Uykusuz gözlerini avcuyla ovuşturarak, biraz olsun kendine gelmeye çalıştı. Yüzüne odaklananlar, gözlerinin kırmızıya çalan rengini seçebiliyordu. Bu halde, ne kadar daha uykuyu mağlup edebilirdi? Evvelki geceyi de uykusuz geçirmiş, sadece kafilenin soluklanmak için durduğu sırada biraz kestirmişti. Ceketinden tabakasını çıkardı, son kırıntılarını dökmemek için metal kutuyu dikkatle dizlerine bıraktı. Saçaklarından arta kalanları aldı, kâğıda sardı. Kan çanağı gözlerle yorgun kalabalığı seyretti. Bu bakışta, kaybedecek şeyi kalmayanlara özgü bir duruş vardı. İç çekti, ömrümüz de bu meret gibi zehir zıkkım oldu, deyiverdi. Bugüne kadar; hayatıyla deneyimlemediği, haber bültenlerinde seyrettiği bir kervanın yolcusuydu. Tabakasını yanına alırken, çok şeyi de arkada bırakmıştı. Akrabalarını, tıraş takımlarını, ezberlediği yolları, geçmişini, hemen her şeyini. En zoru da gençliğini arkada bırakmaktı. Bizi zaten terk edecek şeylerin yasını tutmak, insana anlamlı gelmeyebilir. Bunu, tam mânâsıyla, sürekli konum güncellemesi yapmak zorunda kalanlar, bir yere tutunamayanlar bilebilir. Anıların sindiği kokunun yıkılan duvarlara karıştığını görenler. Bu kafileyi diğerlerinden ayıran buydu. Sıcak iklimlerde, çok daha fazla mesafe kat eden kervanların bir amacı vardır. Ticaretler, takaslar yapılır; planlanan zaman gelince ise dönüş hazırlıklarına başlanır. Bu kafile içinse, köklerini başka topraklarda bırakmış ağaç topluluğu diyebiliriz. Bir yere kadar otobüsle gelmişler, kalan kısmı yaya şekilde alıyorlardı. Son mola yeri sınırdaki köydü. Televizyondan, radyodan yoğun bir göç dalgasının köylerine geldiğini duyan ahali de, muhtarın mihmandarlığında hazırlıklara başlamıştı. Kimi evde ekmekler pişirilmiş, kimisinde çorbalar kaynatılmıştı. Dağıtılan erzakla karnını doyuran kafile, biraz olsun kendine geldi. Ali, çorbadan bir kaşık aldı, bir kaşık daha… Deminki serzenişini unutup şükretti. Yıldızları bile fark etti. Köylülerin, kendilerine edilen dualara, koro halinde ‘âmin’ demeleri gözden kaçmıyordu. Kimsenin kurmak istemediği cümle, Ali’nin dudaklarından döküldü:
-Şansımız varsa karşıya geçeriz.
Burada ölümü göze almayan kimse yoktu. Evvelki gruplardan şanslı olanlar karşıya geçebilmişti. Şansı yaver gitmeyenler, karşıya geçmeyi başarsa da, kıyafetlerine kadar soyulmuş, bir de dayak yiyerek geri dönmek zorunda kalmışlardı. En talihsizleri ise, kendilerine ait bir mezar yeri hiçbir zaman olamayanlardı. Botlar, kapasitelerini aşan bir yükle karşıya geçmeye çalışıyordu. Bu yüzden durum güçleşiyordu. Kıyıya vuran çocuklar, kaç senedir rutin halini almıştı. Bunu düşünen Ali, göz aydınlıklarını: çocuklarını süzdü. En azından yarına, bu rutinin parçası olmadan ulaşmalarını diledi. Şüphesiz kendi çocukluğu, onlara göre çok daha güzeldi. Akşam kendilerini sofrada toplayan evleri, çok büyük olmasa da sağlam bir okulları, göğe uçurdukları güvercinleri vardı.
Botlar kıyıya yanaştırılmış, yolcularını bekliyordu. Yaktıkları ateşler, rüzgârın etkisiyle arada parlıyor, sonra tekrar sönüyordu. Buraya veda etme zamanı gelmişti. Yarın bambaşka bir gün olacaktı. Hepsinde, kurbanlık koyunlara mahsus teslimiyetten bir iz vardı. Ali, bota doğru yürürken, tabakasının diğer bölmesine iliştirdiği anahtarı kontrol etti. Derin bir nefes çekti. Yerindeydi. Hele bir kıyıya varsınlar, bir gün geri döneceklerdi.
