Bugün Müslümanların önemli sorunlarından birisi, toplumsallaşma alanında yaşanmaktadır. Müslümanlar, birçok gayret göstermelerine, birçok yapı, grup, cemaat vs. kurmalarına rağmen, bir türlü toplumsallaşamamaktadırlar. Hatta devlet dahi kurmakta, ama ‘küresel bir toplum’ olamamaktadırlar. Acaba bunun nedeni nedir? Müslümanlar maddi imkânlarını gereğince seferber mi etmemektedirler yoksa daha başka bir neden mi vardır?
Bendeniz burada temel nedenin, Müslümanların maddi imkânlarını seferber etmemeleriyle ilgili olduğunu düşünmüyorum. Temel neden, maddi imkânların seferber edilmesi sonucunu doğuracak düşünsel potansiyellerin harekete geçirilememesidir. Müslümanların geçmişte olduğu gibi bugün de büyük potansiyelleri vardır, fakat bunlar bugün gerektiği gibi harekete geçirilememektedir. Çünkü bunu sağlayacak ‘ruh’ yoktur. Daha doğrusu bunu sağlayacak ‘bilinç’ yoktur. Bütün toplumsal dinamizmlerin kökeninde bu bilinç öğesi yatar. Maddi imkânların zirve noktasında, seferber olunduğu devrimlerin kökeninde de bu bilinç vardır. O halde, Müslümanlar olarak, sorunu, bu bilinç noktasında aramamız gerekir.
Bugünün şartlarında, en genel ifadesiyle şunu söyleyebiliriz: Müslümanların, bugün bilinç düzeylerinin zayıf olmasının nedeni, bilgi düzeylerinin zayıflığıdır. Müslümanlar, İslam’ı bildiklerini sanmaktadırlar ama bilgi düzeyleri ‘düşüktür.’ Üstelik İslam bilgileri de, korunaklı alanlara hapsolunmuştur. Bu bilgi düzeyinin meydan okuyuculuk özelliği yoktur. Bu nedenle de toplumda makes bulamamakta, dünya ölçeğinde etkin olamamaktadır. Müslümanlar, İslam’ın temel kavramlarını özümseme noktasında dahi büyük sıkıntılar yaşamaktadır. Temel kavramların zıtlarıyla birlikte bilinmesi noktasında ise diz boyu cehalet vardır. Bu cehalet, entelektüel düzeyde bile belirgin bir şekilde görülebilir. İşte toplumsallaşamamanın asli nedenini, burada aramak gerekir. Bir düşüncenin entelektüelleri, gerek kendi temel kavramları gerekse yaşadıkları dönemin düşünce dünyasının temel kavramları noktasında vukufiyet kesb edecek bir düzeyi yakalayamamışlarsa, o düşüncenin toplumsallaşması mümkün değildir.
Müslümanların düşüncelerinin hala istenilen düzeyde olmadığını, söylemlerinin ‘savunmacı’ karakterden anlamak mümkündür. Müslümanlar İslam’ın insan eylemlerini açıklayıp değerlendirmek noktasındaki en temel kavramı olan ‘ibadet’i, söylemlerinin belirleyici unsuru yapamamışlardır.
Bu öylesine açıktır ki, modernitenin en eril siyasal kavramı olan ‘özgürlük’ün bu kavramla zıtlığını algılama noktasında bile ciddi zaaflarla maluldürler. Hala bazı Müslümanlar, “asıl özgürlük İslam’dadır” söylemine rahatlıkla sahip çıkabilmektedirler. Bu durum, İslam’ın amacını “kulları kullara kulluktan kurtarıp tek Allah’a kul etmek” olarak açıklayan sahabenin bilinç düzeyinin henüz yakalanamadığını göstermektedir. Bu yakalanamadığı için de, söylemde safiyet hâsıl olmamıştır. Müslümanların büyük çoğunluğu, bugün orijinal İslamî dili kullanamamaktadır. Ve bu özellikle de muhalif/rakip ideolojilerle karşılaşıldığında söz konusu olmaktadır.
