Kredi kartları, alışveriş merkezleri, tüketici kredileri… Son dönemler iyiden iyiye toplumun birer parçası haline gelmiş durumda. Tüketimin kışkırtıldığı, insanların zaaflarının tahrik edildiği, emeğin ve kazancın sömürüldüğü bir dünyada yaşıyoruz artık. Acaba Müslümanlar tüketim çılgınlığının neresindeler? İhtiyacımızdan fazlasını tüketmek zorunda mıyız? Dinler ve ideolojiler “tüketim” olgusundan nasıl etkileniyorlar? Diğer bir ifadeyle dinler ve ideolojiler “Tüketim Toplumu” denilen olgunun önünde birer engel olarak mı duruyor yoksa tüketim çılgınlığını tetikleyen ve besleyen birer nesneye mi dönüşmüşler? Zekât, sadaka, karz-ı hasen, israf, tutumlu olmak… gibi kavramlar içinde yaşadığımız tüketim çılgınlığının önünde birer engel olarak etkili mi? Değilse bunun sebepleri neler? Genç kardeşlerimizle gerçekleştirdiğimiz soruşturmada bütün bu sorulara cevap aradık.
MERVE ÇİL
Rümeysa Nur Tetik, İstanbul Üniversitesi, Psikoloji
Merve Çil: İnternet, TV, reklam sektörü, popüler kültür ve moda gibi Baudrillard’ın deyimiyle baştan çıkarıcı etmenlerin varlığı tüketimi nasıl etkiliyor?
Rümeysa Nur Tetik: Modern ekonomik teori, ekonomik etkinliği canlandırmak için üretilenin tüketilmesini, müdahale olmadan toplumun kendi dinamiklerinin sağlayacağını söylüyor. Bu etmenlerin de üretileni hızlı bir şekilde tüketmeye fayda sağladığı çok açık. Görünür bir el, müdahale etmeden sistemin yararına nasıl müdahil oluruz‘un cevabı da aynı zamanda. Sistemin en iyi şekilde işlemesi için sanki ellerinde megafonla ‘tüketim makinesi ayağınıza geldi’ sloganıyla bütün mahalleleri dolaşıyor gibiler. Psikolojiden bir terimle ifade edersek, bizim yerimize oluşturulmuş kısayollar (heuristik) bu unsurlar. Yani zihnimizde bir bilgiye ilişkin benzer örnekler ve çağrışımlar ne derece fazlalaşırsa o bilgiye ilişkin sağduyu oluşuyor. Popüler kültür, reklamlar vs. ile uyarı bombardımanına maruz kalıyoruz. Dolayısıyla oluşturduğumuz sağduyu dayatılmış bir sağduyu oluyor aslında. Cebren de olsa maruz kaldığımız bu uyaranlar tüketirken başvuracağımız ilk kaynaklar oluyor.
Kredi kartlarının ve taksitli alışveriş imkânlarının, ihtiyaçların temininin tek elden yapılabildiği mekânların (AVM, süpermarket vs) tüketime etkileri ve Müslümanların bu alışkanlıkları edinme konusundaki duruşları sizce nelerdir?
Çabuk ve kolay tüketim için etkili yöntemler elbet. Kapitalist öğreti temelini attıktan sonra teoride kalmamış. Getirdiği yöntem önerileriyle kendini sağlamlaştırmış ve zenginleştirmiş. Kapitalizmin ahlâkiliğini hariç tutarak konuşursak, güncel olanı yakalayabilmesi ve kesintisiz bir dinamizm içermesiyle insanlarda hak ettiği şekilde somut karşılığını bulmuş. Müslümanlar olarak bu konuda nerede durduğunu bilme sinirlerimiz felce uğramış da edindiğimiz bu alışkanlıkların niteliğini hissedemiyoruz gibi sanki. Söz gelimi dindar bir Müslümanın düşünme süreçlerine yakından bakarsak, mahallesine yeni açılan AVM hakkındaki yorumu, refleksif olarak kendisine olan faydalarını sıralamak olabiliyor. Farklı ihtiyaçlarını, tek bir yerde, yorulmadan ve daha kısa sürede karşılamayı zamandan ve enerjiden tasarruf olarak görüyor ama tasarruf ettiği zaman ve enerjiyi infak etme konusunda tıkanıyor. Dini algılama şekli kredi kartıyla alışveriş yapmak için hap şeklinde fetva aratıyor. Fetvayı aldıktan sonra ise ebeveyninden abur cubur yeme izni koparmış bir çocuk gibi doğruluğunu yanlışlığını vicdanına danışmadan rahat bir şekilde tüketiyor. Başka deyişle Müslümanca yaşama elbisesine ‘caizdir fetvası alınmış kapitalist uygulama’ aksesuar olarak takılırken, güzel mi çirkin mi durdu diye bakılmıyor. Bir yanda dini yaşayışımız diğer yanda içinde yaşadığımız kapitalist toplum gerilim hattı oluşturuyor. Bu gerilimin üstesinden, kapitalist eylemlere uygun dini düşünce üretilerek geliniyor.
Yaşadığımız çağda tüketim sadece metalar üzerinden yapılmıyor; dinler, ideolojiler ve bilgi de tüketiliyor diyebilir miyiz? Meseleye fizik ve metafizik iki boyuttan da bakarsak, Müslümanlar bu tüketim çılgınlığına ne kadar dâhiller?
Dini yaşarken, onu kutsal alana hapsetmememiz gerektiğini, her alanda Müslümanca yaşamak gerektiğini, ekonomide, siyasette dinamik çözümlerle var olmak gerektiğini bilir, söyleriz. Bir din gibi yaşanan kapitalist ideolojide de tüketim ahlâkı bir alana hapsedilmemiş, bütün alanlara nüfuz edebilmiş. Anlam ağını küresel çapta örmüş. Yaşadığımız çağ itibariyle bizler kendimizi bu anlam ağının içine doğmuş bulduk. Aşina olduğumuz kavramlar, tüketim alışkanlıklarımızla dev bir kapitalizm fanusunun içinde gibiyiz. Bu fanusun içinde kendimizi aşina olduğumuz anlam ağından tecrit ederek yaşamak çok zor belki ama Heidegger’ın kavramını kullanırsak, bu anlam kuşatmasının içinde ‘otantik kişilik’ olmayı başarmamız gerek. Yaptığımız eylemleri muhakeme ederek doğruluğunu yanlışlığını tartmak, eğer doğru değilse bundan rahatsız olmak, herkesin alışageldiği eylemi bilinçli olarak reddedebilmek kastettiğim. Bunu devamlı olarak yapabilmek ise insana rahatsızlık veren, endişesini artıran bir durum. Müslümanların da tüketim çılgınlığına dâhil olması, bu acıya tahammül etme kapasitesinin olmamasından kaynaklanıyor sanırım. Uyum sağlıyor; bu da hissizleşmesini ve acıyı azaltmasını sağlıyor.
Tüketimin ihtiyaçtan ziyade arzu ve isteğe yöneldiği bir dönemde, Müslümanlar arzu ve isteklerini nasıl yönlendirmelidir? Ve ihtiyaçtan fazla tüketimden nasıl kaçınılabilir?
Gelir seviyesi arttıkça istekler ihtiyaç olarak meşrulaştırılıyor. Tüketime giden yoldaki sebepler birer iyi niyet taşına dönüşüyor ki satın alabilelim. Bir eşyayı satın alma sebebimizi kendimize açıklarken, fayda ve konforu ön plana çıkaran sebepler sıraladığımızın farkında olmamız önemli. Kaçınmak için içsel bir motivasyonumuzun olması gerekir. Neden kaçınmam gerekir, sorusuna iyi bir cevabımızın olması şart. Ancak Müslüman olarak israftan kaçınmanın önemini iyi şekilde kavrar ve temellendirirsek, ihtiyaç fazlası tüketime yönelirken hazzı ertelemek için gerekli motivasyonu sağlayabiliriz.
Küresel sermayenin liberal serbest piyasa şartlarını küreselleştirmek için özellikle gelişmekte olan ülkelere baskılar kurduğu dönemlerde Türkiye de bundan nasibini aldı. Peki, sizce Türkiye Müslümanları, bu sürecin akabinde mevcut siyasi iktidarın da etkisiyle bu hikâyede nasıl bir rol aldılar, nasıl bir değişim yaşadılar?
Refah seviyesi yükselince lüks tüketim arttı. Satın alınanın en iyisi olması için kıyasıya bir yarış olduğu aşikâr. Gelişmiş ülkelerdeki gibi tam refah sağlanamadığı için henüz tüketimde doygunluk oluşmuş değil. Dini hassasiyetleri ile önerilen\dayatılan serbest piyasa arasında kalan Müslümanlar, oluşan gerilimi azaltıp yeniden homeastazı (dengeyi) sağlamak için değişen iktisadi davranışlarına bireysel gerekçeler sundular. Önceden daha yüksek dini duygularla motivasyon sağlayarak faizden uzak duran bir Müslüman, şimdi kredi çekerken ‘çekmeyen mi kaldı ya da yoksa nasıl ev alacağız’ diye gerekçeler sunabilir hale geldi. Müslüman benliği olumlamak için iktisadi davranışın özündeki kötülük görmezden gelinmeye, yadırganmamaya başlandı.
Son olarak, İslam’ın karz-ı hasen, sadaka, zekât, faizsiz iktisat ve israftan kaçınma gibi teklifleri tüketim çılgınlığı karşısında ne derece etkili?
Bana göre dini ne olarak anladığımızla ilgili bu durum. Yaşadığımız çevredeki hâkim kültür, din anlayışımızı da şekillendiriyor. Bunu söylemlerimizde çok net sezebiliriz. Söz gelimi halk arasında ‘dini bütün insan’ tariflemesinin; namazında, abdestinde, orucunu hiç kaçırmaz gibi laflarla bireysel ibadetler üzerinden yapıldığını duyarız. İslam’ın ekonomik ve sosyal hayata bakan yönüne ilişkin repertuarımızın kısıtlı olması, ‘dini bütün kişi’ algımızı da kısıtlı kılmış. İsmet Özel; hak yemek, sol elle yemek kadar dikkat çekmedi bu ülkede diyor. Çünkü sahip olmadığımız bir repertuarın davranışlarını sergilemekte zorlanıyoruz. Helal olanı israf etmek, haram olan içkiyi içmek kadar vicdanımızı rahatsız etmiyor mesela. Ya da bir yerde yemek yerken, israf etmemeyi, mideyi tıka basa doldurarak çöpe atılmasını engellemek olarak görürken; infak etmesi gereken fazlalığın da midesinde olduğunu görmezden geliyor. Çarpık bir algı var yani. Bu teklifleri etkili kılmak için de dinle alakalı repertuarımızı genişletmemiz ve yeni nesillere bunu aktarmamız gerek ki bu teklifler etkili olabilsin.
HALUK POLAT
Ömer Ayhan, Adıyaman Üniv. İşletme mezunu, AÖF İlahiyat öğrencisi
Haluk Polat:İnternet, TV, reklam sektörü, popüler kültür ve moda gibi Baudrillard’ın deyimiyle “baştan çıkarıcı” etmenlerin varlığı sizce tüketimi nasıl etkiliyor?
