“Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da, bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin, ölümü bekleyecektim; hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kâğıt aldım. Oturdum. Ada’nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.”1
Hikâyeciliğimizin köşe taşlarından birisidir, Sait Faik Abasıyanık. Onu burada görmemizin pek çok nedeni vardır. Özellikle “küçük insan”ı ve onun dünyasını anlatması dolayısıyla hikâyeye yeni bir soluk getirdiğinden bahsedebiliriz. Sait Faik bu yönüyle, önceki isimlerden ayrılır. Kendisinden evvelki isimlerde de yer yer bunu görürüz. Ancak Sait Faik, bunu hemen hemen tüm yazılarına sindirerek, deyim yerindeyse akıntının yönünü değiştirmiştir. Yeri gelmişken kendisiyle ilgili bir anekdotu anmadan geçmeye razı değilim. Çünkü akıntının yönü bir çırpıda değişmiyor, zahmet ve ağır işçilik istiyor. Sait Faik’in bir lise öğrencisi olduğu yıllardır. Bir gün dersin birinde, Arapça hocalarının oturacağı sandalyeye birkaç muzip öğrenci toplu iğne koyar. Hadiseye ilişkin yapılan soruşturmada bu eylemi gerçekleştirenler bulunamaz. Bunun üzerine tüm sınıf, İstanbul’dan Bursa’ya sürgün edilir. Sürgün edilmiş bir sınıf! Bursa’daki yılları biraz da ‘sürgün’lüğün damgasıyla içe kapanık ve sönük geçer. Ta ki yazdığı bir kompozisyonu çok beğenen hocasının, onu daha fazla yazmaya teşvik etmesine kadar. Bundan sonra çok çok yazar. Akıntının yönünü değiştiren ismin arkasında ufku geniş, edebiyat zevki yüksek olan bir öğretmen vardır.
Günü gelince “Yazmasam deli olacaktım” diyecek olan Sait Faik’in arkasında bu dokunuş vardır. Ve bu dokunuşu, Yunus Meşe şöyle dile getirir: Öğretmen ve öğrenci ilişkisinde gözden kaçırılan bir mesele vardır, öğretmen, bir çocuğu öldürebilir ya da yaşatabilir. Öğretmenin görevi öğrencilerin kişilikleri ve yeteneklerine göre eğitim sürecini şekillendirmekken, bazı öğretmenlerin kendi duygularını tatmin etmek adına maalesef öğrencilerini öldürdüklerini görürüz. Diğer öğretmenlere, okulların idare takımına ve topluma karşı başarılı bir öğretmen imajı çizmek için bütün öğrencilerini aynı alanda başarılı olmaya zorlayabilir. Bu da sanata, spora yeteneği olan öğrencilerin olumsuz etiketlerle yaşamalarına, kendilerini gerçekleştirmeden ölmelerine neden olur.”2
Sait Faik, arkasından gelen çoğu isme, bu cümlesiyle ilham kaynağı olmuştur. Hatta neredeyse “yazarından meşhur sözler antolojisi”nde yerini almıştır, denebilir.
Yazmanın bir mesuliyet olduğu, dahası varlığını insanca sürdürmenin koşulu olduğu, Sait Faik’in bu sözünde ete kemiğe bürünmüştür. Mevzu bahis cümle, yazarın “Son Kuşlar” isimli kitabında yer alan “Haritada Bir Nokta” isimli hikâyesinde geçmektedir.