Bugün Müslümanların toplumsallaşabilmesi için hâkim modern/post-modern söylemin yenilgiye uğratılması gerekir. Çünkü bu ‘karşılaşma’ olmadan ve burada bir ‘zafer’ kazanılmadan, Müslümanların küçük coğrafyalarda toplumsallaşma örnekleri sergilemelerinin (veya küçük adacık devletler kurmalarının) pek bir anlamı olmayacaktır. Ve zafer bir kara parçası üzerinde değil, ‘düşünce dünyası’nda kazanılmalıdır. Çünkü bugün dünyaya, modernitenin ürünü olan güçler tahakküm etmektedir. Modernite mağlup edildiğinde, bu güçler meşruiyet zeminlerini kaybedecekler ve zaman içerisinde izmihlalin kurallarına tabi olmak zorunda kalacaklardır.
Fakat bu görev nasıl başarılacaktır? Bilinmelidir ki, bu zorlu bir iştir. Önce ‘düşüncede devrim’i ardından da ‘düşüncede okullaşmayı’ gerektirir. Müslümanların düşüncede devrim kriterleri bakımından bazı engelleri aştığı doğrudur ama düşüncenin ‘okullaşması’ noktasında sorun hala çözülmemiştir. Müslümanların bugün, düşünceyi ‘sistematik’ bir yapı içerisinde ifade etmeleri gerekir. Bunun için ise iki boyutlu devasa bir düşünsel çaba gösterilmelidir. İlk olarak İslam’ın temel kavramlarına vukufiyet kesb edilmeli, ardından da bunların, hâkim ideoloji olan modernitenin temel kavramlarıyla zıtlıkları hakimane bir şekilde gösterilmelidir. Bu fiili bir çaba olmalıdır. Burada bütün hakikatin Kur’an’da zaten mevcut olduğu şeklindeki itirazın geçerli olmadığı söylenmelidir. Mesele, bu hakikatin insanlığa fiilen gösterilmesidir. Bu ise beşeri bir çabayı gerektirir. Zamanında Gazali’nin Yunan felsefecilerine karşı verdiği mücadele buna örnek gösterilebilir. Gazali meseleyi görmüştür ve kendince sorunu da çözmüştür. Sonunda felsefenin tasnifini yapmış ve onun küfre düştüğü noktaları tespit etmiş, batıl fikirlerini ortaya koymuş ve hatta nötr alanları dahi belirlemiştir. İşte benzeri bir çaba, bugün Batı modernitesi için yapılmalıdır. Müslümanların Kur’an’ın Hakk olduğunu, moderniteyi mağlup ederek (yani ‘fiilen’) göstermedikçe, küresel ölçekte toplumsallaşmanın gerçekleşmesi mümkün değildir. Bunun için yapılması gereken, modernitenin temel kavramlarının tespiti, bunların İslam’la zıtlıklarının belirlenmesi, batıl fikirlerin ortaya konması ve nötr alanların belirlenmesidir. Bu iş, yetkinlikle yapıldığında, modernite fiilen mağlup edilmiş olacaktır ve Müslümanların toplumsallaşmasının önünde ciddi bir engel kalmayacaktır. Çünkü bütün değişimler önce düşüncede başlar. Düşüncede devrim, toplumsal değişimin ilk aşamasıdır.
Burada şu hususa da açıklık getirmem lazım. Modernitenin temel kavramlarının bilinmesi konusu, basit bir entelektüel gayretkeşlik meselesi değildir. Bilakis bu, İslam’ın iyi bilinmesiyle alakalı bir konudur. Çünkü ak, ancak kara ile bilinebilir. Ebu Hanife’nin dediği gibi, karayı bilmeyenin akı bildiği söylenemez. Dolayısıyla yaşadığı anın hâkim ideolojisini bilmeyenin kendi dinini, ideolojisini yeterince bildiği de söylenemez. Çünkü bu zıtlık, fiilen bilinmelidir. Tarihte kalmış bir düşüncenin zıtlığını bilmek de önemlidir ama bu, anın düşüncesindeki zıtlığı bilmek kadar önemli değildir. Geçmişte rakibimiz Yunan felsefesiydi, Hıristiyanlıktı, Musevilikti vs. Ama bugün rakibimiz, öncelikle modernitedir. Modernite fiilen mağlup edilmedikçe, Müslümanlar, dünya ölçeğinde bir cazibe merkezi olamayacaklardır.