Ömer Ayhan: Kapitalizm, gerek epistemoljik ve ontolojik bağlamda gerekse de ahlâkî prensipler bağlamında, İslam’ın değer yargılarıyla temelde uyuşmayan bir sistemin adı olagelmiştir. Bireyselliği ön planda tutan Kapitalizme bir antitez olarak İslam, paylaşmayı ve toplumsal sorunlara eğilmeyi öngörür. Kapitalizmin sınırsız ihtiyaç ve hazların tatmini anlayışına karşın, İslam ihtiyaçtan fazlasını paylaşmayı önerirken, mal biriktirmekten insanları men eder ve hazza değil hayra davet eder. Kapitalizmin ortaya koyduğu ‘Tüketim Kültürü’nün en önemli tebliğ araçları sizin de ifade ettiğiniz gibi İnternet, TV, Reklam Sektörü, Popüler Kültür, Moda vb. etmenlerdir. Kendisini konjonktürel bir şekilde pazarlayan Tüketim Kültürü, zamanın dilini kullanan hatta bu dili yeniden kendi içinde üreten bir yapıya sahiptir. Bireyselliği, konforizmi, metayı, markayı telkin ederek yoğun bir reklam bombardımanına maruz bırakılmaktayız. Son zamanlarda cep telefonları, çok yoğun bir şekilde kullanılan sosyal medya ağları, tüketimi tetikleyen yığınlarca bilinçaltı ve bilinç üstü mesajlar ile dolu. İnsanlar sürekli bazı marka ve ürünlerin teşhirine maruz kalınca bir müddet sonra farkında olmadan kendisini marka tutkusu içerisinde bulabiliyor. Ya da ihtiyacı olmadığı halde aşırı reklamına maruz kaldığı bir ürünü istemsizce alırken… Bu durumdan kurtulmanın sanırım en etkili yolu bu alanlardan ve empozisyonlarından olabildiğince uzak kalabilmektir ki bu durum zor olabilir hatta bazıları için imkânsız (!) ama en azından kontrollü bir kullanım sağlanabilir.
Kredi kartlarının ve taksitli alışveriş imkânlarının, ihtiyaçların temininin tek elden yapılabildiği mekânların (AVM, süpermarket vs) tüketime etkileri ve Müslümanların bu alışkanlıkları edinme konusundaki duruşları sizce nelerdir?
Tüketim kültüründe yapabileceğiniz en kolay ve başat iş tüketmektir, bunun için her türlü fırsat ayağımıza kadar getirilmiştir, bize sadece seçmek ve tüketmek kalıyor.
Neleri mi tüketiyoruz, bu olayı klasik bir AVM alışverişi üzerinden okuyabiliriz. Evvela bunca AVM arasında markası, fiyatı, kalitesi, prestiji gibi etmenler zihinde analiz edilerek tüketime başlanacak ürün için mekân tercih ediyor ve böylece tüketimin ilk evresi olan zihinsel tüketimi gerçekleştiriyoruz. Madem AVM’ye gidiyoruz, modayı takip eden insanların olması kaçınılmaz, o zaman ortamın rengine göre modaya uygun giyinip hazırlanmak gerek, zamanın bir kısmını da bu evrede tüketiyoruz. AVM’ye gidiyoruz, o halde taksi çağırmamız gerekecek, belki biraz daha hesaplı olsun istersek daha uygun olan toplu taşıma tercih edilebilir. AVM’de almak istediğimiz ürünü ararken, almayı düşünmediğimiz ama ileride alma ihtimalini düşünerek kendimizi incelerken bulduğumuz bir çok vitrin olacaktır. Ayrıca markalar, yaptıkları indirim kampanyaları ile sonra fiyatı yükselir kaygısıyla da tüketimi tetikliyor. Ama zaten zihnimizin bir tarafı bu durumu kanıksamış haldedir. Akşama kadar AVM içerisinde o dükkân senin bu kampanya benim, her markayı tek tek ziyaret etmeyi görev addedip geziyor ve ödemeyi hiç dert etmiyoruz çünkü peşin fiyatına on iki taksit ile alıyoruz zira on iki taksit olunca bedavadan biraz pahalı olmuş oluyor! Acıktınız mı? Dert değil, böylesi bir kültürü oluşturanlar midenizi de düşünmeyi ihmal etmemiştir. AVM’lerin en üst katlarında dilediğinizi dilediğiniz gibi yiyip içebilirsiniz. Nihayet gece karanlığı çökmüştür, tüketim çılgınlığı sürsün ister tüketici ama kurallar el vermez, kapanmak için hazırlanır AVM sakinleri. Gece dönmek için çıkıldığında vitrinde gördükten sonra belki de bir daha görmeyeceği ürünler ile dolu, taşımakta bazen zorlandığı bir sürü mağazanın çantası ile evin yolunu tutuyoruz.
İfade ederken dahi sıkıldığım bu manzaraya hepiniz, hepimiz şahidiz, gidip gezerseniz AVM’leri, alışveriş yapmaktan mutlu olan, dünya namına hiçbir ideali olmayan bir yığın bulacaksınız. Evinde iki yumurta kırmayı beceremeyen gelin adayları, bir çivi çakamayan, iş becerisine güvenip iki koyun emanet edemeyeceğiniz gençleri göreceksiniz. Bu gençler bizim gençlerimiz ve dünya hiç olmadığı kadar ihtiyaç duyuyor iyi insanlara, bu iyi insanlar tüketiyorlar, tükeniyorlar AVM köşelerinde. Ellerinden tutup hepsine, yeryüzüne iyilik hâkim oluncaya kadar bir iyilik ideali kazandırmamız gerekiyor. Sokaktaki köpeğe acıyan, yarım hurma ile de olsa kendini ateşten korumayı şiar edinen, evsizlerin derdi ile uyuyamayan, ekmeğini bölüşmek için AVM’lerde değil şehrin sokaklarında gezen bir gençlik olsun istiyorsak, AVM’nin tüketim çılgınlığına dönüştürdüğü bu bataklığından kurtulmalıyız ve kurtarmalıyız gençliği.
Müslümanların bu konu hakkındaki duyarlılıkları belki sayfalarca tartışılması, sorunlar ve çözüm önerileri masaya yatırılması gereken bir konu ancak sınırlı satırlar arasından şunlar söylenebilir. Bahsettiğimiz bu tüketim çılgınlığına ciddi bir çoğunluk ile İslami kitlenin de rağbet ettiği bir gerçek. Moda tasarımcıları, sözüm ona İslami Moda adı altında İslami tarzı önemseyen birçok ürün üretmiş ve AVM’ler de kendi kategorilerinde taliplileri ile buluşuyorlar. Müslümanların kamusal alanda yer edinmesiyle ekonomik modernleşme süreci hız kazanmış, İslami hayat tarzları modernleşmiş, bu süreçte İslami aidiyetler ve kimlikler dönüşmüştür. “Müslüman bakımlıdır, kendi tarzını yansıtır” gibi bir söylemin gereği olarak muhafazakâr çevre modayı takip etmekte, marka takılmakta, lüks oteli olan bir yerde tatil yapmakta (tâbi İslami tatil olması şartı ile !) güzellik salonlarına gitmekte, spor salonlarını aşındırmakta ve bu tutum muhafazakâr tüketiciler tarafından bir normalleşme süreci olarak adlandırılmaktadır. Bütün bu olumsuzluğa rağmen tüketim kültürünün telkin ettiği bu sekülerleşmeye karşın, çevrelerinden farklı olarak vasatı yaşamaya çalışan ilkelerinden ve aidiyetinden kopmamış İslami bir kitle de mevcut ve bütün yük bu kitlenin üzerine yüklenmiş durumda. Bu konu ile ilgili İslam’ın Sosyal Adalet mesajını daha güçlü dile getirmenin, insanları içinde bulundukları tüketim çılgınlığından kurtarmanın zamanıdır diye düşünüyorum.
Yaşadığımız çağda tüketim sadece metalar üzerinden yapılmıyor, dinler, ideolojiler, düşünceler ve bilgi de tüketiliyor diyebilir miyiz? Meseleye fizik ve metafizik iki boyuttan da bakarsak, Müslümanlar bu tüketim çılgınlığına ne kadar dâhiller?
Evet, böyle ifade etmek abes olmaz. Ama şöyle bir şerh düşmek gerek, yanlışın yaygın olduğu bir toplumda dahi doğru için mücadele eden birileri her zaman olmuştur. Ben böylesi bir mücadeleyi sürdüren insanları bu işin dışında tutarak şunlara ifade edeyim. Müslümanların tarih sahnesinden çekilmesiyle İslam dünyası dumura uğramış, üretim durmuş ve eskilerin ürettikleri tüketilegelmiştir. Seyyid Kutub durumu güzel özetliyor: ‘Medeniyete katılmanın iki yolu vardır. Birincisi Medeniyet serüveninde belli bir hissesi olup kaynağı kendi değer ölçülerine dayanmak şartıyla beşeri tecrübelerden faydalanıp yeni buluş ve düşünceler üreterek katılmak; İkincisi her gördüğünü düşünmeden, muhasebe edip eleştirmeden, şuursuzca kabul ederek katılmak.’ Maalesef içinde bulunduğumuz toplumun geneli ifade edebilecek bir çoğunluk ile bahsedilen ikinci kategoriye doğru bir eğilimin gerçekleştiğini görmekteyiz. Bir gelecek tasavvurunun oluşabilmesi için bu ölü toprağının üzerimizden atılması gerekmektedir. Aksi halde bu gidişat kültürümüzü, benliğimizi kaybetmemiz ile sonuçlanacaktır. İflas etmiş, bitmiş değiliz, hâlihazırda elimizde kaynaklarımız mevcut, tarihte kırıldığımız noktaları biliyoruz bir özeleştiri ile tüketmek ile tükendiğimiz bu değerler için bir üretim mekanizması oluşturulabilir ve böyle bir ekol toplumsal bir kabulün ardından bir okula dönüşebilir.
Tarihimiz bugün dünya sathında bilim adına yapılan gelişmelerin temellerine imzalarını atan bilim insanları ile dolu. Avrupa’ya Platonu tanıtan İbn Rüşd’den, Kristof Colomb’a yol gösteren İdrisi’ye, Modern Tıbbın öncüsü El-Gafiki’den Zehravi’ye birçok Müslüman bilim insanının temsil ettiği medeniyet, bizlerin idealize ettiği medeniyetten farklı değildir.
Biz öncelikle ruhen çökmüşlüğümüzü bırakıp kendimize güvenmek durumundayız ve unutmayalım ki dünya namına yaptığımız iyilikler ahiret hayatı için birer azık olarak karşımıza çıkacaktır. Dünyayı daha yaşanır bir yer kılmak bizler için Ahiretin de yaşanır bir Darus-Selam yurdu olacağının ilk işaretleri olacaktır.
Tüketimin ihtiyaçlardan ziyade arzu ve isteğe yöneldiği bir dönemde Müslümanlar arzu ve isteklerini nasıl yönlendirmelidir? Ve ihtiyaçtan fazla tüketimden nasıl kaçınılabilir?
Aslında ihtiyacın ne olduğu görece bir durum. İhtiyacın ne olduğuna ya da ne olacağına dair toplumsal bir parametremiz de mevcut değil. İhtiyaçlar kişilerin ekonomik durumlarına göre şekillenmiş olup orta sınıf bir kimse için lüks olan üst sınıf ekonomiye sahip bir kimse için ihtiyaca dönüşebilmektedir. Bu işin çözülmesi için bu ihtiyaçların bir noktada sabitlenmesi ya da her bütçenin asgarisi çerçevesinde değerlendirilmesi gerekmektedir.
İslam medeniyeti oluşumunu ilkeler ve prensipler üzerine inşa eder ve zengin olsun fakir olsun herkes için sorumlu olunan ilke ve prensipler aynıdır. İslam sınırsız zenginliği hoş görmez (bu durum İslam teolojisi açısından çok mümkün de değildir zaten) çünkü bu durum insanı dünyevi istekler hususunda bir rekabete ve doyumsuzluğa iter. Sosyal adaleti önceleyen İslam, toplumsal anlamda ekonomik adaletin sağlanması için mal varlığı olan her bireye bir takım sorumluluklar yükler ve bu tutumun hem kişisel hem de toplumsal faydaları olduğu muhakkaktır. İnfak ile ilgili ayetinde Rabbimiz “İhtiyaçtan fazlasını infak edin” diye buyurmuştur. Hal böyle iken bu sorumluluğunu yerine getiren sınırsız zengin olamaz, toplumsal anlamda ekonomik alt sınıfın da ihtiyaçları bir nebze de olsa giderilmiş olur. Bu tutum, bireylerin arzu ve isteklerini kontrol altına almasını, ihtiyaçtan fazla tüketiminin önüne geçileceği kanaatindeyim. Sınırsız arzu ve isteklerimizin panzehiri olarak paylaşımı hayatımızın merkezine almak durumundayız.
