İnsanoğlu, yaratıldığı andan itibaren ihtiyaçlarını gidermek için üretme ve tüketme faaliyetinin içerisinde var olagelmiştir. Ancak hiçbir dönemde ‘tüketim” denilen olgu bugün olduğu gibi toplumu belirleyen, yönlendiren bir güce dönüşmemiştir. Daha da ötesi, modern dünya ürettiği malları tüketmeye yatkın ve istekli bir toplumsal yapıyı amaçladığından, farklı tüketim alışkanlıklarına tahammül edemez bir durumdadır. Kimi k problemi yaşayan nesilleri hedef alan ve onları tüketimin birer nesnesi haline getiren bu durum ‘tüketim toplumu” gibi bir tanımlamayı zorunlu hale getirmiştir. Bizler de, tüketim toplumu nedir, ihtiyaç ve istek arasındaki denge nasıl kurulmalıdır, kültür endüstrisi deyince ne anlamalıyız gibi sorularla hem insanlığın hem de Türkiye özelinde mütedeyyin kesimin yaşadığı değişim ve dönüşümün izlerini sürmeye çalıştık,
Hocam, Tüketim kültürü dediğimizde “tüketim” ve “kültür” olarak iki kavramdan bahsediyoruz. “Tüketimin Kültürleşmesi” dediğimizde neyi kastediyoruz?
Metalar, kullanım değeri (ihtiyaç değeri) ve market değerlerine ek olarak kültürel değerler kazanmaları neticesinde kültürleşme sürecine dâhil olmaktadırlar. Özellikle Baudrillard’ın işaret değerleri kavramsallaştırması metaların kültürleşmesine örnek olarak verilebilir. Fakat biz burada daha geniş bir perspektifle metaların değişik anlamlar kazanarak kullanım ve market değerinden sıyrılmasını kastetmekteyiz. Günümüz toplumlarında çok az meta, kullanım değeri çerçevesinde satın alınıp tüketilmektedir. Özellikle meta fetişizmi, reklamların etkisi ve oluşturulmuş ihtiyaçlar, metaların farklı anlamlar ve değerler kazanmalarını sağlamaktadır. Bireyler de bu farklı anlamlar çerçevesinde metaları tüketme eğilimi göstermektedirler.
Metaların kültürel değerler kazanmasına en güzel örnek işaret değerleridir. Metalar sosyal statü göstergeleri haline gelerek işaret değerleri kazanmaktadırlar. Tüketim toplumunda, işaret değerleri çoğu zaman kullanım değerlerinin de önüne geçerek metaların asıl değerlerini oluşturmaktadırlar. Tüketim toplumlarında metaların sosyal statü göstergeleri haline gelmeleri sadece zengin gruplar için geçerli bir durum olmaktan çıkıp toplumun tümüne yayılarak, toplumdaki tüm bireyler için sosyal gerçekliğe dönüşmüştür. Thorstein Veblen, üst sınıfın gösteriş yapmak amacıyla tüketim yapmasını, Aylak Sınıf Teorisi adlı eserinde yetkin bir şekilde göstermiş bulunmaktadır. Geçmiş toplumlarda sadece üst sınıfın kendini farklılaştırmak için kullandığı metalar günümüz toplumlarında bütün sınıflar için geçerli olmaya başlamıştır. Günümüz toplumlarında, farklılaştırma koduyla ayrışan hiyerarşik bir metalar sistemi oluşmuş ve bu metalar sistemi toplumsal hayatı belirler hale gelmiştir. Baudrillard’ın ifadeleriyle, kelimeler nasıl dil sistemindeki konumuna göre anlam kazanıyorsa, işaret değerleri de saygınlık ve statü sistemindeki konumlarına göre anlam kazanmaktadırlar. İhtiyaç çerçevesinde değil de yukarıda bahsettiğimiz anlamlar çerçevesinde metaların tüketilmesine, metaların kültürleşmesi ismini vermekteyiz.
Bir de “Tüketim Toplumu” diyoruz. Tüketim toplumunun bir tanımını yapabilmek mümkün mü?