Bunun için elbette, merdivenleri sırasıyla çıkmak gerekmektedir. Müslümanların sahte ‘imkan’ ve ‘güç’ algılamalarıyla yola koyulmaları başlarına hep iş açmıştır. Sonuç da çoğunlukla hüsran olmuştur. Temeli sağlam atmadan bina çıkılmamalıdır. Temel, düşüncedir. Düşüncenin sağlamlığı, binanın da sağlamlığını beraberinde getirecektir. Bu nedenle, Müslümanların öncelikle ‘temeller’ konusundaki zaaflarını gidermeleri gerekmektedir. Bu da ‘temel kavramlar’ konusunda bilinçlenmekle olur. Mevdudi’nin Dört Terim adlı kitabı, burada bir örnek olarak alınabilir. Fakat yetersizdir. Çünkü bu kavramların zıtlarıyla birlikte işlenmesi gerekir. Örneğimizdeki 4 kavram, ibadet, din, rab ve ilahtır. Bunların içinde en belirleyici olanı da ibadettir. Diğerleri bununla anlamlıdır. Müslümanların modernite karşısında bir varlık gösterebilmesinin ilk adımları, “ibadetin zıddının özgürlük olduğu” düşüncesinin zihinlere yerleşmesiyle mümkündür. Çünkü her iki kavramda, iki ayrı ideolojinin en merkezi kavramlarıdırlar. Bu zıtlık net bir biçimde anlaşılırsa, hem Müslüman kendi dinini daha iyi anlamış olacaktır; hem de modern insan, İslam’ın mesajını net bir şekilde algılamış olacaktır. Modern insana “asıl özgürlük İslam’dadır” tarzı bir söylemle davet götürülemez. Çünkü bu söylem, onu etkileyecek bir söylem değildir. Bugün dünyadaki bütün yerel kültürler benzeri bir ‘uzlaştırma’ çabası göstermektedir ve kendi kültürlerinin kavramlarıyla moderniteyi bağdaştırmaya çalışmaktadır. Bunların tamamı, modernite karşısındaki ‘aşağılık kompleksi’nin ürünüdürler; bu yüzden de etkili olamamaktadırlar. Etki, eğer olabilecekse, ancak bu zıtlığın gösterilmesi ile mümkündür. Fakat bunu yaparken, ‘tepkisel’ bir üsluptan da kaçınmak gerekir. Bu işin ‘hakimane’ bir üslupla yapılması elzemdir. Aksi takdirde, haklı olarak, ‘yobaz’ yaftasının yapıştırılacağı bilinmelidir.
Peki, tek kavram ibadet midir? Elbette değildir. Burada önem sırasını baz alan bir liste yapılmalıdır. Ancak bilinmelidir ki bu listenin maddelerinin sayısı 3-5’i geçmez. Çünkü temel kavramlar, adı üzerinde, temeldir ve sayıca fazla olmazlar. Tıpkı modernitenin rasyonalizm, sekülarizm ve hümanizm kavramları üzerine oturması gibi, İslam’da da sayısı belirli temel kavramlar vardır. Bunlar, insan eylemlerini açıklamak bakımından ibadet, ontolojik olarak tevhid ve hilafet, epistemolojik olarak ilm ve risalet, sosyolojik ve politik olarak Ümmet ve adalet olarak sıralanabilir. Ancak bütün bu kavramsal çerçevenin merkezinde ‘ibadet’in bulunduğu gözlerden kaçmamalıdır. Örneğin Batı modernitesinin insan ve toplum tanımlarını ‘birey’ ve ‘demokrasi’ kavramlarıyla, İslam’ın insan ve toplum tanımlarını da ‘mümin kul’ ve ‘Ümmet’ kavramlarıyla izah edebiliriz. Fakat ‘adalet’ kavramı her iki ideoloji için de önemlidir ve burada çözüme ulaşmak için tanımsal farklılığı belirleyen en temel kavrama kadar gitmek gerekir. Bu nedenledir ki modernite literatüründe adalet tanımları özgürlük kavramına kadar, İslam’da da ‘ibadet kavramına kadar götürülür. İşte bu yüzdendir ki, insan eylemlerini değerlendirirken, özgürlük modernitenin, ibadet de İslam’ın en merkezi kavramıdır.