Küresel sermayenin liberal serbest piyasa şartlarını küreselleştirmek için özellikle gelişmekte olan ülkelere baskılar kurduğu dönemlerde Türkiye’de bundan nasibini aldı. Peki, sizce Türkiye Müslümanları bu sürecin akabinde mevcut siyasi iktidarın da etkisiyle bu hikâyede nasıl bir rol aldılar, nasıl bir değişim yaşadılar?
Serbest Piyasa Ekonomisini, tam rekabet şartları içerisinde devletin ekonomiye müdahalesinin olmadığı fiyatın arz ve talebe göre belirlendiği özel mülkiyet hakkını ve rekabetçi tutumu tetikleyen bir unsur olarak tanımlayabiliriz. Gelinen yüzyıl içerisinde tüketim çılgınlığı bir unsuru daha gündeme getirmiştir ki o da serbest piyasa ekonomisinin güç kazanmasıyla Müslümanların da ekonomik alanda varlık göstermesidir. Mevcut iktidarın İslamcı bir çevreden neşet etmesi bu alanda Müslümanların yatırımlarının desteklenip eskisinden daha fazla teşvik edilmeleri yadsınamaz bir gerçektir. Artık Müslümanlar ev alma hayalinin ötesinde site kurmak, ev satmak; araba almanın ötesinde galeri açmak, fabrika kurmak hayalleri ile yatıp kalkmaktadırlar. Bu teşebbüsü çok abes karşılamıyorum ancak gelinen noktada bu teşebbüsün ahlâkını oluşturamadığımız için İslami müteşebbislerin diğer seküler iş adamlarına nazaran iş ahlâkından uzak tavırlar sergilemeleri bu iş için kat edecek daha çok yolumuzun olduğunu gösteriyor. Üretim fonksiyonu içerisinde yer almalıyız ama kanaatim bundan önce yapmamız gereken bu işin ahlâkını belirlemek, bazı ilkeler çevresinde bu işe teşvik etmek gerekmektedir. Geçmişte Ahi Teşkilatı, Lonca Teşkilatı gibi yapılar ile bu gerçekliği sağladığımızı unutmamamız gerekir.
Son olarak, sizce İslam’ın karz-ı hasen, sadaka, zekât, faizsiz iktisat ve israftan kaçınma gibi teklifleri tüketim çılgınlığı karşısında ne derece etkili tedbirlerdir?
İslami kimliğin inşasında en önemli unsurlardan biri olan ‘elinde olan ile yetinme’ anlayışı modern zamanlarda terkedilmiş bir yetinememe hastalığı virüs gibi Müslümanlar arasında yayılmaya başlamıştır. Bir lokma, bir hırka felsefesi teoride yoğun bir şekilde konuşulurken, İslami yaşantı pratiğinde, bu felsefeyi görmek çok mümkün olmuyor. Müslümanlar Kapitalizm ile İslam arasına sıkışmış bir vaziyette teoriyi İslam ile ifade ederken, pratiği kapitalizm ile yaşamaya devam etmektedirler.
Rabbimiz, kitabında, bir başkasının ihtiyacını gidermeyi kendisine borç vermek olarak değerlendiriyor. Verdiğimiz bire; yüz, yedi yüz, bin ile mukabele edeceğini söylüyor. Hal böyle iken evvela bir insan olarak daha sonra bir Müslüman olarak toplumsal sorumluluğumuz göz ardı edilemez. Toplumsal adaletin sağlanması, açlığın, açıklığın, mağduriyetin ve mazlumiyetin ortadan kalktığı, merhametin, adaletin, iyiliğin ve ihsanın hâkim olduğu bir medeniyetin inşası için mücadele etme sorumluluğumuz vardır. Bu ilkeler gerçekleştiğinde, bizleri tüketen tüketim çılgınlığının ortadan kalkacağına ve daha mutlu bir hayata şahitlik edeceğimize inanıyorum.
FERHAT KOÇ
Şeyma Ergün, Uludağ üniversitesi, Tekstil Mühendisliği
İnternet, TV, reklam sektörü, popüler kültür ve moda gibi Baudrillard’ın deyimiyle “baştan çıkarıcı” etmenlerin varlığı sizce tüketimi nasıl etkiliyor?
Evet, Baudrillard’a katılıyorum. Neden mi? Şöyle ki; onun deyimi ile ‘baştan çıkarıcı’ benim deyimimle ise de ‘baştan çıkarcı’ olan bu sistem, tamamen tek taraflı pragmatist bir tavır sergilemektedir.
Burada internet, TV vs gerekli mi gereksiz mi, olmalı mı veyahut olmamalı mı tartışmasına girmemekle beraber, hayatımıza bir şekilde girdiği ve merkezine oturduğu herkesçe apaçık görülmektedir. Ortadan kaldırılması tamamen ters tepki ve zaman kaybıdır. Bizlerin zaman kaybına tahammülü olmamalı. Çünkü düşmanlarımız bizlerden daha çok çalışıyor. Ve unutmayın ki en büyük düşman, uzağınızda değil; tamamen kendi içinizde engel olamadığınız rahata, kolaya empoze olmaya müsait olan nefsiniz.
Bizim bu var olan sisteme ayak uydurmaktansa var olan sistemi aleyhlerine kullanmamız gerek. Var olanı hayra dönüştürmek, buradan işe başlamak, kayıp yerine kazanım olacaktır.
Problemimize dönecek olursak, internet, TV, moda vs şuan her ne dillerde ise her camianın buna rahatlıkla empoze olduğu net şekilde ortadadır. Örneğin bir İslamî video izlemeye kalktığınızda dahi ön reklam olarak Coca Cola’nın bulunması trajikomik ve içler acısıdır. Ne yazık ki etkili…
Reklam, ışıklandırma, parıltılı sözler, kadın, moda gibi metalaşmış olgular, tüketimi çok yüksek derecede arttırmaktadır. Ne yapacağını çok iyi bilen Batı, düşmanını yani kitlesini öncelikle çok iyi tanımakla işe başlıyor. İlk fitili ateşledikten sonra zaten ilerlemesine yardımcı olanlar bizleriz, farkında olarak ya da farkında olmadan.
Hızlı yaşanan hayat “tüketmek ve yalnızca tüketmek” cümlesi kisvesinde göbek bağının da Amerikan (Batı) tarzı yaşamın uluslararası şirketlerce tüm dünyaya pazarlanması/benimsetilmesi çok kolay oldu.
Hele ki mutluluk yalnızca tüketmek ile… Çünkü ‘sen buna değersin’li parıltılı sözleriyle reklamlar ile tüketmez isen ‘mutsuzsun, değersizsin’i çok naif (!) empoze ettiler.
7’sinden 70’ine sözü artık eskide kalıp daha anne karnından ölene kadar süregelen bir ömürlük bir kitleye eriştiler. Şuan yaşını doldurmamış bir çocuğun dahi telefon ışığını görünce kafasını bile tam tutamadan telefona yöneltmesi, reklamlar ile çocuklara yemek yedirilip susturulmaya çalışılması, maalesef nasıl köle olunduğunu gözler önüne sermektedir. (Tabiî ki bu sözlerim çıkarcı ve kapitalist yaklaşımlarla ilerleyen sistem için.)
Tamamen tekdüze bir tüketicilik ortaya konmuştur, götürüsünün çok getirisinin de sadece para odaklı olduğu… Para kazandıran her yol mubahtır anlayışını benimsemiş bu kan emiciler için tükettikçe tükenen gençlik hiç de önemli değildir.
Kredi kartlarının ve taksitli alışveriş imkânlarının, ihtiyaçların temininin tek elden yapılabildiği mekânların (AVM, süpermarket vs) tüketime etkileri ve Müslümanların bu alışkanlıkları edinme konusunda ki duruşları sizce nelerdir?
İhtiyaç ve tüketimi insanlar artık eşdeğer görmektedirler. Ki Müslümanlar dahi bu hastalıktan nasibini aldı. İnsanlar ihtiyaçtan öte “Bu bende de olmalı, niye yok!” fitnelerine büründüler. Peki ya Müslüman?
Gerçek bir Müslüman, ‘bu bende niye yok’ diyebilir mi? Evet, diyemez ama artık dememeler dilde sona erdi. Hal, hareket ve tavırlarda dahi bu olguları sezebilirsiniz.
Bunun yanı sıra Modayı da ihtiyaç maskesine büründürdüler. Kavramlara bizler yön verecekken Kavramlar bizleri köle etmeye başladı, ne kadar acı!
İnsanlara, ‘ben de neden yok’ hissiyatını, bencilliğini ve eksikliğini(!) hissettirmemek için kapitalist ebeveynlerimiz kredi kartlarını ve taksitleri icad ettiler.
Ego der ki ‘bende neden yok’, taksit der ki “aman yok deme, sonra ödersin’, kredi kartı der ki ‘aa olur mu, seni beni yok!’ Sekülerleşme bunları verirken ya bizden aldıkları? Sabr, tevekkül, şükür, huzur, sadakat, hürriyet ve daha fazlası…
Tüketim çılgınlığı sabrı götürür, hemen olsun ister; sadakati götürür, elindekinin kıymetini bilmez, yenisi çıktığı için işini gören telefon ona huzur vermez. Hürriyetini elinden alır, sen artık tüketimin kölesi olmuşsundur.
Peki ya İslam ne der?
*Çünkü (malını) saçıp savuranlar, şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür. (İsraʿ 27)
Allah o kadar adaletlidir ki nefsimize ağır geleceğini bildiği için yemeyin, içmeyin, harcamayın demez, bilakis;
*Ey Âdemoğulları! Her mescide gidişinizde güzel giysilerinizi giyin ve yiyin, için fakat israf etmeyin, Çünkü Allah israf edenleri sevmez. (ʿA’raf 31)
*Asmalı ve asmasız (üzüm) bahçeleri, hurmaları, ürünleri çeşit çeşit ekinleri, zeytinleri ve narları, birbirine benzer ve benzemez biçimde yaratan O’dur. Her biri meyve verince meyvesinden yiyin, hasat günü de hakkını (zekât ve sadakasını) verin ama israf etmeyin, çünkü O, israf edenleri sevmez. (En’am 141)
Yaşadığımız çağda tüketim sadece metalar üzerinden yapılmıyor, dinler, ideolojiler, düşünceler ve bilgi de tüketiliyor diyebilir miyiz? Meseleye fizik ve metafizik iki boyuttan da bakarsak, Müslümanlar bu tüketim çılgınlığına ne kadar dâhiller?
Şöyle ki bilgi, ideolojiler, dinler vb gibi kavramlar üzerinden birçok propagandalar, savaşlar ve kültürel savaşlar açılmaktadır. Önceden kılıçla, topla, tüfekle saldırı varken; şimdi zihinlere, düşüncelere, inançlara, inanışlara savaş vardır.
Bilgi tüketiliyor, hem de bolca… Eskiden bilgi az ve değerliydi, gazete kâğıtları alınıp okunurdu yerlerden. Şimdi ise bir sürü kaynak ve boş bilgilerle dolu zihinler var.
Net örnek biz Müslümanlardan verelim. Düşünün ki; Öyle bir topluluk var ki bunlar Müslümanım diyor, Kitap’ını okuyor ama Kitap’ında geçen hükümleri ne idrak ediyor, idrak etse dahi ne de uygulamaya geçiyor.
Daha sonra bol keseden taklidi iman ile hüküm veriyor, sonra bu Müslümanım diyen bir hata yapıyor ve bütün hata Müslüman camianın oluyor.
Yani eğer bir dine, ideolojiye, inanca, düşünceye sahipseniz, yaptığınız hata ya da doğrunun faturası tüm o camiaya kesilir. Ve Batı bunu bugün çok güzel kullanıyor. Müslüman diye ortaya çıkardığı piyon lafta hocalar, sanatçılar göz önünde bulundurularak onlara 10 doğru 1 hata yapmaları söyleniyor ve bütün fatura İslam âlemine kesiliyor.
