İş ahlakı, siyaset ahlakı, ticaret ahlakı, toplum ahlakı, kamusal ahlak gibi terkibleri tanımlamak; müslümanların dahi muvafık kalabilecekleri bir tanıma ulaşmak oldukça güç.
İş ve ticaretle uğraşan, siyaset eden insanların ahlakından bahsedilebilir; yapılan işinse âdâbı, yapan kişinin tercih ettiği ahlakına yakışanı olur; seçtiği ve savunduğu ahlakla ‘hayat seyrinde tuttuğu yol’ arasında tutarlı olması beklenir, istenir. Hatta tutarsızlığı görüldüğünde sorulur, sorgulanır.
Ahlak, iş, siyaset vesair tüm alanlara insanla nüfûz eder. İnsanla ilgili alandaki çürüme aslında ‘insan’ın çürümesi, ahlakını yitirmesidir.
İnsan ahlak yitimine nasıl ve ne zaman uğrar?
Bizim bu soruşturmada ele elecağımız olayın önemli bir yönü: hayatı ‘özel ve kamusal’ diye parçalayan, ‘kamusal’ alandan ‘dînin belirleyiciliğinden rahatsız olan’ ve hakikate belenmiş ama aslında hakikate tahammülü olmayan bir alan olarak inşa edilmiş ‘kamusallığı’ anlamaya, sorgulamaya çalıştık.
Sizleri, her biri birbirinden değerli ve derinlikli, uzunca bir soruşturmayla başbaşa bırakıyoruz…
GİRİŞ 1
Nesnelliğin, teorinin ya da temsilin çöktüğü; bunlar üzerine kurulmuş bir bilgi telakkisinin ona ilişkin tarihsel birikimin arkeolojik bir kalıntıya dönüştüğü; doğrunun, yanlışın, siyaset ve sanat telakkisinin yerlerde süründüğü bir çağda artık yaşıyoruz. Bu çağ ‘hakikat’ yoktur diyor ya da kendini ‘hakikat sonrası’ bir çağ şeklinde tanımlıyor. Buraya nereden geldiğine merak edip baktığımızda, hakikati tabiatta arayarak geliyor ama şimdilerde niyeti tarihte aramaktır. Bu demektir ki çağdaş insanın gerçekliğe bakışında artık bir belirsizlik söz konusudur. Çağa damgasını vurmaya başlayan hakikatle ilgili bu ilanın tam da bu yüzden en başta Müslümanları ilgilendirmesi gerekiyor. Zira kendilerine kimlik veren bir hakikatin taşıyıcısı olarak bu dünyada bulunuyorlar bu da onlarla post-modern dünya arasına zihinsel bir çizgi çekmek anlamına geliyor. Yani susamazlar.
Acaba böyle bir dünyada modernliğe/post-modernliğe karşıt görünürken; esasında onu taklit etmeyen, onun karşıtlığında zihinsel olarak kendini kurmayan; içinde yaşadığı gerçekliği kendi hakikati ve onun bağlamları içinde anlamayı ve anlamlandırmayı deneyerek kendini ete kemiğe büründürecek İslami bir tefekkür için imkânlar nedir ya da bu imkânlar nasıl oluşturulabilir. Bu soruya ama bilhassa içinde yaşadığımız sosyal gerçeklik karşısında İslam’a ait bir “bilgi”, konumuzla da alakalı olduğundan bilhassa “sosyal bilgi” sınıflaması yapmak gibi bir denemede acaba bulunamaz mıyız?
Müslümanca düşünmeye, esasında bundan evvel Müslümanca “bakmaya” temel olacak bir başlangıç yapmak üzere her yere rengiyle, kokusuyla ve ruhuyla sinen ve zihinleri en ücra köşesine kadar şekillendiren modern bilgi ya da “sosyal bilim” anlayışı karşısında neler söylenebileceğini denemeye cesaret etmek gerekir diye düşünüyorum. Müslümanca idrakin kendine has kişiliğini tekrar yerine iade etmeyi denememiz gerektiğinin tam da zamanında yaşamıyor muyuz? Bunları şahsımla ilgili söylemiyorum, yanlış anlaşılmasın, zira benim gibileri de aşan meseleden bahsediyoruz.
GİRİŞ 2
Sorularınızı cevaplamaya başlamadan evvel, yöntemlendirmek için değil de, en azından kendime göre önemli bulduğumdan, bazı hususlara değinmek istiyorum. Bunlardan biri bilgiyle ilgilidir; daha doğrusu bugünkü Müslümanların İslam adına zihninde oluşturduğu bilgi telakkisiyle ilgilidir. Kanımca İslam’ın bilgi meselesini günümüz Müslümanı Batı epistemolojisinin ele aldığı biçimde ele alıp düşünmektedir. Bunun doğru olmadığına inanıyorum. Demek istiyorum ki İslam, Batı’nın bilgi telakkisinde olduğu gibi acaba “teorileştirmeye” açık bir epistemoloji anlayışına açık mıdır? Yani İslam, modernlikte olduğu gibi bilgiyi teorileştirerek mi elde etmek istiyor, yapısal olarak acaba böyle bir şeye müsait midir?
Batı’daki gibi evvela teori kuran, “sosyal bilim” adına bütün insani faaliyetleri bunun yerine “hapseden” sonra da bu teoriyi ispata kalkan, ispat ettiğini varsaydıktan sonra birçok şeyi açıkladığını zanneden bir düşünme ya da gerçekliğe bakma biçimine acaba İslam müsait midir? Buna müsait olmadığına inanıyorum. Esasında demek istiyorum ki İslam, bir zamanlar kilisenin dogmayla, modern epistemolojinin de bilimle yaptığı gibi “kesinlik” peşinde koşan bir bilgi faaliyetini esas almamakta, bu yüzden de ispata dayalı bir bilgi peşinde değildir.
Aynı zamanda şunu da ilave etmek istiyorum. Toplumsal gerçeklik dediğimiz şeyin tanımı ve inşası modern sosyal bilimlerin dediği gibi acaba sosyolojik/politik bir mesele midir? Yoksa esasında bunun bir Müslüman için ‘fıkhın’ konusu olduğu ya da olması gerektiğini söylememiz gerekmiyor mu? Mesele, sözünü ettiğimiz bu gerçeklik, acaba başka kabuller, değerler, ölçüler, idealler ve gelecek telakkisiyle başka türlü de kurulamaz mı? Tabiî ki yaşam biçimi, üretim ve tüketim, mahiyeti farklı insani ilişki biçimi ve farklı bağlılık biçimleriyledir.
GİRİŞ 3
Bilindiği gibi sosyal bilimler “toplum” dediğimiz bir beraberlik biçimiyle ilgilidir ama varsayımların aksine toplumun kavramsal ve inşa tarihi çok eskilere gitmez, yani Hz. Âdem’e dayanmaz. Tahmin edilenin aksine oldukça yeni bir icattır. Yaklaşık on dokuzuncu asrın ortalarından itibaren bugünkü anlamı içinde kullanılmaya ve şekillenmeye başlıyor. Aydınlanma muhayyilelerin ideolojik bir inşasıdır.
Sözünü ettiğimiz asırdan itibaren fizik/tabiat bilimlerine bakarak kendini hem kurmaya hem de sözüm ona bilimselleştirmeye çalışan sosyal bilimler, bugünkü anlamı içinde bu tarihten itibaren kendinden söz ettirmeye başlıyor. Esasında kilisenin cemaati ve onun düzenine karşı bir alternatif olarak tasavvur edilmiştir. Bir gerçeklik değildir, başlangıçta bir konsepttir; daha doğrusu bir tasarımdır.
Aydınlanmanın aşağılanmasına rağmen; cemaat esasında tabiî bir oluşum olduğu kadar, gerçekliği olan bir inanç topluluğudur. Ama burada sözünü ettiğimiz ve cemaat dediğim F. Tönnies’in anlattığı pagan kültürün inşası olan cemaat değildir. Cemaat, modernliğin gözünde daima değişmezliği temsil etmiştir, toplum ise değişim ve “ilerleme” fikrini içinde taşıyan akılcı temelde inşa olmuş ve akılcı ilkeler üzerinden işlevliğini sürdüren bir tasarımın ürünüdür. Siyasal “olan” ile sosyal “olan”ı ayrıştırmanın neticesinde ortaya çıkmıştır; özel alan ile siyasal alan arasına ayrım koyulmasıyla dinî olan bütünüyle özel alana hapsedilmiştir. Modern devlet kadar modern toplum da birbirlerini tamamlayan, birbirlerine muhtaç ilişki ve varlıklar olarak tarih sahnesine çıkıyor.
Sosyal teori, insanı inanç sahibi biri olarak bu yüzden ele almaz, sadece toplum içinde ele alır. Tabiî ki toplumu meydana getiren ve bölünemez en küçük parçasının da “birey” olduğunu söyler.
Bu “ferdin” karşılığı değildir. Fizik bilimlerin atomu gibi toplumu meydana getiren ve bölünemez en küçük parçasının da birey olduğu kabul edilmiştir. Birey, dininden olduğu gibi cinsiyetinden de soyutlanmış bir aktördür; yani “şeffaflaştırılmış” biridir. Ulus devlette vatandaş kimliği alacaktır. Günümüz Müslümanı çok farkında olmasa da din özgürlüğü ya da başörtüsü derken aslında birey gibi olmak istiyor. Ama İslam’ın sosyal ve kelami dünyasında bunun bir karşılığı yoktur. Kendini aklıyla tanımlayan biridir birey, İslam’daki mü’min ve mü’mine bunun karşılığı değildir ve olamaz.
Bireyden hareket ederek kurumsal bir yapı olarak bu teori toplum dediğimiz şeyi inşa ediyor ve anlamlandırıyor. Onu en başta bir hakikat telakkisi üzerinde “iskan” ediyor; yani pozitivizm üzerinde. Böylece sorunların artık temelde çözüleceğini, ilişkilerin de hangi temele dayandığında meşru ve geçerli kabul edileceğini belirlemiş olur. Yani insanî olan hiçbir şeyi artık din düzenlemeyecek ve belirlemeyecektir. Bu yapı iktisadi bir dünya olarak aynı zamanda düşünülür; insan da çıkarı peşinde koşarak hayatını bu yapı içinde sürdürecektir. Bunları niçin söylüyorum. Zira bugün gördüğümüz eğitim başta olmak üzere ondan edindiğimiz bilgiyi zihinselleştirdiğimiz için, bunların bizde inşa ettiği zihniyet dünyasından dolayı doğruluğunu ve yanlışlığını kendimize göre bir türlü sınamadığımız bir bilgi telakkisi ve onun teorileştirilmiş/sistemleştirilmiş dünyasında yaşıyoruz. Ama bunun günümüzde hızlı bir çözülme sürecine girdiğini de kaydedelim.
Sözünü ettiğimiz gibi, toplum kavramı ve bir gerçeklik olarak kendisinin yakın zamanda ortaya çıkmış olması, sosyal bilimler dediğimiz bilgi sınıflaması hakkında bizim için ilham verici olabilir. Bundan dersler çıkartabiliriz kendimiz için. Kaydetmemiz gereken diğer bir husus da, bugün “sosyal bilim” dediğimiz, teologların fazlasıyla kutsadığı bu bilim anlayışının Batı’da, bilhassa Amerika’da yakın zamana kadar “ideolojik bilimler” başlığı altında toplandığı ve okunduğunu da söyleyelim.
Başka bir husus da, İslam’ın sosyal bilim sınıflaması içinde ele alınıp alınmayacağı, İslam’a böyle bir gözle bakıp bakamayacağımız meselesi var.
Dolayısıyla insan ve “cemaati”yle ilgili hayat ve bu hayatın dünyasıyla alakalı İslam düşüncesinin ihyası için bir imkân arıyorsak ya da eğer böyle bir tasamız varsa, bugün evvela “beşeri olanı” açıklama iddiasındaki sosyal bilimler dediğimiz bilgi biçiminin mahiyetini, yaptığı sınıflamaları, kavram ve kalıplarını eğer mümkünse ve eğer yapabilirsek yeni bir zihniyet, yeni bir gözle tahlil etmeyi denememiz gerekiyor. Ama şunu da unutmayalım ki, herhangi bir beşeri alanda yapılan her araştırma, sorulan soruyu, kullanılan yöntemi, ortaya çıkanları şekillendiren bir dünya görüşünün neticesi olarak tezahür eder.
Kabul edelim ki düşünce faaliyetimiz artık gördüğümüz eğitimden dolayı, bir düşünce değil zihin haline getirdiğimiz bu bilginin kavram, kategori, sınıflamaları ve gelecek ideallerine göre cereyan ediyor. Bundan kurtulmak elbette ki kolay değil, bu uzun bir zamanı ve yoğun bir entelektüel çabayı gerektiriyor. Ama böyle bir süreç başlayabilirse bunun da neticede müthiş bir entelektüel zenginlik yaratacağını şimdiden söyleyebiliriz. Ama böyle bir şeyi akademiden beklemek beyhudedir, zira böyle bir çaba onun varlık sebebini aşar ve konforunu da bozar. Akademik düşünce böyle bir faaliyete yapısal olarak zaten açık olamaz, olması halinde de kendisi olmaktan çıkması demektir. Yapısal olarak akademik düşünceyle İslam düşüncesi uyuşamaz.
Batılı sınıflandırma içinde ele aldığımız muhtemelen bununla ilgili şu soruyu sorarak işe başlayabiliriz. Ya da daha açık konuşursak, kişisel olarak cevabını bulmaya çalıştığım sorunlardan biriyle bunu ifade etmeye çalışayım. Acaba “sosyal olan”, “siyasal olan” ve “dinî olan” nedir? Diğer bir ifadeyle acaba bizim sosyal, siyasal ve dini dediğimiz nedir? Bunların bizde bir karşılığı var mıdır; varsa nedir ve neye tekabül etmektedir? Batı’nın bilimsel şeklinde nitelendirdiği teori, bu ayrımları yaparak kendini inşa etmiştir. Peki, ayrıştırılmış halleri içinde biz bunları böyle kabul edebilir miyiz? Unutmayalım ki bugün eğitimini gördüğümüz iktisattan psikolojiye kadar insanla alakalı bütün dallar bu ayrımlamalar üzerine kurularak ortaya çıkmıştır. Bu durumda ne yapacağız?
Bir Müslüman olarak düşünme faaliyetinde bulunurken; sahiden bunları birbirinden ayrıştırmak bu kadar kolay mı ya da varsayıldığı gibi mümkün mü? En önemlisi de başlangıcında seküler olan bir bakışla insanı ele almış olmayacak mıyız? Öte yandan bu ayrımlamalar, acaba aynı zamanda anlamak ve açıklamak istenen gerçeğin bütünlüğünü de parçalamış olmuyor mu? O zaman da onu anlama ve açıklama meselesini sorunlu hale getirmiş olmuyor mu? Bugün anaokulundan itibaren muhatap olduğumuz ve öğrendiğimiz terbiye biçimleri yanında bilgiler de bunun bize uzanan türevleri değil mi?
Esas önemli hususlardan biri de Müslümanca olsun diye veya o niyetle yola çıkmış entelektüel bir faaliyet, acaba bu ayırımlara dayalı ya da dayandırılarak elde edilmiş bir bilgiyle yola çıkabilir mi? Başka bir cihetten, bilimsellik adına yapılan bu türden ayırımlardan yola çıkarak kendini oluşturmuş beşeri bir “bilimi” veri olarak alıp Müslümanların sorunlarını anlamak ve çözmek için bunun üzerinden gerçekleştirilmiş faaliyete, Müslümanca bir entelektüel faaliyet demek mümkün müdür yada doğru mudur?
Bu arkeolojik kazıdan sonra şimdi sadede gelip mevzumuzla ilgili sosyal bilimleri ister istemez gündeme getiren, söylediklerimiz için de örnek teşkil edeceğine inandığım şu kamusal-özel meselesine gelebiliriz. Peşinen söyleyelim ki bahse konu olan kamusal ve özel alanların, iki bağımsız küre şeklinde modern zamanlarda yapılmış, nitelik itibariyle de seküler olan ayrımların, İslam’da karşılığını bulmak mümkün değil. İslam’ın sosyal paradigmasında bunlar bu halleriyle yer almaz. Zaten bunlar da dönüştürülerek bugünkü anlamlar verilmiştir. Kökenlerinin dayandığı dinî/toplumsal dünyada amme/public, özel/privates’te edep yerleri, mahrem yerlerle ilgilidir ve “haya”yı da içeren bir anlama geliyordu.
Şunu hatırda tutmamız lazım ki kamusallık ya da özel sadece bir mekân meselesi değildir. Sıradan bir yerden bahsetmediğimiz için bilhassa kamusallık böyle anlaşılmamalıdır. Yani bazılarımızın anladığı gibi kamusal alan “nötr” bir yer değildir, dolayısıyla ona bir köy meydanı olarak bakamayız. İktidarın alanıdır; soyutlanmış hali içinde iktidar değirmeni insanları orada öngördüğü şekilde öğütür; kendi mantığına, ideallerine, ilkelerine hâsılı ideolojisine göre insanları düzenlediği yerdir.
Özel alan kamusal alana göre daha net bir alan gibi duruyor. Özel alan ‘mahrem alanımız’ diyoruz. Kamusal alansa kendimiz gibi olamadığımız bir alan gibi duruyor. Ne dersiniz, kamusal alan – özel alan ayırımı hakkında?
Modern dönemin sosyal teorisi, başlangıcı veya kökeni itibariyle sosyal kontrat dediğimiz hayali ve uyduruk bir düşünceye dayanır. Bu teori, toplum dediğimiz beşeri yapının dörde bölünerek tasarlanması neticesinde ortaya çıkmıştır. Ya da şöyle diyelim 19. asrın başlarından itibaren toplum, tahayyülün ortaya çıkması ile beraber hayat dediğimiz bütünlüğün içindeki insanın mevkii ve ilişkilerine dair her şeyin dörde ayrılması ve dörde ayrıştırılarak anlaşılması dönemi başlamıştır. Bu anlaşılma biçimi günümüzde de devam ediyor. Bu bölünme ya da ayrımlar; siyasi toplum ve sivil toplum, özel alan ve kamusal alan şeklindedir.