Peki, bu çaba, ne zaman yeterli olacaktır? Cevap şudur: sistematik bir mahiyet arz ettiği zaman. Bunun için ne kadar sürenin gerekli olduğu noktasında net bir şey söylemek belki mümkün değildir, ancak bendeniz Müslümanların düşünsel dinamizminin (yavaş da olsa) giderek arttığını düşünüyorum. Bu eğilim güçlenerek devam ederse, fazla uzun olmayan bir sürenin sonunda ‘düşüncenin okullaşması’ evresine ulaşabiliriz. Tabii ki her konuda olduğu gibi bu konuda da sa’y (çalışma) belirleyici olacaktır. Çünkü insana ancak çalıştığı kadarı vardır!
“[…] her iki cinsin de en iyilerinin en fazla, en kötülerinin de en az çiftleşmeleri gerekir. Ayrıca en kötülerin değil, en iyilerin çocuklarını büyütmeliyiz ki sürünün cinsi bozulmasın.”
İslam dinine göre adalet, Allah’ın sıfatlarından biridir. Adalet, doğru olmak, doğru davranmak, adaletle hükmetmek, eşitlemek gibi mânâlara gelen bir mastardır. Bu kavram doğruluk, hakkaniyet, denge ve düzen anlamlarıyla isim olarak kullanıldığı gibi çok adil anlamında sıfat olarak da kullanılır. Adalet sıfatı, mübalağa ifade eden bir sıfat olup çok adil, asla zulmetmeyen, hakkaniyetle hükmeden, haktan başkasını söylemeyen ve yapmayan, her zaman her şeye karşı adaletli davranan anlamında kullanılmıştır. Zira Yüce Allah, adaletli bir hâkim olup her şeyi hakkıyla gören, işiten, her şeyin içini-dışını, önünü-sonunu bilen ve her şeye hakkıyla gücü yetendir.
Sağlığın en temel manipülasyonu herkesin bir şekilde hasta olduğu ya da hasta olmaya çok müsait olduğunu vurgulamak üzerine kuruludur. Burada gerçek acılardan çok, bilimsel verilere dayandırılmış sentetik semptomlar söz konusudur. Nitekim bilimin kendisi olanca çelişki ve muğlaklığına rağmen mutlaklaştırılıyor.
Şiddet her ne kadar görünümünü değiştirse de her daim hayatın içinde yerini almaktadır. Bazen görmek oldukça zorlaşsa da sonuçları itibariyle karşımızda durmaktadır. Bazı dönemlerde fiziksel, bazı dönemlerde ruhsal, bazı dönemlerde somut, bazı dönemlerde ise soyut… Fakat her daim varlığını ikame ettirmektedir. Bu değişimi yakalayabilmek biraz da tarihsel süreci doğru okuyabilmekle ilgilidir.
Şiddet, görselliğini sakınmadığı dönemlerde meşrûiyet problemi yaşamamakta zira meşrûiyetin yegâne kaynağı olmaktadır. Şiddet gücü, güç ise varoluşsal kabiliyeti imlemektedir.
Akıl-vahiy ilişkisi üzerine mülâhazalar” yazısı, bilginin kaynağı sorunu ekseninde kapsamlı bir çalışmanın önsözü mahiyetindedir. Çalışma iki bölümden oluşmaktadır. Yazıda İslâm düşüncesinde esas itibariyle ‘bilginin kaynağı sorunu’nun olmadığına ancak daha sonraki dönemlerde kirlenmeye başlayan ‘Müslüman aklı’yla birlikte zihnî karışıklığın (teşevvüş) oluştuğuna dikkat çekilmiştir. Farklı kültür ve inançların müslüman düşünceye karışmasıyla oluşan kirlenme, kendi kavramlarını üretmede gecikmeyip kurumsallaşmıştır.