Konuya dönecek olursak, bilgiyi ele aldığımızda, tükettikçe fayda veren, tükettikçe üreten bir konuma gelinmediği sürece veyahut faydalı bilgiyi almaya uğraşmadığımız sürece lafızlardan, lakırdıdan ileri gidemeyiz.
Bizler, günümüzün Müslümanları, lafızda, konuşmada, yazmada gayet iyi ancak pratikte, yaşantılarında zayıf bireyler haline geldik. Konuşarak tüketiyoruz… Allah azze ve celle der ki “Ey iman edenler! Niçin yapamayacağınız şeyleri söylersiniz.” (Saf 2 )
Ve sanırım hâlâ inanma boyutunda icra ediyoruz, imani problemlerimizin gün be gün azalması duasıyla:
“Bedeviler: İman ettik, dediler. De ki: Siz iman etmediniz ama Müslüman olduk, deyin. İman henüz kalblerinize yerleşmedi. Şayet Allah´a ve peygamberine itaat ederseniz; O, amellerinizden hiç bir şey eksiltmez. Muhakkak ki Allah; Gafur´dur, Rahim´dir.” (Hucurat 14)
Tüketimin ihtiyaçlardan ziyade arzu ve isteğe yöneldiği bir dönemde, Müslümanlar arzu ve isteklerini nasıl yönlendirmelidir? Ve ihtiyaçtan fazla tüketimden nasıl kaçınılabilir?
Benim naçizane tavsiyem, Müslümanlar öğrendikleri yani aklettikleri bilgileri anında pratiğe dökmeli. Müslüman, israf konusunda, tüketim çılgınlığı daha hayatına girmeden, İslam’da bu sekülerliğin yerinin olmadığına iman ederse her şey daha yerli yerine oturacaktır Allah-u ʿalem.
Ve pratiğe dayalı bir kaç tavsiyem ise; sürekli yazın, evinizin ihtiyaçlarının her daim listesini çıkarın, evinizde, elinizde kullandığınız ne varsa ne işe yaradıklarını ve size nerelerde lazım olduğunu bilin. AVM’lere gitmeyin, gezmeyin, tozmayın asla demiyorum ancak AVM’ler, reklam panoları ve cafcaflı, albenili reyonları ile emin olun nefsinizi dürtecektir. AVM’lerden, gerekmedikçe, uzak durun.
Pazara çıkarken, neye ihtiyacınızın olduğunun 1 haftalık listesini çıkarıp ona göre çıkın. İhtiyacınızı alın, evde bulunsun diye değil.
Size, Peygamber’in yaşantısı gibi 1-2 kıyafetle ömür geçir demeyeceğim. Ama düsturunu örnek alman gereken yeri her zaman bil.
Cebine, eline bakmalısın; kartına, taksit seçeneklerine değil. Ve Müslümanlar isek her harcamamızda, alış-verişimizde bize bütün nimetleri verenin Allah olduğunu unutmadan, her şeyin hesabını bir gün mutlaka vereceğimizi bilerek hareket etmemiz gerektiğinin bilincinde olmalıyız.
Müslüman, ben kazandım, ben harcarım diyemez, her kazandığında, bunda yetimin, fakirin de hakkı var, diyerek hareket etmek zorundadır.
Küresel sermayenin liberal serbest piyasa şartlarını küreselleştirmek için özellikle gelişmekte olan ülkelere baskılar kurduğu dönemlerde Türkiye de bundan nasibini aldı. Peki, sizce Türkiye Müslümanları, bu sürecin akabinde mevcut siyasi iktidarın da etkisiyle bu hikâyede nasıl bir rol aldılar, nasıl bir değişim yaşadılar?
Türkiye’deki mevcut hükümet bundan nasibini alacağını zaten biliyordu. Çünkü başa geldiklerinde kısmi bedeller ödemek mecburiyetindeydiler ve bunu iktidara geldikleri andan beridir ödüyorlar. Nasıl mı ödüyorlar, gelin bu sorunu cevabını arayalım.
1.si, Ülkede yaşayan Müslümanların ılımlılaştırılması projesi (Gülen cemaatinin de içerisinde bulunduğu ve hatta başını çektiği proje) ve bu ılımlılaştırma sürecinin başında, muhafazakârlık gibi bir adlandırmayı ortaya atarak insanların muhafazakâr olmasını amaçladılar. Kısacası insanların içerisinden İslam olgusunu aldılar.
2.si, Allah’ın emirlerini bir kenara bırakıp (bu hususta), küresel sermayenin liberal serbest piyasa şartlarını küreselleştirmeyi amaçlayan devletler ile antlaşmalar sağlanıp onların direktiflerini dış ilişkilerimizde uyguladık. Mesela ne oldu sorusu aklınıza elbet gelecektir. (2003 Irak savaşında, ABD ülkemizin sınırları içerisinde bulunan İncirlik üssünden 4444 adet sorti yaparak Müslüman kardeşlerimizin katledilmesine neden oldu ve bu sortiler hâlâ devam edip Musul, Rakka, İdlib (eskiden Azez) vurulmaya devam edilmektedir.) Dış ilişkiler olarak dostluğumuzu kanıtlamak için bütün mecralarda bu devletlerin bizlerin dostları olduğunu deklare etmekten de geri durmadılar. Zina, domuz eti, süt bankası vs bunlara girmiyorum, artık bunlar basit olgular haline getirildi.
Peki, Müslümanlar bu durumdan nasıl etkilendiler sorusunun cevabını verecek olursak, zaten az önce de belirttiğim gibi muhafazakârlaştırma projesini çok güzel başardıkları için mevcut imanı da kalplerden koparttılar, TV’lere, İslam’ı ifsad eden insanları hoca diye çıkarttılar ve emellerine bu yollarla ulaşmış oldular. Biri yanmayan kefen sattı, biri Rasulullah hayatı boyunca nasıl olur da bu kadar söz söyleyebilir diyerek 13 bin tweet atıp onlarca kitap yazdı ve de niceleri. Peki, şuurlu Müslüman bu durumda ne yapmalıdır? Şuurlu Müslüman öncelikle akidesine güvendiği bir topluluğun içerisine girmek mecburiyetindedir, çünkü kişi yalnız kaldığında onunla beraber olan yegâne şey şeytanın ta kendisidir. Cemaatte rahmet vardır söylemini de söylemeden geçemeyeceğim. İlmî olarak kendini geliştirmeli, dış mihrakların ülkemiz üzerindeki, kardeş ülkelerimiz üzerindeki emellerini bilmeli ve ona göre önlemini almalıdır. Rabbim bizleri bunun şuurunda olan Müslümanlardan eylesin ve duaların en sonu, Allah azze ve celleye hamd etmektir.
Son olarak, sizce İslam’ın karz-ı hasen, sadaka, zekât, faizsiz iktisat ve israftan kaçınma gibi teklifleri tüketim çılgınlığı karşısında ne derece etkili tedbirlerdir?
Eğer bir Müslüman karz-ı haseni, sadakayı, zekâtı, israftan kaçınmamanın mânâsını tamamıyla Allah’ın hükmüne göre öğrendiğinde/aklettiğinde, artık ona hiçbir seküler ve kapitalist yaşam etki edemez. Çünkü bilir ki Allah bunların hepsini kendi iyiliğimiz için istemiştir. Veren de O’dur alan da.
Neden sadece yardımlaşmanın, paylaşmanın adını sadaka diye isimlendirmedi ki Allah? Demek ki Allah Âdem(as)’e eşyanın ismini öğrettiği gibi bizlere de sadakayı, karz-ı haseni, zekâtı vs her şeyin yerini farklı farklı tayin etti. Allah bize neyin zor geleceğini bilendir. Nefsimize ağır geleceğini bildiği için her şeyi detaylandırıp yüreğimize sindirdi.
Allah, Kitap’ında çok açıkça ve defalarca yardımlaşma ve paylaşmanın önemini anlatmıştır;
Müzzemmil suresi 20. ayette karz-ı haseni, Kur’an okumak, namaz kılmak ve zekât vermekle birlikte emretmiştir. Ve bunu yapana mükâfatın kat kat geleceğinin teminatını verir.
Mâʿûn suresinde ise tam zıddı olarak Rabbimiz “Vah ki o namaz kılanların haline! Onlar ki namazlarında ciddiyetsizdirler, gösteriş yaparlar ve zekâtı da vermezler.” diyerek namaz kılan bir insanın zekât vermemesinin imkânsızlığını vurgulamaktadır.
Allah’ın bu kadar önem verdiği ve ayetlerinde defalarca bahsettiği bir hususta Müslümanlar susar kalırsa dilsiz şeytan tabiri tam yerini bulacaktır. İmanımızı her daim kontrol ve Allah’ın verdiği veya vermedikleriyle tefekkür ederek taptaze tutmalıyız.
Çağdaş dönemin en önemli meydan okuması ise kanaatimce, Müslüman kimliğinin muhafazası ile evrensel değerlere entegrasyon arasındaki dengenin nasıl sağlanacağı meselesidir. Bu, yalnızca teorik bir tartışma değil, aynı zamanda Müslüman toplumların geleceğini şekillendirecek temel bir tercih sorunudur.
Haluk Polat Hattab Özden, Marmara Üniversitesi Sosyoloji Mezunu Pragmatizm denince aklınızda ne beliriyor? Pragmatizmin sınırları var mıdır? Varsa bu sınırlar nelerdir? Bir imkânı sonuna kadar kullanmak geliyor. İçerisinde bulunduğumuz dünyada mecburen değerler ve normlar öldüğü için kişiler de ilişkilerini çıkar ilişkileri üzerinden kurmaktalar. Bu anlamda ikili ilişkiler sadece pragmatizm üzerinden kuruluyor çünkü maddi süreçler (pozitivist …
Bir kekemeliktir gidiyor, Dillerimiz mi kekeme yoksa akıl-fikirlerimiz mi? Yoksa ikisi mi? Bizce ikisi birbiriyle ilintili. Kekemelik derken, bir şeyler ‘der gibi’ vapıp dememek, diyecekmiş gibi ümitlendirmek ama ‘diyemeyip’ hakikatin arkasında-çevresinde dolanıp bir türlü diyememeyi kastediyoruz… Konuşmada kekelemek… Alay etmek yok… Fakat kimi türü yüzümüzde hafif bir tebessüm bile bırakırken; fikir adamı için durum aynı …
Oruç Allah’a teslimiyetin bir şiarı. Kulun kendini arındırması… Vakitleri belli bir ibadet… Hikmetini ve faydası üzerinde düşünülecek olursa hem bireysel hem toplumsal bir çok faydayı muhtevi. Kimilerine göre şenlik, kimilerine göre sadece açlık, kimlerine göreyse susuzluk… İnsanların çoğunun susuzluğundan açlığından bahsetmesi de ilgin. Zira bu oruç. Doğasında açlık, susuzluk, biraz yoksunluk biraz yorgunluk var. Arınma …
1- Kelimeler, tercih edilebilen, seçilebilen bir şey midir? Bir metni oluşturma sürecinde kelimelerle olan münasebetiniz nasıldır?
2- Tanık olduğumuz dönemlerde kaleme alınan metinlere ve konuşma diline bakınca, yarına dair ‘kelimeler ve kavramlar’ açısından bir kaygı havası mı yoksa umut mu daha öne çıkıyor?
3- Hayatımızın parçalarını sayarken sosyal medya ve araçlarına da yer açıyoruz. Hatta bu alana ait kelimeler ve kavramların (story, retweet, timeline, flood vs.) edebi türlerde de artarak kullanıldığını gözlemliyoruz. Bu durumun zihin dünyamızı şekillendirmede nasıl bir rolü olduğunu düşüyorsunuz?