Toplumu meydana getiren insanların hayatını daha iyi düzenleme, özgürlüklerini teminat altına alma adına yapıldığı söylense de, bunların önemi ikinci derecedendir. Esas önem taşıyan tarafı kilise iktidarı sonrasında insanların yönetilmesi meselesiyle ilgilidir. Öyle görünmese de bu ayrımlar neticesinde devlet bağımsız ve aşkın bir mevkiinin sahibi olmuştur.
Bunun hasılatı olarak da modern devlet, iktidarını oluşturma ve örgütlenme biçimiyle, bunlar yanında “kamu” gibi soyut ve amorf bir yapı üzerinden sadece bir yönetici değil, toplumun da sahibi olarak ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla siyasal toplum-sivil toplum, özel ve kamusal gibi ayrımlar sadece insan ve hayatın düzenlenmesi ile ilgili değil, aynı zamanda bizim nasıl bir devlet modeli ile karşı karşıya olduğumuzu gösterir. Ne olursa olsun bu ayrımlar bu sebeple kendilerinde daima içkin bir iktidar biçimi, yani yönetme ve yönetilme tarzına tasarımlarını taşır.
Kamusal-özel ayırımının hayatımız üzerinde ne gibi tesiri olduğu ve bunun bilhassa modern siyaseti nasıl şekillendirdiği üzerinde durmakta fayda var. En azından böyle bir ayrımla beraber mahremiyetin özel alana ait kılınması, modern siyaseti mahremiyet karşısında büyük nispetle rahatlatmıştır. Mahremiyet ve utanma, dışarı çıkarken evde/özel alanda bırakılan ya da bırakılabilecek bir şey haline gelmiştir; taşınmaya kalkılsa bile özel alanın harici parçası olmaktan kurtulamaz. Tesettürün modern kamusal alana çıktığında neden sekülerleştiğini, nesneleştiğini artık anlayabiliyoruz.
Bugün toplum dediğimiz şey ile ilgili bütün bildiklerimiz ya da ondan elde ederek öğrendiklerimiz, bu bölünmeler üzerinden sağlanan bilgilerdir. Masum gibi görünür ama bu aynı zamanda beşeri varoluşun da dörde bölünmesi, bütünlüğün kompartmanlaşmasıdır. Yetmezmiş gibi bir de bu, hayata ve insanî alana da esasında mahiyet itibarıyla bir müdahaledir. Daha önemlisi de insana hitap ederken, imanla amel arasındaki tutarlılık olarak, hayatı bir bütün olarak gören ya da hayatı bütünleştirerek insana hitap eden vahye/dine de bir müdahaledir. Zira vahye muhatap olan insanî varoluşun bütünlüğünü bu ayrımlamalar farklı alanlara, yani bağımsız kürelere bir cihetten bölmüş, hayatın bütünlüğü ile beraber insanî ameli/eylemi de parçalamıştır. Bütünlük derken bunu tutarlılık ve süreklilik anlamında alıyorum, homojenlik anlamında değil.
Özel ve kamusal dediğimiz alanlar bu ayrımlarla beraber günümüzdeki anlam, mekân ve halleriyle ortaya çıkıyor. Ya da mevcut neyse oluşan yeni şartlara ve gerçekliklere göre dönüştürülmüş ve yeniden inşa edilerek bugünkü görünürlülük ve içeriğini kazanıyor. Birbirlerinden neredeyse tamamen farklı alanlara işaret eden bu ayrım daha başlangıçta bize şunu ima eder; kamusal-özel alan olarak bu iki kategoriyi teorinin dediği gibi aslında net bir şekilde ayırmak mümkün değil. Hatta biraz derine inersek hangisi hangisinin devamı olduğu hakkında söz etmek bile zordur. Teori düzeyinde yapılmış ayırımların haricinde kavranması da neredeyse imkânsızdır. Pratikte birbirlerinin devamı, birbirlerini besleyen tarafları olsa da esasında iki taraf birbirlerine zıtlık içinde tasarlanmıştır. Bilhassa ontolojik kabulleri cihetinden temelde farklılık arz ederler. Şu da var ki çağdaş dünyada kamusallık giderek özel alanı yutmaktadır ya da özel alan artık kamusalın bir parçası halini almaktadır. Bugün ailenin ayakta kalma yaşam savaşı vermesi buna işaret ediyor.
Bu tanzimle beraber mahremiyet, ahlâk, din, akrabalık bağları gibi bağlılık biçimleri özel alana münhasır kılınmıştır. Kamusal alan kendisini iktisadi dediğimiz bir alan olarak tanzime çalışırken, bir üst yapı değerleri olarak bunlara yer vermez. Orası artık kendine has ilişki biçimleri, davranış kodları, ahlâk olarak etik ve hesap kitabın dünyasıdır. Her şey akılcılık temelinde ve akılcı ilkelere göre düzenlenmiştir. Özel alan duygunun/sevginin, kamusal alan ise aklın dünyasıdır. Antik dönemin polisini hatırlatır gibi aynı zamanda erkeğin de dünyasıdır. Fakat esas önemlisi, daha sonraları dünya ahalisinin de isteyerek veya istemeyerek benimseyeceği yeni bir “hayat tarzı”yla ortaya çıkmış olmasıdır.
Daha evvel de dediğimiz gibi modernliğin birçok kavramı gibi bu bölünmede yer almış unsurların hepsinin de hudutları gibi kendileri de belirsizdir ve içerik olarak da bir hayli müphemdir.
Bu modernliğin din kadar varoluşu, insanı ve hayatı ihata edemediğini de gösterir. Kamu kavramı zaten modernliğin icadıdır ancak yine bir icad olan toplumun soyut dünyası içinde varolabilmiş, bu yüzden de somut gibi görünse de aslında fazlasıyla soyuttur. Özel alanla mukayese edildiğinde bu soyutluk daha fazla belirginlik kazanır. Buna karşılık özel alan da onun bu soyutluğu karşısında elbette daha net ve somut bir vasfa sahiptir. Ailenin, Allah’ın mübarek kılıp kendine muhatap aldığı akrabalık bağının ve bunlarla ilgili ilişki biçimlerinin dünyasıdır. Ayrıca insanın kökeni aileye dayandığı için özel alan kamusaldan evvel gelir. Kamusalın asla ulaşamayacağı bir zenginliği üreterek içinde barındırır. İnsanın gelişimindeki en önemli rol ona aittir.
Öte yandan soyutluğundan söz ettiğimiz için çelişkili gibi gelebilir ama siyasal alanın ya da devletin gözündeki anlamıyla kamusal alan, insandan evvel onun bedenine ait ve bedenin muhatap alındığı bir alandır.
Yani bedenin alanıdır; bu yüzden de aynı zamanda görünürlüğün, teşhirin alanıdır. Kamusal alanın düzenleyicisi siyaset olduğu için, siyasetin görevi de soyutluğundan bahsettiğimiz bireyi beden olarak kamusal alanda düzenlemektir. Ulus-devlet bireyi zihin olarak mecbur ettiği eğitimle, beden olarak da kamusal alanda öngördüğü vatandaşlık kalıplarına döker. Teoriye göre insan kamusal alana çıktığında inancını özel alanda bırakır. Ya da eğer gidiyorsa ancak mabede taşıyabilir. Luther’in yapmış olduğu ruh ve beden ayrımı bu işi kolaylaştırmıştır, bunun neticesinde de ruh artık özel alana beden de kamusal alana ait kılınmıştır. Ruhun düzenlenmesi, manevi arzularının veya söz gelimi günah çıkarmak gibi ihtiyaçların giderilmesi de kiliseye bırakılmıştır. Ama bu da çok geçmeden kliniğe devredilir.
Özel bir toplum yapılanma ve örgütlenme biçiminin bir ayırımı mıdır kamusal alan – özel alan ayırımı?
Kesinlikle buna evet dememiz gerekiyor; zira bunlar “toplum” dediğimiz yeni bir beşeri dünyayla beraber söz konusu ediliyor. Dolayısıyla bu ayrımlar durup dururken ortaya çıkmış değil, toplum dediğimiz “cemaat-sonrası” yeni bir topluluk modeliyle beraber ortaya çıkıyor. Toplum, bu ayrımlar temel alınarak düşünülmüştür. Din temelli beraberlik biçimi olan cemaate karşı modern zihniyet, toplumu akılcı ilkelere dayalı yeni bir beraberlik biçimi olarak tasarlıyor. Bir taraftan da kilisenin cemaatine duyulan tepkiyi de ifade eder bu tasarım. Unutmayalım ki toplum dediğimiz bir insan kalabalığı değildir. Örneğini tarihte göremediğimiz türden bir topluluk biçimidir. Kiliseden dolayısıyla din ve metafizikten bağımsız bilgiye dayanan bir “hayat tarzı”, bunun içinde yaşanacağı bir topluluk biçimi kurma isteği, modern muhayyilenin toplum tasavvurunda önemli rol oynamıştır.
Öte yandan toplum, kişinin yani bu dönemin ve bu düzenin kurucu aktörü olan ”bireyin” “kendine yeterlilik” ilkesi esas alınarak kurulduğundan, bu ilke aynı zamanda sözünü ettiğimiz iyi bir hayatın ayırt edici en doğru yolu kabul edilmiştir. Ortak kabul bunun da ancak toplum dediğimiz oluşum içinde gerçekleşebileceğidir.
Antik çağdan intikal eden bir miras olarak “iyi hayat” fikri, İslam bir yana Batı haricindeki hiçbir toplulukta görülebilen bir ideal değildir.
Sözünü ettiğimiz insanın kendine yeterliliği ilkesi kendi mantıksal neticesi olarak en başta din, ahlâk ve geleneğe dayanan bütün değerleri elemeye tâbi tutar. Bizzat insanın kendisi olarak her şeye yeterliyse o zaman bunlara neden ihtiyaç olsun ki? Ta ki bunun neticesi olarak da bizim herkesle birlikte paylaştığımız ve taşıdığımız utanma duygusunu da ortadan kaldırır.
Daha evvel de sözünü ettiğimiz gibi toplum, en başta siyasi ve sosyal dediğimiz ayrımlara dayanarak tasarlanıyor, özel alanla siyasal alan arasında ayırım koyulmasıyla bu defa din bütünüyle özel alana hapsedilmiştir. Dine biçilen yer başlangıçta rahatsızlık yaratmış ama mahremiyetin gizliliği şeklinde anlaşılmaya başlayınca kabullenilmesi kolaylaşıyor. Bunun yanında dinin özel alana tabii kılınması teorik düzeyde de olsa toplum dediğimiz beşeri yapıyı siyasal dediğimizin alanı haline getiriyor. Siyasal demek devletin sahibi olduğu alan demektir; toplum artık iktidara aittir ve onu düzenleyecek tek egemendir. Bu teoriye göre tabiî ki kanunları vardır ve içinde iktisat dediğimiz yeni bir faaliyet türünün cereyan ettiği yerdir. Kanunların olması demek aynı zamanda da din ve ahlâkî değerlerin toplumdan kovulması demektir.
Demek ki akılcı ilkeler ve değerler üzerine kurulmuştur, bu niteliğiyle akılcılığı temsil eden modern devletin nitelikleri de birbirlerini tamamlar ve bunları bir bütün haline getirir. Aldatıcı bir şekilde karşıtlık içinde görünseler de esasında birbirlerinin varoluş sebepleridir. Modern devlet sahip olduğu mevkiyi bu ayrımlar neticesinde elde etmiştir, kilisenin hiyerarşiyi esas alan cemaat ve onu yönetme biçiminin aksine, devlet bu mevkiden akılcı ilkelere göre toplumu eşitlik temelinde yönetme ideali taşır.
Ona göre hiyerarşiyi esas aldığından, kilise yönetimine eşitsizlik hâkimdi, bu da sınıfsallığa meşruiyet sağlamaktaydı. Buna karşılık toplum, metafizik bilgiyle değil nesnel bilgi ve bu bilginin sağladığı eşitlik idealinin taşıyıcısı olarak düşünülür. Fransız devriminin eşitlik iddiasına rağmen daha sonraları hayatın pratiğinde beklenmedik şekilde yeni tür bir hiyerarşi ve yeni sınıfların ortaya çıkması sadece devrimle değil, modern toplumla da ilgili beslenen umutları boşa çıkarmıştır.
‘Bize rağmen’ ama ‘bizim için’ bir alan gibi. Kamusal alan tasarlanan bir alan mı yoksa de-facto varolan birşey alan mıdır? Kamusal alanın egemeni kim?
Kamusal alan bilindiği gibi siyaset felsefesi ve sosyolojinin tanımıdır. Modernliğe ait birçok kavram gibi kamu-özel ayrımı da, öyle sayılmasına rağmen fazla açıklayıcı ve berrak sayılmaz. Modern zamanların icadı olan bu tür ayrımların üzerinde hassasiyet gösterilmeden kullanılması, kendi dünyamızı algılama ve anlama imkânlarını sınırlamakta ve yanlış yönlendirmelere sebep olmaktadır. Hâlbuki değişik insanî birliktelik modellerinden kaynaklanan kendilerine mahsus farklılıklar gösteren kamusal-özel vardır. Dolayısıyla değişik özel-kamusal tezahürler arasındaki ilişkileri tahlil etmek ve çözmek, modern sosyal teorinin yaptığı ayrımların zihnimiz üzerinde kurduğu hâkimiyeti kırma imkânı verebilir.
Şüphe yok ki “Hane” ile “Amme” gibi ayrımlar insanla birlikte eski bir tarihe sahip olsa da, bunlar modern zamanların ve tabiî ki modern teorinin dediği gibi ne özel ne de kamusal nitelikli ayırımlara denk düşer. Köken itibariyle bu ayrımlar toplumun ve modern devletin ortaya çıkışıyla anlam buluyor. Ama yine de Antik dönemin “Hane”yi bütünüyle topluluktan tecrit ederek kendi başına bir yer olarak ayırmasının modern düşünceye ilham verdiğini söyleyebiliriz.
Ancak çağdaş teorinin yaptığı ayırımlara rağmen söz gelimi bu iki alanı her zaman birbirine geçmiş, karışmış vaziyette buluruz. Dolayısıyla bunlar arasında teorinin varsaydığı gibi ayrım koymak bilhassa pratikte kolay olmadığı gibi mümkün de değildir. Bilhassa özel alan kendine has bir dille daima konuya giriş yapar. Ayrımlamaların yapılma sebebi “bireyi” korumak üzere başta toplumun ve devletin müdahaleci kuvvetine karşı bir hudut koymak içindir. Fakat unutmayalım ki bu ikisini sadece ayrı düşünmek değil, farklı niteliklere sahip olmak şeklinde düşünüp inşa etmek ve örgütlenmenin farklı yolları olduğu gibi farklı amaçları da olabilir.
Dinin düzenleyici kuvvetinin insan hayatından çekilmesi, eşzamanlı olarak ticari gelişmeler, kapitalizm ve endüstrileşmeyle beraber bu ayırımlar yerleşik hal almaya başlıyor. Daha ziyade hudut çizilen ev hayatı haricinde kalan mekân ve ilişkiler olarak kabul edilmiştir. Buradaki önemli rol Protestanlığındır. Protestanlığın kişisel ahlâkı ve duyguyu dindarlığın kaynağı olarak görmesi, dindar burjuvazinin bilhassa Hz. Meryem’den ilham alarak baktığı kadını ve kutsal saydığı aileyi, yeni oluşmakta olan kozmopolit “harice” karşı koruma isteği, onu bilhassa sivil toplum ve özel alanı koruma hususunda hassas kılmıştır.
Ancak burada önemli olan ama çözülemeyen bir mesele var; “mabed”in özele mi kamusala mı ait olduğu meselesi. Tabiî ki bunu Müslümanlar için de söz konusu etmemiz lazım. İslam değil ama eğer biz Müslümanlar bu ayrımları ve onlar üzerinde inşa olmuş toplum kavramını meşru kabul ediyorsak, bu durumda acaba cami nereye aittir; özele mi yoksa kamusala mı? Ama hemen kaydedelim ki öyle görünmüyor olsa da bu soru esasında sağlıklı bir soru değildir; zira Batı harici toplumlarda devlet zaten hem dinin hem özelin hem de kamusalın sahibi ve hâkimidir. Dolayısıyla bu durumda da sorumuz fazla önem taşımıyor demektir.
Öte yandan kamusal alanın oluşmasında sözünü ettiğimiz gibi Reformasyon, Protestanlık, endüstri devrimi olduğu kadar esas önemlisi de Rönesans natüralizminin rolüdür, bilhassa pozitivist bilgi düzeyinde. Ama bu aynı zamanda onun ideolojik bir inşa olduğunun üzerini örtmüştür. Bilhassa Müslüman entelektüellerin de bu husus gözlerinden her nedense kaçar. Umumi bir bakışın edindiği alışkanlık olarak bunun sebebi daha ziyade veri olarak alınan gerçeğin meşruiyetinin sorgulanmamasının bir neticesi kabul edilebilir. Toplum sivilleşme yolundaki bir insan topluluğu olarak kabul edilir, yani dini ve geleneksel bütün değerler, ilkeler, tutum ve davranışlardan arınması gerekir. Devletin başlıca görevi de mümkün olduğu kadar bunu yapmaktır. Zira sık sık ifade ettiğimiz gibi kamusal alanın sahibi devlettir. Devlet oranın düzenleyicisi ve yöneticisidir; yani kamusal alan toplumu sivilleştiren iktidarın mekânıdır.
Bu sebepten dolayı eğer İslam ve Müslümanlar cihetinden söylersek, modern kamusal alan Müslümanlar için daima çatışma ve uyuşmazlık üreten bir alan, yoğun bir gerilimin cereyan ettiği bir yer olma vasfı taşıdı. Müslümanların günümüzdeki dönüşümü nispeten bu gerilimi azaltmış durumda. Gerilimin diğer kutbundaki ve bundan yoğun şekilde etkilenen, İslam ahlâkının, adaletin ve mahremiyetin rahmi olan diyelim ki özel alan yani aile var. İslam değerleriyle düzenlenmiş özel alan, kendi dili içinde kamusallık ve siyasallık ile kendine mahsus bir ilişki taşır. Bu sebeple kendini onlardan soyutlayarak asla düşünemez ve var da kabul etmez. Bu şu demektir; her hâlükârda mahremiyet, kamusallık ve siyasallık İslam açısından birbirlerinden ayrıştırılarak kavramlaştırılamaz. İslam’ın topluluk, yani cemaat/millet telakkisinin temel kabulleri buna imkân vermez. Müslüman istese de vermez. Bir tesettür olarak değil, bir yaşam biçimi olarak mahremiyet, dinin/fıkhın konusu ve bir parçası olduğundan, kamusallığa ve siyasallığa kendini katmak ve onları düzenleyerek ifade etmek ister ama bugün düzenlenen durumundadır.
