“De ki suyunuz yerin dibine çekiliverse söyleyin bakalım size kim bir akarsu getirebilir?” (Mülk-30)
İnsanlığın yaratılış amacından uzaklaşıp kendini zihinsel sapmaların içinde bulmadığı bir çağ nerdeyse yok gibidir. Her çağda insanlık çeşitli aldanmalar, bozulmalar ve kendilik değerini düşüren hal ve davranışlar içinde bulunmuştur. Bu da insanın seçme ve bağımsız bir iradesinin olduğunun göstergesidir. Hiçbir insan zoraki doğruyu bulmaya ve yaşamaya icbar edilmemiş ve edilemez de. Her zihin bu arayışını kendi özgün ve hür kararıyla yapmış ve bunun sonuçlarını da kendisi ve içinde bulunduğu toplumuyla paylaşmıştır.
Ama maalesef her zaman insanın bu ‘yaratılış amacı’ndaki serüveni, iyiyi, doğruyu bulup yaşamasıyla olmamıştır. Yeryüzüne gönderilen o kadar ilahi rehberliklere, peygamberlere rağmen insanlık, iradesini genellikle yanlışlardan, bozgunculuktan yana kullanagelmiştir.
Yaratılmışların en şereflisi, en özeli, en güzeli, en önemlisi olduğu halde bu öneminin kıymetini bilmeyip; kendisine bahşedilen bunca güzel hasleti istismar ederek kendini dünyanın efendisi görmekten çekinmemiştir. Oysaki bu güzel hasletler ona dünyadan sorumlu olduğu, onun idaresini en adil bir şekilde yapması için verilmişti.
“Onlar öyle kimselerdir ki kendilerine bir yerde egemenlik versek, namaz kılarlar, zekât verirler, iyiliği emreder ve kötülükten alıkoymaya çalışırlar. İşlerin sonu Allah’a varır.” (Hac-41)
Ama insanın hırslı ve güçlü olma isteği çoğu zaman kendisine galip gelip dünyayı bir emanet yeri olarak değil de bir sömürü yeri olarak görmesine sebep olmuştur. Bir mirasyedi aç gözlülüğüyle dünyanın bütün nimetlerinin kendisinin olduğunu zannetmiştir. Oysaki bu dünya insanlık için bir misafirhaneydi. Burada kalıcı değillerdi. Kendilerinden öncekiler gibi onlar da bu hayat sofrasından yiyip içerek, yapıp ettikleriyle kalkıp gideceklerdi. Fakat bu fânilik duygusu insanın çok da hoşuna giden bir durum değildi.
O, ebedi kalmak, güçlü olmak ve acizliğinin üstünü ‘sahiplenme’ duygusuyla örtmek istiyordu. Ama insanın acizliği çıplak bir şekilde ortadaydı. İstediği kadar farklı kisvelerle bunu örtmeye çalışsa da, hayat ona aciz olduğunu her dem hatırlatıyordu. İstediği kadar kendini devler aynasında görüp “güç bende artık” dese de, kılıcını kuşanıp yel değirmenleriyle savaşa girse de; güç hiçbir zaman onda olmadı ve olmayacaktır da.
Tarih bunun örnekleriyle doludur, Firavunların, Nemrutların, Hâmanların saltanatı, günü gelince acizliklerine, fâniliklerine teslim olmuşlardır.
Gücü, kuvveti, kudreti insanın iç dünyasında habis bir ur gibi büyüyüp onu ele geçirdiğinde artık insan kendi kendinin düşmanı olmaya başlamıştır. Göklere, yere, uzaya hâkim olduğunu; teknolojinin, bilimin, yapay zekânın ilerlediği bir zamanda her şeyin kontrolünde olduğunu zanneder. Ama kendi faniliğinin, kontrolünde olmadığını unutur. Bu unutuş çok tehlikeli mecralara insanı ve insanlığı götürebilir. Nitekim götürüyor da…
“Suyun üzerinde mi yürüyorsun? Bunu bir kamış da yapar.
Havada mı uçuyorsun? Bir sinek bunu daha iyi yapar.
İyisi mi sen kalbini fethet belki o zaman bir şahsiyet olursun.” (Abdullah Ensarî)
Elbette ki, gelişim, ilerleme, güç ve kuvvet sahibi olmak, güzel ve teşvik edilmiş hasletlerdir. Zaten insan yaratılış olarak buna göre kodlanmıştır. İlerlemeyi, gelişmeyi ister ve yapar. Ama tehlikeli olan, bu gelişim ve ilerlemelerin kendi aciz tarafını kendine unutturmamasıdır.