Soruşturma
Kredi kartları, alışveriş merkezleri, tüketici kredileri… Son dönemler iyiden iyiye toplumun birer parçası haline gelmiş durumda. Tüketimin kışkırtıldığı, insanların zaaflarının tahrik edildiği, emeğin ve kazancın sömürüldüğü bir dünyada yaşıyoruz artık. Acaba Müslümanlar tüketim çılgınlığının neresindeler? İhtiyacımızdan fazlasını tüketmek zorunda mıyız? Dinler ve ideolojiler “tüketim” olgusundan nasıl etkileniyorlar? Diğer bir ifadeyle dinler ve ideolojiler “Tüketim Toplumu” denilen olgunun önünde birer engel olarak mı duruyor yoksa tüketim çılgınlığını tetikleyen ve besleyen birer nesneye mi dönüşmüşler? Zekât, sadaka, karz-ı hasen, israf, tutumlu olmak… gibi kavramlar içinde yaşadığımız tüketim çılgınlığının önünde birer engel olarak etkili mi? Değilse bunun sebepleri neler? Genç kardeşlerimizle gerçekleştirdiğimiz soruşturmada bütün bu sorulara cevap aradık.
MERVE ÇİL
Rümeysa Nur Tetik, İstanbul Üniversitesi, Psikoloji
Merve Çil: İnternet, TV, reklam sektörü, popüler kültür ve moda gibi Baudrillard’ın deyimiyle baştan çıkarıcı etmenlerin varlığı tüketimi nasıl etkiliyor?
Rümeysa Nur Tetik: Modern ekonomik teori, ekonomik etkinliği canlandırmak için üretilenin tüketilmesini, müdahale olmadan toplumun kendi dinamiklerinin sağlayacağını söylüyor. Bu etmenlerin de üretileni hızlı bir şekilde tüketmeye fayda sağladığı çok açık. Görünür bir el, müdahale etmeden sistemin yararına nasıl müdahil oluruz‘un cevabı da aynı zamanda. Sistemin en iyi şekilde işlemesi için sanki ellerinde megafonla ‘tüketim makinesi ayağınıza geldi’ sloganıyla bütün mahalleleri dolaşıyor gibiler. Psikolojiden bir terimle ifade edersek, bizim yerimize oluşturulmuş kısayollar (heuristik) bu unsurlar. Yani zihnimizde bir bilgiye ilişkin benzer örnekler ve çağrışımlar ne derece fazlalaşırsa o bilgiye ilişkin sağduyu oluşuyor. Popüler kültür, reklamlar vs. ile uyarı bombardımanına maruz kalıyoruz. Dolayısıyla oluşturduğumuz sağduyu dayatılmış bir sağduyu oluyor aslında. Cebren de olsa maruz kaldığımız bu uyaranlar tüketirken başvuracağımız ilk kaynaklar oluyor.
Kredi kartlarının ve taksitli alışveriş imkânlarının, ihtiyaçların temininin tek elden yapılabildiği mekânların (AVM, süpermarket vs) tüketime etkileri ve Müslümanların bu alışkanlıkları edinme konusundaki duruşları sizce nelerdir?
Çabuk ve kolay tüketim için etkili yöntemler elbet. Kapitalist öğreti temelini attıktan sonra teoride kalmamış. Getirdiği yöntem önerileriyle kendini sağlamlaştırmış ve zenginleştirmiş. Kapitalizmin ahlâkiliğini hariç tutarak konuşursak, güncel olanı yakalayabilmesi ve kesintisiz bir dinamizm içermesiyle insanlarda hak ettiği şekilde somut karşılığını bulmuş. Müslümanlar olarak bu konuda nerede durduğunu bilme sinirlerimiz felce uğramış da edindiğimiz bu alışkanlıkların niteliğini hissedemiyoruz gibi sanki. Söz gelimi dindar bir Müslümanın düşünme süreçlerine yakından bakarsak, mahallesine yeni açılan AVM hakkındaki yorumu, refleksif olarak kendisine olan faydalarını sıralamak olabiliyor. Farklı ihtiyaçlarını, tek bir yerde, yorulmadan ve daha kısa sürede karşılamayı zamandan ve enerjiden tasarruf olarak görüyor ama tasarruf ettiği zaman ve enerjiyi infak etme konusunda tıkanıyor. Dini algılama şekli kredi kartıyla alışveriş yapmak için hap şeklinde fetva aratıyor. Fetvayı aldıktan sonra ise ebeveyninden abur cubur yeme izni koparmış bir çocuk gibi doğruluğunu yanlışlığını vicdanına danışmadan rahat bir şekilde tüketiyor. Başka deyişle Müslümanca yaşama elbisesine ‘caizdir fetvası alınmış kapitalist uygulama’ aksesuar olarak takılırken, güzel mi çirkin mi durdu diye bakılmıyor. Bir yanda dini yaşayışımız diğer yanda içinde yaşadığımız kapitalist toplum gerilim hattı oluşturuyor. Bu gerilimin üstesinden, kapitalist eylemlere uygun dini düşünce üretilerek geliniyor.
Yaşadığımız çağda tüketim sadece metalar üzerinden yapılmıyor; dinler, ideolojiler ve bilgi de tüketiliyor diyebilir miyiz? Meseleye fizik ve metafizik iki boyuttan da bakarsak, Müslümanlar bu tüketim çılgınlığına ne kadar dâhiller?
Dini yaşarken, onu kutsal alana hapsetmememiz gerektiğini, her alanda Müslümanca yaşamak gerektiğini, ekonomide, siyasette dinamik çözümlerle var olmak gerektiğini bilir, söyleriz. Bir din gibi yaşanan kapitalist ideolojide de tüketim ahlâkı bir alana hapsedilmemiş, bütün alanlara nüfuz edebilmiş. Anlam ağını küresel çapta örmüş. Yaşadığımız çağ itibariyle bizler kendimizi bu anlam ağının içine doğmuş bulduk. Aşina olduğumuz kavramlar, tüketim alışkanlıklarımızla dev bir kapitalizm fanusunun içinde gibiyiz. Bu fanusun içinde kendimizi aşina olduğumuz anlam ağından tecrit ederek yaşamak çok zor belki ama Heidegger’ın kavramını kullanırsak, bu anlam kuşatmasının içinde ‘otantik kişilik’ olmayı başarmamız gerek. Yaptığımız eylemleri muhakeme ederek doğruluğunu yanlışlığını tartmak, eğer doğru değilse bundan rahatsız olmak, herkesin alışageldiği eylemi bilinçli olarak reddedebilmek kastettiğim. Bunu devamlı olarak yapabilmek ise insana rahatsızlık veren, endişesini artıran bir durum. Müslümanların da tüketim çılgınlığına dâhil olması, bu acıya tahammül etme kapasitesinin olmamasından kaynaklanıyor sanırım. Uyum sağlıyor; bu da hissizleşmesini ve acıyı azaltmasını sağlıyor.
Tüketimin ihtiyaçtan ziyade arzu ve isteğe yöneldiği bir dönemde, Müslümanlar arzu ve isteklerini nasıl yönlendirmelidir? Ve ihtiyaçtan fazla tüketimden nasıl kaçınılabilir?
Gelir seviyesi arttıkça istekler ihtiyaç olarak meşrulaştırılıyor. Tüketime giden yoldaki sebepler birer iyi niyet taşına dönüşüyor ki satın alabilelim. Bir eşyayı satın alma sebebimizi kendimize açıklarken, fayda ve konforu ön plana çıkaran sebepler sıraladığımızın farkında olmamız önemli. Kaçınmak için içsel bir motivasyonumuzun olması gerekir. Neden kaçınmam gerekir, sorusuna iyi bir cevabımızın olması şart. Ancak Müslüman olarak israftan kaçınmanın önemini iyi şekilde kavrar ve temellendirirsek, ihtiyaç fazlası tüketime yönelirken hazzı ertelemek için gerekli motivasyonu sağlayabiliriz.
Küresel sermayenin liberal serbest piyasa şartlarını küreselleştirmek için özellikle gelişmekte olan ülkelere baskılar kurduğu dönemlerde Türkiye de bundan nasibini aldı. Peki, sizce Türkiye Müslümanları, bu sürecin akabinde mevcut siyasi iktidarın da etkisiyle bu hikâyede nasıl bir rol aldılar, nasıl bir değişim yaşadılar?
Refah seviyesi yükselince lüks tüketim arttı. Satın alınanın en iyisi olması için kıyasıya bir yarış olduğu aşikâr. Gelişmiş ülkelerdeki gibi tam refah sağlanamadığı için henüz tüketimde doygunluk oluşmuş değil. Dini hassasiyetleri ile önerilen\dayatılan serbest piyasa arasında kalan Müslümanlar, oluşan gerilimi azaltıp yeniden homeastazı (dengeyi) sağlamak için değişen iktisadi davranışlarına bireysel gerekçeler sundular. Önceden daha yüksek dini duygularla motivasyon sağlayarak faizden uzak duran bir Müslüman, şimdi kredi çekerken ‘çekmeyen mi kaldı ya da yoksa nasıl ev alacağız’ diye gerekçeler sunabilir hale geldi. Müslüman benliği olumlamak için iktisadi davranışın özündeki kötülük görmezden gelinmeye, yadırganmamaya başlandı.
Son olarak, İslam’ın karz-ı hasen, sadaka, zekât, faizsiz iktisat ve israftan kaçınma gibi teklifleri tüketim çılgınlığı karşısında ne derece etkili?
Bana göre dini ne olarak anladığımızla ilgili bu durum. Yaşadığımız çevredeki hâkim kültür, din anlayışımızı da şekillendiriyor. Bunu söylemlerimizde çok net sezebiliriz. Söz gelimi halk arasında ‘dini bütün insan’ tariflemesinin; namazında, abdestinde, orucunu hiç kaçırmaz gibi laflarla bireysel ibadetler üzerinden yapıldığını duyarız. İslam’ın ekonomik ve sosyal hayata bakan yönüne ilişkin repertuarımızın kısıtlı olması, ‘dini bütün kişi’ algımızı da kısıtlı kılmış. İsmet Özel; hak yemek, sol elle yemek kadar dikkat çekmedi bu ülkede diyor. Çünkü sahip olmadığımız bir repertuarın davranışlarını sergilemekte zorlanıyoruz. Helal olanı israf etmek, haram olan içkiyi içmek kadar vicdanımızı rahatsız etmiyor mesela. Ya da bir yerde yemek yerken, israf etmemeyi, mideyi tıka basa doldurarak çöpe atılmasını engellemek olarak görürken; infak etmesi gereken fazlalığın da midesinde olduğunu görmezden geliyor. Çarpık bir algı var yani. Bu teklifleri etkili kılmak için de dinle alakalı repertuarımızı genişletmemiz ve yeni nesillere bunu aktarmamız gerek ki bu teklifler etkili olabilsin.
HALUK POLAT
Ömer Ayhan, Adıyaman Üniv. İşletme mezunu, AÖF İlahiyat öğrencisi
Haluk Polat: İnternet, TV, reklam sektörü, popüler kültür ve moda gibi Baudrillard’ın deyimiyle “baştan çıkarıcı” etmenlerin varlığı sizce tüketimi nasıl etkiliyor?
