Dünyada yönetilmeye çalışılan krizler mevcuttur. Bu krizler kimi zaman eğitim kimi zaman siyasi kaynaklı olabildiği gibi kimi zaman da ekonomik, sosyal ve biyolojik olabilmektedir. Eğitim söz konusu olduğunda öğrenciye yüklenen çıkarlara hizmet eden hızlı, teknik bireyler olma misyonu, dijitalleşmeyle birlikte dünyayı anlama, öteki, başka veya yekdiğerine[1] dair kabul kapasiteleri geliştirme, sıkı dostluklar kurma becerilerini de sekteye uğratıyor görünmektedir. Bütün bu sorunlara çok daha derin düşünceler geliştirme zorunluluğu[2] en temelde ihtiyaç duyduğumuz tavır olarak belirmektedir. Aşılması gereken krizler bir tarafta, sorunları derin ele alamayışlar diğer tarafta dururken felsefeyi, felsefe tarihi olarak ele almak yerine “felsefe yapmaya” girişilen bir sürece girmiş bulunmaktayız. “Felsefe yapmak”, felsefe tarihini bilmekten başka bir şeydir. “Felsefe yapmak” söz konusu krizleri en derinde hissetmek, bu krizlere dair vicdanlarımızda sorumluluk hissetmek ve bu krizlerin aşımında aktif rol almayı gerektirmektedir.
Önceden sırlar vardı, herkesle paylaşılmayan… Herkese anlatılmayan özel anlar vardı. Herkese açılmayan kapılar, herkese gösterilmeyen güzellikler ve kimi zaman kusurlar… Özel olan, özel insanını arar bulurdu. Herkese söylenilmez, herkesle paylaşılmazdı.
Adalet, hakk kavramından bağımsız ele alınabilir bir kavram değildir. Hakk; gerçek, sabit ve tutarlı, doğruluğu teyit edilmiş olandır. Zıddı olan bâtıl ise sahte, tutarsız, varlığı sabit olsa da hükümsüz olandır. Adl için dile getirilen tanımlarından en bilineni ve önemlisi: eşyayı yerli yerine koymak, hakkı sahibine vermek demektir. Adaleti talep etmek söz konusu olduğundaysa, hakkın olana razı olmak, münasip ve gerekli olanı, gerekli olduğu kadar almaktır diyebiliriz.
Göç, edebiyatın yaygın olarak görünür kıldığı temel insani hallerden biridir. Destanlardan günümüzün modern metinlerine değin güçlü bir hareket unsurunun edebiyatta varlığı tartışmasızdır. Kaldı ki göç edebiyatı gibi bir sınıflama dahi vardır. Öte yandan günümüz dünya sorunları arasında savaşlar, etnik ve dini çatışmalar, otoriter rejimler ve ekonomik krizler göçü doğurmakta ve göç bu şekilde giderek daha belirgin bir hal almaktadır.
Beklemek, insan varoluşunun en temel fakat çoğu zaman en az fark edilen tecrübelerinden biridir. İnsan, yaşamı boyunca bir dizi bekleme ânının kıyısında durur: doğumu bekleyen bir anne, haber bekleyen bir âşık, kurtuluşu bekleyen bir toplum… Beklemek, görünürde zamanın akışına boyun eğmek gibi dururken, aslında insanın gelecekle, umutla ve zamanla kurduğu derin bir ilişki biçimidir.
Neden Atölye Ortamında Düşünmek?
Dünyada yönetilmeye çalışılan krizler mevcuttur. Bu krizler kimi zaman eğitim kimi zaman siyasi kaynaklı olabildiği gibi kimi zaman da ekonomik, sosyal ve biyolojik olabilmektedir. Eğitim söz konusu olduğunda öğrenciye yüklenen çıkarlara hizmet eden hızlı, teknik bireyler olma misyonu, dijitalleşmeyle birlikte dünyayı anlama, öteki, başka veya yekdiğerine[1] dair kabul kapasiteleri geliştirme, sıkı dostluklar kurma becerilerini de sekteye uğratıyor görünmektedir. Bütün bu sorunlara çok daha derin düşünceler geliştirme zorunluluğu[2] en temelde ihtiyaç duyduğumuz tavır olarak belirmektedir. Aşılması gereken krizler bir tarafta, sorunları derin ele alamayışlar diğer tarafta dururken felsefeyi, felsefe tarihi olarak ele almak yerine “felsefe yapmaya” girişilen bir sürece girmiş bulunmaktayız. “Felsefe yapmak”, felsefe tarihini bilmekten başka bir şeydir. “Felsefe yapmak” söz konusu krizleri en derinde hissetmek, bu krizlere dair vicdanlarımızda sorumluluk hissetmek ve bu krizlerin aşımında aktif rol almayı gerektirmektedir.
Bu yazının devamı 206. sayıda.
Devamını okumak için satın alın
Bu sayıyı satın aldığınızda tüm yazılar açılır.
206. Sayıyı Satın AlGiriş yap
İlgili Yazılar
Mahremiyet ve Ayna
Önceden sırlar vardı, herkesle paylaşılmayan… Herkese anlatılmayan özel anlar vardı. Herkese açılmayan kapılar, herkese gösterilmeyen güzellikler ve kimi zaman kusurlar… Özel olan, özel insanını arar bulurdu. Herkese söylenilmez, herkesle paylaşılmazdı.
Adl’e Boyun Eğmek
Adalet, hakk kavramından bağımsız ele alınabilir bir kavram değildir. Hakk; gerçek, sabit ve tutarlı, doğruluğu teyit edilmiş olandır. Zıddı olan bâtıl ise sahte, tutarsız, varlığı sabit olsa da hükümsüz olandır. Adl için dile getirilen tanımlarından en bilineni ve önemlisi: eşyayı yerli yerine koymak, hakkı sahibine vermek demektir. Adaleti talep etmek söz konusu olduğundaysa, hakkın olana razı olmak, münasip ve gerekli olanı, gerekli olduğu kadar almaktır diyebiliriz.
Zenofobiye Edebi Bir Bakış
Göç, edebiyatın yaygın olarak görünür kıldığı temel insani hallerden biridir. Destanlardan günümüzün modern metinlerine değin güçlü bir hareket unsurunun edebiyatta varlığı tartışmasızdır. Kaldı ki göç edebiyatı gibi bir sınıflama dahi vardır. Öte yandan günümüz dünya sorunları arasında savaşlar, etnik ve dini çatışmalar, otoriter rejimler ve ekonomik krizler göçü doğurmakta ve göç bu şekilde giderek daha belirgin bir hal almaktadır.
Beklemenin Ontolojik Derinliği
Beklemek, insan varoluşunun en temel fakat çoğu zaman en az fark edilen tecrübelerinden biridir. İnsan, yaşamı boyunca bir dizi bekleme ânının kıyısında durur: doğumu bekleyen bir anne, haber bekleyen bir âşık, kurtuluşu bekleyen bir toplum… Beklemek, görünürde zamanın akışına boyun eğmek gibi dururken, aslında insanın gelecekle, umutla ve zamanla kurduğu derin bir ilişki biçimidir.
Övdüklerimizden Ne Kaldı?
Masal dinlerdik, dededen, büyükanneden, kıssadan hisse çıkarmaya; “bir varmış bir yokmuş” sevdasına aşılanırdık fark etmeden. Şimdilerde subliminal mesajlarla nitelendirilen, akla ayar verme kavramını gayri ihtiyari büyüklerimiz de tecrübe etmişlerdi.
Alışverişe devam et