Tilkilere kazaklarını, zürafalara ise montlarını giydirecek kadar soğuk bir kış gününde doğduğu rivayet edilir. Yıllar sonra sınıf öğretmeni olması ve her sabaha onlarca çocukla başlaması, bu soğuğu giderme çabası olarak yorumlanabilir.
Hâlen, memleketin en geniş katılımlı okuma hareketlerinden biri olan Endülüs Okuma Hareketi’nin koordinatörlüğünü yürütmektedir. Çocuk edebiyatı alanında yayımlanmış üç kitabı bulunmaktadır.
Yazı ve çalışmaları; Nida Dergisi, Karatahta, Hece Öykü, Yitiksöz, Hayal Bilgisi, Temmuz, Kuşluk ve Kardelendergilerinde yayımlandı. Hâlen Ankara’da yaşamakta ve yazı çalışmalarını sürdürmektedir.
Nasılsın? diye sormadım ama sen cevap vermediğin içindir, belki de soruyu yük etmeyeyim diyedir. Bazı cevapsız sorular sorunları besleyebilir diye düşünüyorum ben, şahit oldum çünkü. Birine sordun diyelim, “beni seviyor musun?” diye, öyle ya anlayamadın varsayalım halinden-hareketlerinden, iki türlü yorumlanmaya müsait hâli ve tavrı, o da cevap vermiyor ya. Dön-dolaş beyninde bu sorunun cevabının kalabalığı. Bu sadece sevgi konusunda değil tabii, birçok konuda böyle. Nasılsın? En ciddi sorulardan biridir, cevabı hak eder. Sadece kimin ilgilendiği, kime cevap vereceğinle ilgili ufak tefek kısıtlamalar yapılır cevapta. Nasılsın? denildiğinde kendini kontrol etmen gerekir, nasılsın gerçekten, nasılsın gerçeklerle…
“Müşrikler zorda kaldıklarında Allah’a yönelirler, Müslümanlar zorda kaldıklarında Allah’a şirk koşarlar.”
“Hayat Kaynağı Kur’an Tefsiri”nde Prof. Dr. Said Şimşek bu ifadeyi kullanmış. İlk okuduğumda biraz ağır gelmişti bana. Ama üzerinde biraz düşünüp de örnekler gözümüzün önünden geçtiğinde hak vermemek mümkün değil. Aslında bildiğimiz bir gerçek, çok net ve açık bir biçimde dile getirilmişti.
Bulunduğumuz toplumda türbelerde yapılanlar, bir hastalık ve çaresizlikte gidilen “… babalar”, cinciler üzerinden iş yürütmeler, şirkin bazı örnekleridir. Allah’tan başkasından yardım istemeler, bizim Allah’ın yardımı olarak baktığımız olaylara “şeyhlerinin kerameti” olarak bakmalar…
11 Eylül sonrası dünya sinemalarında öne çıkan önemli bir mesele de Müslüman kadınların toplumdaki konumu, değeri üzerindedir. Bu meselenin can alıcı tarafını ikiye ayırdığımızda kadınların gerek İslam toplumunda gerekse Batı toplumlarında yaşadıkları sorunlar karşımıza çıkar. Müslüman kadınların Batıda yaşadığı sorunları bir tarafa bırakıp Doğu’da, daha doğru kendi toplumunda yaşadıklarını bu yazıda ele alacağız.
Peki ya hâlâ gaflet uykusundan uyanamayanlar? Hala rutinlerine kıyamayanlar! Dünyanın gözü önünde soykırım yaşanırken, binlerce çocuk katledilirken sessiz harflerle bile olsun konuşamayanlar? Ticaretime, ünvanıma, marka değerime, kişisel ilişkilerime zarar gelir diye susanlar? Yahut konuşur gibi görünüp de saman altından su yürütenler?
Bu soruların cevaplarında adımızın geçme endişesini ve “hayvandan bile aşağılık olanlar zümresi”ne dahil olma korkusunu sürekli taşımalıyız.