Ömer Ayhan: Kapitalizm, gerek epistemoljik ve ontolojik bağlamda gerekse de ahlâkî prensipler bağlamında, İslam’ın değer yargılarıyla temelde uyuşmayan bir sistemin adı olagelmiştir. Bireyselliği ön planda tutan Kapitalizme bir antitez olarak İslam, paylaşmayı ve toplumsal sorunlara eğilmeyi öngörür. Kapitalizmin sınırsız ihtiyaç ve hazların tatmini anlayışına karşın, İslam ihtiyaçtan fazlasını paylaşmayı önerirken, mal biriktirmekten insanları men eder ve hazza değil hayra davet eder. Kapitalizmin ortaya koyduğu ‘Tüketim Kültürü’nün en önemli tebliğ araçları sizin de ifade ettiğiniz gibi İnternet, TV, Reklam Sektörü, Popüler Kültür, Moda vb. etmenlerdir. Kendisini konjonktürel bir şekilde pazarlayan Tüketim Kültürü, zamanın dilini kullanan hatta bu dili yeniden kendi içinde üreten bir yapıya sahiptir. Bireyselliği, konforizmi, metayı, markayı telkin ederek yoğun bir reklam bombardımanına maruz bırakılmaktayız. Son zamanlarda cep telefonları, çok yoğun bir şekilde kullanılan sosyal medya ağları, tüketimi tetikleyen yığınlarca bilinçaltı ve bilinç üstü mesajlar ile dolu. İnsanlar sürekli bazı marka ve ürünlerin teşhirine maruz kalınca bir müddet sonra farkında olmadan kendisini marka tutkusu içerisinde bulabiliyor. Ya da ihtiyacı olmadığı halde aşırı reklamına maruz kaldığı bir ürünü istemsizce alırken… Bu durumdan kurtulmanın sanırım en etkili yolu bu alanlardan ve empozisyonlarından olabildiğince uzak kalabilmektir ki bu durum zor olabilir hatta bazıları için imkânsız (!) ama en azından kontrollü bir kullanım sağlanabilir.
Kredi kartlarının ve taksitli alışveriş imkânlarının, ihtiyaçların temininin tek elden yapılabildiği mekânların (AVM, süpermarket vs) tüketime etkileri ve Müslümanların bu alışkanlıkları edinme konusundaki duruşları sizce nelerdir?
Neleri mi tüketiyoruz, bu olayı klasik bir AVM alışverişi üzerinden okuyabiliriz. Evvela bunca AVM arasında markası, fiyatı, kalitesi, prestiji gibi etmenler zihinde analiz edilerek tüketime başlanacak ürün için mekân tercih ediyor ve böylece tüketimin ilk evresi olan zihinsel tüketimi gerçekleştiriyoruz. Madem AVM’ye gidiyoruz, modayı takip eden insanların olması kaçınılmaz, o zaman ortamın rengine göre modaya uygun giyinip hazırlanmak gerek, zamanın bir kısmını da bu evrede tüketiyoruz. AVM’ye gidiyoruz, o halde taksi çağırmamız gerekecek, belki biraz daha hesaplı olsun istersek daha uygun olan toplu taşıma tercih edilebilir. AVM’de almak istediğimiz ürünü ararken, almayı düşünmediğimiz ama ileride alma ihtimalini düşünerek kendimizi incelerken bulduğumuz bir çok vitrin olacaktır. Ayrıca markalar, yaptıkları indirim kampanyaları ile sonra fiyatı yükselir kaygısıyla da tüketimi tetikliyor. Ama zaten zihnimizin bir tarafı bu durumu kanıksamış haldedir. Akşama kadar AVM içerisinde o dükkân senin bu kampanya benim, her markayı tek tek ziyaret etmeyi görev addedip geziyor ve ödemeyi hiç dert etmiyoruz çünkü peşin fiyatına on iki taksit ile alıyoruz zira on iki taksit olunca bedavadan biraz pahalı olmuş oluyor! Acıktınız mı? Dert değil, böylesi bir kültürü oluşturanlar midenizi de düşünmeyi ihmal etmemiştir. AVM’lerin en üst katlarında dilediğinizi dilediğiniz gibi yiyip içebilirsiniz. Nihayet gece karanlığı çökmüştür, tüketim çılgınlığı sürsün ister tüketici ama kurallar el vermez, kapanmak için hazırlanır AVM sakinleri. Gece dönmek için çıkıldığında vitrinde gördükten sonra belki de bir daha görmeyeceği ürünler ile dolu, taşımakta bazen zorlandığı bir sürü mağazanın çantası ile evin yolunu tutuyoruz.
İfade ederken dahi sıkıldığım bu manzaraya hepiniz, hepimiz şahidiz, gidip gezerseniz AVM’leri, alışveriş yapmaktan mutlu olan, dünya namına hiçbir ideali olmayan bir yığın bulacaksınız. Evinde iki yumurta kırmayı beceremeyen gelin adayları, bir çivi çakamayan, iş becerisine güvenip iki koyun emanet edemeyeceğiniz gençleri göreceksiniz. Bu gençler bizim gençlerimiz ve dünya hiç olmadığı kadar ihtiyaç duyuyor iyi insanlara, bu iyi insanlar tüketiyorlar, tükeniyorlar AVM köşelerinde. Ellerinden tutup hepsine, yeryüzüne iyilik hâkim oluncaya kadar bir iyilik ideali kazandırmamız gerekiyor. Sokaktaki köpeğe acıyan, yarım hurma ile de olsa kendini ateşten korumayı şiar edinen, evsizlerin derdi ile uyuyamayan, ekmeğini bölüşmek için AVM’lerde değil şehrin sokaklarında gezen bir gençlik olsun istiyorsak, AVM’nin tüketim çılgınlığına dönüştürdüğü bu bataklığından kurtulmalıyız ve kurtarmalıyız gençliği.
Müslümanların bu konu hakkındaki duyarlılıkları belki sayfalarca tartışılması, sorunlar ve çözüm önerileri masaya yatırılması gereken bir konu ancak sınırlı satırlar arasından şunlar söylenebilir. Bahsettiğimiz bu tüketim çılgınlığına ciddi bir çoğunluk ile İslami kitlenin de rağbet ettiği bir gerçek. Moda tasarımcıları, sözüm ona İslami Moda adı altında İslami tarzı önemseyen birçok ürün üretmiş ve AVM’ler de kendi kategorilerinde taliplileri ile buluşuyorlar. Müslümanların kamusal alanda yer edinmesiyle ekonomik modernleşme süreci hız kazanmış, İslami hayat tarzları modernleşmiş, bu süreçte İslami aidiyetler ve kimlikler dönüşmüştür. “Müslüman bakımlıdır, kendi tarzını yansıtır” gibi bir söylemin gereği olarak muhafazakâr çevre modayı takip etmekte, marka takılmakta, lüks oteli olan bir yerde tatil yapmakta (tâbi İslami tatil olması şartı ile !) güzellik salonlarına gitmekte, spor salonlarını aşındırmakta ve bu tutum muhafazakâr tüketiciler tarafından bir normalleşme süreci olarak adlandırılmaktadır. Bütün bu olumsuzluğa rağmen tüketim kültürünün telkin ettiği bu sekülerleşmeye karşın, çevrelerinden farklı olarak vasatı yaşamaya çalışan ilkelerinden ve aidiyetinden kopmamış İslami bir kitle de mevcut ve bütün yük bu kitlenin üzerine yüklenmiş durumda. Bu konu ile ilgili İslam’ın Sosyal Adalet mesajını daha güçlü dile getirmenin, insanları içinde bulundukları tüketim çılgınlığından kurtarmanın zamanıdır diye düşünüyorum.
Yaşadığımız çağda tüketim sadece metalar üzerinden yapılmıyor, dinler, ideolojiler, düşünceler ve bilgi de tüketiliyor diyebilir miyiz? Meseleye fizik ve metafizik iki boyuttan da bakarsak, Müslümanlar bu tüketim çılgınlığına ne kadar dâhiller?
Evet, böyle ifade etmek abes olmaz. Ama şöyle bir şerh düşmek gerek, yanlışın yaygın olduğu bir toplumda dahi doğru için mücadele eden birileri her zaman olmuştur. Ben böylesi bir mücadeleyi sürdüren insanları bu işin dışında tutarak şunlara ifade edeyim. Müslümanların tarih sahnesinden çekilmesiyle İslam dünyası dumura uğramış, üretim durmuş ve eskilerin ürettikleri tüketilegelmiştir. Seyyid Kutub durumu güzel özetliyor: ‘Medeniyete katılmanın iki yolu vardır. Birincisi Medeniyet serüveninde belli bir hissesi olup kaynağı kendi değer ölçülerine dayanmak şartıyla beşeri tecrübelerden faydalanıp yeni buluş ve düşünceler üreterek katılmak; İkincisi her gördüğünü düşünmeden, muhasebe edip eleştirmeden, şuursuzca kabul ederek katılmak.’ Maalesef içinde bulunduğumuz toplumun geneli ifade edebilecek bir çoğunluk ile bahsedilen ikinci kategoriye doğru bir eğilimin gerçekleştiğini görmekteyiz. Bir gelecek tasavvurunun oluşabilmesi için bu ölü toprağının üzerimizden atılması gerekmektedir. Aksi halde bu gidişat kültürümüzü, benliğimizi kaybetmemiz ile sonuçlanacaktır. İflas etmiş, bitmiş değiliz, hâlihazırda elimizde kaynaklarımız mevcut, tarihte kırıldığımız noktaları biliyoruz bir özeleştiri ile tüketmek ile tükendiğimiz bu değerler için bir üretim mekanizması oluşturulabilir ve böyle bir ekol toplumsal bir kabulün ardından bir okula dönüşebilir.
Tarihimiz bugün dünya sathında bilim adına yapılan gelişmelerin temellerine imzalarını atan bilim insanları ile dolu. Avrupa’ya Platonu tanıtan İbn Rüşd’den, Kristof Colomb’a yol gösteren İdrisi’ye, Modern Tıbbın öncüsü El-Gafiki’den Zehravi’ye birçok Müslüman bilim insanının temsil ettiği medeniyet, bizlerin idealize ettiği medeniyetten farklı değildir.
Biz öncelikle ruhen çökmüşlüğümüzü bırakıp kendimize güvenmek durumundayız ve unutmayalım ki dünya namına yaptığımız iyilikler ahiret hayatı için birer azık olarak karşımıza çıkacaktır. Dünyayı daha yaşanır bir yer kılmak bizler için Ahiretin de yaşanır bir Darus-Selam yurdu olacağının ilk işaretleri olacaktır.
Tüketimin ihtiyaçlardan ziyade arzu ve isteğe yöneldiği bir dönemde Müslümanlar arzu ve isteklerini nasıl yönlendirmelidir? Ve ihtiyaçtan fazla tüketimden nasıl kaçınılabilir?
Aslında ihtiyacın ne olduğu görece bir durum. İhtiyacın ne olduğuna ya da ne olacağına dair toplumsal bir parametremiz de mevcut değil. İhtiyaçlar kişilerin ekonomik durumlarına göre şekillenmiş olup orta sınıf bir kimse için lüks olan üst sınıf ekonomiye sahip bir kimse için ihtiyaca dönüşebilmektedir. Bu işin çözülmesi için bu ihtiyaçların bir noktada sabitlenmesi ya da her bütçenin asgarisi çerçevesinde değerlendirilmesi gerekmektedir.
İslam medeniyeti oluşumunu ilkeler ve prensipler üzerine inşa eder ve zengin olsun fakir olsun herkes için sorumlu olunan ilke ve prensipler aynıdır. İslam sınırsız zenginliği hoş görmez (bu durum İslam teolojisi açısından çok mümkün de değildir zaten) çünkü bu durum insanı dünyevi istekler hususunda bir rekabete ve doyumsuzluğa iter. Sosyal adaleti önceleyen İslam, toplumsal anlamda ekonomik adaletin sağlanması için mal varlığı olan her bireye bir takım sorumluluklar yükler ve bu tutumun hem kişisel hem de toplumsal faydaları olduğu muhakkaktır. İnfak ile ilgili ayetinde Rabbimiz “İhtiyaçtan fazlasını infak edin” diye buyurmuştur. Hal böyle iken bu sorumluluğunu yerine getiren sınırsız zengin olamaz, toplumsal anlamda ekonomik alt sınıfın da ihtiyaçları bir nebze de olsa giderilmiş olur. Bu tutum, bireylerin arzu ve isteklerini kontrol altına almasını, ihtiyaçtan fazla tüketiminin önüne geçileceği kanaatindeyim. Sınırsız arzu ve isteklerimizin panzehiri olarak paylaşımı hayatımızın merkezine almak durumundayız.