Bilhassa başörtüsü hadisesinde yaşadığımız gibi kamusal alan “nötr” değildir; bilhassa Müslümanların burayı ideolojisiz ya da ideolojiden bağımsız bir alan olarak düşünmekte olması büyük bir yanılgıdır. Müslümanlar oluşturmuş olsa bile bu gerçek değişmez. Zira oraya modern devletin pozitivist bilgisi hâkim ve geçerlidir. Denetçisi ve koruyucusu da dediğimiz gibi modern devlettir. Yani bizim ve cenahtan bazılarının sunduğu gibi orası “köy meydanı” değildir. İktidar mümkün olduğu kadar soyutlayarak orada gösterir kendini. Aldığı kararlarla insanları orada mahremiyetten arındırarak hem zihin olarak hem de davranış düzeyinde düzenler. Totaliter yönetim biçimlerinde aldığı kararlarla devlet bu işi doğrudan kendisi yapar. Ama demokratik toplumda bir düzenlemeler usulden olduğu için halka sorularak yapılır.
İslamî muhayyile, mefkûre açısından özel alan – kamusal alan ayırımını değerlendirmenizi rica etsem… Nereye denk düşer?
Mevcut düşünce kalıplarından sıyrılabilirsek, İslam’ın nasıl bir topluluk biçimi kurmak istediği üzerinde biraz tefekkür ettiğimizde, belki de buna biraz cesaret ettiğimizde, bu nitelikli ayrımların İslam’da olmadığını görmek zor olmaz. En başta da hakikat, adalet, mahremiyet, ahlâk, cemaat yanında bunların toplamı olan hayat, telakki, yaşama biçimine uygun düşmediği görülebilir.
İslam sizin de bildiğiniz gibi mahiyet olarak aynı fakat ölçek olarak farklılıklar taşıyan üç topluluk biçiminden bahseder; cemaat, millet ve ümmet.
Ama bunların hepsi de mahiyet olarak toplum dediğimizden farklıdır. İnsanlar arası ilişkiler toplumda akılcı kurallara göre düzenlenir ve seküler nitelikli değerler üzerinden işlevlerini sürdürür. Cemaat dediğimiz topluluk ise niteliksel bir farklılık taşır. İnsan ilişkileri dinin emir ve yasaklarını bildiren kural ve değerlere göre düzenlenir. Kuruluş ideolojisinden dolayı toplumun yüzü bu dünyaya, cemaatinki ise öbür dünyaya dönüktür.
Teorik düzlemde de olsa modern anlayışın hayat dediğimiz bütünlüğü dört ayrı küreye bölmesi ve bunları seküler bir ontoloji üzerine yerleştirmiş olması ve en başta İslamî hayatın ontolojik temelini kuran hakikat ve ondan neşet eden değerlerin dört ayrı kopartman arasında bölünmesi demektir. Tabiî ki bu bölüme kendisi ile beraber bu değerlere ait bir anlam bölünmesi de getirir. Yani hayat, özelde olduğumuzda özel, kamusalda olduğumuzda kamusalın yolu ve değerleri üzerinden anlaşılır, anlamlandırılır ve bunlara göre de amelde bulunulur.
Hâlbuki İslam dininin insanın yönetilmesini itikatla ilişkilendirmesi ya da iman ile amel arasında bir tutarlılık ve bütünlük araması, böyle bir ayrımın doğduğu neticeler ile uyuşmaz. Çağdaş Müslümanın bugün içine düştüğü tutarsızlıkta, yaşadığı ahlâkî aşınmada, ayrıca başkaları nezdinde uğradığı itibar kaybında, bu bölünmelerin getirdiği rollerin katkısı olamaz mı? İslam için iman ile amel nasıl ki ayrıştırılamaz bir bütünlükse amellerle inşa edilerek süreklilik kazandırılan hayat evreni de bunlardan ayrı düşünülemeyecek, ayrıştırılamaz bir bütünlüktür.
Bu yüzden evin harici olarak bakılan, bu şekilde kabul edilen kamusal alan dediğimiz yer İslam’a göre özel alandan ve mahremiyetten bağımsız değildir ve olmamalıdır. Buraya ancak özel ve mahremiyetin bir devamı olarak bakılabilir. Hemen söyleyeyim ki mahremiyet başörtüsü değildir, onun da içinde olduğu bir yaşam biçimidir. Yani en basitinden İslam insana tek ahlâk sunduğundan, bu hem özel hem kamusalda kurucu ve düzenleyici vasfıyla geçerli olacak demektir. Ya da buna Müslümanlara ait, merkezinde caminin olduğu caminin kamusallığı diyelim. Aksi halde birinden diğerine geçiş yaparken kimlik ve davranışın ikiye bölünmesi söz konusu olacağından, bu da bir kişilik kaybı ve amel tutarsızlığı yaratacaktır.
Modern kamusallık bir cihetten de insan zihninin içinde sekülerleştiği bir mekândır. Bu mekânın bilhassa “ahlâki akla” yönelik reddedici tavrı, onun sıkıca düzenlenmiş hudutlar içinde ferdî bir mesele olarak kalmasını istemesi, bilhassa bugün açık bir şekilde görüldüğü ve yaşandığı gibi, İslam’la arasındaki en yoğun çatışma alanlarından birini teşkil etmektedir. Hatta en önemlisidir. Ahlâk ne kadar tolerans gösterirse göstersin, modern kamusallık zaten ahlâkın maddi temelini tescil eden fıkıh/hukuka yapısal olarak bünyesinde asla yer veremez. Hâlbuki İslam ahlâkı da hukuktan ayrıştırılamaz. Dolayısıyla modern kamusallık bu haliyle esasında çoğulculuğa açık değildir, totaliterdir. İçinde barındırdığı farklılıklar ontolojiye tekabül etmez. Söz gelimi tesettüre yer verir, bu, onun ontolojisi üzerindeki bir yer veriştir, ama “İslam’a” asla!
Buradan bakıldığında modern kamusallığın çoğulcu olmadığı açıkça görülür. Temelde cereyan eden onun daima kendi tekil ontolojisine ve daima kendi tekil hukukunun geçerliliğine vurgu yapmasıdır. Aynı zamanda bu, modern kamusallığın bir egemenlik içerdiğine de işaret eder.
İslam böyle bir şeyi değil, kendi paradigması içinde çoğulculuğu hukuk temelinde ele alır ve anlamlandırır. Çoğulculuk tanımını kimliklendirerek bu şekilde yapar. Her inancı ve ona inanan insanı kendi hukuku üzerinden ele alır. Hâlbuki modern kamusallık, bütün inançlara kendi hukukunu dayatarak sorunlarını buna göre çözmek ister. Teşekkül döneminden itibaren, fakat kendi geçmişinden aldığı bir mirasın neticesi olarak da öngördüğü hukuk daima tekil bir nitelik taşımıştır. Bu yüzden de kendisine katılan her farklı inanç ve hayat tarzının asimile edici olmuştur. Farklılıklardan söz eder, farklılıkların özgürlüğünden bahseder ancak bu yanıltıcıdır, zira son tahlilde bütün farklılıkları rasyonel temelde bir araya toplar ya da toplanmalarına ister, bu da neticede her şeyin bir örnek haline gelmesidir. Ontolojik bir farklılığa asla tahammül edemez, bu onun ruhundan gelir.
Başörtüsü ya da sakal/cübbe ile kamusal alana katıldıklarından dolayı mutlu olan, bu yüzden de kendilerini aldatan Müslümanlar çok kısa bir zaman zarfında başta da zihnen nasıl asimile olduklarını bugün kendileri bile anlamakta zorluk çekiyor. Peki, modanın nesnesi haline gelen başörtüsü ve o sakalın dar kıyafetler içindeki temsili, Müslümanın modern kamusallıkla arasında olan gerilimi ve uyuşmazlığı ortadan kaldırdı mı, yoksa içini boşaltarak kendi egemenliğini mi ispat etti? Gerilim, Müslüman zihin sekülerleştiğinde ancak ortadan kalkar, sizce bu gerilimin önemsizleşmesi buna işaret etmiyor mu?
Zira insanın kendini anlama ve anlamlandırma ölçüleri ve yolu ile toplumsal/beşeri olanı anlama ve anlamlandırma yolu bir ve aynı olmadan Müslümanla kamusal alan ya da diyelim ki toplum arasında mesela bugünkü gibi, eğer bir gerilim varsa ortadan kalkması asla mümkün değildir.
Ortadan kalkma, anlamaya ve anlamlandırmaya rehberlik eden değer ve ölçülerin kalplerde ve zihinlerde kurucu işlevlerini terk etmesi veya yerleşerek kaybolmasıyla olur.
Bunun her din, her dünya görüşü ya da her ideolojinin müntesibi için geçerli olduğunu söyleyebiliriz.
Dolayısıyla kamusal alanın tanzimi meselesi yanında ona yönelik eleştiriler de daima yoğun şekilde ahlâkı gündeme getirir ya da onun üzerinden yapılmıştır. Zira insanı iman ve amel ayrımına sokacak ve akideden uzaklaştıracak olan bu tehlikeyi ilk “gören” veya “fark” edilmesini sağlayan ahlâktır. Ahlâk, yaşayan ve yaşatan bir şeydir, insan ise çürüdüğünü fark etmeyen bir varlıktır. Ahlâkı olduğu gibi mahremiyeti de fertle hudutlandırmak mümkün değildir, bu yüzden ikisi de özel alana sığdırılamaz.
Özel alan için aradığımız, konuştuğumuz tüm ahlakî kurallar ‘kamu tüzel kişliği’ söz konusu olduğunda konuşamıyor oluşumuz doğal mıdır?
Kişisel ahlaksızlığımız bize de tüzelin ahlaksızlıkları (kişi kayırma, ihaleye fesad karıştırma vb..) kime… ?
Elbette ki tabiî değildir, nasıl olabilir ki? Adaletten bahsedenlerin iktidar ellerine geçtiğinde sustuklarına bakmayın. Bu tabiî olmadığı gibi adil de değildir; kabul edilebilir de değildir. Peki, niçin somut bir muhatap ortada görünmüyor. Dedik ki kamusal alanın hudutlarını belirlemek mümkün olmamaktadır, öyle görünmese de aslında fazlasıyla soyuttur. Sadece bu da değil, bir de burada kendini fazlasıyla soyutlamış, neredeyse görünmezlik kazanmış bir iktidar biçimiyle de karşı karşıyayız.
Hatırlamamız gerekir ki her soyutlama insanları güden örgütlenmeyi fiziki olmaktan çıkardığı gibi, hesap sorulacak sorumlu aktörü de belirsizleştirir ve ulaşılacak hedef olmaktan çıkarır. Bu sebeple burada da soyutlamanın tabiî neticesi olarak sorulara muhatap olacak bir aktör bulmak kolay değil, aktör bulunsa bile alınacak cevaplar da aynı nispette soyut olacaktır. Adaletin tecelli yolu bu değildir, onun için boşlukta kalıyor.
Bu yapısal bir meseledir, yani toplumu kuran paradigma ve toplumsal gerçekliğin inşası, mevkilendirilmesi ile ilgilidir. Toplumun ve onu yeniden üreten ilişkilerin soyut nitelikli olması; bir temele dayanmamızı ve bir geleceği değil şimdiyi esas almasıdır. Doğrusu merak ediyorum, iktidar, toplum ve toplumsal ilişkiler adalet üzerinden süreçlendirilseydi acaba bu kadar soyutlama mümkün olabilir miydi?
Bu kadar önemli bir mesele, kabul edelim ki Müslümanlar tarafından suskunlukla ve geçiştirilerek gelmektedir. Üstelik bu da bizi uzun zamandan beri “dilsiz şeytan” mevkiine yerleştirmiştir. Siyasete verilen öncelik, Müslümanın adalet idealini tüketip bitirmektedir. Yaşadığı ülkedeki yoksulların uğradığı haksızlıkların hesabını sormayı aklına getirmeyen Müslüman, bugün çok uzaklardaki yoksula götürdüğü yardımın edebiyatını yapabilmektedir. Bu bir çelişkidir; ama yardım edilmesin anlamına da gelmez.
Âdil olmak en başta ahlâki bir tepki şeklinde kendini gösterir; bu da İslam ahlâkının haksızlık olarak gördüğünün dile getirilmesi demektir. Sağlıklı bir toplumda haksızlık dile getirildiğinde arkasından bunun düzeltilmesi için adalet talebi gelir ya da gelmesi gerekir. Gelmiyorsa bu fert veya topluluk olarak bir iman zaafiyetini gösterir. Bugün hem durmadan şikâyet ettiğimiz, hem de aleni bir şekilde yaşadığımız budur, bu da bizi zalimlerden yapmaktadır. Kişisel bir haksızlık katlanılabilir bir şeydir ancak toplumsal zalimleşme olduğunda herkesin bunda payı olduğu için daima ödenecek ağır bir bedeli olmuştur.
Adaletin ertelenmesine tarihte ekseriya korku sebep olmuştur; iktidar/otoriteden duyulan korku. Toplumların muhtemelen en büyük zaafı; korku yüzünden güvenliği adalete tercih etmeleridir. Fakat adalet ertelendiğinde de hiç bir toplum yoktur ki çürümeden ayakta kalabilmiş olsun. Zira ertelemeyle beraber insan işlerliğini adalet temelinde sürdüren varlık düzeniyle görünmez biçimde çatışma içine girer. Bu da varlık âleminin aslında insanı dışlanması demektir.
Müslümanların günümüzde artık güvenliği maddi imkânlarda aramaya başlamış olması aynı zamanda yoğun şekilde kamusal alana katılmayı da beraberinde getiriyor; ama bu katılım nispetinde Müslümanın zihniyet dünyası da kamusal alana hâkim ilişkiler tarafından hızla sekülerleştirilmektedir. İslâm ahlâkı dönüşmekte “etik” halini almakta, bu da ahlâkın işlevinin kişiyle ve özel alanla sınırlanmakta olduğu anlamına geliyor.
Ahlâkın, birey ve çekirdek ailenin kendini refere edeceği özelleşmiş bir dinsel kültüre dönüşmesi, özel alan ile kamusal alanın birbirleri karşısında bağımsızlaşmaya başladığına işaret eder. En azından bu, zihindeki algı itibariyle böyledir. Bu, aile hayatında dini sorumluluk duyan, dine önem veren insanın dışarıda artık böyle bir sorumluluk hissetmediği anlamına gelir. Bugün biz Müslümanlar da özel yaşamı kendi bireyselliği ya da ailesi ile baş başa kalacağı bir araçsallığa indirgeyerek fazla sorun yapmadan kamusallığı kendi dünyamız olarak görebilmekteyiz; ne bir şikâyet, doğrusu ne de tedirginlik var.
Tarih bize gösteriyor ki insanlar/toplumlar ahlâkî kaygılarını önemsemediğinde, kaybetmeye başladığında bunlardan boşalan yeri ekseriya estetik kaygılarla doldurmaktalar. İnsanların bugün giyimine gösterdiği aşırı hassasiyet, yaşadıkları şehirleri ister çiçekler, ister grafitti isterse reklamlarla estetize etmeye çalışmaları; ışıklandırılmış fiziki yapıları derin bir huşu içinde seyretmeleri veya kapıldıkları vecd halini neden aynı nispette ahlâksızlık, adaletsizlik ve haksızlık karşısında göstermemektedirler.
Sorumluluğu kişilerin boynuna olmasına rağmen tüzelliğin özneyi flulaştıran ve işin sorumlusunu ve sorumluluğunu görünmez kılan bir boyutu söz konusu. Belki de İslâm’ın insanı muhatab alması ‘tüzel alanın belirsizliği’ ile ilgili.. mi? Ne dersiniz?
Süper markette nasıl ki ahlâkın israf, kanaat gibi ilkeleri unutulup işlevsiz kalabiliyorsa bu kadar yoğun şekilde kurumsallaşmış toplum biçimi ve bu kurumsallığın ön gördüğü karmaşık ilişkiler yumağı, en başta ahlâk ve adalet talebimizi belirsizleştirmekte ve bu arayışımızı neticesiz bırakmaktadır. Zira karşımıza insan değil en başta kurumsal bir soyutluk çıkmaktadır. Her ne kadar çağdaş dünya artık “özne”yi tanımlayamadığını söylese de aslında modern iktidar ve kamusallığın zuhur ettiği zamandan beri zaten özne sadece isim olarak vardı.
İslam’ın kamusal ve özel alanlar gibi modern bir ayrışmayı neden meşru bulmadığını, müşahhas olanın, sorumluluğun yani adalet ve hakkı yerde bırakmak istemeyişi olarak okuyabiliriz. Mümkünse aracısız halletmek. Zira kim ne derse desin, eğer modern iktidar ve yönetme biçimini kopya etmiyorsa, hiçbir Müslüman İslam’daki yönetim biçiminin bu nispette soyut bir kurumsallık inşa etmeye cevaz verdiğini söyleyemez. Adaletin başkalarına ulaştırılmasını kolaylaştırmıyor ve insanı sorumsuz hale getiriyorsa hiç bir kurumlaşma meşru sayılamaz. Ama modern kurumlaşmanın birey üzerine kurulmuş mantığı, insanı sorumluluğundan soyutlayıp görev anlamında belirsizleştirdiği gibi, ahlâksızlığının da üstünü örtüyor.