Ve hikâyenin bütünü, yazara yönelteceğimiz “Peki, neden yazmasan deli olacaktın?” sorusuna bir cevap niteliği taşımaktadır. Sahi, insan ne zaman delirir? Delirmek ya da delirmemek ne kadar elimizdedir? Dualarımızın arasına çoğu kez “Allah’ım aklıma mukayyet ol!” nidasını da yerleştiririz. Hazmedemediğimiz, kabullenemediğimiz, içinden çıkamadığımız durumlarda böyle deyiveririz. Yolumuza bir meczup çıktığında ise, “Allah kimseyi aklıyla imtihan etmesin!” demeyi ihmal etmeyiz. İnsanı bir bütün olarak ele almakta usta olan Dostoyevski, kahramanına şöyle dedirtir: “Baylar, yemin ederim, her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; hem de tam anlamıyla, gerçek bir hastalık.”3 Ortada bir paradoks mu var? Bir tarafta akıl sağlığını yitirmekten çekinen, öte tarafta da aklını ve duygularını işlettikçe hassaslaşan ve yaralanan hatta Dostoyevski’ye göre hastalanan insan. Gel gelelim, Suç ve Ceza’nın yazarı bir yönüyle haklıdır. İçinden geçmekte olduğumuz günleri biraz yoklayınca neler görmeyiz ki; zulümler, savaşlar, liyakatsizlikler, kıyıya vuran bedenler ve dahası… Tüm bunların farkında olan insan için dünyanın bir yüzü her zaman soğuktur. İnancın dingin ışığıyla bakıldığında ancak yüreğimiz ısınır, ufkumuzda bir şeyler belirir. Diğer türlü ömür dediğimiz şey iki parantez (doğum-ölüm) arasında çözüme kavuşmayan, zaman aşımına uğrayan ne çok dosya biriktirir… Bu dosyaları en iyi kurcalayanlardan birisi de yazarlardır. Onlar yazarak hem kendilerini tedavi ederler hem de insanlığı tanıklığa davet ederler. Kimi zaman sadece birinci amacı güttükleri söylenebilir. Ama yaralarını tedavi ederken hem yeni yaralarına hem de başka yaralara davetiye çıkarırlar. Çünkü kardıkları harç, inşâ ettikleri metin ‘evrensel insan’dan bir parçadır. O yüzden bu isimlerde kendimizi buluruz. Onlardan birisi de Sait Faik’tir. Şahit olduğu bir adaletsizlik ona “Yazmasam deli olacaktım” dedirtir.
Haritada Bir Nokta isimli hikâyede, umutla, coşkuyla kendisini bir adaya atan kahramanımıza rastlarız. O güne kadar hayatında pek çok kötülüğü deneyimlemiştir, şehir hayatının pek çok cilvesini tatmıştır. Sadece denizlere değil, bahtiyar günlere de açılacaktır. Bu yüzden şöyle der: “Şimdi namuslu insanların arasında başım önüme eğilmiş, gülmeden, eğlenmeden, hoşgörü dolu, kötülüğü göz kırpışından anlayınca cesaretten canavar kesilecek bir insan haliyle sessiz, sakin, ağzına vur lokmasını al bir halde balığa çıkacak, iyiliklere hasret duya duya ömrümün sonunu burada kesik bir son nefesle bahtiyar bitirecektim. (…) Etrafımı çeviren insanların hepsini kendimden çok iyi, çok namuslu, hani demin söylediğim evine dönen “müsrif çocuk” ruhuyla seyrediyordum.”
Böyle bir atmosfer içinde kahramanımız halinden oldukça memnundur. Bugüne kadar peşini bırakmayan “yazmak illeti” ile de arasını açmaya kararlıdır. Çünkü burada iliklerine kadar hissettiği yaşam sürekli arkasından koştuğu, yolunu gözlediği hayattır. Yaşamanın kendisidir. Kitaptan devam edelim: “Niyetim, yazı yazmak bile değildi. Balığa çıkacaktım. On kuruşa kahve, yirmi kuruşluk köylü sigarası içecektim. Kaybettiğim her şeyi; insanlığı, cesareti, sıhhati, iyiliği, saffeti, dostluğu, alın terini, sessizliği yeniden bulacak, belki yeniden bir adam olmasam bile bir temiz hayatın içinde hayran, meyus ve mahcup ölümü bekleyecektim. Aklıma ara sıra esen yazı yazmak arzusunu, arzusunu değil kötü huyunu, bu tek kötü huyu başarılar, şöhretler düşünmeden, “düşünürsem Allah canımı alsın!” düşüncesiyle yeniden bulabilirsem kalemsiz kâğıtsız dağlara fırlayacak, balığa çıkacaktım. Yazmayacaktım.”