Küresel sermayenin liberal serbest piyasa şartlarını küreselleştirmek için özellikle gelişmekte olan ülkelere baskılar kurduğu dönemlerde Türkiye’de bundan nasibini aldı. Peki, sizce Türkiye Müslümanları bu sürecin akabinde mevcut siyasi iktidarın da etkisiyle bu hikâyede nasıl bir rol aldılar, nasıl bir değişim yaşadılar?
Serbest Piyasa Ekonomisini, tam rekabet şartları içerisinde devletin ekonomiye müdahalesinin olmadığı fiyatın arz ve talebe göre belirlendiği özel mülkiyet hakkını ve rekabetçi tutumu tetikleyen bir unsur olarak tanımlayabiliriz. Gelinen yüzyıl içerisinde tüketim çılgınlığı bir unsuru daha gündeme getirmiştir ki o da serbest piyasa ekonomisinin güç kazanmasıyla Müslümanların da ekonomik alanda varlık göstermesidir. Mevcut iktidarın İslamcı bir çevreden neşet etmesi bu alanda Müslümanların yatırımlarının desteklenip eskisinden daha fazla teşvik edilmeleri yadsınamaz bir gerçektir. Artık Müslümanlar ev alma hayalinin ötesinde site kurmak, ev satmak; araba almanın ötesinde galeri açmak, fabrika kurmak hayalleri ile yatıp kalkmaktadırlar. Bu teşebbüsü çok abes karşılamıyorum ancak gelinen noktada bu teşebbüsün ahlâkını oluşturamadığımız için İslami müteşebbislerin diğer seküler iş adamlarına nazaran iş ahlâkından uzak tavırlar sergilemeleri bu iş için kat edecek daha çok yolumuzun olduğunu gösteriyor. Üretim fonksiyonu içerisinde yer almalıyız ama kanaatim bundan önce yapmamız gereken bu işin ahlâkını belirlemek, bazı ilkeler çevresinde bu işe teşvik etmek gerekmektedir. Geçmişte Ahi Teşkilatı, Lonca Teşkilatı gibi yapılar ile bu gerçekliği sağladığımızı unutmamamız gerekir.
Son olarak, sizce İslam’ın karz-ı hasen, sadaka, zekât, faizsiz iktisat ve israftan kaçınma gibi teklifleri tüketim çılgınlığı karşısında ne derece etkili tedbirlerdir?
İslami kimliğin inşasında en önemli unsurlardan biri olan ‘elinde olan ile yetinme’ anlayışı modern zamanlarda terkedilmiş bir yetinememe hastalığı virüs gibi Müslümanlar arasında yayılmaya başlamıştır. Bir lokma, bir hırka felsefesi teoride yoğun bir şekilde konuşulurken, İslami yaşantı pratiğinde, bu felsefeyi görmek çok mümkün olmuyor. Müslümanlar Kapitalizm ile İslam arasına sıkışmış bir vaziyette teoriyi İslam ile ifade ederken, pratiği kapitalizm ile yaşamaya devam etmektedirler.
Rabbimiz, kitabında, bir başkasının ihtiyacını gidermeyi kendisine borç vermek olarak değerlendiriyor. Verdiğimiz bire; yüz, yedi yüz, bin ile mukabele edeceğini söylüyor. Hal böyle iken evvela bir insan olarak daha sonra bir Müslüman olarak toplumsal sorumluluğumuz göz ardı edilemez. Toplumsal adaletin sağlanması, açlığın, açıklığın, mağduriyetin ve mazlumiyetin ortadan kalktığı, merhametin, adaletin, iyiliğin ve ihsanın hâkim olduğu bir medeniyetin inşası için mücadele etme sorumluluğumuz vardır. Bu ilkeler gerçekleştiğinde, bizleri tüketen tüketim çılgınlığının ortadan kalkacağına ve daha mutlu bir hayata şahitlik edeceğimize inanıyorum.
FERHAT KOÇ
Şeyma Ergün, Uludağ üniversitesi, Tekstil Mühendisliği
İnternet, TV, reklam sektörü, popüler kültür ve moda gibi Baudrillard’ın deyimiyle “baştan çıkarıcı” etmenlerin varlığı sizce tüketimi nasıl etkiliyor?
Evet, Baudrillard’a katılıyorum. Neden mi? Şöyle ki; onun deyimi ile ‘baştan çıkarıcı’ benim deyimimle ise de ‘baştan çıkarcı’ olan bu sistem, tamamen tek taraflı pragmatist bir tavır sergilemektedir.
Burada internet, TV vs gerekli mi gereksiz mi, olmalı mı veyahut olmamalı mı tartışmasına girmemekle beraber, hayatımıza bir şekilde girdiği ve merkezine oturduğu herkesçe apaçık görülmektedir. Ortadan kaldırılması tamamen ters tepki ve zaman kaybıdır. Bizlerin zaman kaybına tahammülü olmamalı. Çünkü düşmanlarımız bizlerden daha çok çalışıyor. Ve unutmayın ki en büyük düşman, uzağınızda değil; tamamen kendi içinizde engel olamadığınız rahata, kolaya empoze olmaya müsait olan nefsiniz.
Bizim bu var olan sisteme ayak uydurmaktansa var olan sistemi aleyhlerine kullanmamız gerek. Var olanı hayra dönüştürmek, buradan işe başlamak, kayıp yerine kazanım olacaktır.
Problemimize dönecek olursak, internet, TV, moda vs şuan her ne dillerde ise her camianın buna rahatlıkla empoze olduğu net şekilde ortadadır. Örneğin bir İslamî video izlemeye kalktığınızda dahi ön reklam olarak Coca Cola’nın bulunması trajikomik ve içler acısıdır. Ne yazık ki etkili…
Reklam, ışıklandırma, parıltılı sözler, kadın, moda gibi metalaşmış olgular, tüketimi çok yüksek derecede arttırmaktadır. Ne yapacağını çok iyi bilen Batı, düşmanını yani kitlesini öncelikle çok iyi tanımakla işe başlıyor. İlk fitili ateşledikten sonra zaten ilerlemesine yardımcı olanlar bizleriz, farkında olarak ya da farkında olmadan.
Hızlı yaşanan hayat “tüketmek ve yalnızca tüketmek” cümlesi kisvesinde göbek bağının da Amerikan (Batı) tarzı yaşamın uluslararası şirketlerce tüm dünyaya pazarlanması/benimsetilmesi çok kolay oldu.
Hele ki mutluluk yalnızca tüketmek ile… Çünkü ‘sen buna değersin’li parıltılı sözleriyle reklamlar ile tüketmez isen ‘mutsuzsun, değersizsin’i çok naif (!) empoze ettiler.
7’sinden 70’ine sözü artık eskide kalıp daha anne karnından ölene kadar süregelen bir ömürlük bir kitleye eriştiler. Şuan yaşını doldurmamış bir çocuğun dahi telefon ışığını görünce kafasını bile tam tutamadan telefona yöneltmesi, reklamlar ile çocuklara yemek yedirilip susturulmaya çalışılması, maalesef nasıl köle olunduğunu gözler önüne sermektedir. (Tabiî ki bu sözlerim çıkarcı ve kapitalist yaklaşımlarla ilerleyen sistem için.)
Tamamen tekdüze bir tüketicilik ortaya konmuştur, götürüsünün çok getirisinin de sadece para odaklı olduğu… Para kazandıran her yol mubahtır anlayışını benimsemiş bu kan emiciler için tükettikçe tükenen gençlik hiç de önemli değildir.
Kredi kartlarının ve taksitli alışveriş imkânlarının, ihtiyaçların temininin tek elden yapılabildiği mekânların (AVM, süpermarket vs) tüketime etkileri ve Müslümanların bu alışkanlıkları edinme konusunda ki duruşları sizce nelerdir?
İhtiyaç ve tüketimi insanlar artık eşdeğer görmektedirler. Ki Müslümanlar dahi bu hastalıktan nasibini aldı. İnsanlar ihtiyaçtan öte “Bu bende de olmalı, niye yok!” fitnelerine büründüler. Peki ya Müslüman?
Gerçek bir Müslüman, ‘bu bende niye yok’ diyebilir mi? Evet, diyemez ama artık dememeler dilde sona erdi. Hal, hareket ve tavırlarda dahi bu olguları sezebilirsiniz.
Bunun yanı sıra Modayı da ihtiyaç maskesine büründürdüler. Kavramlara bizler yön verecekken Kavramlar bizleri köle etmeye başladı, ne kadar acı!
İnsanlara, ‘ben de neden yok’ hissiyatını, bencilliğini ve eksikliğini(!) hissettirmemek için kapitalist ebeveynlerimiz kredi kartlarını ve taksitleri icad ettiler.
Ego der ki ‘bende neden yok’, taksit der ki “aman yok deme, sonra ödersin’, kredi kartı der ki ‘aa olur mu, seni beni yok!’ Sekülerleşme bunları verirken ya bizden aldıkları? Sabr, tevekkül, şükür, huzur, sadakat, hürriyet ve daha fazlası…
Tüketim çılgınlığı sabrı götürür, hemen olsun ister; sadakati götürür, elindekinin kıymetini bilmez, yenisi çıktığı için işini gören telefon ona huzur vermez. Hürriyetini elinden alır, sen artık tüketimin kölesi olmuşsundur.
Peki ya İslam ne der?
*Çünkü (malını) saçıp savuranlar, şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür. (İsraʿ 27)
Allah o kadar adaletlidir ki nefsimize ağır geleceğini bildiği için yemeyin, içmeyin, harcamayın demez, bilakis;
*Ey Âdemoğulları! Her mescide gidişinizde güzel giysilerinizi giyin ve yiyin, için fakat israf etmeyin, Çünkü Allah israf edenleri sevmez. (ʿA’raf 31)
*Asmalı ve asmasız (üzüm) bahçeleri, hurmaları, ürünleri çeşit çeşit ekinleri, zeytinleri ve narları, birbirine benzer ve benzemez biçimde yaratan O’dur. Her biri meyve verince meyvesinden yiyin, hasat günü de hakkını (zekât ve sadakasını) verin ama israf etmeyin, çünkü O, israf edenleri sevmez. (En’am 141)
Yaşadığımız çağda tüketim sadece metalar üzerinden yapılmıyor, dinler, ideolojiler, düşünceler ve bilgi de tüketiliyor diyebilir miyiz? Meseleye fizik ve metafizik iki boyuttan da bakarsak, Müslümanlar bu tüketim çılgınlığına ne kadar dâhiller?
Şöyle ki bilgi, ideolojiler, dinler vb gibi kavramlar üzerinden birçok propagandalar, savaşlar ve kültürel savaşlar açılmaktadır. Önceden kılıçla, topla, tüfekle saldırı varken; şimdi zihinlere, düşüncelere, inançlara, inanışlara savaş vardır.
Bilgi tüketiliyor, hem de bolca… Eskiden bilgi az ve değerliydi, gazete kâğıtları alınıp okunurdu yerlerden. Şimdi ise bir sürü kaynak ve boş bilgilerle dolu zihinler var.
Net örnek biz Müslümanlardan verelim. Düşünün ki; Öyle bir topluluk var ki bunlar Müslümanım diyor, Kitap’ını okuyor ama Kitap’ında geçen hükümleri ne idrak ediyor, idrak etse dahi ne de uygulamaya geçiyor.
Daha sonra bol keseden taklidi iman ile hüküm veriyor, sonra bu Müslümanım diyen bir hata yapıyor ve bütün hata Müslüman camianın oluyor.
Yani eğer bir dine, ideolojiye, inanca, düşünceye sahipseniz, yaptığınız hata ya da doğrunun faturası tüm o camiaya kesilir. Ve Batı bunu bugün çok güzel kullanıyor. Müslüman diye ortaya çıkardığı piyon lafta hocalar, sanatçılar göz önünde bulundurularak onlara 10 doğru 1 hata yapmaları söyleniyor ve bütün fatura İslam âlemine kesiliyor.