Zira ümide ihtiyacımız vardır, yarınları şekillendirirken, eksik olanı tamamlama gayretini gereği gibi gösterirken. Ümide ihtiyacımız vardır, birini teselli ederken… Ümide ihtiyacımız vardır, zor zamanların yükünü çekerken… Ümide ihtiyacımız vardır, hastayı teselli ederken… Ümide ihtiyacımız vardır, iyiliklerin gerçekleşmesi için belkilere yatırım yaparken…
Sınırın Ardı
Uykusuz gözlerini avcuyla ovuşturarak, biraz olsun kendine gelmeye çalıştı. Yüzüne odaklananlar, gözlerinin kırmızıya çalan rengini seçebiliyordu. Bu halde, ne kadar daha uykuyu mağlup edebilirdi? Evvelki geceyi de uykusuz geçirmiş, sadece kafilenin soluklanmak için durduğu sırada biraz kestirmişti. Ceketinden tabakasını çıkardı, son kırıntılarını dökmemek için metal kutuyu dikkatle dizlerine bıraktı. Saçaklarından arta kalanları aldı, kâğıda sardı. Kan çanağı gözlerle yorgun kalabalığı seyretti. Bu bakışta, kaybedecek şeyi kalmayanlara özgü bir duruş vardı. İç çekti, ömrümüz de bu meret gibi zehir zıkkım oldu, deyiverdi. Bugüne kadar; hayatıyla deneyimlemediği, haber bültenlerinde seyrettiği bir kervanın yolcusuydu. Tabakasını yanına alırken, çok şeyi de arkada bırakmıştı. Akrabalarını, tıraş takımlarını, ezberlediği yolları, geçmişini, hemen her şeyini. En zoru da gençliğini arkada bırakmaktı. Bizi zaten terk edecek şeylerin yasını tutmak, insana anlamlı gelmeyebilir. Bunu, tam mânâsıyla, sürekli konum güncellemesi yapmak zorunda kalanlar, bir yere tutunamayanlar bilebilir. Anıların sindiği kokunun yıkılan duvarlara karıştığını görenler. Bu kafileyi diğerlerinden ayıran buydu. Sıcak iklimlerde, çok daha fazla mesafe kat eden kervanların bir amacı vardır. Ticaretler, takaslar yapılır; planlanan zaman gelince ise dönüş hazırlıklarına başlanır. Bu kafile içinse, köklerini başka topraklarda bırakmış ağaç topluluğu diyebiliriz. Bir yere kadar otobüsle gelmişler, kalan kısmı yaya şekilde alıyorlardı. Son mola yeri sınırdaki köydü. Televizyondan, radyodan yoğun bir göç dalgasının köylerine geldiğini duyan ahali de, muhtarın mihmandarlığında hazırlıklara başlamıştı. Kimi evde ekmekler pişirilmiş, kimisinde çorbalar kaynatılmıştı. Dağıtılan erzakla karnını doyuran kafile, biraz olsun kendine geldi. Ali, çorbadan bir kaşık aldı, bir kaşık daha… Deminki serzenişini unutup şükretti. Yıldızları bile fark etti. Köylülerin, kendilerine edilen dualara, koro halinde ‘âmin’ demeleri gözden kaçmıyordu. Kimsenin kurmak istemediği cümle, Ali’nin dudaklarından döküldü:
-Şansımız varsa karşıya geçeriz.
Burada ölümü göze almayan kimse yoktu. Evvelki gruplardan şanslı olanlar karşıya geçebilmişti. Şansı yaver gitmeyenler, karşıya geçmeyi başarsa da, kıyafetlerine kadar soyulmuş, bir de dayak yiyerek geri dönmek zorunda kalmışlardı. En talihsizleri ise, kendilerine ait bir mezar yeri hiçbir zaman olamayanlardı. Botlar, kapasitelerini aşan bir yükle karşıya geçmeye çalışıyordu. Bu yüzden durum güçleşiyordu. Kıyıya vuran çocuklar, kaç senedir rutin halini almıştı. Bunu düşünen Ali, göz aydınlıklarını: çocuklarını süzdü. En azından yarına, bu rutinin parçası olmadan ulaşmalarını diledi. Şüphesiz kendi çocukluğu, onlara göre çok daha güzeldi. Akşam kendilerini sofrada toplayan evleri, çok büyük olmasa da sağlam bir okulları, göğe uçurdukları güvercinleri vardı.
Botlar kıyıya yanaştırılmış, yolcularını bekliyordu. Yaktıkları ateşler, rüzgârın etkisiyle arada parlıyor, sonra tekrar sönüyordu. Buraya veda etme zamanı gelmişti. Yarın bambaşka bir gün olacaktı. Hepsinde, kurbanlık koyunlara mahsus teslimiyetten bir iz vardı. Ali, bota doğru yürürken, tabakasının diğer bölmesine iliştirdiği anahtarı kontrol etti. Derin bir nefes çekti. Yerindeydi. Hele bir kıyıya varsınlar, bir gün geri döneceklerdi.