Tüketim toplumu kavramsallaştırmasını bir ideal tip olarak kabul edebiliriz. Tabiî ki realitede saf bir tüketim toplumu bulmak çok zordur. Fakat saflaştırdığımız bu kavramsallaştırmayla günümüz toplumlarını anlayabilir ve açıklayabiliriz. Bauman’ın da ifade ettiği gibi, tüketim toplumunu diğer toplumlardan ayıran en önemli özelliklerinden birisi, bu toplumda insanoğlunun en tabiî aktivitesi olan tüketimin, toplumu yönlendiren ve belirleyen bir güce dönüşmesidir. Bu güç, toplumun kendini yeniden üretmesini, sosyalleşmeyi, sosyal dayanışmayı, toplumsal tabakalaşmayı, bireylerin kimlik inşasını ve hayat stillerinin oluşumunu belirlemekte ve şekillendirmektedir. Sanayi toplumlarında üretim nasıl o toplumu belirliyor ve şekillendiriyorsa aynı şekilde tüketim toplumlarında da tüketim toplumsal yapıyı belirlemektedir.
Geleneksel toplumlarda ibadethaneler nasıl şehir merkezlerinde yer alıyorlarsa, tüketim toplumlarında da alış veriş merkezleri (AVM) şehir merkezlerinde yer almaktadır. AVM’lerin şehir merkezlerinde yer almaları tesadüfen gerçekleşen bir durum değildir. Söz konusu konum simgesel olarak günümüz toplumlarında tüketimin oynadığı rolün merkezliğini göstermesi açısından önemlidir. AVM’ler sadece tüketimin gerçekleştiği mekânlar olma özelliklerinin ötesine geçerek sosyalleşme, eğlence ve boş vakit geçirme mekânları haline dönüşmeye başlamışlardır.
Hangi piyasa koşulları “Tüketim Toplumu” diye bir şeyden bahsetmemizi gerekli kılıyor? “Tüketim Toplumu” kavramsallaştırması Türkiye ya da halkı Müslüman ülkeler için de geçerli midir?
Modern kapitalizmin yaygınlaşması ve bir dünya sistemi haline gelmesiyle medyanın güçlenmesi ve yaygınlaşması birleşince tüketim toplumunun ekonomik, toplumsal ve kültürel alt yapısı oluşmuş olmaktadır. 1970’lerde Jean Baudrillard (1929-2007), George Ritzer (1940-) gibi bazı Batılı akademisyenler, Batı toplumlarının tüketim toplumları olmaya başladıklarını ifade ettiler. Soğuk savaşın bitimiyle birlikte sadece Batı bloğu değil; tüm dünya ülkeleri küreselleşmenin de etkileriyle tüketim toplumu olma yolunda önemli mesafeler kat etti. 1980’lerde başlayan liberalleşme politikalarının bir sonucu olarak Türkiye hem dünya kapitalist sistemine daha güçlü bir şekilde entegre oldu hem de tüketim toplumu olmak için gerekli olan ekonomik alt yapı sağlanmış oldu. Türkiye’de 1990’larda özel TV ve radyo yayınlarına izin verilmesi, tüketimin toplumsal yapısının dayandığı ve tüketim kodlarının halka ulaşmasını sağlayan kültür endüstrisinin oluşmasına imkân sağladı. 2000’li yıllarda ise Ak Parti’nin liberal ekonomik politikaları takip etmesi hem kapitalist sistemin derinleşmesini sağladı hem de muhafazakâr kesimin tüketim toplumuna entegrasyonunda önemli roller üstlendi. Böylece Türkiye de tüketim toplumu olma yolunda önemli aşamalar kat etti.
İhtiyaçlar mı üretimi belirliyor yoksa üretilen mallara göre reklamlar vasıtasıyla ihtiyaç duyan bir toplum mu inşa ediliyor?
Kapitalist ekonomik sistemde, metaların üretilme sebebinin tüketicilerin ihtiyaçlarından mı yoksa üretim aracına sahip olanların daha fazla kâr elde etme isteğinden mi kaynaklandığı tartışmalı konulardan birisidir. Medyanın çok geliştiği ve derinleştiği, hatta Baudrillard’ın ifadesiyle hiper-gerçekliklerin oluştuğu tüketim toplumlarında tüketicilerin piyasayı belirlemesi daha da zorlaşmaktadır. Piyasadaki hâkimiyetin medya ve reklam sektörüne de sahip olan üreticilerin eline geçtiği, günümüzde daha fazla dile getirilmektedir. Galbraith da, tüketicinin piyasa hâkimiyetinin bir mit olduğunu ifade etmektedir.
