldı. Geçtiğimiz Ekim ayından bu yana katledilen kişilerin sayısı … oldu.
Kaydıramadı.
Eli, parmakları uyuşmuştu sanki. Sustu, içinden sustu ve telefonu aldığı yere koydu.
Hayao Miyazaki’nin animelerini izlediğimde geçmiş güzel günlere ve adını koyamadığım bütün güzel şeylere karşı büyük bir özlemle doluyorum. Oysa bugünlerde hiç makbul değil böyle duygular. Uzmanlar harıl harıl uyarıyor; şimdide kalın, anda kalın, geçmişe takılmayın gelecek için de kaygılanmayın. Anda kalmanın değeri medeniyetimiz ve inancımızla da sabit ama sıfır birler gezegenindeki hayali arsaları hayali paralarla satın aldığımız acayip günlere doğru giderken ne olduğumuzu ve nereye gittiğimizi düşünmeye daha çok ihtiyaç duyacağız gibime geliyor.
İnsanlık tüketmeyi öğrendiğinden beri huzura kavuşamadı. Çünkü tüketmeyi öğrenen insanın kodlarına yok etmenin temel hazları işlendi. Temel sorun yok edilenin de evrende bir yer kaplayacağını düşünmemekti. Sonsuzluk algısında meydana gelen dönüşüm de bu konuda etkili. Ebediyet fikrinde olmuş olan, olacak olan ve olan birbirinden kopmaz bir bütündür ve her şeyin bir yeri vardır bu evrende.
Bilirsiniz; insana en kolay ve en bol verebildiğimiz şeydir nasihat. “Biz eskiden..” der başlarız anlatmaya ama artık “o dediğin eskide kaldı” deyip Batı’dan ithal tecrübeleriyle bilgiçlik taslarlar. Tabiî ki gençler ve çocuklar.. Haklılık payları var elbet, dünden bugüne dediğin 20 yılda, eskiye oranla ‘haddini aşmış bilgi’ye ulaştık ve devam ediyor bu hazır bilgiye direncimizin yetersizliği. Çocuklarda kalıcı hasara sebep olmakta. Toplumun her an gelen bilgi yığını karşısında ‘ayırt etme bilinci’ne sahip olmaması bugünkü sıkıntılarımızın temelidir.
Konuşularak Yapılan Masallar
Koşarak anlatıyoruz kendimizi. Evdeysek evimizi ya da sokağı, sakinleşmek için adımlarımızı saydığımız sahil yolunu, iş çıkışlarını, buluşmaları, ayrılmaları koşturuyoruz. Küçücük bir çay ocağını bile bir sonraki işin peşine takıyoruz. Sonra ayaklarımız zonkluyor gece olunca. Ayaklarımız yetişemediğimiz ne varsa ona göre zonkluyor. Neye geç kaldık, neyin cevabını zamanında veremedik de içimizde büyüdü sözler… Nesine kandık yirmi dört saatin de koca bir ömrü kaçıracak olduk? Sorular göz kapaklarını düşürürken öyle bir devriliyor ki gün, tıka basa dolu bir bavulun etrafa saçılmasına benziyor. İçinden en sevilen o eski oyuncak bile yuvarlanıyor sanki.
En güzel aile fotoğrafının camı çıt diye çatlayıveriyor düşmenin şiddetiyle. Günler birbirini kovalarken kimse dağılan zihnini toplayamıyor sanki. Uyuyakalıyor ceket koltukta, çanta masada, ayakkabılar eşikte. Herkes koşarken uyuya kalıyor sanki çocukların gözünde.
Gün devrilirken gece koyuluğunu parlatmaya devam ediyor.
Çocuk, büyüklerin ağzı açık, yarı baygın uyuduklarına şahit olurken sormak istiyor belki de:
Hep aynı yorgunluk sözlerini duyuyor büyüklerden:
En çok da bağı çözülen dizleri hayal ediyor çocuk, eski ve yıpranmış bir ayakkabı gibi. Çocukların ayaklarını zonklatan soruları olmadığı için uykuları bir bavul gibi düşmüyor göz kapaklarından:
Anne, gözlerindeki bavulu bir kez daha düşürerek etrafa saçılışına dalıyor derin derin.
Baygın uyuyan büyükleri görerek daha çok merak ediyor çocuk:
Sıradan olan her şey onun merakıyla kıymetleniyor bir anda:.
Çocuğun her günü bir sayfadır. “Bir varmış, bir yokmuş…” diyerek, karalanmış, çizilmiş, resmedilmiş belki de yırtılmış kâğıtları elleriyle düzeltmeye başlayacak anne. Önce yumuşak bir silgi… Ellerinden belli olur zaten yavaşça sileceği. Tertemiz olan kâğıtta silmedikleri de olacak elbet. Aşınan, yırtılan yerleri birbirine kavuşturacak gece ilerlerken.
Sonra başlayacak yazmaya; bembeyaz bir sayfadır fıtrat. Anne ve babalar o sayfaya ne yazacaklarını bilmelidirler.
Çocuk masalda bulur kendini. Masalda büyür ve gelişir. Masal olur çocuk. Masalda sessiz olmayı öğretmez kimse. Hiçbir masalda eşyalardan söz edilmez. Bazı masallar konuşularak yapılır:.
Beni bir kuş olarak yazabilir misin masalına?
Bu masalda benden daha çok uçmaya hevesli kim olur dersin? Masal boyunca kiminle uçarım, kime konarım?
Ya da senin masalında bir oyuncak olsam; kim oynar benimle, kim benimle uyur söyle?
Bir at olduğumu hayal et;, beni nasıl sakinleştirir, nereye sürersin?