İslam, kurum ve kurumlaşmayı fazla seven bir din değildir. Yapısal olarak da Hristiyanlığın aksine kurumlaşma ve bürokrasiye de çok açık olduğu söylenemez. Bu yüzden bilhassa şahitlikten fazla bahseder. Kendine güvenilecek bir insan modeli inşa edeceğinden emin olduğu için kurumlaşma yanında her şeyi -istisnalar hariç- yazıyla kayıt altına almaktan da hoşlanmaz. Ama en sevdiği, insanı sorumluluk almaya ve şahitliğe çağırmaktır. Şahitlik, bir aktör olarak insanın esasında Allah’ın huzuruna çıkmasıdır ya da öne çıkarak kurumu ikinci mevkie düşürmesi ve önemsizleştirmesidir.
Unutmayalım ki modern toplum kurumsal ve bürokratik bir toplumdur. Zira meselelerini daima kurumsal yönden çözmeye çalışan bir toplum modelidir. Çağdaş bürokrasi ve insanı silikleştiren kurumsallaşmanın kökenlerini aslında kiliseye kadar götürebiliriz. İnsana güvenmediğinden ona ait bütün sorumlulukları kendi üzerine alan kilise, tarihin en kapsamlı kurumsal örgütlenmesini temsil eder. Doğumdan ölüme kadar her şeyi kayıt altına alan bürokratik bir tarafı da vardır. Her ne kadar bürokrasi, endüstrileşme ve kapitalizme bağlansa da bunu örnekleyen ve tarihsel olarak meşrulaştıran kilise olmuştur.
Biz de yani demek istiyorlar ki İslam’da, bürokrasi ve kurumsallaşmanın çok dar bir çerçevede kalmasını bazı aklı evveller bir eksiklik olarak görürler ama bu, toplumun örgütlenme biçimini dikkate almayan büyük bir yanılgıdır. İslam, kilise gibi kurumsal ve modernlik gibi bireysel olmadığından, Müslümanlara birçok meselede doğrudan veya dolaylı yollardan sorumluluk yükler. Taşıdıkları sorumluluğun bir neticesi olarak Müslümanlar da birçok meseleyi kendi başlarına ya da kendi dayanışmalarıyla çözmüşlerdir. Bununla ilgili birçok yol ve usul geçmişte ihdas edilmiştir. Bu, insanı göreve davet ederek onu birincil aktör olarak öne çıkarmak demektir. Kendilerini zeki addeden bugünkü Müslümanlar gibi eğer dünün Müslümanları yardım için kurumlar oluşturmadılarsa, yardım parasıyla maaşını ödeyecekleri bir bürokrasiyi meşru görmediklerindendi.
Kamusallık nasıl bir ‘dindarlık’ biçimi ve tecrübesi üretiyor?
Yaşadığımız hayat aslında bu sorunun cevabını bize veriyor. Günümüze hâkim değişim dinamiğinin hızlı cereyan etmesinin yıkıcılığı yanında bir faydası da dünle bugünü, doğru ile yanlışı hafızalardan silinmeden mukayese imkânı bulmamızı sağlamasıdır.
Ama bugün yaşadıklarımız yanında esas konuşmamız gereken geçmişte çözüm olarak düşündüklerimizin esasında çözümden çok bizi hesapta olmayan kulvarlara soktuğudur. Bilindiği gibi Müslüman kesim uzun zamandır bir ahlâk eksikliğinden bahseder. Kamusal alanla da ilgilidir ama bu daha ziyade iktisat ve siyasetle ilgili bir ahlâkilik meselesidir. Hayat pratiğinde olduğu gibi bir Müslümanın kendisinde de karşılığını bulamadığı için bu bahsediş biraz da Müslümanı bu yüzden gülünç duruma düşürmektedir. Zira bu, ahlâk tanımayan kapitalizm ve onun siyaseti ile Müslümanın karşılaşmasıdır. Müslümana göre çağdaş ticaret ve siyasetin ahlâktan yoksun olması haksızlık ve adaletsizlikler doğurmaktadır. Bunu söylerken daha başlangıçta kapitalizmin ticaretini ve modern siyaseti veri olarak aldığının farkında değildir. Hatta bugüne kadar bunları tahlil de etmiş değildir. Buna rağmen Müslüman bunlara ahlâki bir boyut katmak istemektedir, düşünebiliyor musunuz?
Hâlbuki
modern iktisat ve siyaset ile ilgili arkeolojik bir kazı yapmış olsaydık bunun imkânsız olduğunu görebilirdik. Anlaşılacağı ve birçok farklı dinden insanın da bildiği gibi bunlara ahlâki bir boyut katılamaz.
Zira bunlar zaten Hristiyan ahlâkının işini bitirerek ortaya çıkmışlardır. Hatta onlara göre şimdi sıra İslam’ınkini bitirmeye gelmiştir. Süreç de bugün nitekim o yönde cereyan ediyor. Burada iki şeyi birbirine karıştırıyoruz; biri modern iktisada ve siyasete eğer ahlâki bir boyut katmak bir şeyse; unutmamak lazım ki ahlâk temelli bir iktisat ve siyaset kurma ise bambaşka bir şeydir. İkisi arasında mahiyet farkı var.
Şimdi derinlerde olduğunu söylediğimiz meselenin başka bir vechesine gelebiliriz. Hatırlamak lazım ki modern toplumun kuruluş mantığı, Müslümanların gözünden kaçsa da, kendine has bir niteliğe sahiptir. İnkâr edilemeyecek şekilde artık biz de bu gün böyle bir toplumun dünyasında yaşıyoruz. Toplum dediğimiz bu yapı bildiğimiz anlamda bir insan topluluğu değildir, bu toplum en başta yaşamla üretimi kutsal bir faaliyete dönüştürmüş ve onunla da kendini özdeşleştirmiştir.
Dinî ibadetin yerine iktisadi faaliyeti, kişisel yönetimin yerine de demokratik dediği mantık üzerinden “hiç kimsenin yönetimi”ni getirmiştir. Toplum, doğuşundan itibaren bu sebeple dinin anlamını aşındırma ve yutma eğiliminde olmuştur. Modern zihniyetin ahlâk ve mahremiyeti bu kadar çok yönden ve bu kadar yoğun şekilde aşağılaması buna dayanır. Dolayısıyla bir ilk tecrübe olarak Hristiyan dini ve mahremiyet saf dışı bırakılmıştır.
Bize gelince, bütün dünya ahalisinin bir zamandan beri yaşamakta olduğu gibi, biz de bu hikâyeyi zamansal bir gecikmeyle ama derinlikli bir şekilde yaşıyoruz. Bu hadise ve yarattığı süreçler başta Batı sonra da geri kalan bütün insanları kökten bir değişime uğratmakta. İslam cihetinden olumsuz bir istikamete sahip bu değişim karşısında Müslümanların değişmeyeceğine dair elimizde acaba bir delil var mı? Hatta bugün söz birliği yapmış gibi değişim dediğimiz, heyecanla katılmaya çalıştığımız bu sürece şu ya da bu şekilde ayak uydurmaktan başka nedir ki?
İktisat artık hayatın tek anlamı ve amacı; Müslümanlar da bunun doğru olduğuna inanmış halde değiller midir? İslam katalizör yapılarak, yaşamla üretimin kutsal bir faaliyete dönüştürüldüğüne şahit olmuyor muyuz? Gündelik hayatta helal artık “faizsizlik” üzerinden tanımlanmıyor mu? Her şey dinîleştirilirken dinî ibadetlerin yerini de iktisadi faaliyet almıyor mu? Yüksek sesle okunan ezanların gölgesi altında “çalışma dini”ne intisap etmediğimiz söylenebilir mi? Kapitalizmin borsadaki çanının zangoçluğunu, verdikleri fetvalarla sözüm ona fakihler yapmıyor mu?
Günümüz Müslümanlarını motive eden artık inandığı din değil, her şeyden çok maddi gerçeklerdir. Bu ise yeni bir din anlayışını ve yeni bir dindarlığı beraberinde getiriyor. Bu yeni ibadet biçiminin kavramları iktisat, büyüme, millî gelir, kâr ortaklığı, katılım bankacılığıdır. Dünün Müslümanı bütün kuvvetini bu dünyanın dışında kalmaya harcamıştı, bugünün Müslümanları da bütün kuvvetlerini bu dünyaya katılmak için harcamaktalar. Küresel kuvvetler ve onların politik talepleri, Müslümanların bu dünyanın içine çekilmelerini istemekte, İslam’ın itirazı başka türlü sessizleştirilemeyecektir. Meğer bizler de buna dünden razıymışız.
Esas mesele şu; sorulduğunda hatta sorulmadan bile dinimize sahip çıkıyoruz denmektedir. Aslında bu bir ruhsal tatmin ya da vicdanı rahatlatma ameliyesidir.
Zira burada gözden kaçan bir ayrıntı var; Müslüman, dinime sahip çıkıyorum, derken esasında dinini her defasında bu iktisadi hayatın yarattığı gerçeklere göre yaptığı yorumların neticesinde ortaya çıkan dine sahip çıkmaktadır. Ama yorum, yorumlayarak sahip çıktığı din, kendisinin istediği bir dindir daha evvelki din/anlayışı değildir. Bu, dindarlığın yeni biçimidir; devamlı mevcuda uyarlanan, ona meşruiyet veren bir dindarlık. Bu dindarlık Cumalara, Kandillere ve başörtüsüne sıkıştırılan bir görünürlüğü temsil ediyor.
Müslüman bir yapılanmayı yeniden kuracak dil açısından ‘kamusal alan- özel alan’ ayırımını değerlendirmenizi rica edicem. Ve müslümanların toplumsal yapılanması açısından daha ziyade üzerinde durmaları gereken dil nasıl olmalı?
Meseleye daha özgür bir zihinle bakabilmemiz için evvela sözünü ettiğimiz bu ayırımlar üzerinden biçilmiş elbiseyi giydirilmiş zihinlerimizden çıkarmayı denemeliyiz. Elbette ki bu hiç kolay iş değil. Evvela bu türden ayrımların İslam’ın sosyal dünyasında karşılıklarının olmadığını kabul edelim. Bunu da en başta bugün içinde yaşadığımız özel ve kamusal alanlardan edinmiş bir dille değil, başarabilirsek bu ayırımların kategorilerini zihinlerden silelim veya değersizleştirelim. Sonra da bunları aşmamıza imkân veren bir dili inşa ettikten sonra bir girişimde bulunabiliriz.
Aksi halde İslam derken; özel alan dediğimiz başta burjuva sınıfının, kapitalizmin, toplum felsefesiyle sosyolojinin dili ve dünyası, özetle kavram ve kalıpları içinde hapsolduğumuzun farkına bile varmayız. Zaten özel alanla birbirlerinin meşruiyetini besleyen kamusal alan içinde bugün hapis değil miyiz? Kabul edelim ki bu işe girişmenin başlangıç yerinde de bitiş yerinde de fıkıh vardır ve bu iş ancak fıkhın diliyle çözüme kavuşturulabilir.
Ne var ki bugün fıkıh dendiğinde bunun İslam’ın “sosyal dini” olduğunu unutarak, birçok ağız “geleneksel fıkıh” diyerek dolaylı yoldan bu işin aslında artık fıkıhla olmayacağına bilerek veya bilmeyerek açıktan olmasa bile, imada bulunmaktadır. Görünüşte bu, fıkhın sanki geçmişte yapılmış yorumlarına bir itiraz gibi görünse de, esasında bu, karşılaştığımız meseleyi örtme hadisesidir. Kendini fazla açığa vurmasa da nihayette bu bakışın ya da meseleyi kavrayışın bizi götüreceği yer; bizzat İslam fıkhının reddi ya da inkârıdır. Ya da çağdaş dünyada işlevinin kalmadığıdır.
“Geleneksel fıkıh” diyenler “İslam’ın yorumunu” değil ya da İslam’ın söylediklerini değil, istedikleri yorumu alabilmek için İslam’ı yoğun bir soru bombardımanına tutmaktadır. Fakat buna karşılık İslam’ı yorumlamalarına sebep teşkil eden ya da İslam’ı onlara yorumlatan “sosyal gerçekliği” tahlil etmek, ona nüfuz etmek ve tanımlamaktan aciz durumdadırlar. Kur’an, egemen olması gerekirken burada gerçeklik Kur’an’a egemen olan bir mevkie yerleştirilmektedir.
Kabul edelim ki bir zamandan beri çok kuvvetli bir paradigma bizim vahiy, din, Allah, insan, tabiat, cemaat ve bilgiyle alakalı kavrayış ve düşüncelerimizi değiştirmekte/dönüştürmektedir. Bugün geleneksel şeklinde nitelendirilen fıkıh anlayışıyla ortaya çıkan gerilim ve onun istenmeyişinin kökeninde sadece geçmişe ait olması değildir. Bu konuşulup tartışılabilecek bir husustur. Asıl önemlisi başta kamusal olmak üzere modern hayatın öngördüğü sosyal/insani ilişkilerin inşa ettiği toplumsal bağlamdan en başta da nitelik olarak farklı olan bağlam ve ilişkiler dünyasını fıkhın kurmak istemesidir. Bu aynı zamanda sosyal gerçekliğin de farklı bir inşası demektir.
Fıkıh sadece hüküm çıkarmak ya da kurallar/hükümler bütünlüğü olarak görülemez ve bu çerçeve içinde de ele alınamaz. Fıkıh, kelam olmadan “kendi başına” günümüz dünyasını olduğu kadar, onun arkasında yatan kendine has muazzam derinliğe sahip hayat felsefesini de yeteri kadar yorumlayıp anlamlandıramayacağı için, bir tarafıyla bu da eksik kalacaktır. Yaşayan hayatı kurmak istediği kendi bağlam ve idealleri doğrultusunda düzenleyen kurucu bir kuvvet olabilmesi için, geleneksel anlayışta da görüldüğü gibi kelama ihtiyaç vardır. Bugün içinde yaşadığımız veya karşı karşıya bulunduğumuz sahte sosyal gerçekliğin büyüsünün bozulması; fıkhın da işinin kolaylaşması, düşündüklerini çekinmeden söyleyebilmesi için bu gerçekliği inşa eden sosyal/siyasal felsefenin kabulleri/varsayımlarıyla hesaplaşmasına imkân verecek bir kelama acilen ihtiyacımız vardır.
Söz gelimi özel alan, yani evimizin kapısının devamı sayacağımız yeri düzenleyebilmek için bu alanı kurmak ya da dayandırıldığı felsefi kabullerle hesaplaşmak ve yeni ilkeler temelinde yeniden kurabilmek ancak kelam ilminin imkânlarıyla olabilir. Varoluşun, siyasetin, ortak hayatın, adalet, hak ve özgürlüğün hükümlerini/kurallarını fıkhın öngördüğü bağlamaların ruh verdiği anlamlarla birlikte düşünmek zorundayız. Fıkhın değer, hüküm ve ilkeleri ile bizzat kendine ait sosyal bağlamları, ilişkiler dünyasını İslam’ın muradına uygun şekilde inşa edebilmek, kelamın da anlamlandırma ve tahlil mantığının imkânları ile mümkündür.
Sosyoloji veya politik felsefenin dili değil, fıkıh Müslümanlar için “sosyal olan” dediğimizin dilidir. Başka türlü söylersek; fıkıh sadece hayatı, insan ilişkilerini değil, aynı zamanda bilindiği gibi ibadeti de düzenler, bu yüzden bize “dini olan”, “sosyal olan” ve “siyaseti olan”ın asla bölünemeyeceğini söyler. Yani kendine mahsus bağlamları ve anlamlandırma biçimi içinde dinin/İslam’ın “sosyal” dediğinin dilidir. Topluluk ve topluluğu inşa eden insan ilişkilerini düzenleyicisi ve anlamlandırıcısıdır.
Topluluk şeklinde oluşturduğu yapılara “cemaat” demektedir; birliktelik biçimi olarak cemaat gibi yapıları ve bu yapıların meydana gelmesinde kurucu rolü olan beşerî/insanî ilişkilerin içeriğine kendi gelerek, yani ahirete dair tasavvurunu/tasarımını katarak tanzim eder. Beşeri varoluşu kendi idealleri, değerleri ve mantığı üzerinden böylece uyumlu bir beraberliğe dönüştürür. Ama bunu tamamlayıcı “parçaları” olan ahlâk ve kelamla birlikte yapar. Diğer bir ifadeyle esasında onlarla bir bütünlük içinde hayatın kurucu faaliyetini sürdürür.
Çağdaş dönemin en önemli meydan okuması ise kanaatimce, Müslüman kimliğinin muhafazası ile evrensel değerlere entegrasyon arasındaki dengenin nasıl sağlanacağı meselesidir. Bu, yalnızca teorik bir tartışma değil, aynı zamanda Müslüman toplumların geleceğini şekillendirecek temel bir tercih sorunudur.
İnsan, kelimeler ve kavramlarla konuşur ve düşünür. Hele İlahi Vahyin okuyucusu ve mü’mini ise bu sahadaki hassasiyetini, kendisiyle konuşan Rabbinin kelimelerine, hususi bir itina göstererek yapar. Ben, okuryazarlık hayatım boyunca, daima İlahi Kelam’ı, bana hitap ederken kullandığı dil, kelime ve kavramlar üzerinden anlamaya ve anlamlandırmaya çalıştım bütün eşya ve hadiseleri. ‘Din’ dediğim zaman, birileri gibi sadece Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam’ı anlamam.
Hayatı ve varlığı kategorik ayırımlara tabi tutma meselesinin bizim ülkemizdeki tarihi yaklaşık yüzyıl öncesine dayanıyor. Avrupa’da ise çok daha eskilere… Tanrının hakkı ve Sezar’ın hakkı diye iki ayrı varlık düzleminden bahsedildiğini biliyoruz. Yani dini ve dünyevi olan diye iki farklı varlık düzlemi. Bu anlayışta dini alanı kilise, dünyevi alanı ise devlet tanzim eder. Bu iki otoritenin hangisinin alanında bulunuyorsanız onun iktidarına tabi olursunuz, onun belirlediği gibi düşünmeniz, inanmanız ve davranmanız beklenir.
