“Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da, bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin, ölümü bekleyecektim; hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kâğıt aldım. Oturdum. Ada’nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.”1
Hikâyeciliğimizin köşe taşlarından birisidir, Sait Faik Abasıyanık. Onu burada görmemizin pek çok nedeni vardır. Özellikle “küçük insan”ı ve onun dünyasını anlatması dolayısıyla hikâyeye yeni bir soluk getirdiğinden bahsedebiliriz. Sait Faik bu yönüyle, önceki isimlerden ayrılır. Kendisinden evvelki isimlerde de yer yer bunu görürüz. Ancak Sait Faik, bunu hemen hemen tüm yazılarına sindirerek, deyim yerindeyse akıntının yönünü değiştirmiştir. Yeri gelmişken kendisiyle ilgili bir anekdotu anmadan geçmeye razı değilim. Çünkü akıntının yönü bir çırpıda değişmiyor, zahmet ve ağır işçilik istiyor. Sait Faik’in bir lise öğrencisi olduğu yıllardır. Bir gün dersin birinde, Arapça hocalarının oturacağı sandalyeye birkaç muzip öğrenci toplu iğne koyar. Hadiseye ilişkin yapılan soruşturmada bu eylemi gerçekleştirenler bulunamaz. Bunun üzerine tüm sınıf, İstanbul’dan Bursa’ya sürgün edilir. Sürgün edilmiş bir sınıf! Bursa’daki yılları biraz da ‘sürgün’lüğün damgasıyla içe kapanık ve sönük geçer. Ta ki yazdığı bir kompozisyonu çok beğenen hocasının, onu daha fazla yazmaya teşvik etmesine kadar. Bundan sonra çok çok yazar. Akıntının yönünü değiştiren ismin arkasında ufku geniş, edebiyat zevki yüksek olan bir öğretmen vardır.
Günü gelince “Yazmasam deli olacaktım” diyecek olan Sait Faik’in arkasında bu dokunuş vardır. Ve bu dokunuşu, Yunus Meşe şöyle dile getirir: Öğretmen ve öğrenci ilişkisinde gözden kaçırılan bir mesele vardır, öğretmen, bir çocuğu öldürebilir ya da yaşatabilir. Öğretmenin görevi öğrencilerin kişilikleri ve yeteneklerine göre eğitim sürecini şekillendirmekken, bazı öğretmenlerin kendi duygularını tatmin etmek adına maalesef öğrencilerini öldürdüklerini görürüz. Diğer öğretmenlere, okulların idare takımına ve topluma karşı başarılı bir öğretmen imajı çizmek için bütün öğrencilerini aynı alanda başarılı olmaya zorlayabilir. Bu da sanata, spora yeteneği olan öğrencilerin olumsuz etiketlerle yaşamalarına, kendilerini gerçekleştirmeden ölmelerine neden olur.”2
Sait Faik, arkasından gelen çoğu isme, bu cümlesiyle ilham kaynağı olmuştur. Hatta neredeyse “yazarından meşhur sözler antolojisi”nde yerini almıştır, denebilir.
Yazmanın bir mesuliyet olduğu, dahası varlığını insanca sürdürmenin koşulu olduğu, Sait Faik’in bu sözünde ete kemiğe bürünmüştür. Mevzu bahis cümle, yazarın “Son Kuşlar” isimli kitabında yer alan “Haritada Bir Nokta” isimli hikâyesinde geçmektedir.