Galbraith’e göre, tüketimdeki en önemli etken tüketicinin tercihi değil, tüketicinin isteklerinin üretici tarafından manipülasyonudur.
Tüketicilerin bu metalara yönelik ilgilerinin uyandırılmaları ve daha da önemlisi bu metaları tüketmeleri gerektiğine inandırılmaları medya ve reklamlar aracılığıyla yapılmaktadır. Reklamlarda birçok taktik ve teknik kullanılarak söz konusu metaların ihtiyaç olduğu hissi uyandırılmaktadırlar. Tüketim toplumlarında metalar temsil ettikleri imajlar çerçevesinde tüketilmektedir. Bu imajlar da reklamlar ve medya tarafından üretilmektedir. Metaların genelde temsil etme iddialarında bulundukları imajlar başarı ya da mutluluktur. Tüketilen meta ile mutlu olunacağı inancı ya da tüketilen metanın başarının göstergesi olduğu inancı tüketim toplumlarında metalara yönelik ihtiyacın temelini oluşturmaktadır. Reklamlar metaları başarı ve mutluluk sembolleriyle bezeyerek başarının ve mutluluğun ölçüsü olarak söz konusu mala sahip olma kriterini getirmektedir.
Reklamlar, tüketim toplumlarında mutlu bir hayatın nasıl olması gerektiğine yönelik bir bakış açısı kazandırmaktadır. Reklamlar, dünyada var olmanın bir şeklinin propagandasını yapmakta ve meşrulaştırmaktadır. Bu var olma şekli, metaların tüketimi üzerinden mutluluk ve başarı elde edileceğini iddia eden hedonistik bir var olmadır. Reklamlar aracılığıyla tüketim toplumlarında söz konusu hedonistik var oluş insanların bilinçaltına işlenmekte ve insanlar bu şekilde var olabilmek için hayatlarını bu amaca adamaktadır.
Metaların kullanım değeri yanında bir de işaret değeri kazanması söz konu. İşaret değeri kavramının birey ve toplum üzerindeki etkilerini de göz önünde bulundurarak açıklar mısınız? Diğer bir ifadeyle bir malın meta değeri ile işaret değeri arasındaki farklar nelerdir?
Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, metaların normalde kullanım değeri ve market değeri var. Tüketim toplumlarında bu iki değere bir de işaret değeri eklenmektedir. Bir malın kullanım değeri, o malın hangi ihtiyacı karşıladığı ölçüsünde ortaya çıkmaktadır. Mesela arabanın kullanım değeri, bizi bir yerden bir yere götürmesi yani ayağımızı yerden kesmesidir. Söz konusu mal serbest piyasa koşullarında üretilmeye ve tüketilmeye başlanınca, kullanım değerine ek olarak market değeri belirmektedir. Özellikle kapitalist sistemin fetiş hale getirdiği serbest piyasa, malı fetiş hale getirerek kullanım değerinin ötesinde bir market değeri kazanmasını sağlamaktadır. Baudrillard’ın da ifade ettiği gibi tüketim toplumlarında bu iki değere ek olarak işaret değerleri ortaya çıkmakta ve bu değerler çerçevesinde metalar tüketilmektedir. İşaret değerleri, sosyal statü göstergeleri ve saygınlık ölçüleri haline gelmektedir. İşaret değerleri çerçevesinde bir metalar hiyerarşisi ortaya çıkmakta ve insanoğlu bir üst metayı satın alabilmek için hayatını vakfedebilmektedir. Söz konusu meta, işaret değeri çerçevesinde arzulanmaktadır. Hatta bazen insanoğlu, temel ihtiyaçlarını öteleyerek işaret değeri için hiç de ihtiyacı olmadığı bir metayı satın almak için iki üç yılını vakfedebilmektedir. Mesela asgari ücretle geçinmeye çalışan bir kişi, son model bir telefon alabilmek için temel ihtiyaçlarını ötelemekte, iki veya üçü yıl mesai yapmakta, arkadaşlık, akrabalık ilişkilerini geliştirerek sosyalleşebileceği boş zamanlarını feda ederek bu metaya sahip olmaktadır. Söz konusu cep telefonunun satın alınma gerekçesi kuşkusuz o telefonun sahip olduğu işaret değeridir. İletişim sağlama çerçevesindeki telefonun kullanım değeri değildir.