FERHAT KOÇ Yasin Ağırbaş, Uludağ Üniv. PDR mezunu, Psikolojik Danışman Yardımlaşma denince aklınıza ne geliyor? Yardımı ve yardımlaşmayı ne kadar somut veya ne kadar soyut algılıyorsunuz? Yardım neyden, nereden ve nereye yapılır? Yardım denilince aklıma, kişinin veya bir topluluğun elindekini, gönlündekini bir başka kişi ya da kişilerle paylaşması geliyor. Sanırım gönlündeki derken neyi kastettiğimi biraz …
Oruç Allah’a teslimiyetin bir şiarı. Kulun kendini arındırması… Vakitleri belli bir ibadet… Hikmetini ve faydası üzerinde düşünülecek olursa hem bireysel hem toplumsal bir çok faydayı muhtevi. Kimilerine göre şenlik, kimilerine göre sadece açlık, kimlerine göreyse susuzluk… İnsanların çoğunun susuzluğundan açlığından bahsetmesi de ilgin. Zira bu oruç. Doğasında açlık, susuzluk, biraz yoksunluk biraz yorgunluk var. Arınma …
Soruşturma Abdurrahman Arslan
İş ahlakı, siyaset ahlakı, ticaret ahlakı, toplum ahlakı, kamusal ahlak gibi terkibleri tanımlamak; müslümanların dahi muvafık kalabilecekleri bir tanıma ulaşmak oldukça güç.
İş ve ticaretle uğraşan, siyaset eden insanların ahlakından bahsedilebilir; yapılan işinse âdâbı, yapan kişinin tercih ettiği ahlakına yakışanı olur; seçtiği ve savunduğu ahlakla ‘hayat seyrinde tuttuğu yol’ arasında tutarlı olması beklenir, istenir. Hatta tutarsızlığı görüldüğünde sorulur, sorgulanır.
Ahlak, iş, siyaset vesair tüm alanlara insanla nüfûz eder. İnsanla ilgili alandaki çürüme aslında ‘insan’ın çürümesi, ahlakını yitirmesidir.
İnsan ahlak yitimine nasıl ve ne zaman uğrar?
Bizim bu soruşturmada ele elecağımız olayın önemli bir yönü: hayatı ‘özel ve kamusal’ diye parçalayan, ‘kamusal’ alandan ‘dînin belirleyiciliğinden rahatsız olan’ ve hakikate belenmiş ama aslında hakikate tahammülü olmayan bir alan olarak inşa edilmiş ‘kamusallığı’ anlamaya, sorgulamaya çalıştık.
Sizleri, her biri birbirinden değerli ve derinlikli, uzunca bir soruşturmayla başbaşa bırakıyoruz…
GİRİŞ 1
Nesnelliğin, teorinin ya da temsilin çöktüğü; bunlar üzerine kurulmuş bir bilgi telakkisinin ona ilişkin tarihsel birikimin arkeolojik bir kalıntıya dönüştüğü; doğrunun, yanlışın, siyaset ve sanat telakkisinin yerlerde süründüğü bir çağda artık yaşıyoruz. Bu çağ ‘hakikat’ yoktur diyor ya da kendini ‘hakikat sonrası’ bir çağ şeklinde tanımlıyor. Buraya nereden geldiğine merak edip baktığımızda, hakikati tabiatta arayarak geliyor ama şimdilerde niyeti tarihte aramaktır. Bu demektir ki çağdaş insanın gerçekliğe bakışında artık bir belirsizlik söz konusudur. Çağa damgasını vurmaya başlayan hakikatle ilgili bu ilanın tam da bu yüzden en başta Müslümanları ilgilendirmesi gerekiyor. Zira kendilerine kimlik veren bir hakikatin taşıyıcısı olarak bu dünyada bulunuyorlar bu da onlarla post-modern dünya arasına zihinsel bir çizgi çekmek anlamına geliyor. Yani susamazlar.
Acaba böyle bir dünyada modernliğe/post-modernliğe karşıt görünürken; esasında onu taklit etmeyen, onun karşıtlığında zihinsel olarak kendini kurmayan; içinde yaşadığı gerçekliği kendi hakikati ve onun bağlamları içinde anlamayı ve anlamlandırmayı deneyerek kendini ete kemiğe büründürecek İslami bir tefekkür için imkânlar nedir ya da bu imkânlar nasıl oluşturulabilir. Bu soruya ama bilhassa içinde yaşadığımız sosyal gerçeklik karşısında İslam’a ait bir “bilgi”, konumuzla da alakalı olduğundan bilhassa “sosyal bilgi” sınıflaması yapmak gibi bir denemede acaba bulunamaz mıyız?
Müslümanca düşünmeye, esasında bundan evvel Müslümanca “bakmaya” temel olacak bir başlangıç yapmak üzere her yere rengiyle, kokusuyla ve ruhuyla sinen ve zihinleri en ücra köşesine kadar şekillendiren modern bilgi ya da “sosyal bilim” anlayışı karşısında neler söylenebileceğini denemeye cesaret etmek gerekir diye düşünüyorum. Müslümanca idrakin kendine has kişiliğini tekrar yerine iade etmeyi denememiz gerektiğinin tam da zamanında yaşamıyor muyuz? Bunları şahsımla ilgili söylemiyorum, yanlış anlaşılmasın, zira benim gibileri de aşan meseleden bahsediyoruz.
GİRİŞ 2
Sorularınızı cevaplamaya başlamadan evvel, yöntemlendirmek için değil de, en azından kendime göre önemli bulduğumdan, bazı hususlara değinmek istiyorum. Bunlardan biri bilgiyle ilgilidir; daha doğrusu bugünkü Müslümanların İslam adına zihninde oluşturduğu bilgi telakkisiyle ilgilidir. Kanımca İslam’ın bilgi meselesini günümüz Müslümanı Batı epistemolojisinin ele aldığı biçimde ele alıp düşünmektedir. Bunun doğru olmadığına inanıyorum. Demek istiyorum ki İslam, Batı’nın bilgi telakkisinde olduğu gibi acaba “teorileştirmeye” açık bir epistemoloji anlayışına açık mıdır? Yani İslam, modernlikte olduğu gibi bilgiyi teorileştirerek mi elde etmek istiyor, yapısal olarak acaba böyle bir şeye müsait midir?
Batı’daki gibi evvela teori kuran, “sosyal bilim” adına bütün insani faaliyetleri bunun yerine “hapseden” sonra da bu teoriyi ispata kalkan, ispat ettiğini varsaydıktan sonra birçok şeyi açıkladığını zanneden bir düşünme ya da gerçekliğe bakma biçimine acaba İslam müsait midir? Buna müsait olmadığına inanıyorum. Esasında demek istiyorum ki İslam, bir zamanlar kilisenin dogmayla, modern epistemolojinin de bilimle yaptığı gibi “kesinlik” peşinde koşan bir bilgi faaliyetini esas almamakta, bu yüzden de ispata dayalı bir bilgi peşinde değildir.
Aynı zamanda şunu da ilave etmek istiyorum. Toplumsal gerçeklik dediğimiz şeyin tanımı ve inşası modern sosyal bilimlerin dediği gibi acaba sosyolojik/politik bir mesele midir? Yoksa esasında bunun bir Müslüman için ‘fıkhın’ konusu olduğu ya da olması gerektiğini söylememiz gerekmiyor mu? Mesele, sözünü ettiğimiz bu gerçeklik, acaba başka kabuller, değerler, ölçüler, idealler ve gelecek telakkisiyle başka türlü de kurulamaz mı? Tabiî ki yaşam biçimi, üretim ve tüketim, mahiyeti farklı insani ilişki biçimi ve farklı bağlılık biçimleriyledir.
GİRİŞ 3
Bilindiği gibi sosyal bilimler “toplum” dediğimiz bir beraberlik biçimiyle ilgilidir ama varsayımların aksine toplumun kavramsal ve inşa tarihi çok eskilere gitmez, yani Hz. Âdem’e dayanmaz. Tahmin edilenin aksine oldukça yeni bir icattır. Yaklaşık on dokuzuncu asrın ortalarından itibaren bugünkü anlamı içinde kullanılmaya ve şekillenmeye başlıyor. Aydınlanma muhayyilelerin ideolojik bir inşasıdır.
Sözünü ettiğimiz asırdan itibaren fizik/tabiat bilimlerine bakarak kendini hem kurmaya hem de sözüm ona bilimselleştirmeye çalışan sosyal bilimler, bugünkü anlamı içinde bu tarihten itibaren kendinden söz ettirmeye başlıyor. Esasında kilisenin cemaati ve onun düzenine karşı bir alternatif olarak tasavvur edilmiştir. Bir gerçeklik değildir, başlangıçta bir konsepttir; daha doğrusu bir tasarımdır.
Aydınlanmanın aşağılanmasına rağmen; cemaat esasında tabiî bir oluşum olduğu kadar, gerçekliği olan bir inanç topluluğudur. Ama burada sözünü ettiğimiz ve cemaat dediğim F. Tönnies’in anlattığı pagan kültürün inşası olan cemaat değildir. Cemaat, modernliğin gözünde daima değişmezliği temsil etmiştir, toplum ise değişim ve “ilerleme” fikrini içinde taşıyan akılcı temelde inşa olmuş ve akılcı ilkeler üzerinden işlevliğini sürdüren bir tasarımın ürünüdür. Siyasal “olan” ile sosyal “olan”ı ayrıştırmanın neticesinde ortaya çıkmıştır; özel alan ile siyasal alan arasına ayrım koyulmasıyla dinî olan bütünüyle özel alana hapsedilmiştir. Modern devlet kadar modern toplum da birbirlerini tamamlayan, birbirlerine muhtaç ilişki ve varlıklar olarak tarih sahnesine çıkıyor.
Bu “ferdin” karşılığı değildir. Fizik bilimlerin atomu gibi toplumu meydana getiren ve bölünemez en küçük parçasının da birey olduğu kabul edilmiştir. Birey, dininden olduğu gibi cinsiyetinden de soyutlanmış bir aktördür; yani “şeffaflaştırılmış” biridir. Ulus devlette vatandaş kimliği alacaktır. Günümüz Müslümanı çok farkında olmasa da din özgürlüğü ya da başörtüsü derken aslında birey gibi olmak istiyor. Ama İslam’ın sosyal ve kelami dünyasında bunun bir karşılığı yoktur. Kendini aklıyla tanımlayan biridir birey, İslam’daki mü’min ve mü’mine bunun karşılığı değildir ve olamaz.
Bireyden hareket ederek kurumsal bir yapı olarak bu teori toplum dediğimiz şeyi inşa ediyor ve anlamlandırıyor. Onu en başta bir hakikat telakkisi üzerinde “iskan” ediyor; yani pozitivizm üzerinde. Böylece sorunların artık temelde çözüleceğini, ilişkilerin de hangi temele dayandığında meşru ve geçerli kabul edileceğini belirlemiş olur. Yani insanî olan hiçbir şeyi artık din düzenlemeyecek ve belirlemeyecektir. Bu yapı iktisadi bir dünya olarak aynı zamanda düşünülür; insan da çıkarı peşinde koşarak hayatını bu yapı içinde sürdürecektir. Bunları niçin söylüyorum. Zira bugün gördüğümüz eğitim başta olmak üzere ondan edindiğimiz bilgiyi zihinselleştirdiğimiz için, bunların bizde inşa ettiği zihniyet dünyasından dolayı doğruluğunu ve yanlışlığını kendimize göre bir türlü sınamadığımız bir bilgi telakkisi ve onun teorileştirilmiş/sistemleştirilmiş dünyasında yaşıyoruz. Ama bunun günümüzde hızlı bir çözülme sürecine girdiğini de kaydedelim.
Sözünü ettiğimiz gibi, toplum kavramı ve bir gerçeklik olarak kendisinin yakın zamanda ortaya çıkmış olması, sosyal bilimler dediğimiz bilgi sınıflaması hakkında bizim için ilham verici olabilir. Bundan dersler çıkartabiliriz kendimiz için. Kaydetmemiz gereken diğer bir husus da, bugün “sosyal bilim” dediğimiz, teologların fazlasıyla kutsadığı bu bilim anlayışının Batı’da, bilhassa Amerika’da yakın zamana kadar “ideolojik bilimler” başlığı altında toplandığı ve okunduğunu da söyleyelim.
Başka bir husus da, İslam’ın sosyal bilim sınıflaması içinde ele alınıp alınmayacağı, İslam’a böyle bir gözle bakıp bakamayacağımız meselesi var.
Dolayısıyla insan ve “cemaati”yle ilgili hayat ve bu hayatın dünyasıyla alakalı İslam düşüncesinin ihyası için bir imkân arıyorsak ya da eğer böyle bir tasamız varsa, bugün evvela “beşeri olanı” açıklama iddiasındaki sosyal bilimler dediğimiz bilgi biçiminin mahiyetini, yaptığı sınıflamaları, kavram ve kalıplarını eğer mümkünse ve eğer yapabilirsek yeni bir zihniyet, yeni bir gözle tahlil etmeyi denememiz gerekiyor. Ama şunu da unutmayalım ki, herhangi bir beşeri alanda yapılan her araştırma, sorulan soruyu, kullanılan yöntemi, ortaya çıkanları şekillendiren bir dünya görüşünün neticesi olarak tezahür eder.
Kabul edelim ki düşünce faaliyetimiz artık gördüğümüz eğitimden dolayı, bir düşünce değil zihin haline getirdiğimiz bu bilginin kavram, kategori, sınıflamaları ve gelecek ideallerine göre cereyan ediyor. Bundan kurtulmak elbette ki kolay değil, bu uzun bir zamanı ve yoğun bir entelektüel çabayı gerektiriyor. Ama böyle bir süreç başlayabilirse bunun da neticede müthiş bir entelektüel zenginlik yaratacağını şimdiden söyleyebiliriz. Ama böyle bir şeyi akademiden beklemek beyhudedir, zira böyle bir çaba onun varlık sebebini aşar ve konforunu da bozar. Akademik düşünce böyle bir faaliyete yapısal olarak zaten açık olamaz, olması halinde de kendisi olmaktan çıkması demektir. Yapısal olarak akademik düşünceyle İslam düşüncesi uyuşamaz.
Batılı sınıflandırma içinde ele aldığımız muhtemelen bununla ilgili şu soruyu sorarak işe başlayabiliriz. Ya da daha açık konuşursak, kişisel olarak cevabını bulmaya çalıştığım sorunlardan biriyle bunu ifade etmeye çalışayım. Acaba “sosyal olan”, “siyasal olan” ve “dinî olan” nedir? Diğer bir ifadeyle acaba bizim sosyal, siyasal ve dini dediğimiz nedir? Bunların bizde bir karşılığı var mıdır; varsa nedir ve neye tekabül etmektedir? Batı’nın bilimsel şeklinde nitelendirdiği teori, bu ayrımları yaparak kendini inşa etmiştir. Peki, ayrıştırılmış halleri içinde biz bunları böyle kabul edebilir miyiz? Unutmayalım ki bugün eğitimini gördüğümüz iktisattan psikolojiye kadar insanla alakalı bütün dallar bu ayrımlamalar üzerine kurularak ortaya çıkmıştır. Bu durumda ne yapacağız?
Bir Müslüman olarak düşünme faaliyetinde bulunurken; sahiden bunları birbirinden ayrıştırmak bu kadar kolay mı ya da varsayıldığı gibi mümkün mü? En önemlisi de başlangıcında seküler olan bir bakışla insanı ele almış olmayacak mıyız? Öte yandan bu ayrımlamalar, acaba aynı zamanda anlamak ve açıklamak istenen gerçeğin bütünlüğünü de parçalamış olmuyor mu? O zaman da onu anlama ve açıklama meselesini sorunlu hale getirmiş olmuyor mu? Bugün anaokulundan itibaren muhatap olduğumuz ve öğrendiğimiz terbiye biçimleri yanında bilgiler de bunun bize uzanan türevleri değil mi?
Esas önemli hususlardan biri de Müslümanca olsun diye veya o niyetle yola çıkmış entelektüel bir faaliyet, acaba bu ayırımlara dayalı ya da dayandırılarak elde edilmiş bir bilgiyle yola çıkabilir mi? Başka bir cihetten, bilimsellik adına yapılan bu türden ayırımlardan yola çıkarak kendini oluşturmuş beşeri bir “bilimi” veri olarak alıp Müslümanların sorunlarını anlamak ve çözmek için bunun üzerinden gerçekleştirilmiş faaliyete, Müslümanca bir entelektüel faaliyet demek mümkün müdür yada doğru mudur?
Bu arkeolojik kazıdan sonra şimdi sadede gelip mevzumuzla ilgili sosyal bilimleri ister istemez gündeme getiren, söylediklerimiz için de örnek teşkil edeceğine inandığım şu kamusal-özel meselesine gelebiliriz. Peşinen söyleyelim ki bahse konu olan kamusal ve özel alanların, iki bağımsız küre şeklinde modern zamanlarda yapılmış, nitelik itibariyle de seküler olan ayrımların, İslam’da karşılığını bulmak mümkün değil. İslam’ın sosyal paradigmasında bunlar bu halleriyle yer almaz. Zaten bunlar da dönüştürülerek bugünkü anlamlar verilmiştir. Kökenlerinin dayandığı dinî/toplumsal dünyada amme/public, özel/privates’te edep yerleri, mahrem yerlerle ilgilidir ve “haya”yı da içeren bir anlama geliyordu.
Şunu hatırda tutmamız lazım ki kamusallık ya da özel sadece bir mekân meselesi değildir. Sıradan bir yerden bahsetmediğimiz için bilhassa kamusallık böyle anlaşılmamalıdır. Yani bazılarımızın anladığı gibi kamusal alan “nötr” bir yer değildir, dolayısıyla ona bir köy meydanı olarak bakamayız. İktidarın alanıdır; soyutlanmış hali içinde iktidar değirmeni insanları orada öngördüğü şekilde öğütür; kendi mantığına, ideallerine, ilkelerine hâsılı ideolojisine göre insanları düzenlediği yerdir.
Özel alan kamusal alana göre daha net bir alan gibi duruyor. Özel alan ‘mahrem alanımız’ diyoruz. Kamusal alansa kendimiz gibi olamadığımız bir alan gibi duruyor. Ne dersiniz, kamusal alan – özel alan ayırımı hakkında?