Ne ki bu hülyadan uyanması çok uzun sürmez. Arada sırada kulağına kadar bir olaya gözleriyle şahit olur. Balığın bol çıktığı zamanlar dışardan da insanlar çalışmaya gelir. Bunlar yerli halk gibi pay almazlar, sadece karın tokluğuna çalışırlar. Paylarına düşecek olan “reisin gönlünden kopacak kadar”dır. O gün balığa çıkan sekiz kişiden biri, karın tokluğuna çalışacak olan bir adamdır. Tüm paylar yapılır, ardından ufak tefek paya girmeyenler de dağıtılır. Ama bu adama zırnık koklatılmaz: “Üçer tane alanlar oldu. Dışardan gelen bir tane versinler diye bekledi. Yüzünde tatlı bir gülümseme ve çalışmaktan doğabilmiş hafif bir kırmızılık vardı. Bu kırmızılık pay dağıtan adamın elinde tek balık kalıncaya kadar adamın yanağında durdu. Sonra birdenbire uçtu. Yüzündeki gülümseme önce tehlikeli bir halde dondu. Sandım ki böyle, bütün ömrünce böyle donuk bir tebessümle kalıverecek adam. Etrafına bakındı. Kendine bakan birini gördü. Gülümseme birdenbire yüzünde bir meyve gibi çürüyüverdi. Gözleri hayretle büyüdü. Son balığı kayıktaki adam rıhtıma fırlatmıştı.”
Bu duruma şahit olan ve umut bağladığı diğer balıkçılardan da beklediği tepkiyi göremeyen yazar, ahdini daha fazla tutamaz. Tütüncüye koşarak, kâğıt kalem alır. Kalemi yontarak yazmaya başlar. Kendisine verdiği sözü çiğner, çiğnemek zorundadır. Çünkü yazmasa, deli olacaktır.
*
YARARLANILANLAR:
1- Sait Faik Abasıyanık, Son Kuşlar (İş Bankası Yay.)
Bazı yönetmenlerin film yapma arzusu çok öncelere dayanır. Gökyüzü Kadar Kırmızı filminin yönetmeni Bortone’un ileride müzikle ilgili bir film yapmak istemesi ve 2004 Fransız yapımı “Koro” (Les Choristes) filminin yönetmeni Christophe Barratier’in küçük yaştan itibaren müziğe olan sevdasından ötürü müzikle alâkalı bir film yapmak istemesi buna örnek gösterilebilir. Yönetmenlerin birçoğu kendi hissettiklerini, yaşadıklarını belgelemek, hatıralarını görselliğe dökmek amacı içinde olabiliyorlar.
Peki ya hâlâ gaflet uykusundan uyanamayanlar? Hala rutinlerine kıyamayanlar! Dünyanın gözü önünde soykırım yaşanırken, binlerce çocuk katledilirken sessiz harflerle bile olsun konuşamayanlar? Ticaretime, ünvanıma, marka değerime, kişisel ilişkilerime zarar gelir diye susanlar? Yahut konuşur gibi görünüp de saman altından su yürütenler?
Bu soruların cevaplarında adımızın geçme endişesini ve “hayvandan bile aşağılık olanlar zümresi”ne dahil olma korkusunu sürekli taşımalıyız.
Hayatın ağır yüklerinden biri de hayata dair umutsuzluk yükünü yüklenmektir. Umutsuzluk öyle ağır öyle incitici bir duygudur ki insanı sürekli tedirgin, huzursuz ve mutsuz kılar. Korku içinde günlerini, yıllarını elinden alıp götürür. Umutsuzluk, tedavisi zor bir hastalık gibidir. Bir defa bir bünyede kök saldı mı; bütün uzuvların işlevini değiştirebilir.