Ve hikâyenin bütünü, yazara yönelteceğimiz “Peki, neden yazmasan deli olacaktın?” sorusuna bir cevap niteliği taşımaktadır. Sahi, insan ne zaman delirir? Delirmek ya da delirmemek ne kadar elimizdedir? Dualarımızın arasına çoğu kez “Allah’ım aklıma mukayyet ol!” nidasını da yerleştiririz. Hazmedemediğimiz, kabullenemediğimiz, içinden çıkamadığımız durumlarda böyle deyiveririz. Yolumuza bir meczup çıktığında ise, “Allah kimseyi aklıyla imtihan etmesin!” demeyi ihmal etmeyiz. İnsanı bir bütün olarak ele almakta usta olan Dostoyevski, kahramanına şöyle dedirtir: “Baylar, yemin ederim, her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; hem de tam anlamıyla, gerçek bir hastalık.”3 Ortada bir paradoks mu var? Bir tarafta akıl sağlığını yitirmekten çekinen, öte tarafta da aklını ve duygularını işlettikçe hassaslaşan ve yaralanan hatta Dostoyevski’ye göre hastalanan insan. Gel gelelim, Suç ve Ceza’nın yazarı bir yönüyle haklıdır. İçinden geçmekte olduğumuz günleri biraz yoklayınca neler görmeyiz ki; zulümler, savaşlar, liyakatsizlikler, kıyıya vuran bedenler ve dahası… Tüm bunların farkında olan insan için dünyanın bir yüzü her zaman soğuktur. İnancın dingin ışığıyla bakıldığında ancak yüreğimiz ısınır, ufkumuzda bir şeyler belirir. Diğer türlü ömür dediğimiz şey iki parantez (doğum-ölüm) arasında çözüme kavuşmayan, zaman aşımına uğrayan ne çok dosya biriktirir… Bu dosyaları en iyi kurcalayanlardan birisi de yazarlardır. Onlar yazarak hem kendilerini tedavi ederler hem de insanlığı tanıklığa davet ederler. Kimi zaman sadece birinci amacı güttükleri söylenebilir. Ama yaralarını tedavi ederken hem yeni yaralarına hem de başka yaralara davetiye çıkarırlar. Çünkü kardıkları harç, inşâ ettikleri metin ‘evrensel insan’dan bir parçadır. O yüzden bu isimlerde kendimizi buluruz. Onlardan birisi de Sait Faik’tir. Şahit olduğu bir adaletsizlik ona “Yazmasam deli olacaktım” dedirtir.
Haritada Bir Nokta isimli hikâyede, umutla, coşkuyla kendisini bir adaya atan kahramanımıza rastlarız. O güne kadar hayatında pek çok kötülüğü deneyimlemiştir, şehir hayatının pek çok cilvesini tatmıştır. Sadece denizlere değil, bahtiyar günlere de açılacaktır. Bu yüzden şöyle der: “Şimdi namuslu insanların arasında başım önüme eğilmiş, gülmeden, eğlenmeden, hoşgörü dolu, kötülüğü göz kırpışından anlayınca cesaretten canavar kesilecek bir insan haliyle sessiz, sakin, ağzına vur lokmasını al bir halde balığa çıkacak, iyiliklere hasret duya duya ömrümün sonunu burada kesik bir son nefesle bahtiyar bitirecektim. (…) Etrafımı çeviren insanların hepsini kendimden çok iyi, çok namuslu, hani demin söylediğim evine dönen “müsrif çocuk” ruhuyla seyrediyordum.”
Böyle bir atmosfer içinde kahramanımız halinden oldukça memnundur. Bugüne kadar peşini bırakmayan “yazmak illeti” ile de arasını açmaya kararlıdır. Çünkü burada iliklerine kadar hissettiği yaşam sürekli arkasından koştuğu, yolunu gözlediği hayattır. Yaşamanın kendisidir. Kitaptan devam edelim: “Niyetim, yazı yazmak bile değildi. Balığa çıkacaktım. On kuruşa kahve, yirmi kuruşluk köylü sigarası içecektim. Kaybettiğim her şeyi; insanlığı, cesareti, sıhhati, iyiliği, saffeti, dostluğu, alın terini, sessizliği yeniden bulacak, belki yeniden bir adam olmasam bile bir temiz hayatın içinde hayran, meyus ve mahcup ölümü bekleyecektim. Aklıma ara sıra esen yazı yazmak arzusunu, arzusunu değil kötü huyunu, bu tek kötü huyu başarılar, şöhretler düşünmeden, “düşünürsem Allah canımı alsın!” düşüncesiyle yeniden bulabilirsem kalemsiz kâğıtsız dağlara fırlayacak, balığa çıkacaktım. Yazmayacaktım.”