Zaten kişi acziyetinin farkında oldukça sınırlarının da farkında olur. Nerelerde yol alacağını, nerelerde duracağını bilir. Acizliğinin bir eksiklik değil, denge olduğunu bilir. Yeryüzünün dengesinin ona bağlı olduğunu, emanet alınan bu dünyanın müsrifi olmaması gerektiğini ancak acizliğiyle öğrenir.
Acziyetinin farkında olan insan, savaşların gölgesinde çocukların büyümesini istemez. Çünkü hiçbir kazanç insanın canından, kanından daha değerli değildir… Acziyetinin farkında olan insan “dünya hayatının” insanın güzel, yararlı ve kalıcı işler yapacağı bir yer olduğunu bilir.
“Hanginizin davranışça daha iyi olduğunu göstermek için ölümü ve hayatı yaratan O’dur. O, güçlüdür, çok bağışlayıcıdır.” (Mülk-2)
Acziyetinin farkında olan insan; “insan, insanın kurdu değil; insan, insanın yurdudur!” düşüncesiyle toplumsal iletişime önem verir. Kendisinden sonra devam edecek hayata bir değer ve anlam katmaya çalışır. Hemcinsinin fikri ve zikri ne olursa olsun, onu bir rakip ve düşman görmez. Bu hayatı onunla paylaşacağı bir çağdaşı olarak görür.
Acziyetinin farkında olan insan, kendisine bahşedilen her nefesin muhasebesini yaparak yaşar. Zamanın değirmeninde bir un gibi değil de değirmenci olmak ister. Ayrıştırdığı buğdayı, içinde bulunduğu toplumun ne kadar faydasına olduğunu bilerek, yaptığı işten, harcadığı mesaiden onur duyan insandır.
Acziyetini bilen insan, insanın muhtaç olma halinin toplumda nasıl bir mutluluk oluşturduğunun farkında olan insandır. Bu muhtaçlık olmazsa, herkes kendi benliğini öne çıkarırsa, o zaman “mutluluk” kavramı yeryüzünden silinirdi. Ve insanın insana yarenlik etmediği, güvenmediği bir çağda, ‘Kendi kendime yetiyorum, kimseye ihtiyacım yok!’ sanısı insanın mutsuzluğa razı edilmesidir. Oysa hayat, insanla ve insanın paylaştıklarıyla güzel ve anlamlıdır.
Acziyetini bilmek, insanın tevekkülünü de aynı zamanda arttırır. Tedbir ve takdir çizgisini daha iyi kavratır… Tevekkül, insana zihinsel bir sığınak oluşturur. Gelecek kaygısı ve endişesinden uzaklaştırır.
“Tevekkül, asla tembellik ve miskinlik olarak değil; insanın acziyetinde ve güçsüzlüğünde kudreti, fakriyetinde ve ihtiyaçları gidermede zenginliği bulduran bir pusula olarak değerlendirilmelidir.” (Nevzat Tarhan)
Acziyetini bilen insan, mustağnileşip ulûhiyet makamına kafa tutmaz. Kafasını önüne koyup onun gösterdiği yol işaretlerini takip ederek bu acizliğini avantaja dönüştürür. Zaten çok uzun olmayan bu hayatı, kendisini yaratana başkaldırarak, isyan ederek geçirmesi hem kendine hem de etrafındakilere zarardan başka bir şey kazandırmayacaktır.
Acziyetinin farkında olan insan, Sorumluluklarının da farkında olarak kibirlenip büyüklenmez. Gücünü, aklını, kalbini daha yaşanılır bir hayat ve sonrası için kullanır. Kendi heva ve arzuları için yaşamaz. İşte bu sorumluluk tüm insanlığın özlemini çektiği bir dünyanın oluşmasına vesiledir. Her ilerleyiş, ilerleyiş olmayabilir. Her güç, gerçek bir güç değil; insanlığı bitiren bir yok oluş olabilir. Onun için artık şu çağda bize sunulan her şeye bir ölçü ile bakmamız gerekiyor. Gerçekten bilim insanı, ilim insanı dediğimiz şahsiyetler, dünyayı ve içinde barındırdığı tüm canlıları düşünerek mi bu işe koyuldular, yoksa belli heva ve benliklerini tatmin etmek için mi bunları yapıyorlar diye düşünmemiz gerekiyor.