İyisin umarım diyerek başlayayım söze… Aslında “söze başlamak” alışkanlıkla söylenen bir ifade, bildiğin gibi söz varlığımızın sürekliliğinin bir parçasıdır. Ya sesimizde ya beynimizde ya kalemimizde ya da klavyemizde varlık gösterir. Hele kulağımızda, daha önce söylenen ve yüreğimizi inciten bir cümle nasıl da döner durur; hani bizi sevindiren, kendimize güvenmemize zemin hazırlayan o sözler, nasıl da yüreğimizi serinletir ve harekete geçmemize yardım eder. Ah bir de önden gidenlerin, dâr-ı fenâdan dâr-ı bekâya göçenlerin sözleri, tekrar tekrar gelir beynimize ve döner dolaşır dilimizde…
Kesin bende bir tuhaflık var, bundan eminim. Bir şeyleri yanlış anlıyor, yapayanlış değerlendiriyor olmalıyım. Yoksa insanlık tarihinin baştan aşağı çarpık bir gelişimini; tüm kurumlarının insanlığa rağmen karakter kazandıklarını kabullenmemiz gerekir ki bu pek mümkün gözükmüyor. Adalet kurumunun adalet dağıtmadığını, iletişim kurumunun daha fazla anlaşmazlığı garanti edecek şekilde karmaşıklaştığını, siyaset kurumunun insanların sefaletini temin etmek üzere semirdiğini, eğitim kurumunun cehaleti organize ettiğini, sağlık kurumunun zehir dağıtımı için müşteri profilini geliştirdiğini, din kurumunun, kutsalla ilişki kurulma yollarını tertemiz tutmayı bırakıp gelen geçeni yoldan aşağıya yuvarladığını ancak benim gibi bir aklı evvel iddia eder.
Yazmasak Deli Olur Muyduk?
“Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da, bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin, ölümü bekleyecektim; hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kâğıt aldım. Oturdum. Ada’nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.”1
Hikâyeciliğimizin köşe taşlarından birisidir, Sait Faik Abasıyanık. Onu burada görmemizin pek çok nedeni vardır. Özellikle “küçük insan”ı ve onun dünyasını anlatması dolayısıyla hikâyeye yeni bir soluk getirdiğinden bahsedebiliriz. Sait Faik bu yönüyle, önceki isimlerden ayrılır. Kendisinden evvelki isimlerde de yer yer bunu görürüz. Ancak Sait Faik, bunu hemen hemen tüm yazılarına sindirerek, deyim yerindeyse akıntının yönünü değiştirmiştir. Yeri gelmişken kendisiyle ilgili bir anekdotu anmadan geçmeye razı değilim. Çünkü akıntının yönü bir çırpıda değişmiyor, zahmet ve ağır işçilik istiyor. Sait Faik’in bir lise öğrencisi olduğu yıllardır. Bir gün dersin birinde, Arapça hocalarının oturacağı sandalyeye birkaç muzip öğrenci toplu iğne koyar. Hadiseye ilişkin yapılan soruşturmada bu eylemi gerçekleştirenler bulunamaz. Bunun üzerine tüm sınıf, İstanbul’dan Bursa’ya sürgün edilir. Sürgün edilmiş bir sınıf! Bursa’daki yılları biraz da ‘sürgün’lüğün damgasıyla içe kapanık ve sönük geçer. Ta ki yazdığı bir kompozisyonu çok beğenen hocasının, onu daha fazla yazmaya teşvik etmesine kadar. Bundan sonra çok çok yazar. Akıntının yönünü değiştiren ismin arkasında ufku geniş, edebiyat zevki yüksek olan bir öğretmen vardır.