Ne ki bu hülyadan uyanması çok uzun sürmez. Arada sırada kulağına kadar bir olaya gözleriyle şahit olur. Balığın bol çıktığı zamanlar dışardan da insanlar çalışmaya gelir. Bunlar yerli halk gibi pay almazlar, sadece karın tokluğuna çalışırlar. Paylarına düşecek olan “reisin gönlünden kopacak kadar”dır. O gün balığa çıkan sekiz kişiden biri, karın tokluğuna çalışacak olan bir adamdır. Tüm paylar yapılır, ardından ufak tefek paya girmeyenler de dağıtılır. Ama bu adama zırnık koklatılmaz: “Üçer tane alanlar oldu. Dışardan gelen bir tane versinler diye bekledi. Yüzünde tatlı bir gülümseme ve çalışmaktan doğabilmiş hafif bir kırmızılık vardı. Bu kırmızılık pay dağıtan adamın elinde tek balık kalıncaya kadar adamın yanağında durdu. Sonra birdenbire uçtu. Yüzündeki gülümseme önce tehlikeli bir halde dondu. Sandım ki böyle, bütün ömrünce böyle donuk bir tebessümle kalıverecek adam. Etrafına bakındı. Kendine bakan birini gördü. Gülümseme birdenbire yüzünde bir meyve gibi çürüyüverdi. Gözleri hayretle büyüdü. Son balığı kayıktaki adam rıhtıma fırlatmıştı.”
Bu duruma şahit olan ve umut bağladığı diğer balıkçılardan da beklediği tepkiyi göremeyen yazar, ahdini daha fazla tutamaz. Tütüncüye koşarak, kâğıt kalem alır. Kalemi yontarak yazmaya başlar. Kendisine verdiği sözü çiğner, çiğnemek zorundadır. Çünkü yazmasa, deli olacaktır.
*
YARARLANILANLAR:
1- Sait Faik Abasıyanık, Son Kuşlar (İş Bankası Yay.)
El minibüsleri, el arabaları, bakkallar, vitrini bile tevazusuna başkaldıramayan ardiyeden hallice dükkânlar çocukluğumuzu öyle sarmış sarmalamış ki, para bile vermeden alıyormuşçasına mutluluk yüklü hatıralarımız.
Farukî, eserin girişinde İslam kültür ve medeniyetine dair yapılmış birçok araştırmanın bölgesel ya da kronolojik olarak yürütüldüğünü belirtir. Bu araştırma usullerinden ilkini Batılı araştırmacıların, ikincisini ise Müslüman ilim adamlarının tercih ettiğini söyler. Farukî, iki yöntemin de yeterince başarılı olamadığını vurgulayıp kitap boyunca daha başarılı ve uygun olacağını düşündüğü fenomenolojik yöntemi takip etmektedir. İslam sözkonusu olduğunda …
Malik b. Nebi, Rumuzlu Neşîdeler adlı şiirinde: “Ey ekin peşindeki kardeşim, tohumuKendi tarlandan da uzaklara saçGün gelir, uzun yollar düşerse menzilineSana doğru haykıran sesler de duyacaksın” demekteydi. Muhsin de öyle yaptı ve tohumlarını, gücünün yettiği en uzak topraklara kadar saçmaya çalıştı. Şimdi ise o tohumlar boy vermiş, bereketli bir başak misali karşısında duruyor ve kendi …
Frankfurt Okulu’nun önemli temsilcilerinden Adorno’nun deyişiyle “kültür endüstri”sine rağmen bir şeyler yapmak, akıntıya karşı küreklere davranmaya benziyor. Bu nedenle farklı yaş grubundaki bireylerin, dayatılan tek tip müzik endüstrisinden sıyrılıp aynı şarkılara, ezgilere gönlünde yer açması gittikçe türüne az rastlanan bir durum.
Son zamanlarda sıklıkla kentsel yaşamın yergisi yapılırken, modern teknolojik bireyin çağdaş ağıdı yakılmakta ve herkes bâkir olarak varsayılan doğaya davet edilmektedir. Bir tür popüler kültür eleştirisi yapan bu popüler söylem bu yazının çıkış noktasını tayin etmektedir. Genel anlayışa göre kent, hakkında eleştiri yapmanın tüm yollarının sonuna kadar açık olduğu yozlaşmayı ve kayıtsızlığı ifade ederken, doğa da kentin diyalektiği olarak kusursuz güzelliği ve öze/maziye dönüşü portrelemektedir.
Yazmasak Deli Olur Muyduk?
“Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da, bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin, ölümü bekleyecektim; hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kâğıt aldım. Oturdum. Ada’nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.”1
Hikâyeciliğimizin köşe taşlarından birisidir, Sait Faik Abasıyanık. Onu burada görmemizin pek çok nedeni vardır. Özellikle “küçük insan”ı ve onun dünyasını anlatması dolayısıyla hikâyeye yeni bir soluk getirdiğinden bahsedebiliriz. Sait Faik bu yönüyle, önceki isimlerden ayrılır. Kendisinden evvelki isimlerde de yer yer bunu görürüz. Ancak Sait Faik, bunu hemen hemen tüm yazılarına sindirerek, deyim yerindeyse akıntının yönünü değiştirmiştir. Yeri gelmişken kendisiyle ilgili bir anekdotu anmadan geçmeye razı değilim. Çünkü akıntının yönü bir çırpıda değişmiyor, zahmet ve ağır işçilik istiyor. Sait Faik’in bir lise öğrencisi olduğu yıllardır. Bir gün dersin birinde, Arapça hocalarının oturacağı sandalyeye birkaç muzip öğrenci toplu iğne koyar. Hadiseye ilişkin yapılan soruşturmada bu eylemi gerçekleştirenler bulunamaz. Bunun üzerine tüm sınıf, İstanbul’dan Bursa’ya sürgün edilir. Sürgün edilmiş bir sınıf! Bursa’daki yılları biraz da ‘sürgün’lüğün damgasıyla içe kapanık ve sönük geçer. Ta ki yazdığı bir kompozisyonu çok beğenen hocasının, onu daha fazla yazmaya teşvik etmesine kadar. Bundan sonra çok çok yazar. Akıntının yönünü değiştiren ismin arkasında ufku geniş, edebiyat zevki yüksek olan bir öğretmen vardır.
Günü gelince “Yazmasam deli olacaktım” diyecek olan Sait Faik’in arkasında bu dokunuş vardır. Ve bu dokunuşu, Yunus Meşe şöyle dile getirir: Öğretmen ve öğrenci ilişkisinde gözden kaçırılan bir mesele vardır, öğretmen, bir çocuğu öldürebilir ya da yaşatabilir. Öğretmenin görevi öğrencilerin kişilikleri ve yeteneklerine göre eğitim sürecini şekillendirmekken, bazı öğretmenlerin kendi duygularını tatmin etmek adına maalesef öğrencilerini öldürdüklerini görürüz. Diğer öğretmenlere, okulların idare takımına ve topluma karşı başarılı bir öğretmen imajı çizmek için bütün öğrencilerini aynı alanda başarılı olmaya zorlayabilir. Bu da sanata, spora yeteneği olan öğrencilerin olumsuz etiketlerle yaşamalarına, kendilerini gerçekleştirmeden ölmelerine neden olur.”2
Sait Faik, arkasından gelen çoğu isme, bu cümlesiyle ilham kaynağı olmuştur. Hatta neredeyse “yazarından meşhur sözler antolojisi”nde yerini almıştır, denebilir.
Ve hikâyenin bütünü, yazara yönelteceğimiz “Peki, neden yazmasan deli olacaktın?” sorusuna bir cevap niteliği taşımaktadır. Sahi, insan ne zaman delirir? Delirmek ya da delirmemek ne kadar elimizdedir? Dualarımızın arasına çoğu kez “Allah’ım aklıma mukayyet ol!” nidasını da yerleştiririz. Hazmedemediğimiz, kabullenemediğimiz, içinden çıkamadığımız durumlarda böyle deyiveririz. Yolumuza bir meczup çıktığında ise, “Allah kimseyi aklıyla imtihan etmesin!” demeyi ihmal etmeyiz. İnsanı bir bütün olarak ele almakta usta olan Dostoyevski, kahramanına şöyle dedirtir: “Baylar, yemin ederim, her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; hem de tam anlamıyla, gerçek bir hastalık.”3 Ortada bir paradoks mu var? Bir tarafta akıl sağlığını yitirmekten çekinen, öte tarafta da aklını ve duygularını işlettikçe hassaslaşan ve yaralanan hatta Dostoyevski’ye göre hastalanan insan. Gel gelelim, Suç ve Ceza’nın yazarı bir yönüyle haklıdır. İçinden geçmekte olduğumuz günleri biraz yoklayınca neler görmeyiz ki; zulümler, savaşlar, liyakatsizlikler, kıyıya vuran bedenler ve dahası… Tüm bunların farkında olan insan için dünyanın bir yüzü her zaman soğuktur. İnancın dingin ışığıyla bakıldığında ancak yüreğimiz ısınır, ufkumuzda bir şeyler belirir. Diğer türlü ömür dediğimiz şey iki parantez (doğum-ölüm) arasında çözüme kavuşmayan, zaman aşımına uğrayan ne çok dosya biriktirir… Bu dosyaları en iyi kurcalayanlardan birisi de yazarlardır. Onlar yazarak hem kendilerini tedavi ederler hem de insanlığı tanıklığa davet ederler. Kimi zaman sadece birinci amacı güttükleri söylenebilir. Ama yaralarını tedavi ederken hem yeni yaralarına hem de başka yaralara davetiye çıkarırlar. Çünkü kardıkları harç, inşâ ettikleri metin ‘evrensel insan’dan bir parçadır. O yüzden bu isimlerde kendimizi buluruz. Onlardan birisi de Sait Faik’tir. Şahit olduğu bir adaletsizlik ona “Yazmasam deli olacaktım” dedirtir.