Yazar
Tilkilere kazaklarını, zürafalara ise montlarını giydirecek kadar soğuk bir kış gününde doğduğu rivayet edilir. Yıllar sonra sınıf öğretmeni olması ve her sabaha onlarca çocukla başlaması, bu soğuğu giderme çabası olarak yorumlanabilir.
Hâlen, memleketin en geniş katılımlı okuma hareketlerinden biri olan Endülüs Okuma Hareketi’nin koordinatörlüğünü yürütmektedir. Çocuk edebiyatı alanında yayımlanmış üç kitabı bulunmaktadır.
Yazı ve çalışmaları; Nida Dergisi, Karatahta, Hece Öykü, Yitiksöz, Hayal Bilgisi, Temmuz, Kuşluk ve Kardelendergilerinde yayımlandı. Hâlen Ankara’da yaşamakta ve yazı çalışmalarını sürdürmektedir.
İlgili Yazılar
Mektup VII
Nasılsın? diye sormadım ama sen cevap vermediğin içindir, belki de soruyu yük etmeyeyim diyedir. Bazı cevapsız sorular sorunları besleyebilir diye düşünüyorum ben, şahit oldum çünkü. Birine sordun diyelim, “beni seviyor musun?” diye, öyle ya anlayamadın varsayalım halinden-hareketlerinden, iki türlü yorumlanmaya müsait hâli ve tavrı, o da cevap vermiyor ya. Dön-dolaş beyninde bu sorunun cevabının kalabalığı. Bu sadece sevgi konusunda değil tabii, birçok konuda böyle. Nasılsın? En ciddi sorulardan biridir, cevabı hak eder. Sadece kimin ilgilendiği, kime cevap vereceğinle ilgili ufak tefek kısıtlamalar yapılır cevapta. Nasılsın? denildiğinde kendini kontrol etmen gerekir, nasılsın gerçekten, nasılsın gerçeklerle…
Gaflet mi, Cehalet mi?
“Müşrikler zorda kaldıklarında Allah’a yönelirler, Müslümanlar zorda kaldıklarında Allah’a şirk koşarlar.”
“Hayat Kaynağı Kur’an Tefsiri”nde Prof. Dr. Said Şimşek bu ifadeyi kullanmış. İlk okuduğumda biraz ağır gelmişti bana. Ama üzerinde biraz düşünüp de örnekler gözümüzün önünden geçtiğinde hak vermemek mümkün değil. Aslında bildiğimiz bir gerçek, çok net ve açık bir biçimde dile getirilmişti.
Bulunduğumuz toplumda türbelerde yapılanlar, bir hastalık ve çaresizlikte gidilen “… babalar”, cinciler üzerinden iş yürütmeler, şirkin bazı örnekleridir. Allah’tan başkasından yardım istemeler, bizim Allah’ın yardımı olarak baktığımız olaylara “şeyhlerinin kerameti” olarak bakmalar…
Afganistan’a Yolculuk ve Sabır Taşı’nın Çatlaması
11 Eylül sonrası dünya sinemalarında öne çıkan önemli bir mesele de Müslüman kadınların toplumdaki konumu, değeri üzerindedir. Bu meselenin can alıcı tarafını ikiye ayırdığımızda kadınların gerek İslam toplumunda gerekse Batı toplumlarında yaşadıkları sorunlar karşımıza çıkar. Müslüman kadınların Batıda yaşadığı sorunları bir tarafa bırakıp Doğu’da, daha doğru kendi toplumunda yaşadıklarını bu yazıda ele alacağız.
Rutin Olmayan Bir Yazı
Peki ya hâlâ gaflet uykusundan uyanamayanlar? Hala rutinlerine kıyamayanlar! Dünyanın gözü önünde soykırım yaşanırken, binlerce çocuk katledilirken sessiz harflerle bile olsun konuşamayanlar? Ticaretime, ünvanıma, marka değerime, kişisel ilişkilerime zarar gelir diye susanlar? Yahut konuşur gibi görünüp de saman altından su yürütenler?
Bu soruların cevaplarında adımızın geçme endişesini ve “hayvandan bile aşağılık olanlar zümresi”ne dahil olma korkusunu sürekli taşımalıyız.
Mektup III
Zira ümide ihtiyacımız vardır, yarınları şekillendirirken, eksik olanı tamamlama gayretini gereği gibi gösterirken. Ümide ihtiyacımız vardır, birini teselli ederken… Ümide ihtiyacımız vardır, zor zamanların yükünü çekerken… Ümide ihtiyacımız vardır, hastayı teselli ederken… Ümide ihtiyacımız vardır, iyiliklerin gerçekleşmesi için belkilere yatırım yaparken…