Modern dönemin sosyal teorisi, başlangıcı veya kökeni itibariyle sosyal kontrat dediğimiz hayali ve uyduruk bir düşünceye dayanır. Bu teori, toplum dediğimiz beşeri yapının dörde bölünerek tasarlanması neticesinde ortaya çıkmıştır. Ya da şöyle diyelim 19. asrın başlarından itibaren toplum, tahayyülün ortaya çıkması ile beraber hayat dediğimiz bütünlüğün içindeki insanın mevkii ve ilişkilerine dair her şeyin dörde ayrılması ve dörde ayrıştırılarak anlaşılması dönemi başlamıştır. Bu anlaşılma biçimi günümüzde de devam ediyor. Bu bölünme ya da ayrımlar; siyasi toplum ve sivil toplum, özel alan ve kamusal alan şeklindedir.
Toplumu meydana getiren insanların hayatını daha iyi düzenleme, özgürlüklerini teminat altına alma adına yapıldığı söylense de, bunların önemi ikinci derecedendir. Esas önem taşıyan tarafı kilise iktidarı sonrasında insanların yönetilmesi meselesiyle ilgilidir. Öyle görünmese de bu ayrımlar neticesinde devlet bağımsız ve aşkın bir mevkiinin sahibi olmuştur.
Bunun hasılatı olarak da modern devlet, iktidarını oluşturma ve örgütlenme biçimiyle, bunlar yanında “kamu” gibi soyut ve amorf bir yapı üzerinden sadece bir yönetici değil, toplumun da sahibi olarak ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla siyasal toplum-sivil toplum, özel ve kamusal gibi ayrımlar sadece insan ve hayatın düzenlenmesi ile ilgili değil, aynı zamanda bizim nasıl bir devlet modeli ile karşı karşıya olduğumuzu gösterir. Ne olursa olsun bu ayrımlar bu sebeple kendilerinde daima içkin bir iktidar biçimi, yani yönetme ve yönetilme tarzına tasarımlarını taşır.
Kamusal-özel ayırımının hayatımız üzerinde ne gibi tesiri olduğu ve bunun bilhassa modern siyaseti nasıl şekillendirdiği üzerinde durmakta fayda var. En azından böyle bir ayrımla beraber mahremiyetin özel alana ait kılınması, modern siyaseti mahremiyet karşısında büyük nispetle rahatlatmıştır. Mahremiyet ve utanma, dışarı çıkarken evde/özel alanda bırakılan ya da bırakılabilecek bir şey haline gelmiştir; taşınmaya kalkılsa bile özel alanın harici parçası olmaktan kurtulamaz. Tesettürün modern kamusal alana çıktığında neden sekülerleştiğini, nesneleştiğini artık anlayabiliyoruz.
Bugün toplum dediğimiz şey ile ilgili bütün bildiklerimiz ya da ondan elde ederek öğrendiklerimiz, bu bölünmeler üzerinden sağlanan bilgilerdir. Masum gibi görünür ama bu aynı zamanda beşeri varoluşun da dörde bölünmesi, bütünlüğün kompartmanlaşmasıdır. Yetmezmiş gibi bir de bu, hayata ve insanî alana da esasında mahiyet itibarıyla bir müdahaledir. Daha önemlisi de insana hitap ederken, imanla amel arasındaki tutarlılık olarak, hayatı bir bütün olarak gören ya da hayatı bütünleştirerek insana hitap eden vahye/dine de bir müdahaledir. Zira vahye muhatap olan insanî varoluşun bütünlüğünü bu ayrımlamalar farklı alanlara, yani bağımsız kürelere bir cihetten bölmüş, hayatın bütünlüğü ile beraber insanî ameli/eylemi de parçalamıştır. Bütünlük derken bunu tutarlılık ve süreklilik anlamında alıyorum, homojenlik anlamında değil.
Özel ve kamusal dediğimiz alanlar bu ayrımlarla beraber günümüzdeki anlam, mekân ve halleriyle ortaya çıkıyor. Ya da mevcut neyse oluşan yeni şartlara ve gerçekliklere göre dönüştürülmüş ve yeniden inşa edilerek bugünkü görünürlülük ve içeriğini kazanıyor. Birbirlerinden neredeyse tamamen farklı alanlara işaret eden bu ayrım daha başlangıçta bize şunu ima eder; kamusal-özel alan olarak bu iki kategoriyi teorinin dediği gibi aslında net bir şekilde ayırmak mümkün değil. Hatta biraz derine inersek hangisi hangisinin devamı olduğu hakkında söz etmek bile zordur. Teori düzeyinde yapılmış ayırımların haricinde kavranması da neredeyse imkânsızdır. Pratikte birbirlerinin devamı, birbirlerini besleyen tarafları olsa da esasında iki taraf birbirlerine zıtlık içinde tasarlanmıştır. Bilhassa ontolojik kabulleri cihetinden temelde farklılık arz ederler. Şu da var ki çağdaş dünyada kamusallık giderek özel alanı yutmaktadır ya da özel alan artık kamusalın bir parçası halini almaktadır. Bugün ailenin ayakta kalma yaşam savaşı vermesi buna işaret ediyor.
Bu tanzimle beraber mahremiyet, ahlâk, din, akrabalık bağları gibi bağlılık biçimleri özel alana münhasır kılınmıştır. Kamusal alan kendisini iktisadi dediğimiz bir alan olarak tanzime çalışırken, bir üst yapı değerleri olarak bunlara yer vermez. Orası artık kendine has ilişki biçimleri, davranış kodları, ahlâk olarak etik ve hesap kitabın dünyasıdır. Her şey akılcılık temelinde ve akılcı ilkelere göre düzenlenmiştir. Özel alan duygunun/sevginin, kamusal alan ise aklın dünyasıdır. Antik dönemin polisini hatırlatır gibi aynı zamanda erkeğin de dünyasıdır. Fakat esas önemlisi, daha sonraları dünya ahalisinin de isteyerek veya istemeyerek benimseyeceği yeni bir “hayat tarzı”yla ortaya çıkmış olmasıdır.
Daha evvel de dediğimiz gibi modernliğin birçok kavramı gibi bu bölünmede yer almış unsurların hepsinin de hudutları gibi kendileri de belirsizdir ve içerik olarak da bir hayli müphemdir.
Bu modernliğin din kadar varoluşu, insanı ve hayatı ihata edemediğini de gösterir. Kamu kavramı zaten modernliğin icadıdır ancak yine bir icad olan toplumun soyut dünyası içinde varolabilmiş, bu yüzden de somut gibi görünse de aslında fazlasıyla soyuttur. Özel alanla mukayese edildiğinde bu soyutluk daha fazla belirginlik kazanır. Buna karşılık özel alan da onun bu soyutluğu karşısında elbette daha net ve somut bir vasfa sahiptir. Ailenin, Allah’ın mübarek kılıp kendine muhatap aldığı akrabalık bağının ve bunlarla ilgili ilişki biçimlerinin dünyasıdır. Ayrıca insanın kökeni aileye dayandığı için özel alan kamusaldan evvel gelir. Kamusalın asla ulaşamayacağı bir zenginliği üreterek içinde barındırır. İnsanın gelişimindeki en önemli rol ona aittir.
Yani bedenin alanıdır; bu yüzden de aynı zamanda görünürlüğün, teşhirin alanıdır. Kamusal alanın düzenleyicisi siyaset olduğu için, siyasetin görevi de soyutluğundan bahsettiğimiz bireyi beden olarak kamusal alanda düzenlemektir. Ulus-devlet bireyi zihin olarak mecbur ettiği eğitimle, beden olarak da kamusal alanda öngördüğü vatandaşlık kalıplarına döker. Teoriye göre insan kamusal alana çıktığında inancını özel alanda bırakır. Ya da eğer gidiyorsa ancak mabede taşıyabilir. Luther’in yapmış olduğu ruh ve beden ayrımı bu işi kolaylaştırmıştır, bunun neticesinde de ruh artık özel alana beden de kamusal alana ait kılınmıştır. Ruhun düzenlenmesi, manevi arzularının veya söz gelimi günah çıkarmak gibi ihtiyaçların giderilmesi de kiliseye bırakılmıştır. Ama bu da çok geçmeden kliniğe devredilir.
Özel bir toplum yapılanma ve örgütlenme biçiminin bir ayırımı mıdır kamusal alan – özel alan ayırımı?
Kesinlikle buna evet dememiz gerekiyor; zira bunlar “toplum” dediğimiz yeni bir beşeri dünyayla beraber söz konusu ediliyor. Dolayısıyla bu ayrımlar durup dururken ortaya çıkmış değil, toplum dediğimiz “cemaat-sonrası” yeni bir topluluk modeliyle beraber ortaya çıkıyor. Toplum, bu ayrımlar temel alınarak düşünülmüştür. Din temelli beraberlik biçimi olan cemaate karşı modern zihniyet, toplumu akılcı ilkelere dayalı yeni bir beraberlik biçimi olarak tasarlıyor. Bir taraftan da kilisenin cemaatine duyulan tepkiyi de ifade eder bu tasarım. Unutmayalım ki toplum dediğimiz bir insan kalabalığı değildir. Örneğini tarihte göremediğimiz türden bir topluluk biçimidir. Kiliseden dolayısıyla din ve metafizikten bağımsız bilgiye dayanan bir “hayat tarzı”, bunun içinde yaşanacağı bir topluluk biçimi kurma isteği, modern muhayyilenin toplum tasavvurunda önemli rol oynamıştır.
Öte yandan toplum, kişinin yani bu dönemin ve bu düzenin kurucu aktörü olan ”bireyin” “kendine yeterlilik” ilkesi esas alınarak kurulduğundan, bu ilke aynı zamanda sözünü ettiğimiz iyi bir hayatın ayırt edici en doğru yolu kabul edilmiştir. Ortak kabul bunun da ancak toplum dediğimiz oluşum içinde gerçekleşebileceğidir.
Sözünü ettiğimiz insanın kendine yeterliliği ilkesi kendi mantıksal neticesi olarak en başta din, ahlâk ve geleneğe dayanan bütün değerleri elemeye tâbi tutar. Bizzat insanın kendisi olarak her şeye yeterliyse o zaman bunlara neden ihtiyaç olsun ki? Ta ki bunun neticesi olarak da bizim herkesle birlikte paylaştığımız ve taşıdığımız utanma duygusunu da ortadan kaldırır.
Daha evvel de sözünü ettiğimiz gibi toplum, en başta siyasi ve sosyal dediğimiz ayrımlara dayanarak tasarlanıyor, özel alanla siyasal alan arasında ayırım koyulmasıyla bu defa din bütünüyle özel alana hapsedilmiştir. Dine biçilen yer başlangıçta rahatsızlık yaratmış ama mahremiyetin gizliliği şeklinde anlaşılmaya başlayınca kabullenilmesi kolaylaşıyor. Bunun yanında dinin özel alana tabii kılınması teorik düzeyde de olsa toplum dediğimiz beşeri yapıyı siyasal dediğimizin alanı haline getiriyor. Siyasal demek devletin sahibi olduğu alan demektir; toplum artık iktidara aittir ve onu düzenleyecek tek egemendir. Bu teoriye göre tabiî ki kanunları vardır ve içinde iktisat dediğimiz yeni bir faaliyet türünün cereyan ettiği yerdir. Kanunların olması demek aynı zamanda da din ve ahlâkî değerlerin toplumdan kovulması demektir.
Demek ki akılcı ilkeler ve değerler üzerine kurulmuştur, bu niteliğiyle akılcılığı temsil eden modern devletin nitelikleri de birbirlerini tamamlar ve bunları bir bütün haline getirir. Aldatıcı bir şekilde karşıtlık içinde görünseler de esasında birbirlerinin varoluş sebepleridir. Modern devlet sahip olduğu mevkiyi bu ayrımlar neticesinde elde etmiştir, kilisenin hiyerarşiyi esas alan cemaat ve onu yönetme biçiminin aksine, devlet bu mevkiden akılcı ilkelere göre toplumu eşitlik temelinde yönetme ideali taşır.
Ona göre hiyerarşiyi esas aldığından, kilise yönetimine eşitsizlik hâkimdi, bu da sınıfsallığa meşruiyet sağlamaktaydı. Buna karşılık toplum, metafizik bilgiyle değil nesnel bilgi ve bu bilginin sağladığı eşitlik idealinin taşıyıcısı olarak düşünülür. Fransız devriminin eşitlik iddiasına rağmen daha sonraları hayatın pratiğinde beklenmedik şekilde yeni tür bir hiyerarşi ve yeni sınıfların ortaya çıkması sadece devrimle değil, modern toplumla da ilgili beslenen umutları boşa çıkarmıştır.
‘Bize rağmen’ ama ‘bizim için’ bir alan gibi. Kamusal alan tasarlanan bir alan mı yoksa de-facto varolan birşey alan mıdır? Kamusal alanın egemeni kim?
Kamusal alan bilindiği gibi siyaset felsefesi ve sosyolojinin tanımıdır. Modernliğe ait birçok kavram gibi kamu-özel ayrımı da, öyle sayılmasına rağmen fazla açıklayıcı ve berrak sayılmaz. Modern zamanların icadı olan bu tür ayrımların üzerinde hassasiyet gösterilmeden kullanılması, kendi dünyamızı algılama ve anlama imkânlarını sınırlamakta ve yanlış yönlendirmelere sebep olmaktadır. Hâlbuki değişik insanî birliktelik modellerinden kaynaklanan kendilerine mahsus farklılıklar gösteren kamusal-özel vardır. Dolayısıyla değişik özel-kamusal tezahürler arasındaki ilişkileri tahlil etmek ve çözmek, modern sosyal teorinin yaptığı ayrımların zihnimiz üzerinde kurduğu hâkimiyeti kırma imkânı verebilir.
Şüphe yok ki “Hane” ile “Amme” gibi ayrımlar insanla birlikte eski bir tarihe sahip olsa da, bunlar modern zamanların ve tabiî ki modern teorinin dediği gibi ne özel ne de kamusal nitelikli ayırımlara denk düşer. Köken itibariyle bu ayrımlar toplumun ve modern devletin ortaya çıkışıyla anlam buluyor. Ama yine de Antik dönemin “Hane”yi bütünüyle topluluktan tecrit ederek kendi başına bir yer olarak ayırmasının modern düşünceye ilham verdiğini söyleyebiliriz.
Ancak çağdaş teorinin yaptığı ayırımlara rağmen söz gelimi bu iki alanı her zaman birbirine geçmiş, karışmış vaziyette buluruz. Dolayısıyla bunlar arasında teorinin varsaydığı gibi ayrım koymak bilhassa pratikte kolay olmadığı gibi mümkün de değildir. Bilhassa özel alan kendine has bir dille daima konuya giriş yapar. Ayrımlamaların yapılma sebebi “bireyi” korumak üzere başta toplumun ve devletin müdahaleci kuvvetine karşı bir hudut koymak içindir. Fakat unutmayalım ki bu ikisini sadece ayrı düşünmek değil, farklı niteliklere sahip olmak şeklinde düşünüp inşa etmek ve örgütlenmenin farklı yolları olduğu gibi farklı amaçları da olabilir.
Dinin düzenleyici kuvvetinin insan hayatından çekilmesi, eşzamanlı olarak ticari gelişmeler, kapitalizm ve endüstrileşmeyle beraber bu ayırımlar yerleşik hal almaya başlıyor. Daha ziyade hudut çizilen ev hayatı haricinde kalan mekân ve ilişkiler olarak kabul edilmiştir. Buradaki önemli rol Protestanlığındır. Protestanlığın kişisel ahlâkı ve duyguyu dindarlığın kaynağı olarak görmesi, dindar burjuvazinin bilhassa Hz. Meryem’den ilham alarak baktığı kadını ve kutsal saydığı aileyi, yeni oluşmakta olan kozmopolit “harice” karşı koruma isteği, onu bilhassa sivil toplum ve özel alanı koruma hususunda hassas kılmıştır.
Ancak burada önemli olan ama çözülemeyen bir mesele var; “mabed”in özele mi kamusala mı ait olduğu meselesi. Tabiî ki bunu Müslümanlar için de söz konusu etmemiz lazım. İslam değil ama eğer biz Müslümanlar bu ayrımları ve onlar üzerinde inşa olmuş toplum kavramını meşru kabul ediyorsak, bu durumda acaba cami nereye aittir; özele mi yoksa kamusala mı? Ama hemen kaydedelim ki öyle görünmüyor olsa da bu soru esasında sağlıklı bir soru değildir; zira Batı harici toplumlarda devlet zaten hem dinin hem özelin hem de kamusalın sahibi ve hâkimidir. Dolayısıyla bu durumda da sorumuz fazla önem taşımıyor demektir.
Öte yandan kamusal alanın oluşmasında sözünü ettiğimiz gibi Reformasyon, Protestanlık, endüstri devrimi olduğu kadar esas önemlisi de Rönesans natüralizminin rolüdür, bilhassa pozitivist bilgi düzeyinde. Ama bu aynı zamanda onun ideolojik bir inşa olduğunun üzerini örtmüştür. Bilhassa Müslüman entelektüellerin de bu husus gözlerinden her nedense kaçar. Umumi bir bakışın edindiği alışkanlık olarak bunun sebebi daha ziyade veri olarak alınan gerçeğin meşruiyetinin sorgulanmamasının bir neticesi kabul edilebilir. Toplum sivilleşme yolundaki bir insan topluluğu olarak kabul edilir, yani dini ve geleneksel bütün değerler, ilkeler, tutum ve davranışlardan arınması gerekir. Devletin başlıca görevi de mümkün olduğu kadar bunu yapmaktır. Zira sık sık ifade ettiğimiz gibi kamusal alanın sahibi devlettir. Devlet oranın düzenleyicisi ve yöneticisidir; yani kamusal alan toplumu sivilleştiren iktidarın mekânıdır.
Bu sebepten dolayı eğer İslam ve Müslümanlar cihetinden söylersek, modern kamusal alan Müslümanlar için daima çatışma ve uyuşmazlık üreten bir alan, yoğun bir gerilimin cereyan ettiği bir yer olma vasfı taşıdı. Müslümanların günümüzdeki dönüşümü nispeten bu gerilimi azaltmış durumda. Gerilimin diğer kutbundaki ve bundan yoğun şekilde etkilenen, İslam ahlâkının, adaletin ve mahremiyetin rahmi olan diyelim ki özel alan yani aile var. İslam değerleriyle düzenlenmiş özel alan, kendi dili içinde kamusallık ve siyasallık ile kendine mahsus bir ilişki taşır. Bu sebeple kendini onlardan soyutlayarak asla düşünemez ve var da kabul etmez. Bu şu demektir; her hâlükârda mahremiyet, kamusallık ve siyasallık İslam açısından birbirlerinden ayrıştırılarak kavramlaştırılamaz. İslam’ın topluluk, yani cemaat/millet telakkisinin temel kabulleri buna imkân vermez. Müslüman istese de vermez. Bir tesettür olarak değil, bir yaşam biçimi olarak mahremiyet, dinin/fıkhın konusu ve bir parçası olduğundan, kamusallığa ve siyasallığa kendini katmak ve onları düzenleyerek ifade etmek ister ama bugün düzenlenen durumundadır.