Haritada Bir Nokta isimli hikâyede, umutla, coşkuyla kendisini bir adaya atan kahramanımıza rastlarız. O güne kadar hayatında pek çok kötülüğü deneyimlemiştir, şehir hayatının pek çok cilvesini tatmıştır. Sadece denizlere değil, bahtiyar günlere de açılacaktır. Bu yüzden şöyle der: “Şimdi namuslu insanların arasında başım önüme eğilmiş, gülmeden, eğlenmeden, hoşgörü dolu, kötülüğü göz kırpışından anlayınca cesaretten canavar kesilecek bir insan haliyle sessiz, sakin, ağzına vur lokmasını al bir halde balığa çıkacak, iyiliklere hasret duya duya ömrümün sonunu burada kesik bir son nefesle bahtiyar bitirecektim. (…) Etrafımı çeviren insanların hepsini kendimden çok iyi, çok namuslu, hani demin söylediğim evine dönen “müsrif çocuk” ruhuyla seyrediyordum.”
Böyle bir atmosfer içinde kahramanımız halinden oldukça memnundur. Bugüne kadar peşini bırakmayan “yazmak illeti” ile de arasını açmaya kararlıdır. Çünkü burada iliklerine kadar hissettiği yaşam sürekli arkasından koştuğu, yolunu gözlediği hayattır. Yaşamanın kendisidir. Kitaptan devam edelim: “Niyetim, yazı yazmak bile değildi. Balığa çıkacaktım. On kuruşa kahve, yirmi kuruşluk köylü sigarası içecektim. Kaybettiğim her şeyi; insanlığı, cesareti, sıhhati, iyiliği, saffeti, dostluğu, alın terini, sessizliği yeniden bulacak, belki yeniden bir adam olmasam bile bir temiz hayatın içinde hayran, meyus ve mahcup ölümü bekleyecektim. Aklıma ara sıra esen yazı yazmak arzusunu, arzusunu değil kötü huyunu, bu tek kötü huyu başarılar, şöhretler düşünmeden, “düşünürsem Allah canımı alsın!” düşüncesiyle yeniden bulabilirsem kalemsiz kâğıtsız dağlara fırlayacak, balığa çıkacaktım. Yazmayacaktım.”
Ne ki bu hülyadan uyanması çok uzun sürmez. Arada sırada kulağına kadar bir olaya gözleriyle şahit olur. Balığın bol çıktığı zamanlar dışardan da insanlar çalışmaya gelir. Bunlar yerli halk gibi pay almazlar, sadece karın tokluğuna çalışırlar. Paylarına düşecek olan “reisin gönlünden kopacak kadar”dır. O gün balığa çıkan sekiz kişiden biri, karın tokluğuna çalışacak olan bir adamdır. Tüm paylar yapılır, ardından ufak tefek paya girmeyenler de dağıtılır. Ama bu adama zırnık koklatılmaz: “Üçer tane alanlar oldu. Dışardan gelen bir tane versinler diye bekledi. Yüzünde tatlı bir gülümseme ve çalışmaktan doğabilmiş hafif bir kırmızılık vardı. Bu kırmızılık pay dağıtan adamın elinde tek balık kalıncaya kadar adamın yanağında durdu. Sonra birdenbire uçtu. Yüzündeki gülümseme önce tehlikeli bir halde dondu. Sandım ki böyle, bütün ömrünce böyle donuk bir tebessümle kalıverecek adam. Etrafına bakındı. Kendine bakan birini gördü. Gülümseme birdenbire yüzünde bir meyve gibi çürüyüverdi. Gözleri hayretle büyüdü. Son balığı kayıktaki adam rıhtıma fırlatmıştı.”