Dünyanın daha yaşanılır bir yer olmasını isteyenlerin samimiyetini sorgulamamız gerekiyor. Yoksa bugün yaşadığımız trajedileri, savaşları, görünen görünmeyen virüsleri diğer çağlara da miras bırakacağız. Ve bunlar hiç de övünülesi miraslar değil.
Muhtaç ve aciz olduğumuzu tekrar hatırlayıp unutmamak gerekiyor. İster buna inanalım ister inanmayalım. Her şey hiçbir zaman için kontrolümüzde olmayacak.
“Ey insanlar! Siz hepiniz Allah’a muhtaçsınız. Allah ise hiçbir şeye muhtaç değildir. Övgüye layıktır. Dilerse sizi ortadan kaldırır ve yerinize yeni bir topluluk getirir. Bu Allah için zor değildir.” (Fâtır, 15-17)
Şüheda, sekiz çocuklu bir ailenin altıncı çocuğu olarak Malatya’da dünyaya geldi. İlköğretim dışındaki eğitimlerini uzaktan eğitim yoluyla tamamladı. Çeşitli sivil toplum kuruluşları ve derneklerin eğitim komisyonlarında görev aldı.
2000 yılından bu yana Nida Dergisi’nde yazılar kaleme alan Şüheda, sosyoloji mezunudur ve aile danışmanlığı yapmaktadır. Aynı zamanda aile ve toplum üzerine çalışmalarını sürdürmektedir. Evli ve üç çocuk annesidir.
Yayımlanmış eserleri arasında; Merhamet Durağı (Nida Dergisi Yayınları, 2017), Yol Arkadaşı Cümleler (Mümbit Yayınları, 2020) ve Ey Yavrucuğum (Mümbit Yayınları, 2020) bulunmaktadır.
Şimdi karşında uykusuzluk abidesi Ren geyiğine binmiş Umut arayışında. Sızlanan dizelerde büklüm büklüm bitmemiş bir romanın kahramanı gibi sağa sola yalpalanmakta Doğru ya. Bir mektubunda demiştin Mafima; Hani hastalıkta sağlıktaydı dileğimiz diye. Yanan bir odun sobasında kayboldu hayaller şimdi. Bu yazının devamı 180. sayıda. Devamını okumak için satın alın Bu sayıyı satın aldığınızda tüm yazılar …
İlahi yasayla bozuşmuş, köprüleri yıkmış, gemileri yakmış olanlar, yerine insani yasalar getirip devam ettiler yola. İnsani dedikleri yasanın insanı dışlaması pek çabuk oldu. Dört ayaklılar iyi, iki ayaklılar kötü deseler ona bile sempatiyle bakabilecekken, “sen biraz fazla kavrulmuşsun, insan değilsin anladık ama hangi canlısın bilemedik” lisan-ı halleri, birilerinin topraklarını uçsuz bucaksız kılmak, her köşeye endüstriyel canavarlar dikmek dışında ne işimize yaradı, onu da biz bilemedik.
“Çok okuyan mı, yoksa çok gezen mi daha çok bilir?” diye meşhur bir söz vardır. Doğrusu ben bu sözü çok gerekli bir söz olarak görmüyorum. Çünkü ‘bilmek’ tek başına bir anlam ifade etmeye yetmez. Zira aslolan bilmek değil, anlamaktır. Dolayısıyla âlemin bilmek üzerine değil, anlamak üzerine inşâ edildiğini düşünüyorum. Anlamak, zihnin bilgi üzerinde arayış hamlesiyle takla atmasıdır.
Hayatın ağır yüklerinden biri de hayata dair umutsuzluk yükünü yüklenmektir. Umutsuzluk öyle ağır öyle incitici bir duygudur ki insanı sürekli tedirgin, huzursuz ve mutsuz kılar. Korku içinde günlerini, yıllarını elinden alıp götürür. Umutsuzluk, tedavisi zor bir hastalık gibidir. Bir defa bir bünyede kök saldı mı; bütün uzuvların işlevini değiştirebilir.