Toprak olsam; babama mı verirsin, ekip biçsin diye? Güneş olmaz mısın bu masalda ya da yağmur yüklü bir bulut?
Görünmez olsam, görmek için günün hangi saatini seçersin?
Bir mevsim masalı olsam;, sen kar mı olursun, sıcacık bir ev mi? Uçan bir balon mu, sonbahar mı? Anne seninle rengârenk bir şemsiye olabilir miyiz?
Sahi senin masalında ben ne olurdum anne?
Çocuğa yaklaşmanın bir diğer kestirme yolu da edindiğimiz zırhları bir bir çıkarıp kapının gerisinde bırakmaktır. Ancak o zaman ‘dünya işleri çoktur ama sen önce bir daya yanağını cama da bak tepelere’ diyebiliriz. Uyanır uyanmaz zırhlarını bir bir giyen anne babalar, yüzlerini zırhları altından yıkarlar çünkü. Kahvaltıya bile zırhla çökerler. Çocuklar detayları fark ettiklerinden, zırhlarından kurtulmak istemez misin demek yerine oyun oynayalım mı diye ısrar ederler:.
Kelimesi olmayanlar cevap olarak ezber ettikleri bir cümleyi tekrarlarken, kelimesi bir anahtar gibi elinde olanlar ise hiç beklemeden ‘ebe değilim’ der ve başlar koşmaya. Yorgunluk zırhına bürünenler koşamaz sevgili çocuklar. Koşan, kendini rüzgâra bırakmayı göze alıp mevsimleri yakalar. Koşan, yol olur;, inişli bir dağ, varılacak bir ağaç, kanatlarından ıslık çıkaran bir kuş, terliğini sürükleyen şırıl şırıl bir dere belki de terliğini kapıp getirecek uzun bir dal kenarda… Masal olur, zırhı olmayan. Günü temize çeker masal sayesinde. Uyandığında yeni bir sayfa çevirir heyecanla…
Sahi sizin masalınız hangi zırhınızı çıkarınca duyulur?
İlgili Yazılar
Mektup VII
Nasılsın? diye sormadım ama sen cevap vermediğin içindir, belki de soruyu yük etmeyeyim diyedir. Bazı cevapsız sorular sorunları besleyebilir diye düşünüyorum ben, şahit oldum çünkü. Birine sordun diyelim, “beni seviyor musun?” diye, öyle ya anlayamadın varsayalım halinden-hareketlerinden, iki türlü yorumlanmaya müsait hâli ve tavrı, o da cevap vermiyor ya. Dön-dolaş beyninde bu sorunun cevabının kalabalığı. Bu sadece sevgi konusunda değil tabii, birçok konuda böyle. Nasılsın? En ciddi sorulardan biridir, cevabı hak eder. Sadece kimin ilgilendiği, kime cevap vereceğinle ilgili ufak tefek kısıtlamalar yapılır cevapta. Nasılsın? denildiğinde kendini kontrol etmen gerekir, nasılsın gerçekten, nasılsın gerçeklerle…
Kaydıraç
Gazze’de … kişi daha öldürüldü. Bir hastane ve iki okul bombalandı. Güvenli bölgeye geçmeye çalışan sivillere ateş açıldı. Geçtiğimiz Ekim ayından bu yana katledilen kişilerin sayısı … oldu.
Kaydıramadı.
Eli, parmakları uyuşmuştu sanki. Sustu, içinden sustu ve telefonu aldığı yere koydu.
Kargaşaya Bir “Ma” Arası: Miyazaki Sineması
Hayao Miyazaki’nin animelerini izlediğimde geçmiş güzel günlere ve adını koyamadığım bütün güzel şeylere karşı büyük bir özlemle doluyorum. Oysa bugünlerde hiç makbul değil böyle duygular. Uzmanlar harıl harıl uyarıyor; şimdide kalın, anda kalın, geçmişe takılmayın gelecek için de kaygılanmayın. Anda kalmanın değeri medeniyetimiz ve inancımızla da sabit ama sıfır birler gezegenindeki hayali arsaları hayali paralarla satın aldığımız acayip günlere doğru giderken ne olduğumuzu ve nereye gittiğimizi düşünmeye daha çok ihtiyaç duyacağız gibime geliyor.
Baumanın Iskarta Hayatlar Kavramı Üzerinden ‘İsraf Atık Ve Getto’
İnsanlık tüketmeyi öğrendiğinden beri huzura kavuşamadı. Çünkü tüketmeyi öğrenen insanın kodlarına yok etmenin temel hazları işlendi. Temel sorun yok edilenin de evrende bir yer kaplayacağını düşünmemekti. Sonsuzluk algısında meydana gelen dönüşüm de bu konuda etkili. Ebediyet fikrinde olmuş olan, olacak olan ve olan birbirinden kopmaz bir bütündür ve her şeyin bir yeri vardır bu evrende.
Bir An Önce
Bilirsiniz; insana en kolay ve en bol verebildiğimiz şeydir nasihat. “Biz eskiden..” der başlarız anlatmaya ama artık “o dediğin eskide kaldı” deyip Batı’dan ithal tecrübeleriyle bilgiçlik taslarlar. Tabiî ki gençler ve çocuklar.. Haklılık payları var elbet, dünden bugüne dediğin 20 yılda, eskiye oranla ‘haddini aşmış bilgi’ye ulaştık ve devam ediyor bu hazır bilgiye direncimizin yetersizliği. Çocuklarda kalıcı hasara sebep olmakta. Toplumun her an gelen bilgi yığını karşısında ‘ayırt etme bilinci’ne sahip olmaması bugünkü sıkıntılarımızın temelidir.