Bilhassa başörtüsü hadisesinde yaşadığımız gibi kamusal alan “nötr” değildir; bilhassa Müslümanların burayı ideolojisiz ya da ideolojiden bağımsız bir alan olarak düşünmekte olması büyük bir yanılgıdır. Müslümanlar oluşturmuş olsa bile bu gerçek değişmez. Zira oraya modern devletin pozitivist bilgisi hâkim ve geçerlidir. Denetçisi ve koruyucusu da dediğimiz gibi modern devlettir. Yani bizim ve cenahtan bazılarının sunduğu gibi orası “köy meydanı” değildir. İktidar mümkün olduğu kadar soyutlayarak orada gösterir kendini. Aldığı kararlarla insanları orada mahremiyetten arındırarak hem zihin olarak hem de davranış düzeyinde düzenler. Totaliter yönetim biçimlerinde aldığı kararlarla devlet bu işi doğrudan kendisi yapar. Ama demokratik toplumda bir düzenlemeler usulden olduğu için halka sorularak yapılır.
İslamî muhayyile, mefkûre açısından özel alan – kamusal alan ayırımını değerlendirmenizi rica etsem… Nereye denk düşer?
Mevcut düşünce kalıplarından sıyrılabilirsek, İslam’ın nasıl bir topluluk biçimi kurmak istediği üzerinde biraz tefekkür ettiğimizde, belki de buna biraz cesaret ettiğimizde, bu nitelikli ayrımların İslam’da olmadığını görmek zor olmaz. En başta da hakikat, adalet, mahremiyet, ahlâk, cemaat yanında bunların toplamı olan hayat, telakki, yaşama biçimine uygun düşmediği görülebilir.
Ama bunların hepsi de mahiyet olarak toplum dediğimizden farklıdır. İnsanlar arası ilişkiler toplumda akılcı kurallara göre düzenlenir ve seküler nitelikli değerler üzerinden işlevlerini sürdürür. Cemaat dediğimiz topluluk ise niteliksel bir farklılık taşır. İnsan ilişkileri dinin emir ve yasaklarını bildiren kural ve değerlere göre düzenlenir. Kuruluş ideolojisinden dolayı toplumun yüzü bu dünyaya, cemaatinki ise öbür dünyaya dönüktür.
Teorik düzlemde de olsa modern anlayışın hayat dediğimiz bütünlüğü dört ayrı küreye bölmesi ve bunları seküler bir ontoloji üzerine yerleştirmiş olması ve en başta İslamî hayatın ontolojik temelini kuran hakikat ve ondan neşet eden değerlerin dört ayrı kopartman arasında bölünmesi demektir. Tabiî ki bu bölüme kendisi ile beraber bu değerlere ait bir anlam bölünmesi de getirir. Yani hayat, özelde olduğumuzda özel, kamusalda olduğumuzda kamusalın yolu ve değerleri üzerinden anlaşılır, anlamlandırılır ve bunlara göre de amelde bulunulur.
Hâlbuki İslam dininin insanın yönetilmesini itikatla ilişkilendirmesi ya da iman ile amel arasında bir tutarlılık ve bütünlük araması, böyle bir ayrımın doğduğu neticeler ile uyuşmaz. Çağdaş Müslümanın bugün içine düştüğü tutarsızlıkta, yaşadığı ahlâkî aşınmada, ayrıca başkaları nezdinde uğradığı itibar kaybında, bu bölünmelerin getirdiği rollerin katkısı olamaz mı? İslam için iman ile amel nasıl ki ayrıştırılamaz bir bütünlükse amellerle inşa edilerek süreklilik kazandırılan hayat evreni de bunlardan ayrı düşünülemeyecek, ayrıştırılamaz bir bütünlüktür.
Bu yüzden evin harici olarak bakılan, bu şekilde kabul edilen kamusal alan dediğimiz yer İslam’a göre özel alandan ve mahremiyetten bağımsız değildir ve olmamalıdır. Buraya ancak özel ve mahremiyetin bir devamı olarak bakılabilir. Hemen söyleyeyim ki mahremiyet başörtüsü değildir, onun da içinde olduğu bir yaşam biçimidir. Yani en basitinden İslam insana tek ahlâk sunduğundan, bu hem özel hem kamusalda kurucu ve düzenleyici vasfıyla geçerli olacak demektir. Ya da buna Müslümanlara ait, merkezinde caminin olduğu caminin kamusallığı diyelim. Aksi halde birinden diğerine geçiş yaparken kimlik ve davranışın ikiye bölünmesi söz konusu olacağından, bu da bir kişilik kaybı ve amel tutarsızlığı yaratacaktır.
Modern kamusallık bir cihetten de insan zihninin içinde sekülerleştiği bir mekândır. Bu mekânın bilhassa “ahlâki akla” yönelik reddedici tavrı, onun sıkıca düzenlenmiş hudutlar içinde ferdî bir mesele olarak kalmasını istemesi, bilhassa bugün açık bir şekilde görüldüğü ve yaşandığı gibi, İslam’la arasındaki en yoğun çatışma alanlarından birini teşkil etmektedir. Hatta en önemlisidir. Ahlâk ne kadar tolerans gösterirse göstersin, modern kamusallık zaten ahlâkın maddi temelini tescil eden fıkıh/hukuka yapısal olarak bünyesinde asla yer veremez. Hâlbuki İslam ahlâkı da hukuktan ayrıştırılamaz. Dolayısıyla modern kamusallık bu haliyle esasında çoğulculuğa açık değildir, totaliterdir. İçinde barındırdığı farklılıklar ontolojiye tekabül etmez. Söz gelimi tesettüre yer verir, bu, onun ontolojisi üzerindeki bir yer veriştir, ama “İslam’a” asla!
Buradan bakıldığında modern kamusallığın çoğulcu olmadığı açıkça görülür. Temelde cereyan eden onun daima kendi tekil ontolojisine ve daima kendi tekil hukukunun geçerliliğine vurgu yapmasıdır. Aynı zamanda bu, modern kamusallığın bir egemenlik içerdiğine de işaret eder.
İslam böyle bir şeyi değil, kendi paradigması içinde çoğulculuğu hukuk temelinde ele alır ve anlamlandırır. Çoğulculuk tanımını kimliklendirerek bu şekilde yapar. Her inancı ve ona inanan insanı kendi hukuku üzerinden ele alır. Hâlbuki modern kamusallık, bütün inançlara kendi hukukunu dayatarak sorunlarını buna göre çözmek ister. Teşekkül döneminden itibaren, fakat kendi geçmişinden aldığı bir mirasın neticesi olarak da öngördüğü hukuk daima tekil bir nitelik taşımıştır. Bu yüzden de kendisine katılan her farklı inanç ve hayat tarzının asimile edici olmuştur. Farklılıklardan söz eder, farklılıkların özgürlüğünden bahseder ancak bu yanıltıcıdır, zira son tahlilde bütün farklılıkları rasyonel temelde bir araya toplar ya da toplanmalarına ister, bu da neticede her şeyin bir örnek haline gelmesidir. Ontolojik bir farklılığa asla tahammül edemez, bu onun ruhundan gelir.
Başörtüsü ya da sakal/cübbe ile kamusal alana katıldıklarından dolayı mutlu olan, bu yüzden de kendilerini aldatan Müslümanlar çok kısa bir zaman zarfında başta da zihnen nasıl asimile olduklarını bugün kendileri bile anlamakta zorluk çekiyor. Peki, modanın nesnesi haline gelen başörtüsü ve o sakalın dar kıyafetler içindeki temsili, Müslümanın modern kamusallıkla arasında olan gerilimi ve uyuşmazlığı ortadan kaldırdı mı, yoksa içini boşaltarak kendi egemenliğini mi ispat etti? Gerilim, Müslüman zihin sekülerleştiğinde ancak ortadan kalkar, sizce bu gerilimin önemsizleşmesi buna işaret etmiyor mu?
Zira insanın kendini anlama ve anlamlandırma ölçüleri ve yolu ile toplumsal/beşeri olanı anlama ve anlamlandırma yolu bir ve aynı olmadan Müslümanla kamusal alan ya da diyelim ki toplum arasında mesela bugünkü gibi, eğer bir gerilim varsa ortadan kalkması asla mümkün değildir.
Bunun her din, her dünya görüşü ya da her ideolojinin müntesibi için geçerli olduğunu söyleyebiliriz.
Dolayısıyla kamusal alanın tanzimi meselesi yanında ona yönelik eleştiriler de daima yoğun şekilde ahlâkı gündeme getirir ya da onun üzerinden yapılmıştır. Zira insanı iman ve amel ayrımına sokacak ve akideden uzaklaştıracak olan bu tehlikeyi ilk “gören” veya “fark” edilmesini sağlayan ahlâktır. Ahlâk, yaşayan ve yaşatan bir şeydir, insan ise çürüdüğünü fark etmeyen bir varlıktır. Ahlâkı olduğu gibi mahremiyeti de fertle hudutlandırmak mümkün değildir, bu yüzden ikisi de özel alana sığdırılamaz.
Özel alan için aradığımız, konuştuğumuz tüm ahlakî kurallar ‘kamu tüzel kişliği’ söz konusu olduğunda konuşamıyor oluşumuz doğal mıdır?
Kişisel ahlaksızlığımız bize de tüzelin ahlaksızlıkları (kişi kayırma, ihaleye fesad karıştırma vb..) kime… ?
Elbette ki tabiî değildir, nasıl olabilir ki? Adaletten bahsedenlerin iktidar ellerine geçtiğinde sustuklarına bakmayın. Bu tabiî olmadığı gibi adil de değildir; kabul edilebilir de değildir. Peki, niçin somut bir muhatap ortada görünmüyor. Dedik ki kamusal alanın hudutlarını belirlemek mümkün olmamaktadır, öyle görünmese de aslında fazlasıyla soyuttur. Sadece bu da değil, bir de burada kendini fazlasıyla soyutlamış, neredeyse görünmezlik kazanmış bir iktidar biçimiyle de karşı karşıyayız.
Hatırlamamız gerekir ki her soyutlama insanları güden örgütlenmeyi fiziki olmaktan çıkardığı gibi, hesap sorulacak sorumlu aktörü de belirsizleştirir ve ulaşılacak hedef olmaktan çıkarır. Bu sebeple burada da soyutlamanın tabiî neticesi olarak sorulara muhatap olacak bir aktör bulmak kolay değil, aktör bulunsa bile alınacak cevaplar da aynı nispette soyut olacaktır. Adaletin tecelli yolu bu değildir, onun için boşlukta kalıyor.
Bu yapısal bir meseledir, yani toplumu kuran paradigma ve toplumsal gerçekliğin inşası, mevkilendirilmesi ile ilgilidir. Toplumun ve onu yeniden üreten ilişkilerin soyut nitelikli olması; bir temele dayanmamızı ve bir geleceği değil şimdiyi esas almasıdır. Doğrusu merak ediyorum, iktidar, toplum ve toplumsal ilişkiler adalet üzerinden süreçlendirilseydi acaba bu kadar soyutlama mümkün olabilir miydi?
Bu kadar önemli bir mesele, kabul edelim ki Müslümanlar tarafından suskunlukla ve geçiştirilerek gelmektedir. Üstelik bu da bizi uzun zamandan beri “dilsiz şeytan” mevkiine yerleştirmiştir. Siyasete verilen öncelik, Müslümanın adalet idealini tüketip bitirmektedir. Yaşadığı ülkedeki yoksulların uğradığı haksızlıkların hesabını sormayı aklına getirmeyen Müslüman, bugün çok uzaklardaki yoksula götürdüğü yardımın edebiyatını yapabilmektedir. Bu bir çelişkidir; ama yardım edilmesin anlamına da gelmez.
Âdil olmak en başta ahlâki bir tepki şeklinde kendini gösterir; bu da İslam ahlâkının haksızlık olarak gördüğünün dile getirilmesi demektir. Sağlıklı bir toplumda haksızlık dile getirildiğinde arkasından bunun düzeltilmesi için adalet talebi gelir ya da gelmesi gerekir. Gelmiyorsa bu fert veya topluluk olarak bir iman zaafiyetini gösterir. Bugün hem durmadan şikâyet ettiğimiz, hem de aleni bir şekilde yaşadığımız budur, bu da bizi zalimlerden yapmaktadır. Kişisel bir haksızlık katlanılabilir bir şeydir ancak toplumsal zalimleşme olduğunda herkesin bunda payı olduğu için daima ödenecek ağır bir bedeli olmuştur.
Adaletin ertelenmesine tarihte ekseriya korku sebep olmuştur; iktidar/otoriteden duyulan korku. Toplumların muhtemelen en büyük zaafı; korku yüzünden güvenliği adalete tercih etmeleridir. Fakat adalet ertelendiğinde de hiç bir toplum yoktur ki çürümeden ayakta kalabilmiş olsun. Zira ertelemeyle beraber insan işlerliğini adalet temelinde sürdüren varlık düzeniyle görünmez biçimde çatışma içine girer. Bu da varlık âleminin aslında insanı dışlanması demektir.
Müslümanların günümüzde artık güvenliği maddi imkânlarda aramaya başlamış olması aynı zamanda yoğun şekilde kamusal alana katılmayı da beraberinde getiriyor; ama bu katılım nispetinde Müslümanın zihniyet dünyası da kamusal alana hâkim ilişkiler tarafından hızla sekülerleştirilmektedir. İslâm ahlâkı dönüşmekte “etik” halini almakta, bu da ahlâkın işlevinin kişiyle ve özel alanla sınırlanmakta olduğu anlamına geliyor.
Ahlâkın, birey ve çekirdek ailenin kendini refere edeceği özelleşmiş bir dinsel kültüre dönüşmesi, özel alan ile kamusal alanın birbirleri karşısında bağımsızlaşmaya başladığına işaret eder. En azından bu, zihindeki algı itibariyle böyledir. Bu, aile hayatında dini sorumluluk duyan, dine önem veren insanın dışarıda artık böyle bir sorumluluk hissetmediği anlamına gelir. Bugün biz Müslümanlar da özel yaşamı kendi bireyselliği ya da ailesi ile baş başa kalacağı bir araçsallığa indirgeyerek fazla sorun yapmadan kamusallığı kendi dünyamız olarak görebilmekteyiz; ne bir şikâyet, doğrusu ne de tedirginlik var.
Tarih bize gösteriyor ki insanlar/toplumlar ahlâkî kaygılarını önemsemediğinde, kaybetmeye başladığında bunlardan boşalan yeri ekseriya estetik kaygılarla doldurmaktalar. İnsanların bugün giyimine gösterdiği aşırı hassasiyet, yaşadıkları şehirleri ister çiçekler, ister grafitti isterse reklamlarla estetize etmeye çalışmaları; ışıklandırılmış fiziki yapıları derin bir huşu içinde seyretmeleri veya kapıldıkları vecd halini neden aynı nispette ahlâksızlık, adaletsizlik ve haksızlık karşısında göstermemektedirler.
Sorumluluğu kişilerin boynuna olmasına rağmen tüzelliğin özneyi flulaştıran ve işin sorumlusunu ve sorumluluğunu görünmez kılan bir boyutu söz konusu. Belki de İslâm’ın insanı muhatab alması ‘tüzel alanın belirsizliği’ ile ilgili.. mi? Ne dersiniz?
Süper markette nasıl ki ahlâkın israf, kanaat gibi ilkeleri unutulup işlevsiz kalabiliyorsa bu kadar yoğun şekilde kurumsallaşmış toplum biçimi ve bu kurumsallığın ön gördüğü karmaşık ilişkiler yumağı, en başta ahlâk ve adalet talebimizi belirsizleştirmekte ve bu arayışımızı neticesiz bırakmaktadır. Zira karşımıza insan değil en başta kurumsal bir soyutluk çıkmaktadır. Her ne kadar çağdaş dünya artık “özne”yi tanımlayamadığını söylese de aslında modern iktidar ve kamusallığın zuhur ettiği zamandan beri zaten özne sadece isim olarak vardı.
İslam’ın kamusal ve özel alanlar gibi modern bir ayrışmayı neden meşru bulmadığını, müşahhas olanın, sorumluluğun yani adalet ve hakkı yerde bırakmak istemeyişi olarak okuyabiliriz. Mümkünse aracısız halletmek. Zira kim ne derse desin, eğer modern iktidar ve yönetme biçimini kopya etmiyorsa, hiçbir Müslüman İslam’daki yönetim biçiminin bu nispette soyut bir kurumsallık inşa etmeye cevaz verdiğini söyleyemez. Adaletin başkalarına ulaştırılmasını kolaylaştırmıyor ve insanı sorumsuz hale getiriyorsa hiç bir kurumlaşma meşru sayılamaz. Ama modern kurumlaşmanın birey üzerine kurulmuş mantığı, insanı sorumluluğundan soyutlayıp görev anlamında belirsizleştirdiği gibi, ahlâksızlığının da üstünü örtüyor.
İslam, kurum ve kurumlaşmayı fazla seven bir din değildir. Yapısal olarak da Hristiyanlığın aksine kurumlaşma ve bürokrasiye de çok açık olduğu söylenemez. Bu yüzden bilhassa şahitlikten fazla bahseder. Kendine güvenilecek bir insan modeli inşa edeceğinden emin olduğu için kurumlaşma yanında her şeyi -istisnalar hariç- yazıyla kayıt altına almaktan da hoşlanmaz. Ama en sevdiği, insanı sorumluluk almaya ve şahitliğe çağırmaktır. Şahitlik, bir aktör olarak insanın esasında Allah’ın huzuruna çıkmasıdır ya da öne çıkarak kurumu ikinci mevkie düşürmesi ve önemsizleştirmesidir.