İlkeler Nasıl Toplumsallaşır
Bugün Müslümanların önemli sorunlarından birisi, toplumsallaşma alanında yaşanmaktadır. Müslümanlar, birçok gayret göstermelerine, birçok yapı, grup, cemaat vs. kurmalarına rağmen, bir türlü toplumsallaşamamaktadırlar. Hatta devlet dahi kurmakta, ama ‘küresel bir toplum’ olamamaktadırlar. Acaba bunun nedeni nedir? Müslümanlar maddi imkânlarını gereğince seferber mi etmemektedirler yoksa daha başka bir neden mi vardır?
Bendeniz burada temel nedenin, Müslümanların maddi imkânlarını seferber etmemeleriyle ilgili olduğunu düşünmüyorum. Temel neden, maddi imkânların seferber edilmesi sonucunu doğuracak düşünsel potansiyellerin harekete geçirilememesidir. Müslümanların geçmişte olduğu gibi bugün de büyük potansiyelleri vardır, fakat bunlar bugün gerektiği gibi harekete geçirilememektedir. Çünkü bunu sağlayacak ‘ruh’ yoktur. Daha doğrusu bunu sağlayacak ‘bilinç’ yoktur. Bütün toplumsal dinamizmlerin kökeninde bu bilinç öğesi yatar. Maddi imkânların zirve noktasında, seferber olunduğu devrimlerin kökeninde de bu bilinç vardır. O halde, Müslümanlar olarak, sorunu, bu bilinç noktasında aramamız gerekir.
Bugünün şartlarında, en genel ifadesiyle şunu söyleyebiliriz: Müslümanların, bugün bilinç düzeylerinin zayıf olmasının nedeni, bilgi düzeylerinin zayıflığıdır. Müslümanlar, İslam’ı bildiklerini sanmaktadırlar ama bilgi düzeyleri ‘düşüktür.’ Üstelik İslam bilgileri de, korunaklı alanlara hapsolunmuştur. Bu bilgi düzeyinin meydan okuyuculuk özelliği yoktur. Bu nedenle de toplumda makes bulamamakta, dünya ölçeğinde etkin olamamaktadır. Müslümanlar, İslam’ın temel kavramlarını özümseme noktasında dahi büyük sıkıntılar yaşamaktadır. Temel kavramların zıtlarıyla birlikte bilinmesi noktasında ise diz boyu cehalet vardır. Bu cehalet, entelektüel düzeyde bile belirgin bir şekilde görülebilir. İşte toplumsallaşamamanın asli nedenini, burada aramak gerekir. Bir düşüncenin entelektüelleri, gerek kendi temel kavramları gerekse yaşadıkları dönemin düşünce dünyasının temel kavramları noktasında vukufiyet kesb edecek bir düzeyi yakalayamamışlarsa, o düşüncenin toplumsallaşması mümkün değildir.
Bu öylesine açıktır ki, modernitenin en eril siyasal kavramı olan ‘özgürlük’ün bu kavramla zıtlığını algılama noktasında bile ciddi zaaflarla maluldürler. Hala bazı Müslümanlar, “asıl özgürlük İslam’dadır” söylemine rahatlıkla sahip çıkabilmektedirler. Bu durum, İslam’ın amacını “kulları kullara kulluktan kurtarıp tek Allah’a kul etmek” olarak açıklayan sahabenin bilinç düzeyinin henüz yakalanamadığını göstermektedir. Bu yakalanamadığı için de, söylemde safiyet hâsıl olmamıştır. Müslümanların büyük çoğunluğu, bugün orijinal İslamî dili kullanamamaktadır. Ve bu özellikle de muhalif/rakip ideolojilerle karşılaşıldığında söz konusu olmaktadır.
Bugün Müslümanların toplumsallaşabilmesi için hâkim modern/post-modern söylemin yenilgiye uğratılması gerekir. Çünkü bu ‘karşılaşma’ olmadan ve burada bir ‘zafer’ kazanılmadan, Müslümanların küçük coğrafyalarda toplumsallaşma örnekleri sergilemelerinin (veya küçük adacık devletler kurmalarının) pek bir anlamı olmayacaktır. Ve zafer bir kara parçası üzerinde değil, ‘düşünce dünyası’nda kazanılmalıdır. Çünkü bugün dünyaya, modernitenin ürünü olan güçler tahakküm etmektedir. Modernite mağlup edildiğinde, bu güçler meşruiyet zeminlerini kaybedecekler ve zaman içerisinde izmihlalin kurallarına tabi olmak zorunda kalacaklardır.