Günü gelince “Yazmasam deli olacaktım” diyecek olan Sait Faik’in arkasında bu dokunuş vardır. Ve bu dokunuşu, Yunus Meşe şöyle dile getirir: Öğretmen ve öğrenci ilişkisinde gözden kaçırılan bir mesele vardır, öğretmen, bir çocuğu öldürebilir ya da yaşatabilir. Öğretmenin görevi öğrencilerin kişilikleri ve yeteneklerine göre eğitim sürecini şekillendirmekken, bazı öğretmenlerin kendi duygularını tatmin etmek adına maalesef öğrencilerini öldürdüklerini görürüz. Diğer öğretmenlere, okulların idare takımına ve topluma karşı başarılı bir öğretmen imajı çizmek için bütün öğrencilerini aynı alanda başarılı olmaya zorlayabilir. Bu da sanata, spora yeteneği olan öğrencilerin olumsuz etiketlerle yaşamalarına, kendilerini gerçekleştirmeden ölmelerine neden olur.”2
Sait Faik, arkasından gelen çoğu isme, bu cümlesiyle ilham kaynağı olmuştur. Hatta neredeyse “yazarından meşhur sözler antolojisi”nde yerini almıştır, denebilir.
Ve hikâyenin bütünü, yazara yönelteceğimiz “Peki, neden yazmasan deli olacaktın?” sorusuna bir cevap niteliği taşımaktadır. Sahi, insan ne zaman delirir? Delirmek ya da delirmemek ne kadar elimizdedir? Dualarımızın arasına çoğu kez “Allah’ım aklıma mukayyet ol!” nidasını da yerleştiririz. Hazmedemediğimiz, kabullenemediğimiz, içinden çıkamadığımız durumlarda böyle deyiveririz. Yolumuza bir meczup çıktığında ise, “Allah kimseyi aklıyla imtihan etmesin!” demeyi ihmal etmeyiz. İnsanı bir bütün olarak ele almakta usta olan Dostoyevski, kahramanına şöyle dedirtir: “Baylar, yemin ederim, her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; hem de tam anlamıyla, gerçek bir hastalık.”3 Ortada bir paradoks mu var? Bir tarafta akıl sağlığını yitirmekten çekinen, öte tarafta da aklını ve duygularını işlettikçe hassaslaşan ve yaralanan hatta Dostoyevski’ye göre hastalanan insan. Gel gelelim, Suç ve Ceza’nın yazarı bir yönüyle haklıdır. İçinden geçmekte olduğumuz günleri biraz yoklayınca neler görmeyiz ki; zulümler, savaşlar, liyakatsizlikler, kıyıya vuran bedenler ve dahası… Tüm bunların farkında olan insan için dünyanın bir yüzü her zaman soğuktur. İnancın dingin ışığıyla bakıldığında ancak yüreğimiz ısınır, ufkumuzda bir şeyler belirir. Diğer türlü ömür dediğimiz şey iki parantez (doğum-ölüm) arasında çözüme kavuşmayan, zaman aşımına uğrayan ne çok dosya biriktirir… Bu dosyaları en iyi kurcalayanlardan birisi de yazarlardır. Onlar yazarak hem kendilerini tedavi ederler hem de insanlığı tanıklığa davet ederler. Kimi zaman sadece birinci amacı güttükleri söylenebilir. Ama yaralarını tedavi ederken hem yeni yaralarına hem de başka yaralara davetiye çıkarırlar. Çünkü kardıkları harç, inşâ ettikleri metin ‘evrensel insan’dan bir parçadır. O yüzden bu isimlerde kendimizi buluruz. Onlardan birisi de Sait Faik’tir. Şahit olduğu bir adaletsizlik ona “Yazmasam deli olacaktım” dedirtir.