Konuya dönecek olursak, bilgiyi ele aldığımızda, tükettikçe fayda veren, tükettikçe üreten bir konuma gelinmediği sürece veyahut faydalı bilgiyi almaya uğraşmadığımız sürece lafızlardan, lakırdıdan ileri gidemeyiz.
Bizler, günümüzün Müslümanları, lafızda, konuşmada, yazmada gayet iyi ancak pratikte, yaşantılarında zayıf bireyler haline geldik. Konuşarak tüketiyoruz… Allah azze ve celle der ki “Ey iman edenler! Niçin yapamayacağınız şeyleri söylersiniz.” (Saf 2 )
Ve sanırım hâlâ inanma boyutunda icra ediyoruz, imani problemlerimizin gün be gün azalması duasıyla:
“Bedeviler: İman ettik, dediler. De ki: Siz iman etmediniz ama Müslüman olduk, deyin. İman henüz kalblerinize yerleşmedi. Şayet Allah´a ve peygamberine itaat ederseniz; O, amellerinizden hiç bir şey eksiltmez. Muhakkak ki Allah; Gafur´dur, Rahim´dir.” (Hucurat 14)
Tüketimin ihtiyaçlardan ziyade arzu ve isteğe yöneldiği bir dönemde, Müslümanlar arzu ve isteklerini nasıl yönlendirmelidir? Ve ihtiyaçtan fazla tüketimden nasıl kaçınılabilir?
Benim naçizane tavsiyem, Müslümanlar öğrendikleri yani aklettikleri bilgileri anında pratiğe dökmeli. Müslüman, israf konusunda, tüketim çılgınlığı daha hayatına girmeden, İslam’da bu sekülerliğin yerinin olmadığına iman ederse her şey daha yerli yerine oturacaktır Allah-u ʿalem.
Ve pratiğe dayalı bir kaç tavsiyem ise; sürekli yazın, evinizin ihtiyaçlarının her daim listesini çıkarın, evinizde, elinizde kullandığınız ne varsa ne işe yaradıklarını ve size nerelerde lazım olduğunu bilin. AVM’lere gitmeyin, gezmeyin, tozmayın asla demiyorum ancak AVM’ler, reklam panoları ve cafcaflı, albenili reyonları ile emin olun nefsinizi dürtecektir. AVM’lerden, gerekmedikçe, uzak durun.
Pazara çıkarken, neye ihtiyacınızın olduğunun 1 haftalık listesini çıkarıp ona göre çıkın. İhtiyacınızı alın, evde bulunsun diye değil.
Size, Peygamber’in yaşantısı gibi 1-2 kıyafetle ömür geçir demeyeceğim. Ama düsturunu örnek alman gereken yeri her zaman bil.
Cebine, eline bakmalısın; kartına, taksit seçeneklerine değil. Ve Müslümanlar isek her harcamamızda, alış-verişimizde bize bütün nimetleri verenin Allah olduğunu unutmadan, her şeyin hesabını bir gün mutlaka vereceğimizi bilerek hareket etmemiz gerektiğinin bilincinde olmalıyız.
Müslüman, ben kazandım, ben harcarım diyemez, her kazandığında, bunda yetimin, fakirin de hakkı var, diyerek hareket etmek zorundadır.
Küresel sermayenin liberal serbest piyasa şartlarını küreselleştirmek için özellikle gelişmekte olan ülkelere baskılar kurduğu dönemlerde Türkiye de bundan nasibini aldı. Peki, sizce Türkiye Müslümanları, bu sürecin akabinde mevcut siyasi iktidarın da etkisiyle bu hikâyede nasıl bir rol aldılar, nasıl bir değişim yaşadılar?
Türkiye’deki mevcut hükümet bundan nasibini alacağını zaten biliyordu. Çünkü başa geldiklerinde kısmi bedeller ödemek mecburiyetindeydiler ve bunu iktidara geldikleri andan beridir ödüyorlar. Nasıl mı ödüyorlar, gelin bu sorunu cevabını arayalım.
1.si, Ülkede yaşayan Müslümanların ılımlılaştırılması projesi (Gülen cemaatinin de içerisinde bulunduğu ve hatta başını çektiği proje) ve bu ılımlılaştırma sürecinin başında, muhafazakârlık gibi bir adlandırmayı ortaya atarak insanların muhafazakâr olmasını amaçladılar. Kısacası insanların içerisinden İslam olgusunu aldılar.
2.si, Allah’ın emirlerini bir kenara bırakıp (bu hususta), küresel sermayenin liberal serbest piyasa şartlarını küreselleştirmeyi amaçlayan devletler ile antlaşmalar sağlanıp onların direktiflerini dış ilişkilerimizde uyguladık. Mesela ne oldu sorusu aklınıza elbet gelecektir. (2003 Irak savaşında, ABD ülkemizin sınırları içerisinde bulunan İncirlik üssünden 4444 adet sorti yaparak Müslüman kardeşlerimizin katledilmesine neden oldu ve bu sortiler hâlâ devam edip Musul, Rakka, İdlib (eskiden Azez) vurulmaya devam edilmektedir.) Dış ilişkiler olarak dostluğumuzu kanıtlamak için bütün mecralarda bu devletlerin bizlerin dostları olduğunu deklare etmekten de geri durmadılar. Zina, domuz eti, süt bankası vs bunlara girmiyorum, artık bunlar basit olgular haline getirildi.
Peki, Müslümanlar bu durumdan nasıl etkilendiler sorusunun cevabını verecek olursak, zaten az önce de belirttiğim gibi muhafazakârlaştırma projesini çok güzel başardıkları için mevcut imanı da kalplerden koparttılar, TV’lere, İslam’ı ifsad eden insanları hoca diye çıkarttılar ve emellerine bu yollarla ulaşmış oldular. Biri yanmayan kefen sattı, biri Rasulullah hayatı boyunca nasıl olur da bu kadar söz söyleyebilir diyerek 13 bin tweet atıp onlarca kitap yazdı ve de niceleri. Peki, şuurlu Müslüman bu durumda ne yapmalıdır? Şuurlu Müslüman öncelikle akidesine güvendiği bir topluluğun içerisine girmek mecburiyetindedir, çünkü kişi yalnız kaldığında onunla beraber olan yegâne şey şeytanın ta kendisidir. Cemaatte rahmet vardır söylemini de söylemeden geçemeyeceğim. İlmî olarak kendini geliştirmeli, dış mihrakların ülkemiz üzerindeki, kardeş ülkelerimiz üzerindeki emellerini bilmeli ve ona göre önlemini almalıdır. Rabbim bizleri bunun şuurunda olan Müslümanlardan eylesin ve duaların en sonu, Allah azze ve celleye hamd etmektir.
Son olarak, sizce İslam’ın karz-ı hasen, sadaka, zekât, faizsiz iktisat ve israftan kaçınma gibi teklifleri tüketim çılgınlığı karşısında ne derece etkili tedbirlerdir?
Eğer bir Müslüman karz-ı haseni, sadakayı, zekâtı, israftan kaçınmamanın mânâsını tamamıyla Allah’ın hükmüne göre öğrendiğinde/aklettiğinde, artık ona hiçbir seküler ve kapitalist yaşam etki edemez. Çünkü bilir ki Allah bunların hepsini kendi iyiliğimiz için istemiştir. Veren de O’dur alan da.
Neden sadece yardımlaşmanın, paylaşmanın adını sadaka diye isimlendirmedi ki Allah? Demek ki Allah Âdem(as)’e eşyanın ismini öğrettiği gibi bizlere de sadakayı, karz-ı haseni, zekâtı vs her şeyin yerini farklı farklı tayin etti. Allah bize neyin zor geleceğini bilendir. Nefsimize ağır geleceğini bildiği için her şeyi detaylandırıp yüreğimize sindirdi.
Allah, Kitap’ında çok açıkça ve defalarca yardımlaşma ve paylaşmanın önemini anlatmıştır;
Müzzemmil suresi 20. ayette karz-ı haseni, Kur’an okumak, namaz kılmak ve zekât vermekle birlikte emretmiştir. Ve bunu yapana mükâfatın kat kat geleceğinin teminatını verir.
Mâʿûn suresinde ise tam zıddı olarak Rabbimiz “Vah ki o namaz kılanların haline! Onlar ki namazlarında ciddiyetsizdirler, gösteriş yaparlar ve zekâtı da vermezler.” diyerek namaz kılan bir insanın zekât vermemesinin imkânsızlığını vurgulamaktadır.
Allah’ın bu kadar önem verdiği ve ayetlerinde defalarca bahsettiği bir hususta Müslümanlar susar kalırsa dilsiz şeytan tabiri tam yerini bulacaktır. İmanımızı her daim kontrol ve Allah’ın verdiği veya vermedikleriyle tefekkür ederek taptaze tutmalıyız.
İlgili Yazılar
Fıkıhta İçtihadın Yeri ve Önemi Üzerine Özgür Kavak ve Sadık Kılıç ile Soruşturma
Çağdaş dönemin en önemli meydan okuması ise kanaatimce, Müslüman kimliğinin muhafazası ile evrensel değerlere entegrasyon arasındaki dengenin nasıl sağlanacağı meselesidir. Bu, yalnızca teorik bir tartışma değil, aynı zamanda Müslüman toplumların geleceğini şekillendirecek temel bir tercih sorunudur.
Soruşturma
Haluk Polat Hattab Özden, Marmara Üniversitesi Sosyoloji Mezunu Pragmatizm denince aklınızda ne beliriyor? Pragmatizmin sınırları var mıdır? Varsa bu sınırlar nelerdir? Bir imkânı sonuna kadar kullanmak geliyor. İçerisinde bulunduğumuz dünyada mecburen değerler ve normlar öldüğü için kişiler de ilişkilerini çıkar ilişkileri üzerinden kurmaktalar. Bu anlamda ikili ilişkiler sadece pragmatizm üzerinden kuruluyor çünkü maddi süreçler (pozitivist …
Soruşturma
Bir kekemeliktir gidiyor, Dillerimiz mi kekeme yoksa akıl-fikirlerimiz mi? Yoksa ikisi mi? Bizce ikisi birbiriyle ilintili. Kekemelik derken, bir şeyler ‘der gibi’ vapıp dememek, diyecekmiş gibi ümitlendirmek ama ‘diyemeyip’ hakikatin arkasında-çevresinde dolanıp bir türlü diyememeyi kastediyoruz… Konuşmada kekelemek… Alay etmek yok… Fakat kimi türü yüzümüzde hafif bir tebessüm bile bırakırken; fikir adamı için durum aynı …
Soruşturma
Oruç Allah’a teslimiyetin bir şiarı. Kulun kendini arındırması… Vakitleri belli bir ibadet… Hikmetini ve faydası üzerinde düşünülecek olursa hem bireysel hem toplumsal bir çok faydayı muhtevi. Kimilerine göre şenlik, kimilerine göre sadece açlık, kimlerine göreyse susuzluk… İnsanların çoğunun susuzluğundan açlığından bahsetmesi de ilgin. Zira bu oruç. Doğasında açlık, susuzluk, biraz yoksunluk biraz yorgunluk var. Arınma …
Soruşturma Abdullah Harmancı, Engin Elman, Hüseyin Akın, Mustafa Ökkeş Evren
1- Kelimeler, tercih edilebilen, seçilebilen bir şey midir? Bir metni oluşturma sürecinde kelimelerle olan münasebetiniz nasıldır?
2- Tanık olduğumuz dönemlerde kaleme alınan metinlere ve konuşma diline bakınca, yarına dair ‘kelimeler ve kavramlar’ açısından bir kaygı havası mı yoksa umut mu daha öne çıkıyor?
3- Hayatımızın parçalarını sayarken sosyal medya ve araçlarına da yer açıyoruz. Hatta bu alana ait kelimeler ve kavramların (story, retweet, timeline, flood vs.) edebi türlerde de artarak kullanıldığını gözlemliyoruz. Bu durumun zihin dünyamızı şekillendirmede nasıl bir rolü olduğunu düşüyorsunuz?