Fakat bu görev nasıl başarılacaktır? Bilinmelidir ki, bu zorlu bir iştir. Önce ‘düşüncede devrim’i ardından da ‘düşüncede okullaşmayı’ gerektirir. Müslümanların düşüncede devrim kriterleri bakımından bazı engelleri aştığı doğrudur ama düşüncenin ‘okullaşması’ noktasında sorun hala çözülmemiştir. Müslümanların bugün, düşünceyi ‘sistematik’ bir yapı içerisinde ifade etmeleri gerekir. Bunun için ise iki boyutlu devasa bir düşünsel çaba gösterilmelidir. İlk olarak İslam’ın temel kavramlarına vukufiyet kesb edilmeli, ardından da bunların, hâkim ideoloji olan modernitenin temel kavramlarıyla zıtlıkları hakimane bir şekilde gösterilmelidir. Bu fiili bir çaba olmalıdır. Burada bütün hakikatin Kur’an’da zaten mevcut olduğu şeklindeki itirazın geçerli olmadığı söylenmelidir. Mesele, bu hakikatin insanlığa fiilen gösterilmesidir. Bu ise beşeri bir çabayı gerektirir. Zamanında Gazali’nin Yunan felsefecilerine karşı verdiği mücadele buna örnek gösterilebilir. Gazali meseleyi görmüştür ve kendince sorunu da çözmüştür. Sonunda felsefenin tasnifini yapmış ve onun küfre düştüğü noktaları tespit etmiş, batıl fikirlerini ortaya koymuş ve hatta nötr alanları dahi belirlemiştir. İşte benzeri bir çaba, bugün Batı modernitesi için yapılmalıdır. Müslümanların Kur’an’ın Hakk olduğunu, moderniteyi mağlup ederek (yani ‘fiilen’) göstermedikçe, küresel ölçekte toplumsallaşmanın gerçekleşmesi mümkün değildir. Bunun için yapılması gereken, modernitenin temel kavramlarının tespiti, bunların İslam’la zıtlıklarının belirlenmesi, batıl fikirlerin ortaya konması ve nötr alanların belirlenmesidir. Bu iş, yetkinlikle yapıldığında, modernite fiilen mağlup edilmiş olacaktır ve Müslümanların toplumsallaşmasının önünde ciddi bir engel kalmayacaktır. Çünkü bütün değişimler önce düşüncede başlar. Düşüncede devrim, toplumsal değişimin ilk aşamasıdır.
Burada şu hususa da açıklık getirmem lazım. Modernitenin temel kavramlarının bilinmesi konusu, basit bir entelektüel gayretkeşlik meselesi değildir. Bilakis bu, İslam’ın iyi bilinmesiyle alakalı bir konudur. Çünkü ak, ancak kara ile bilinebilir. Ebu Hanife’nin dediği gibi, karayı bilmeyenin akı bildiği söylenemez. Dolayısıyla yaşadığı anın hâkim ideolojisini bilmeyenin kendi dinini, ideolojisini yeterince bildiği de söylenemez. Çünkü bu zıtlık, fiilen bilinmelidir. Tarihte kalmış bir düşüncenin zıtlığını bilmek de önemlidir ama bu, anın düşüncesindeki zıtlığı bilmek kadar önemli değildir. Geçmişte rakibimiz Yunan felsefesiydi, Hıristiyanlıktı, Musevilikti vs. Ama bugün rakibimiz, öncelikle modernitedir. Modernite fiilen mağlup edilmedikçe, Müslümanlar, dünya ölçeğinde bir cazibe merkezi olamayacaklardır.