Kültür endüstrisi kavramını biraz açar mısınız?
Frankfurt ekolünün de ifade ettiği gibi kültürel değerlerin metalaşma sürecini doğuran ve hızlandıran kültür endüstrisi günümüz toplumlarında yaygınlaşmaktadır. Adorno’ya göre, kültür endüstrisinin pratiği kâr amacını kültürel formlara dönüştürebilme yetisidir. Bu kültürel formlar, yaratıcıları için kâr getiren metalar halinde piyasaya çıktıkları andan itibaren kâr amaçlı olarak var olmuşlardır.
Kültür endüstrisi ile tüketim toplumunda insanoğlunun kendini gerçekleştirmesini sağlaması gereken kültürel ürünler kâr amaçlı olarak üretilerek metalaşmakta ve standartlaşmaktadır. Standartlaşma da insanlık arasındaki farklılıkları yok ederek kültürel zenginliği yok etmektedir.
Kapitalizmin küreselleşmesi ile kültür endüstrisi de iki anlamda küreselleşmiştir. İlk olarak kapitalizmin temel yapılarının bulunduğu Batı ülkelerinde üretilen kültürel ürünlerin diğer ülkelere ihraç edilmesi ki bunu kültür emperyalizmi başlığı altında inceleyeceğiz. İkinci olarak, küresel kapitalizmin diğer gelişmekte olan ülkelerdeki temsilcileri ve o ülkenin burjuvası söz konusunu olan ülkeye has kültür endüstrileri oluşturmaktadırlar. Amacı kâr elde etmek olan ve bu amaç uğruna seri kültürel ürünler üreten her ülkenin kültür endüstrisi, o ülkenin yerel kültürünü temsil etmeye çalışsa bile ulusal boyutta standart ürünler, zevkler ve tasavvurlar üretmektedir. Milyonlarca insanı televizyon başına çeken şiddet ve aşırı müstehcenlik içeren pembe dizilerin yayınlanmasındaki temel nokta kâr amacıdır. Bu gibi dizilerin insanların tasavvurundaki negatif etkileri reyting uğruna görmezlikten gelinmektedir. Buradaki küreselleşmenin etkisi kapitalist mantığın ve alışkanlıkların küreselleşmesidir. Bu alışkanlıklar ve mantık çerçevesinde yerel motifleri içeren kültürel ürünlerin imal edilmesi ve sunulması kapitalizmin bir dünya sistemi olmasının bir sonucudur.
Ulusal kültür endüstrileri, yerel motifleri ve yerel değerleri kapitalist mantık ve alışkanlıklar zemininde tekrar yorumlayarak diziler, sinemalar ve çizgi filimler olarak yerel halka sunmaktadırlar.
Yerel kültürde anlamı olan ve insanların hayatına anlam katan birçok unsur kültür endüstrisi için de konu olabilmektedir. Fakat kültür endüstrisi bu motifleri kaynağından soyutlayarak, içini boşaltarak insanlara tüketmeleri için sunmaktadır. Bir önceki nesil için çok anlam ifade eden birçok yerel motif, yeni nesiller için sadece tüketilecek bir meta haline gelmektedir. Bu durum genç nesillerin tasavvurlarını ve Geertz’in ifadesiyle bir kültürel sistem olan dine yaklaşımlarını da etkilemektedir.
Her şeyin metalaştığı tüketim toplumlarında din ve dini semboller bu durumdan nasıl etkileniyor?
