İktidar biçimleri tarih boyunca tesis etmeye çalıştıkları otoritelerini uzamsal boyutta da gösterme kaygısı taşımışlardır. Mekâna müdahale bu uzamsal kaygının bir tür tezahürüdür. Keza mekân ideolojiden azade bir yapı olmayıp tam tersine ideolojinin ete kemiğe bürünmüş halidir. Diğer bir değişle biçimler dünyası, bilinç dünyasının bir aktarım alanıdır.[1] Tarih sahnesinde boy göstermiş devletler, imparatorluklar veya medeniyetler mekâna büyük oranda bu şekilde yaklaşmıştır. Mısır firavunlarının piramitleri, Yunan’ın antik tiyatroları, İran Perslerinin takları, Roma’nın Kolezyumları kabaca ortaya konabilecek ve düşünsel planının konuşmaya müsait olduğu bazı örneklerdendir sadece. Hal böyle olunca mekân sanatı diyebileceğimiz mimaride iktidar biçimleri ile olan ilişkisiyle büyük oranda varolagelmiştir. Zira medeniyetten yoksun bir vasatın mimariye de gerekli ehemmiyeti vermeyeceği malumdur. Yine tarihteki örnekleri üzerinden okunabileceği gibi devletlerin veya medeniyetlerin en iyi mimari yapıları, siyasi iktidarlarının zirvede olduğu dönemlerde ortaya konmuştur. Kuruluş aşamalarındaki karışıklık ve dağınıklık halini üzerinden attıktan sonra siyasi iktidarlar, oluşmaya başlayan ekonomik refah haliyle birlikte mekâna daha fazla ehemmiyet atfedip ilgilenmişlerdir. Bu hal bir süre sonra mekânı gözlerinde o kadar önemli bir noktaya taşımıştır ki yıkılış dönemlerinde dahi iktidarlarının sürdüğünü, uzamsal boyutta gösterebilmek için yeni mekânların inşasında çok büyük harcamalar yapabilmişlerdir.
Hayatta mutluluğunu ya da üzüntüsünü yaşadığımız şeyler kendi ellerimizle ortaya koyduklarımız olmalıdır. Bu sebeple kendi tercihimiz olmayan kavmiyetimizle, cinsiyetimizle ya da elde etmediğimiz değerlerle ayrışmaya çalışmamız farklı olduğumuz insanlara karşı antipati oluşturabilir. Bu sebeple “Ne mutlu Türküm diyene!” ya da “Ne mutlu Kürdüm diyene!” ya da “Ne mutlu İngilizim, ne mutlu Arnavutum ya da başka bir kavimdenim diyene!” demek yerine “Ne mutlu Müslümanım!” diyene dememiz daha sağlıklı durmaktadır.
Yazı için zihnin parmak izi derler. Bu bakımdan yazmak insan zihninden kâğıda dökülen harf suretli bir boyadır. Zihnin farklı işleyişine bağlı olarak bu boyanın rengi de değişiklik arz edecektir. Zihinden dökülen bu harf suretli boya, biriktikçe ve yoğunlaştıkça desen hâlini alacaktır. İşte dergiler bu harf suretli boyanın birike birike desen oluşturması işlevini gören katalizörlerdir.
Korku ve şüphe ölür, amel hayat bulur.
Göz, kâinat derinliklerindekini görücü olur.
Kul olma makamı sağlamlaştırılınca, dilenci kâsesi, “Câm-ı cem” olur.
Millet-i Beyzâ’nın (İslam Milleti’nin) teni ve canı Lâ ilâhe illallah’dır. Bizim sazımızın perdesinde dolaşan Lâ İlâhe illlallah’dır.
Modern yaşamlar içinde dağılan dikkatlerimiz, savrulan zihinlerimiz. Disipline edemediğimiz iç selliğimiz. Dalıp, dalıp çıktığımız gaflet anlarımız. Ve çıkarken gösterdiğimiz pişmanlıklarımız. Pişman olduğumuz ama bir o kadar da vazgeçemediğimiz yanlışlarımız. Altında ezildiğimiz kaygılarımız. Bir kez tökezledik mi tekrar kalkmaya cesaret edemediğimiz korkaklığımız.