Bunun için elbette, merdivenleri sırasıyla çıkmak gerekmektedir. Müslümanların sahte ‘imkan’ ve ‘güç’ algılamalarıyla yola koyulmaları başlarına hep iş açmıştır. Sonuç da çoğunlukla hüsran olmuştur. Temeli sağlam atmadan bina çıkılmamalıdır. Temel, düşüncedir. Düşüncenin sağlamlığı, binanın da sağlamlığını beraberinde getirecektir. Bu nedenle, Müslümanların öncelikle ‘temeller’ konusundaki zaaflarını gidermeleri gerekmektedir. Bu da ‘temel kavramlar’ konusunda bilinçlenmekle olur. Mevdudi’nin Dört Terim adlı kitabı, burada bir örnek olarak alınabilir. Fakat yetersizdir. Çünkü bu kavramların zıtlarıyla birlikte işlenmesi gerekir. Örneğimizdeki 4 kavram, ibadet, din, rab ve ilahtır. Bunların içinde en belirleyici olanı da ibadettir. Diğerleri bununla anlamlıdır. Müslümanların modernite karşısında bir varlık gösterebilmesinin ilk adımları, “ibadetin zıddının özgürlük olduğu” düşüncesinin zihinlere yerleşmesiyle mümkündür. Çünkü her iki kavramda, iki ayrı ideolojinin en merkezi kavramlarıdırlar. Bu zıtlık net bir biçimde anlaşılırsa, hem Müslüman kendi dinini daha iyi anlamış olacaktır; hem de modern insan, İslam’ın mesajını net bir şekilde algılamış olacaktır. Modern insana “asıl özgürlük İslam’dadır” tarzı bir söylemle davet götürülemez. Çünkü bu söylem, onu etkileyecek bir söylem değildir. Bugün dünyadaki bütün yerel kültürler benzeri bir ‘uzlaştırma’ çabası göstermektedir ve kendi kültürlerinin kavramlarıyla moderniteyi bağdaştırmaya çalışmaktadır. Bunların tamamı, modernite karşısındaki ‘aşağılık kompleksi’nin ürünüdürler; bu yüzden de etkili olamamaktadırlar. Etki, eğer olabilecekse, ancak bu zıtlığın gösterilmesi ile mümkündür. Fakat bunu yaparken, ‘tepkisel’ bir üsluptan da kaçınmak gerekir. Bu işin ‘hakimane’ bir üslupla yapılması elzemdir. Aksi takdirde, haklı olarak, ‘yobaz’ yaftasının yapıştırılacağı bilinmelidir.
Peki, tek kavram ibadet midir? Elbette değildir. Burada önem sırasını baz alan bir liste yapılmalıdır. Ancak bilinmelidir ki bu listenin maddelerinin sayısı 3-5’i geçmez. Çünkü temel kavramlar, adı üzerinde, temeldir ve sayıca fazla olmazlar. Tıpkı modernitenin rasyonalizm, sekülarizm ve hümanizm kavramları üzerine oturması gibi, İslam’da da sayısı belirli temel kavramlar vardır. Bunlar, insan eylemlerini açıklamak bakımından ibadet, ontolojik olarak tevhid ve hilafet, epistemolojik olarak ilm ve risalet, sosyolojik ve politik olarak Ümmet ve adalet olarak sıralanabilir. Ancak bütün bu kavramsal çerçevenin merkezinde ‘ibadet’in bulunduğu gözlerden kaçmamalıdır. Örneğin Batı modernitesinin insan ve toplum tanımlarını ‘birey’ ve ‘demokrasi’ kavramlarıyla, İslam’ın insan ve toplum tanımlarını da ‘mümin kul’ ve ‘Ümmet’ kavramlarıyla izah edebiliriz. Fakat ‘adalet’ kavramı her iki ideoloji için de önemlidir ve burada çözüme ulaşmak için tanımsal farklılığı belirleyen en temel kavrama kadar gitmek gerekir. Bu nedenledir ki modernite literatüründe adalet tanımları özgürlük kavramına kadar, İslam’da da ‘ibadet kavramına kadar götürülür. İşte bu yüzdendir ki, insan eylemlerini değerlendirirken, özgürlük modernitenin, ibadet de İslam’ın en merkezi kavramıdır.