Din ve dini semboller genelde yaşanılan toplum ve kültürden izole bir şekilde anlaşılmıyor. Yaşanılan toplumsal yapı ve kültür, dini sembollerin içeriğinin farklılaşmasına veya farklı bir şekilde algılanmasına sebebiyet verebiliyor. Tüketim toplumlarında, serbest piyasa kuralları çerçevesinde kültür endüstrisinin de katkılarıyla tüm değerler ve semboller kâr amacıyla üretilmeye ve tüketilmeye başlanmaktadır. Dinî sembol ve değerler de bu durumdan istisna değildir. Dolayısıyla birçok dinî değer ve sembol, dinî tebliğ veya manevi mükâfatlardan daha fazla kâr amaçlı olarak üretilmeye ve tüketilmeye başlanmaktadır. Bu metalaşma süreci dinî sembollerin orijinal anlamlarından kopmalara, dejenere olmalarına ve farklı içeriklerle tüketilmelerine yol açmaktadır. Daha da önemlisi söz konusu simgeler ve değerler metalar sistemine entegre olmakta ve dinî içerik geri planda kalarak metalar sistemindeki işaret değerleri daha ön plana çıkmaktadır. Mesela tesettür dinî bir simge ve değer iken, tüketim toplumlarında markalaşmakta, defilesi yapılmaktadır. Dinî anlamı daha geri planda kalarak bir sosyal statü göstergesi haline dönüşmekte ve güzellik aksesuarına indirgenebilmektdir.
Türkiye toplumunun, özellikle de mütedeyyin kesimin tüketim alışkanlıklarını değerlendirmenizi istesek ne dersiniz?
Tüketim toplumu, kendi içinde yaşayan herkes gibi mütedeyyin kesimin tüketim alışkanlıklarını dönüştürmekte ve değiştirmektedir. 5 yıldızlı otellerde tatiller, en pahalı marka elbiseler veya elektronik aletleri satın almalar, en son moda ev stillerini takip etmeler, en lüks ev ve arabalara sahip olma istekleri mütedeyyin kesimde de görülmektedir. Söz konusu tüketim alışkanlıklarının üç temel sebebi olabilir.
İlk olarak tüketim toplumunun kodlarının içselleştirilmesinin bir sonucu olarak tüketim üzerinden var olma algısı ve isteği ve metalar sistemindeki bir üst metayı tüketme üzerinden üstünlük hissi çerçevesinde mütedeyyin kesim harcama yapabilir. Bu, gerçekte tüketim toplumsal yapısının bir baskısı ve yapay mutluluk vaadinin bir sonucudur. Mütedeyyin kesim bir taraftan dinî duyarlılıkları bağlamında lüks tüketimi meşrulaştırmaya çalışmakta, diğer taraftan ise dinî duyarlılıkları ile bu tüketim alışkanlıkları arasında uzlaşı arayışı içinde olmaktadır. Fakat gözlemlenen nokta, ödün verilen tarafın daha çok dinî duyarlıklar tarafında olduğudur.
İkinci olarak, tüketim toplumunun kışkırttığı gösterişçi tüketimdir. Kendini farklı kılma ve kendini üstün görme hislerinin bir sonucu olarak ortaya çıkan bu çeşit tüketimi ne yazık ki mütedeyyin kesimde de görebilmekteyiz. Özellikle sosyal medya kullanımıyla işaret değerleri yüksek metalarının tüketiminin ve lokasyonların paylaşımlarının temel itici güçlerinden birisi gösterişçi tüketimdir.
Son olarak, belki de en masumu, sınıf atlayan mütedeyyin kesimin kendi yeni sosyal sınıfına uygun tüketim alışkanlıklarını sergilemesidir. Lüks tüketim yapma amacı; var olma hissi, üstünlük taslama ihtiyacı ve gösterişçi tüketim olmayabilir. Amacı sadece yeni sınıfının tüketim alışkanlıklarını takip etmek olabilir.
Bu bağlamdan son on yılda umre ziyaretlerindeki artışı nasıl değerlendiriyorsunuz? Daha muhafazakâr bir toplum haline mi geliyoruz? Umre ziyaretlerindeki artış ve bu ziyaretlerin yapılış şekli ya da Kâbe manzaralı oteller bize ne anlatıyor?