Mekânın İmkânı
İktidar biçimleri tarih boyunca tesis etmeye çalıştıkları otoritelerini uzamsal boyutta da gösterme kaygısı taşımışlardır. Mekâna müdahale bu uzamsal kaygının bir tür tezahürüdür. Keza mekân ideolojiden azade bir yapı olmayıp tam tersine ideolojinin ete kemiğe bürünmüş halidir. Diğer bir değişle biçimler dünyası, bilinç dünyasının bir aktarım alanıdır.[1] Tarih sahnesinde boy göstermiş devletler, imparatorluklar veya medeniyetler mekâna büyük oranda bu şekilde yaklaşmıştır. Mısır firavunlarının piramitleri, Yunan’ın antik tiyatroları, İran Perslerinin takları, Roma’nın Kolezyumları kabaca ortaya konabilecek ve düşünsel planının konuşmaya müsait olduğu bazı örneklerdendir sadece. Hal böyle olunca mekân sanatı diyebileceğimiz mimaride iktidar biçimleri ile olan ilişkisiyle büyük oranda varolagelmiştir. Zira medeniyetten yoksun bir vasatın mimariye de gerekli ehemmiyeti vermeyeceği malumdur. Yine tarihteki örnekleri üzerinden okunabileceği gibi devletlerin veya medeniyetlerin en iyi mimari yapıları, siyasi iktidarlarının zirvede olduğu dönemlerde ortaya konmuştur. Kuruluş aşamalarındaki karışıklık ve dağınıklık halini üzerinden attıktan sonra siyasi iktidarlar, oluşmaya başlayan ekonomik refah haliyle birlikte mekâna daha fazla ehemmiyet atfedip ilgilenmişlerdir. Bu hal bir süre sonra mekânı gözlerinde o kadar önemli bir noktaya taşımıştır ki yıkılış dönemlerinde dahi iktidarlarının sürdüğünü, uzamsal boyutta gösterebilmek için yeni mekânların inşasında çok büyük harcamalar yapabilmişlerdir.
Bu yazının devamı 208. sayıda.
Devamını okumak için satın alın
Bu sayıyı satın aldığınızda tüm yazılar açılır.
208. Sayıyı Satın AlGiriş yap
İlgili Yazılar
Ne Mutlu Müslümanım Diyene!
Hayatta mutluluğunu ya da üzüntüsünü yaşadığımız şeyler kendi ellerimizle ortaya koyduklarımız olmalıdır. Bu sebeple kendi tercihimiz olmayan kavmiyetimizle, cinsiyetimizle ya da elde etmediğimiz değerlerle ayrışmaya çalışmamız farklı olduğumuz insanlara karşı antipati oluşturabilir. Bu sebeple “Ne mutlu Türküm diyene!” ya da “Ne mutlu Kürdüm diyene!” ya da “Ne mutlu İngilizim, ne mutlu Arnavutum ya da başka bir kavimdenim diyene!” demek yerine “Ne mutlu Müslümanım!” diyene dememiz daha sağlıklı durmaktadır.
Bir Kültür Havzası Taşıyıcısı Olarak Dergiler
Yazı için zihnin parmak izi derler. Bu bakımdan yazmak insan zihninden kâğıda dökülen harf suretli bir boyadır. Zihnin farklı işleyişine bağlı olarak bu boyanın rengi de değişiklik arz edecektir. Zihinden dökülen bu harf suretli boya, biriktikçe ve yoğunlaştıkça desen hâlini alacaktır. İşte dergiler bu harf suretli boyanın birike birike desen oluşturması işlevini gören katalizörlerdir.
İlk Rükun Tevhid
Korku ve şüphe ölür, amel hayat bulur.
Göz, kâinat derinliklerindekini görücü olur.
Kul olma makamı sağlamlaştırılınca, dilenci kâsesi, “Câm-ı cem” olur.
Millet-i Beyzâ’nın (İslam Milleti’nin) teni ve canı Lâ ilâhe illallah’dır. Bizim sazımızın perdesinde dolaşan Lâ İlâhe illlallah’dır.
Akibet Muttakilerindir
…
Yolda Olmanın Adıdır Takva
Modern yaşamlar içinde dağılan dikkatlerimiz, savrulan zihinlerimiz. Disipline edemediğimiz iç selliğimiz. Dalıp, dalıp çıktığımız gaflet anlarımız. Ve çıkarken gösterdiğimiz pişmanlıklarımız. Pişman olduğumuz ama bir o kadar da vazgeçemediğimiz yanlışlarımız. Altında ezildiğimiz kaygılarımız. Bir kez tökezledik mi tekrar kalkmaya cesaret edemediğimiz korkaklığımız.
Alışverişe devam et