Haritada Bir Nokta isimli hikâyede, umutla, coşkuyla kendisini bir adaya atan kahramanımıza rastlarız. O güne kadar hayatında pek çok kötülüğü deneyimlemiştir, şehir hayatının pek çok cilvesini tatmıştır. Sadece denizlere değil, bahtiyar günlere de açılacaktır. Bu yüzden şöyle der: “Şimdi namuslu insanların arasında başım önüme eğilmiş, gülmeden, eğlenmeden, hoşgörü dolu, kötülüğü göz kırpışından anlayınca cesaretten canavar kesilecek bir insan haliyle sessiz, sakin, ağzına vur lokmasını al bir halde balığa çıkacak, iyiliklere hasret duya duya ömrümün sonunu burada kesik bir son nefesle bahtiyar bitirecektim. (…) Etrafımı çeviren insanların hepsini kendimden çok iyi, çok namuslu, hani demin söylediğim evine dönen “müsrif çocuk” ruhuyla seyrediyordum.”
Böyle bir atmosfer içinde kahramanımız halinden oldukça memnundur. Bugüne kadar peşini bırakmayan “yazmak illeti” ile de arasını açmaya kararlıdır. Çünkü burada iliklerine kadar hissettiği yaşam sürekli arkasından koştuğu, yolunu gözlediği hayattır. Yaşamanın kendisidir. Kitaptan devam edelim: “Niyetim, yazı yazmak bile değildi. Balığa çıkacaktım. On kuruşa kahve, yirmi kuruşluk köylü sigarası içecektim. Kaybettiğim her şeyi; insanlığı, cesareti, sıhhati, iyiliği, saffeti, dostluğu, alın terini, sessizliği yeniden bulacak, belki yeniden bir adam olmasam bile bir temiz hayatın içinde hayran, meyus ve mahcup ölümü bekleyecektim. Aklıma ara sıra esen yazı yazmak arzusunu, arzusunu değil kötü huyunu, bu tek kötü huyu başarılar, şöhretler düşünmeden, “düşünürsem Allah canımı alsın!” düşüncesiyle yeniden bulabilirsem kalemsiz kâğıtsız dağlara fırlayacak, balığa çıkacaktım. Yazmayacaktım.”
Ne ki bu hülyadan uyanması çok uzun sürmez. Arada sırada kulağına kadar bir olaya gözleriyle şahit olur. Balığın bol çıktığı zamanlar dışardan da insanlar çalışmaya gelir. Bunlar yerli halk gibi pay almazlar, sadece karın tokluğuna çalışırlar. Paylarına düşecek olan “reisin gönlünden kopacak kadar”dır. O gün balığa çıkan sekiz kişiden biri, karın tokluğuna çalışacak olan bir adamdır. Tüm paylar yapılır, ardından ufak tefek paya girmeyenler de dağıtılır. Ama bu adama zırnık koklatılmaz: “Üçer tane alanlar oldu. Dışardan gelen bir tane versinler diye bekledi. Yüzünde tatlı bir gülümseme ve çalışmaktan doğabilmiş hafif bir kırmızılık vardı. Bu kırmızılık pay dağıtan adamın elinde tek balık kalıncaya kadar adamın yanağında durdu. Sonra birdenbire uçtu. Yüzündeki gülümseme önce tehlikeli bir halde dondu. Sandım ki böyle, bütün ömrünce böyle donuk bir tebessümle kalıverecek adam. Etrafına bakındı. Kendine bakan birini gördü. Gülümseme birdenbire yüzünde bir meyve gibi çürüyüverdi. Gözleri hayretle büyüdü. Son balığı kayıktaki adam rıhtıma fırlatmıştı.”
Bu duruma şahit olan ve umut bağladığı diğer balıkçılardan da beklediği tepkiyi göremeyen yazar, ahdini daha fazla tutamaz. Tütüncüye koşarak, kâğıt kalem alır. Kalemi yontarak yazmaya başlar. Kendisine verdiği sözü çiğner, çiğnemek zorundadır. Çünkü yazmasa, deli olacaktır.
*
YARARLANILANLAR:
1- Sait Faik Abasıyanık, Son Kuşlar (İş Bankası Yay.)
2- Yunus Meşe, Sait Faik Kitabı (İzdiham Yay.)