Unutmayalım ki modern toplum kurumsal ve bürokratik bir toplumdur. Zira meselelerini daima kurumsal yönden çözmeye çalışan bir toplum modelidir. Çağdaş bürokrasi ve insanı silikleştiren kurumsallaşmanın kökenlerini aslında kiliseye kadar götürebiliriz. İnsana güvenmediğinden ona ait bütün sorumlulukları kendi üzerine alan kilise, tarihin en kapsamlı kurumsal örgütlenmesini temsil eder. Doğumdan ölüme kadar her şeyi kayıt altına alan bürokratik bir tarafı da vardır. Her ne kadar bürokrasi, endüstrileşme ve kapitalizme bağlansa da bunu örnekleyen ve tarihsel olarak meşrulaştıran kilise olmuştur.
Biz de yani demek istiyorlar ki İslam’da, bürokrasi ve kurumsallaşmanın çok dar bir çerçevede kalmasını bazı aklı evveller bir eksiklik olarak görürler ama bu, toplumun örgütlenme biçimini dikkate almayan büyük bir yanılgıdır. İslam, kilise gibi kurumsal ve modernlik gibi bireysel olmadığından, Müslümanlara birçok meselede doğrudan veya dolaylı yollardan sorumluluk yükler. Taşıdıkları sorumluluğun bir neticesi olarak Müslümanlar da birçok meseleyi kendi başlarına ya da kendi dayanışmalarıyla çözmüşlerdir. Bununla ilgili birçok yol ve usul geçmişte ihdas edilmiştir. Bu, insanı göreve davet ederek onu birincil aktör olarak öne çıkarmak demektir. Kendilerini zeki addeden bugünkü Müslümanlar gibi eğer dünün Müslümanları yardım için kurumlar oluşturmadılarsa, yardım parasıyla maaşını ödeyecekleri bir bürokrasiyi meşru görmediklerindendi.
Kamusallık nasıl bir ‘dindarlık’ biçimi ve tecrübesi üretiyor?
Yaşadığımız hayat aslında bu sorunun cevabını bize veriyor. Günümüze hâkim değişim dinamiğinin hızlı cereyan etmesinin yıkıcılığı yanında bir faydası da dünle bugünü, doğru ile yanlışı hafızalardan silinmeden mukayese imkânı bulmamızı sağlamasıdır.
Ama bugün yaşadıklarımız yanında esas konuşmamız gereken geçmişte çözüm olarak düşündüklerimizin esasında çözümden çok bizi hesapta olmayan kulvarlara soktuğudur. Bilindiği gibi Müslüman kesim uzun zamandır bir ahlâk eksikliğinden bahseder. Kamusal alanla da ilgilidir ama bu daha ziyade iktisat ve siyasetle ilgili bir ahlâkilik meselesidir. Hayat pratiğinde olduğu gibi bir Müslümanın kendisinde de karşılığını bulamadığı için bu bahsediş biraz da Müslümanı bu yüzden gülünç duruma düşürmektedir. Zira bu, ahlâk tanımayan kapitalizm ve onun siyaseti ile Müslümanın karşılaşmasıdır. Müslümana göre çağdaş ticaret ve siyasetin ahlâktan yoksun olması haksızlık ve adaletsizlikler doğurmaktadır. Bunu söylerken daha başlangıçta kapitalizmin ticaretini ve modern siyaseti veri olarak aldığının farkında değildir. Hatta bugüne kadar bunları tahlil de etmiş değildir. Buna rağmen Müslüman bunlara ahlâki bir boyut katmak istemektedir, düşünebiliyor musunuz?
Hâlbuki
Zira bunlar zaten Hristiyan ahlâkının işini bitirerek ortaya çıkmışlardır. Hatta onlara göre şimdi sıra İslam’ınkini bitirmeye gelmiştir. Süreç de bugün nitekim o yönde cereyan ediyor. Burada iki şeyi birbirine karıştırıyoruz; biri modern iktisada ve siyasete eğer ahlâki bir boyut katmak bir şeyse; unutmamak lazım ki ahlâk temelli bir iktisat ve siyaset kurma ise bambaşka bir şeydir. İkisi arasında mahiyet farkı var.
Şimdi derinlerde olduğunu söylediğimiz meselenin başka bir vechesine gelebiliriz. Hatırlamak lazım ki modern toplumun kuruluş mantığı, Müslümanların gözünden kaçsa da, kendine has bir niteliğe sahiptir. İnkâr edilemeyecek şekilde artık biz de bu gün böyle bir toplumun dünyasında yaşıyoruz. Toplum dediğimiz bu yapı bildiğimiz anlamda bir insan topluluğu değildir, bu toplum en başta yaşamla üretimi kutsal bir faaliyete dönüştürmüş ve onunla da kendini özdeşleştirmiştir.
Dinî ibadetin yerine iktisadi faaliyeti, kişisel yönetimin yerine de demokratik dediği mantık üzerinden “hiç kimsenin yönetimi”ni getirmiştir. Toplum, doğuşundan itibaren bu sebeple dinin anlamını aşındırma ve yutma eğiliminde olmuştur. Modern zihniyetin ahlâk ve mahremiyeti bu kadar çok yönden ve bu kadar yoğun şekilde aşağılaması buna dayanır. Dolayısıyla bir ilk tecrübe olarak Hristiyan dini ve mahremiyet saf dışı bırakılmıştır.
Bize gelince, bütün dünya ahalisinin bir zamandan beri yaşamakta olduğu gibi, biz de bu hikâyeyi zamansal bir gecikmeyle ama derinlikli bir şekilde yaşıyoruz. Bu hadise ve yarattığı süreçler başta Batı sonra da geri kalan bütün insanları kökten bir değişime uğratmakta. İslam cihetinden olumsuz bir istikamete sahip bu değişim karşısında Müslümanların değişmeyeceğine dair elimizde acaba bir delil var mı? Hatta bugün söz birliği yapmış gibi değişim dediğimiz, heyecanla katılmaya çalıştığımız bu sürece şu ya da bu şekilde ayak uydurmaktan başka nedir ki?
İktisat artık hayatın tek anlamı ve amacı; Müslümanlar da bunun doğru olduğuna inanmış halde değiller midir? İslam katalizör yapılarak, yaşamla üretimin kutsal bir faaliyete dönüştürüldüğüne şahit olmuyor muyuz? Gündelik hayatta helal artık “faizsizlik” üzerinden tanımlanmıyor mu? Her şey dinîleştirilirken dinî ibadetlerin yerini de iktisadi faaliyet almıyor mu? Yüksek sesle okunan ezanların gölgesi altında “çalışma dini”ne intisap etmediğimiz söylenebilir mi? Kapitalizmin borsadaki çanının zangoçluğunu, verdikleri fetvalarla sözüm ona fakihler yapmıyor mu?
Günümüz Müslümanlarını motive eden artık inandığı din değil, her şeyden çok maddi gerçeklerdir. Bu ise yeni bir din anlayışını ve yeni bir dindarlığı beraberinde getiriyor. Bu yeni ibadet biçiminin kavramları iktisat, büyüme, millî gelir, kâr ortaklığı, katılım bankacılığıdır. Dünün Müslümanı bütün kuvvetini bu dünyanın dışında kalmaya harcamıştı, bugünün Müslümanları da bütün kuvvetlerini bu dünyaya katılmak için harcamaktalar. Küresel kuvvetler ve onların politik talepleri, Müslümanların bu dünyanın içine çekilmelerini istemekte, İslam’ın itirazı başka türlü sessizleştirilemeyecektir. Meğer bizler de buna dünden razıymışız.
Zira burada gözden kaçan bir ayrıntı var; Müslüman, dinime sahip çıkıyorum, derken esasında dinini her defasında bu iktisadi hayatın yarattığı gerçeklere göre yaptığı yorumların neticesinde ortaya çıkan dine sahip çıkmaktadır. Ama yorum, yorumlayarak sahip çıktığı din, kendisinin istediği bir dindir daha evvelki din/anlayışı değildir. Bu, dindarlığın yeni biçimidir; devamlı mevcuda uyarlanan, ona meşruiyet veren bir dindarlık. Bu dindarlık Cumalara, Kandillere ve başörtüsüne sıkıştırılan bir görünürlüğü temsil ediyor.
Müslüman bir yapılanmayı yeniden kuracak dil açısından ‘kamusal alan- özel alan’ ayırımını değerlendirmenizi rica edicem. Ve müslümanların toplumsal yapılanması açısından daha ziyade üzerinde durmaları gereken dil nasıl olmalı?
Meseleye daha özgür bir zihinle bakabilmemiz için evvela sözünü ettiğimiz bu ayırımlar üzerinden biçilmiş elbiseyi giydirilmiş zihinlerimizden çıkarmayı denemeliyiz. Elbette ki bu hiç kolay iş değil. Evvela bu türden ayrımların İslam’ın sosyal dünyasında karşılıklarının olmadığını kabul edelim. Bunu da en başta bugün içinde yaşadığımız özel ve kamusal alanlardan edinmiş bir dille değil, başarabilirsek bu ayırımların kategorilerini zihinlerden silelim veya değersizleştirelim. Sonra da bunları aşmamıza imkân veren bir dili inşa ettikten sonra bir girişimde bulunabiliriz.
Aksi halde İslam derken; özel alan dediğimiz başta burjuva sınıfının, kapitalizmin, toplum felsefesiyle sosyolojinin dili ve dünyası, özetle kavram ve kalıpları içinde hapsolduğumuzun farkına bile varmayız. Zaten özel alanla birbirlerinin meşruiyetini besleyen kamusal alan içinde bugün hapis değil miyiz? Kabul edelim ki bu işe girişmenin başlangıç yerinde de bitiş yerinde de fıkıh vardır ve bu iş ancak fıkhın diliyle çözüme kavuşturulabilir.
Ne var ki bugün fıkıh dendiğinde bunun İslam’ın “sosyal dini” olduğunu unutarak, birçok ağız “geleneksel fıkıh” diyerek dolaylı yoldan bu işin aslında artık fıkıhla olmayacağına bilerek veya bilmeyerek açıktan olmasa bile, imada bulunmaktadır. Görünüşte bu, fıkhın sanki geçmişte yapılmış yorumlarına bir itiraz gibi görünse de, esasında bu, karşılaştığımız meseleyi örtme hadisesidir. Kendini fazla açığa vurmasa da nihayette bu bakışın ya da meseleyi kavrayışın bizi götüreceği yer; bizzat İslam fıkhının reddi ya da inkârıdır. Ya da çağdaş dünyada işlevinin kalmadığıdır.
“Geleneksel fıkıh” diyenler “İslam’ın yorumunu” değil ya da İslam’ın söylediklerini değil, istedikleri yorumu alabilmek için İslam’ı yoğun bir soru bombardımanına tutmaktadır. Fakat buna karşılık İslam’ı yorumlamalarına sebep teşkil eden ya da İslam’ı onlara yorumlatan “sosyal gerçekliği” tahlil etmek, ona nüfuz etmek ve tanımlamaktan aciz durumdadırlar. Kur’an, egemen olması gerekirken burada gerçeklik Kur’an’a egemen olan bir mevkie yerleştirilmektedir.
Kabul edelim ki bir zamandan beri çok kuvvetli bir paradigma bizim vahiy, din, Allah, insan, tabiat, cemaat ve bilgiyle alakalı kavrayış ve düşüncelerimizi değiştirmekte/dönüştürmektedir. Bugün geleneksel şeklinde nitelendirilen fıkıh anlayışıyla ortaya çıkan gerilim ve onun istenmeyişinin kökeninde sadece geçmişe ait olması değildir. Bu konuşulup tartışılabilecek bir husustur. Asıl önemlisi başta kamusal olmak üzere modern hayatın öngördüğü sosyal/insani ilişkilerin inşa ettiği toplumsal bağlamdan en başta da nitelik olarak farklı olan bağlam ve ilişkiler dünyasını fıkhın kurmak istemesidir. Bu aynı zamanda sosyal gerçekliğin de farklı bir inşası demektir.
Fıkıh sadece hüküm çıkarmak ya da kurallar/hükümler bütünlüğü olarak görülemez ve bu çerçeve içinde de ele alınamaz. Fıkıh, kelam olmadan “kendi başına” günümüz dünyasını olduğu kadar, onun arkasında yatan kendine has muazzam derinliğe sahip hayat felsefesini de yeteri kadar yorumlayıp anlamlandıramayacağı için, bir tarafıyla bu da eksik kalacaktır. Yaşayan hayatı kurmak istediği kendi bağlam ve idealleri doğrultusunda düzenleyen kurucu bir kuvvet olabilmesi için, geleneksel anlayışta da görüldüğü gibi kelama ihtiyaç vardır. Bugün içinde yaşadığımız veya karşı karşıya bulunduğumuz sahte sosyal gerçekliğin büyüsünün bozulması; fıkhın da işinin kolaylaşması, düşündüklerini çekinmeden söyleyebilmesi için bu gerçekliği inşa eden sosyal/siyasal felsefenin kabulleri/varsayımlarıyla hesaplaşmasına imkân verecek bir kelama acilen ihtiyacımız vardır.
Söz gelimi özel alan, yani evimizin kapısının devamı sayacağımız yeri düzenleyebilmek için bu alanı kurmak ya da dayandırıldığı felsefi kabullerle hesaplaşmak ve yeni ilkeler temelinde yeniden kurabilmek ancak kelam ilminin imkânlarıyla olabilir. Varoluşun, siyasetin, ortak hayatın, adalet, hak ve özgürlüğün hükümlerini/kurallarını fıkhın öngördüğü bağlamaların ruh verdiği anlamlarla birlikte düşünmek zorundayız. Fıkhın değer, hüküm ve ilkeleri ile bizzat kendine ait sosyal bağlamları, ilişkiler dünyasını İslam’ın muradına uygun şekilde inşa edebilmek, kelamın da anlamlandırma ve tahlil mantığının imkânları ile mümkündür.
Sosyoloji veya politik felsefenin dili değil, fıkıh Müslümanlar için “sosyal olan” dediğimizin dilidir. Başka türlü söylersek; fıkıh sadece hayatı, insan ilişkilerini değil, aynı zamanda bilindiği gibi ibadeti de düzenler, bu yüzden bize “dini olan”, “sosyal olan” ve “siyaseti olan”ın asla bölünemeyeceğini söyler. Yani kendine mahsus bağlamları ve anlamlandırma biçimi içinde dinin/İslam’ın “sosyal” dediğinin dilidir. Topluluk ve topluluğu inşa eden insan ilişkilerini düzenleyicisi ve anlamlandırıcısıdır.
Topluluk şeklinde oluşturduğu yapılara “cemaat” demektedir; birliktelik biçimi olarak cemaat gibi yapıları ve bu yapıların meydana gelmesinde kurucu rolü olan beşerî/insanî ilişkilerin içeriğine kendi gelerek, yani ahirete dair tasavvurunu/tasarımını katarak tanzim eder. Beşeri varoluşu kendi idealleri, değerleri ve mantığı üzerinden böylece uyumlu bir beraberliğe dönüştürür. Ama bunu tamamlayıcı “parçaları” olan ahlâk ve kelamla birlikte yapar. Diğer bir ifadeyle esasında onlarla bir bütünlük içinde hayatın kurucu faaliyetini sürdürür.
Yazar
İlgili Yazılar
Fıkıhta İçtihadın Yeri ve Önemi Üzerine Özgür Kavak ve Sadık Kılıç ile Soruşturma
Çağdaş dönemin en önemli meydan okuması ise kanaatimce, Müslüman kimliğinin muhafazası ile evrensel değerlere entegrasyon arasındaki dengenin nasıl sağlanacağı meselesidir. Bu, yalnızca teorik bir tartışma değil, aynı zamanda Müslüman toplumların geleceğini şekillendirecek temel bir tercih sorunudur.
Soruşturma
İnsan, kelimeler ve kavramlarla konuşur ve düşünür. Hele İlahi Vahyin okuyucusu ve mü’mini ise bu sahadaki hassasiyetini, kendisiyle konuşan Rabbinin kelimelerine, hususi bir itina göstererek yapar. Ben, okuryazarlık hayatım boyunca, daima İlahi Kelam’ı, bana hitap ederken kullandığı dil, kelime ve kavramlar üzerinden anlamaya ve anlamlandırmaya çalıştım bütün eşya ve hadiseleri. ‘Din’ dediğim zaman, birileri gibi sadece Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam’ı anlamam.
Soruşturma Vahdettin Işık
Hayatı ve varlığı kategorik ayırımlara tabi tutma meselesinin bizim ülkemizdeki tarihi yaklaşık yüzyıl öncesine dayanıyor. Avrupa’da ise çok daha eskilere… Tanrının hakkı ve Sezar’ın hakkı diye iki ayrı varlık düzleminden bahsedildiğini biliyoruz. Yani dini ve dünyevi olan diye iki farklı varlık düzlemi. Bu anlayışta dini alanı kilise, dünyevi alanı ise devlet tanzim eder. Bu iki otoritenin hangisinin alanında bulunuyorsanız onun iktidarına tabi olursunuz, onun belirlediği gibi düşünmeniz, inanmanız ve davranmanız beklenir.
Soruşturma
FERHAT KOÇ Yasin Ağırbaş, Uludağ Üniv. PDR mezunu, Psikolojik Danışman Yardımlaşma denince aklınıza ne geliyor? Yardımı ve yardımlaşmayı ne kadar somut veya ne kadar soyut algılıyorsunuz? Yardım neyden, nereden ve nereye yapılır? Yardım denilince aklıma, kişinin veya bir topluluğun elindekini, gönlündekini bir başka kişi ya da kişilerle paylaşması geliyor. Sanırım gönlündeki derken neyi kastettiğimi biraz …
Soruşturma
Oruç Allah’a teslimiyetin bir şiarı. Kulun kendini arındırması… Vakitleri belli bir ibadet… Hikmetini ve faydası üzerinde düşünülecek olursa hem bireysel hem toplumsal bir çok faydayı muhtevi. Kimilerine göre şenlik, kimilerine göre sadece açlık, kimlerine göreyse susuzluk… İnsanların çoğunun susuzluğundan açlığından bahsetmesi de ilgin. Zira bu oruç. Doğasında açlık, susuzluk, biraz yoksunluk biraz yorgunluk var. Arınma …