İnsanın üzerine sinen en güzel koku çocukluk kokusudur. Üzerinize sinen o kokuyu bir ömür yanınızda taşırsınız ya da taşımak istersiniz. Çünkü bu koku ötelerin cennetin kokusudur. Uçsuz bucaksız hayal dünyasında, ayakları yere basmadan diyarlar aşan çocukluktur. Dinlediği her masal sonrası kendi masalını yazmak, yaşamak isteyen çocukluk…
Acziyetinin Farkında Olmak
“De ki suyunuz yerin dibine çekiliverse söyleyin bakalım size kim bir akarsu getirebilir?” (Mülk-30)
İnsanlığın yaratılış amacından uzaklaşıp kendini zihinsel sapmaların içinde bulmadığı bir çağ nerdeyse yok gibidir. Her çağda insanlık çeşitli aldanmalar, bozulmalar ve kendilik değerini düşüren hal ve davranışlar içinde bulunmuştur. Bu da insanın seçme ve bağımsız bir iradesinin olduğunun göstergesidir. Hiçbir insan zoraki doğruyu bulmaya ve yaşamaya icbar edilmemiş ve edilemez de. Her zihin bu arayışını kendi özgün ve hür kararıyla yapmış ve bunun sonuçlarını da kendisi ve içinde bulunduğu toplumuyla paylaşmıştır.
Ama maalesef her zaman insanın bu ‘yaratılış amacı’ndaki serüveni, iyiyi, doğruyu bulup yaşamasıyla olmamıştır. Yeryüzüne gönderilen o kadar ilahi rehberliklere, peygamberlere rağmen insanlık, iradesini genellikle yanlışlardan, bozgunculuktan yana kullanagelmiştir.
Yaratılmışların en şereflisi, en özeli, en güzeli, en önemlisi olduğu halde bu öneminin kıymetini bilmeyip; kendisine bahşedilen bunca güzel hasleti istismar ederek kendini dünyanın efendisi görmekten çekinmemiştir. Oysaki bu güzel hasletler ona dünyadan sorumlu olduğu, onun idaresini en adil bir şekilde yapması için verilmişti.
“Onlar öyle kimselerdir ki kendilerine bir yerde egemenlik versek, namaz kılarlar, zekât verirler, iyiliği emreder ve kötülükten alıkoymaya çalışırlar. İşlerin sonu Allah’a varır.” (Hac-41)
Ama insanın hırslı ve güçlü olma isteği çoğu zaman kendisine galip gelip dünyayı bir emanet yeri olarak değil de bir sömürü yeri olarak görmesine sebep olmuştur. Bir mirasyedi aç gözlülüğüyle dünyanın bütün nimetlerinin kendisinin olduğunu zannetmiştir. Oysaki bu dünya insanlık için bir misafirhaneydi. Burada kalıcı değillerdi. Kendilerinden öncekiler gibi onlar da bu hayat sofrasından yiyip içerek, yapıp ettikleriyle kalkıp gideceklerdi. Fakat bu fânilik duygusu insanın çok da hoşuna giden bir durum değildi.
O, ebedi kalmak, güçlü olmak ve acizliğinin üstünü ‘sahiplenme’ duygusuyla örtmek istiyordu. Ama insanın acizliği çıplak bir şekilde ortadaydı. İstediği kadar farklı kisvelerle bunu örtmeye çalışsa da, hayat ona aciz olduğunu her dem hatırlatıyordu. İstediği kadar kendini devler aynasında görüp “güç bende artık” dese de, kılıcını kuşanıp yel değirmenleriyle savaşa girse de; güç hiçbir zaman onda olmadı ve olmayacaktır da.
Tarih bunun örnekleriyle doludur, Firavunların, Nemrutların, Hâmanların saltanatı, günü gelince acizliklerine, fâniliklerine teslim olmuşlardır.
Gücü, kuvveti, kudreti insanın iç dünyasında habis bir ur gibi büyüyüp onu ele geçirdiğinde artık insan kendi kendinin düşmanı olmaya başlamıştır. Göklere, yere, uzaya hâkim olduğunu; teknolojinin, bilimin, yapay zekânın ilerlediği bir zamanda her şeyin kontrolünde olduğunu zanneder. Ama kendi faniliğinin, kontrolünde olmadığını unutur. Bu unutuş çok tehlikeli mecralara insanı ve insanlığı götürebilir. Nitekim götürüyor da…
“Suyun üzerinde mi yürüyorsun? Bunu bir kamış da yapar.
Havada mı uçuyorsun? Bir sinek bunu daha iyi yapar.
İyisi mi sen kalbini fethet belki o zaman bir şahsiyet olursun.” (Abdullah Ensarî)
Elbette ki, gelişim, ilerleme, güç ve kuvvet sahibi olmak, güzel ve teşvik edilmiş hasletlerdir. Zaten insan yaratılış olarak buna göre kodlanmıştır. İlerlemeyi, gelişmeyi ister ve yapar. Ama tehlikeli olan, bu gelişim ve ilerlemelerin kendi aciz tarafını kendine unutturmamasıdır.