Peki, bu çaba, ne zaman yeterli olacaktır? Cevap şudur: sistematik bir mahiyet arz ettiği zaman. Bunun için ne kadar sürenin gerekli olduğu noktasında net bir şey söylemek belki mümkün değildir, ancak bendeniz Müslümanların düşünsel dinamizminin (yavaş da olsa) giderek arttığını düşünüyorum. Bu eğilim güçlenerek devam ederse, fazla uzun olmayan bir sürenin sonunda ‘düşüncenin okullaşması’ evresine ulaşabiliriz. Tabii ki her konuda olduğu gibi bu konuda da sa’y (çalışma) belirleyici olacaktır. Çünkü insana ancak çalıştığı kadarı vardır!
İlgili Yazılar
Felsefe Tarihinin Zakkum Ağacı: Öjenizm
“[…] her iki cinsin de en iyilerinin en fazla, en kötülerinin de en az çiftleşmeleri gerekir. Ayrıca en kötülerin değil, en iyilerin çocuklarını büyütmeliyiz ki sürünün cinsi bozulmasın.”
İslam Dinin’de Tevhid-Adalet İlişkisi
İslam dinine göre adalet, Allah’ın sıfatlarından biridir. Adalet, doğru olmak, doğru davranmak, adaletle hükmetmek, eşitlemek gibi mânâlara gelen bir mastardır. Bu kavram doğruluk, hakkaniyet, denge ve düzen anlamlarıyla isim olarak kullanıldığı gibi çok adil anlamında sıfat olarak da kullanılır. Adalet sıfatı, mübalağa ifade eden bir sıfat olup çok adil, asla zulmetmeyen, hakkaniyetle hükmeden, haktan başkasını söylemeyen ve yapmayan, her zaman her şeye karşı adaletli davranan anlamında kullanılmıştır. Zira Yüce Allah, adaletli bir hâkim olup her şeyi hakkıyla gören, işiten, her şeyin içini-dışını, önünü-sonunu bilen ve her şeye hakkıyla gücü yetendir.
Sağlığın Manipülasyonu: İyileşmeye Çalışmak Nasıl Kötüleştirir?
Sağlığın en temel manipülasyonu herkesin bir şekilde hasta olduğu ya da hasta olmaya çok müsait olduğunu vurgulamak üzerine kuruludur. Burada gerçek acılardan çok, bilimsel verilere dayandırılmış sentetik semptomlar söz konusudur. Nitekim bilimin kendisi olanca çelişki ve muğlaklığına rağmen mutlaklaştırılıyor.
Şiddetin Meşrûiyetinden Meşrûiyetin Şiddetine: Döngüsel Bir İlişkiye Dair
Şiddet her ne kadar görünümünü değiştirse de her daim hayatın içinde yerini almaktadır. Bazen görmek oldukça zorlaşsa da sonuçları itibariyle karşımızda durmaktadır. Bazı dönemlerde fiziksel, bazı dönemlerde ruhsal, bazı dönemlerde somut, bazı dönemlerde ise soyut… Fakat her daim varlığını ikame ettirmektedir. Bu değişimi yakalayabilmek biraz da tarihsel süreci doğru okuyabilmekle ilgilidir.
Şiddet, görselliğini sakınmadığı dönemlerde meşrûiyet problemi yaşamamakta zira meşrûiyetin yegâne kaynağı olmaktadır. Şiddet gücü, güç ise varoluşsal kabiliyeti imlemektedir.
Akıl-Vahiy İlişkisi Üzerine Mülâhazalar- Bilgiyi Temellendirmenin Serüveni-II-
Akıl-vahiy ilişkisi üzerine mülâhazalar” yazısı, bilginin kaynağı sorunu ekseninde kapsamlı bir çalışmanın önsözü mahiyetindedir. Çalışma iki bölümden oluşmaktadır. Yazıda İslâm düşüncesinde esas itibariyle ‘bilginin kaynağı sorunu’nun olmadığına ancak daha sonraki dönemlerde kirlenmeye başlayan ‘Müslüman aklı’yla birlikte zihnî karışıklığın (teşevvüş) oluştuğuna dikkat çekilmiştir. Farklı kültür ve inançların müslüman düşünceye karışmasıyla oluşan kirlenme, kendi kavramlarını üretmede gecikmeyip kurumsallaşmıştır.