3- Dostoyevski, Yer Altından Notlar
İlgili Yazılar
Sorunlu Olan Öğrenciler Mi Yoksa Onların Yetiştirilme Biçimleri Mi? Bir Eğitim Metodu Olarak Koro’dan Sesler
Bazı yönetmenlerin film yapma arzusu çok öncelere dayanır. Gökyüzü Kadar Kırmızı filminin yönetmeni Bortone’un ileride müzikle ilgili bir film yapmak istemesi ve 2004 Fransız yapımı “Koro” (Les Choristes) filminin yönetmeni Christophe Barratier’in küçük yaştan itibaren müziğe olan sevdasından ötürü müzikle alâkalı bir film yapmak istemesi buna örnek gösterilebilir. Yönetmenlerin birçoğu kendi hissettiklerini, yaşadıklarını belgelemek, hatıralarını görselliğe dökmek amacı içinde olabiliyorlar.
Rutin Olmayan Bir Yazı
Peki ya hâlâ gaflet uykusundan uyanamayanlar? Hala rutinlerine kıyamayanlar! Dünyanın gözü önünde soykırım yaşanırken, binlerce çocuk katledilirken sessiz harflerle bile olsun konuşamayanlar? Ticaretime, ünvanıma, marka değerime, kişisel ilişkilerime zarar gelir diye susanlar? Yahut konuşur gibi görünüp de saman altından su yürütenler?
Bu soruların cevaplarında adımızın geçme endişesini ve “hayvandan bile aşağılık olanlar zümresi”ne dahil olma korkusunu sürekli taşımalıyız.
Azmiyle Ümidiyle Yaşar Hep Yaşayanlar
Hayatın ağır yüklerinden biri de hayata dair umutsuzluk yükünü yüklenmektir. Umutsuzluk öyle ağır öyle incitici bir duygudur ki insanı sürekli tedirgin, huzursuz ve mutsuz kılar. Korku içinde günlerini, yıllarını elinden alıp götürür. Umutsuzluk, tedavisi zor bir hastalık gibidir. Bir defa bir bünyede kök saldı mı; bütün uzuvların işlevini değiştirebilir.
Mektup IX
İyisin umarım diyerek başlayayım söze… Aslında “söze başlamak” alışkanlıkla söylenen bir ifade, bildiğin gibi söz varlığımızın sürekliliğinin bir parçasıdır. Ya sesimizde ya beynimizde ya kalemimizde ya da klavyemizde varlık gösterir. Hele kulağımızda, daha önce söylenen ve yüreğimizi inciten bir cümle nasıl da döner durur; hani bizi sevindiren, kendimize güvenmemize zemin hazırlayan o sözler, nasıl da yüreğimizi serinletir ve harekete geçmemize yardım eder. Ah bir de önden gidenlerin, dâr-ı fenâdan dâr-ı bekâya göçenlerin sözleri, tekrar tekrar gelir beynimize ve döner dolaşır dilimizde…
Asla Süper Kahraman Olmayan Bir Çocuğun Dünyaya Tutunma Macerası
Kesin bende bir tuhaflık var, bundan eminim. Bir şeyleri yanlış anlıyor, yapayanlış değerlendiriyor olmalıyım. Yoksa insanlık tarihinin baştan aşağı çarpık bir gelişimini; tüm kurumlarının insanlığa rağmen karakter kazandıklarını kabullenmemiz gerekir ki bu pek mümkün gözükmüyor. Adalet kurumunun adalet dağıtmadığını, iletişim kurumunun daha fazla anlaşmazlığı garanti edecek şekilde karmaşıklaştığını, siyaset kurumunun insanların sefaletini temin etmek üzere semirdiğini, eğitim kurumunun cehaleti organize ettiğini, sağlık kurumunun zehir dağıtımı için müşteri profilini geliştirdiğini, din kurumunun, kutsalla ilişki kurulma yollarını tertemiz tutmayı bırakıp gelen geçeni yoldan aşağıya yuvarladığını ancak benim gibi bir aklı evvel iddia eder.