Zaten kişi acziyetinin farkında oldukça sınırlarının da farkında olur. Nerelerde yol alacağını, nerelerde duracağını bilir. Acizliğinin bir eksiklik değil, denge olduğunu bilir. Yeryüzünün dengesinin ona bağlı olduğunu, emanet alınan bu dünyanın müsrifi olmaması gerektiğini ancak acizliğiyle öğrenir.
“Hanginizin davranışça daha iyi olduğunu göstermek için ölümü ve hayatı yaratan O’dur. O, güçlüdür, çok bağışlayıcıdır.” (Mülk-2)
Acziyetinin farkında olan insan; “insan, insanın kurdu değil; insan, insanın yurdudur!” düşüncesiyle toplumsal iletişime önem verir. Kendisinden sonra devam edecek hayata bir değer ve anlam katmaya çalışır. Hemcinsinin fikri ve zikri ne olursa olsun, onu bir rakip ve düşman görmez. Bu hayatı onunla paylaşacağı bir çağdaşı olarak görür.
Acziyetinin farkında olan insan, kendisine bahşedilen her nefesin muhasebesini yaparak yaşar. Zamanın değirmeninde bir un gibi değil de değirmenci olmak ister. Ayrıştırdığı buğdayı, içinde bulunduğu toplumun ne kadar faydasına olduğunu bilerek, yaptığı işten, harcadığı mesaiden onur duyan insandır.
Acziyetini bilen insan, insanın muhtaç olma halinin toplumda nasıl bir mutluluk oluşturduğunun farkında olan insandır. Bu muhtaçlık olmazsa, herkes kendi benliğini öne çıkarırsa, o zaman “mutluluk” kavramı yeryüzünden silinirdi. Ve insanın insana yarenlik etmediği, güvenmediği bir çağda, ‘Kendi kendime yetiyorum, kimseye ihtiyacım yok!’ sanısı insanın mutsuzluğa razı edilmesidir. Oysa hayat, insanla ve insanın paylaştıklarıyla güzel ve anlamlıdır.
Acziyetini bilmek, insanın tevekkülünü de aynı zamanda arttırır. Tedbir ve takdir çizgisini daha iyi kavratır… Tevekkül, insana zihinsel bir sığınak oluşturur. Gelecek kaygısı ve endişesinden uzaklaştırır.
“Tevekkül, asla tembellik ve miskinlik olarak değil; insanın acziyetinde ve güçsüzlüğünde kudreti, fakriyetinde ve ihtiyaçları gidermede zenginliği bulduran bir pusula olarak değerlendirilmelidir.” (Nevzat Tarhan)
Acziyetini bilen insan, mustağnileşip ulûhiyet makamına kafa tutmaz. Kafasını önüne koyup onun gösterdiği yol işaretlerini takip ederek bu acizliğini avantaja dönüştürür. Zaten çok uzun olmayan bu hayatı, kendisini yaratana başkaldırarak, isyan ederek geçirmesi hem kendine hem de etrafındakilere zarardan başka bir şey kazandırmayacaktır.
Acziyetinin farkında olan insan, Sorumluluklarının da farkında olarak kibirlenip büyüklenmez. Gücünü, aklını, kalbini daha yaşanılır bir hayat ve sonrası için kullanır. Kendi heva ve arzuları için yaşamaz. İşte bu sorumluluk tüm insanlığın özlemini çektiği bir dünyanın oluşmasına vesiledir. Her ilerleyiş, ilerleyiş olmayabilir. Her güç, gerçek bir güç değil; insanlığı bitiren bir yok oluş olabilir. Onun için artık şu çağda bize sunulan her şeye bir ölçü ile bakmamız gerekiyor. Gerçekten bilim insanı, ilim insanı dediğimiz şahsiyetler, dünyayı ve içinde barındırdığı tüm canlıları düşünerek mi bu işe koyuldular, yoksa belli heva ve benliklerini tatmin etmek için mi bunları yapıyorlar diye düşünmemiz gerekiyor.
Dünyanın daha yaşanılır bir yer olmasını isteyenlerin samimiyetini sorgulamamız gerekiyor. Yoksa bugün yaşadığımız trajedileri, savaşları, görünen görünmeyen virüsleri diğer çağlara da miras bırakacağız. Ve bunlar hiç de övünülesi miraslar değil.