Bu duruma şahit olan ve umut bağladığı diğer balıkçılardan da beklediği tepkiyi göremeyen yazar, ahdini daha fazla tutamaz. Tütüncüye koşarak, kâğıt kalem alır. Kalemi yontarak yazmaya başlar. Kendisine verdiği sözü çiğner, çiğnemek zorundadır. Çünkü yazmasa, deli olacaktır.
*
YARARLANILANLAR:
1- Sait Faik Abasıyanık, Son Kuşlar (İş Bankası Yay.)
2- Yunus Meşe, Sait Faik Kitabı (İzdiham Yay.)
3- Dostoyevski, Yer Altından Notlar
İlgili Yazılar
Ekonomi-politiğin Çocukça Dile Gelişi: Kahraman Seyyar Satıcılar Devasa Kamyonlara Karşı
El minibüsleri, el arabaları, bakkallar, vitrini bile tevazusuna başkaldıramayan ardiyeden hallice dükkânlar çocukluğumuzu öyle sarmış sarmalamış ki, para bile vermeden alıyormuşçasına mutluluk yüklü hatıralarımız.
İslam Kültür Atlası Hakkında Bir Değerlendirme
Farukî, eserin girişinde İslam kültür ve medeniyetine dair yapılmış birçok araştırmanın bölgesel ya da kronolojik olarak yürütüldüğünü belirtir. Bu araştırma usullerinden ilkini Batılı araştırmacıların, ikincisini ise Müslüman ilim adamlarının tercih ettiğini söyler. Farukî, iki yöntemin de yeterince başarılı olamadığını vurgulayıp kitap boyunca daha başarılı ve uygun olacağını düşündüğü fenomenolojik yöntemi takip etmektedir. İslam sözkonusu olduğunda …
Pencere Değiştikçe Manzara Değişir
Malik b. Nebi, Rumuzlu Neşîdeler adlı şiirinde: “Ey ekin peşindeki kardeşim, tohumuKendi tarlandan da uzaklara saçGün gelir, uzun yollar düşerse menzilineSana doğru haykıran sesler de duyacaksın” demekteydi. Muhsin de öyle yaptı ve tohumlarını, gücünün yettiği en uzak topraklara kadar saçmaya çalıştı. Şimdi ise o tohumlar boy vermiş, bereketli bir başak misali karşısında duruyor ve kendi …
Barış’a da Bir Sorsalar
Frankfurt Okulu’nun önemli temsilcilerinden Adorno’nun deyişiyle “kültür endüstri”sine rağmen bir şeyler yapmak, akıntıya karşı küreklere davranmaya benziyor. Bu nedenle farklı yaş grubundaki bireylerin, dayatılan tek tip müzik endüstrisinden sıyrılıp aynı şarkılara, ezgilere gönlünde yer açması gittikçe türüne az rastlanan bir durum.
Hayalin Şirin Tadı ya da Şehirden Kaçmanın Reçetesi
Son zamanlarda sıklıkla kentsel yaşamın yergisi yapılırken, modern teknolojik bireyin çağdaş ağıdı yakılmakta ve herkes bâkir olarak varsayılan doğaya davet edilmektedir. Bir tür popüler kültür eleştirisi yapan bu popüler söylem bu yazının çıkış noktasını tayin etmektedir. Genel anlayışa göre kent, hakkında eleştiri yapmanın tüm yollarının sonuna kadar açık olduğu yozlaşmayı ve kayıtsızlığı ifade ederken, doğa da kentin diyalektiği olarak kusursuz güzelliği ve öze/maziye dönüşü portrelemektedir.