Muhtaç ve aciz olduğumuzu tekrar hatırlayıp unutmamak gerekiyor. İster buna inanalım ister inanmayalım. Her şey hiçbir zaman için kontrolümüzde olmayacak.
“Ey insanlar! Siz hepiniz Allah’a muhtaçsınız. Allah ise hiçbir şeye muhtaç değildir. Övgüye layıktır. Dilerse sizi ortadan kaldırır ve yerinize yeni bir topluluk getirir. Bu Allah için zor değildir.” (Fâtır, 15-17)
Yazar
Şüheda, sekiz çocuklu bir ailenin altıncı çocuğu olarak Malatya’da dünyaya geldi. İlköğretim dışındaki eğitimlerini uzaktan eğitim yoluyla tamamladı. Çeşitli sivil toplum kuruluşları ve derneklerin eğitim komisyonlarında görev aldı.
2000 yılından bu yana Nida Dergisi’nde yazılar kaleme alan Şüheda, sosyoloji mezunudur ve aile danışmanlığı yapmaktadır. Aynı zamanda aile ve toplum üzerine çalışmalarını sürdürmektedir. Evli ve üç çocuk annesidir.
Yayımlanmış eserleri arasında; Merhamet Durağı (Nida Dergisi Yayınları, 2017), Yol Arkadaşı Cümleler (Mümbit Yayınları, 2020) ve Ey Yavrucuğum (Mümbit Yayınları, 2020) bulunmaktadır.
İlgili Yazılar
Mafima’ya Mektuplar
Şimdi karşında uykusuzluk abidesi Ren geyiğine binmiş Umut arayışında. Sızlanan dizelerde büklüm büklüm bitmemiş bir romanın kahramanı gibi sağa sola yalpalanmakta Doğru ya. Bir mektubunda demiştin Mafima; Hani hastalıkta sağlıktaydı dileğimiz diye. Yanan bir odun sobasında kayboldu hayaller şimdi. Bu yazının devamı 180. sayıda. Devamını okumak için satın alın Bu sayıyı satın aldığınızda tüm yazılar …
Bay Şavşan ve Basit’in Karmakarışık Oyunları
İlahi yasayla bozuşmuş, köprüleri yıkmış, gemileri yakmış olanlar, yerine insani yasalar getirip devam ettiler yola. İnsani dedikleri yasanın insanı dışlaması pek çabuk oldu. Dört ayaklılar iyi, iki ayaklılar kötü deseler ona bile sempatiyle bakabilecekken, “sen biraz fazla kavrulmuşsun, insan değilsin anladık ama hangi canlısın bilemedik” lisan-ı halleri, birilerinin topraklarını uçsuz bucaksız kılmak, her köşeye endüstriyel canavarlar dikmek dışında ne işimize yaradı, onu da biz bilemedik.
Entelektüel Bir Haslet Olarak Eleştirellik
“Çok okuyan mı, yoksa çok gezen mi daha çok bilir?” diye meşhur bir söz vardır. Doğrusu ben bu sözü çok gerekli bir söz olarak görmüyorum. Çünkü ‘bilmek’ tek başına bir anlam ifade etmeye yetmez. Zira aslolan bilmek değil, anlamaktır. Dolayısıyla âlemin bilmek üzerine değil, anlamak üzerine inşâ edildiğini düşünüyorum. Anlamak, zihnin bilgi üzerinde arayış hamlesiyle takla atmasıdır.
Azmiyle Ümidiyle Yaşar Hep Yaşayanlar
Hayatın ağır yüklerinden biri de hayata dair umutsuzluk yükünü yüklenmektir. Umutsuzluk öyle ağır öyle incitici bir duygudur ki insanı sürekli tedirgin, huzursuz ve mutsuz kılar. Korku içinde günlerini, yıllarını elinden alıp götürür. Umutsuzluk, tedavisi zor bir hastalık gibidir. Bir defa bir bünyede kök saldı mı; bütün uzuvların işlevini değiştirebilir.
Çocukluğun Kokusu…
İnsanın üzerine sinen en güzel koku çocukluk kokusudur. Üzerinize sinen o kokuyu bir ömür yanınızda taşırsınız ya da taşımak istersiniz. Çünkü bu koku ötelerin cennetin kokusudur. Uçsuz bucaksız hayal dünyasında, ayakları yere basmadan diyarlar aşan çocukluktur. Dinlediği her masal sonrası kendi masalını yazmak, yaşamak isteyen çocukluk…