Müslümanların hayatlarında bir defa yapmaları Hanefî mezhebine göre müekked sünnet olan umre seyahatlerindeki artış, dindarlık yönelimlerini anlamamıza yardımcı olmaktadır. 1990 yılından itibaren artış göstermeye devam eden umre seyahatlerinde özellikle 2001–2007 yılları arasında büyük bir artış gözlemlenmiştir. 2001 yılıyla 2007 yılları arasında umre seyahatlerinde iki kattan fazla artış ortaya çıkmıştır. Dinî pratiklerde, dinî inanç ve değerlerde paralel bir artış olmazken; umre seyahatlerindeki artışın birçok sebebi bulunmaktadır. Ekonomik gücün artması, seyahat imkânlarının kolaylaşması, hac kotasının uygulanması bunlardan bir kaçıdır. Fakat bize göre diğer önemli bir sebep, umre gezilerinin, tüketim kodlarıyla desteklenmesidir. Seküler kesim her sene yurtdışı veya yurt içinde seyahatler yaparken; dindar kesim de seyahat mekânı olarak umreyi tercih etmektedir.
VIP hac ve umre organizasyonları ele alınacak olursa ibadetin değil; lüksün vaat edildiği bu organizasyonlarda, hac ve umre ibadeti ile bir Paris gezisi aynı formatta planlanmakta ve reklam edilmektedir. 5 yıldızlı, Kâbe manzaralı, açık büfeli lüks otellerle yapılan reklamlar, bu organizasyonlardaki asıl anlam dünyasının içini boşaltmaktadır. 1990’lı yıllarda insanlar hacı sıfatını aldıktan sonra toplumsal baskının da etkisiyle bu sıfata uygun olarak yaşamalarını değiştirmeleri gerektiğini düşünmelerine rağmen (Bayyiğit, 1998, s. 148, 182) 2000’li yıllardan sonra ise özellikle umre ziyaretlerinde bu kaygı azalmış görünmektedir. Umre ve hac ibadetinin bir parçası olan ve Hz. Hacer’in oğlu Hz. İsmail’e su bulması için yaptığı çabayı ifade eden sa’y ibadeti bu organizasyonlarla nasıl anlam kazanacak, nasıl hissedilecek, merak konusudur.
Vakit ayırıp sorularımızı cevapladığınız için teşekkür ederiz.
Gazze’de yaşanan olayları biliyor, acı ve çaresizlik içinde seyrediyoruz. İsrail’in dünyaya yaşattığı kötülük konuşuluyor ve bu tarz zulüm, yıkım ve acı anlarında en fazla dile getirilen şey; Tanrı neden ‘suskun’ ya da bu kadar kötülüğü neden yarattı? Bu minvalde kötülük meselesini nasıl açıklayabiliriz hocam? Tabiî Kötülük ahlâki bir tanım. İyi veya kötü iki kelimeden birisi …
Muhafazakârlık nedir, neyi muhafaza eder? Ya da nasıl muhafaza eder, neye karşı muhafaza eder? Aslında muhafaza edilmeli mi? Bir ideoloji veya değil, bir siyasal tepki veya değil, bir alışkanlık veya değil ama en az iki asırdır etkin olan bu güç neyin nesi? Muhafazakârlığın kültüre, siyasete ve gündelik yaşama etkileri nelerdir? Türkiye’de ise dünyadakinden daha başka …
İslam dininin siyaset ile ilişkisi ihtiyaçlar, şartlar, mecburiyetler karşısında ve bir doğallık içerisinde akıp gelmiştir. Dahası, yeni kitabımda açıklamaya çalıştığım gibi, sekiz ile on birinci asırlar arasındaki İslam dinini temsil eden, günümüz terminolojisi ile Sünni ve Şii dediğimiz ulema, devletle aralarına mesafe koymuşlardır.
Ahlâk, ahlâkın mahiyeti ve önemi, ahlâkın kaynağı, ahlâkın gerekliliği, ahlâki olan ile ahlâki olmayanın nasıl ayırt edileceği, dinden bağımsız, seküler bir ahlâkın mahiyeti ve imkânı, bilginin ahlâkiliği ve Kant’ın ahlâk anlayışı gibi ahlâka dair temel meseleleri Ömer Türker hocayla konuştuk.
“Kekemelik” halinin bilgi alışverişiyle, akletmekle, tefekkür etmekle alakası olmadığına göre, burada lisana yansıyan arızaları söz konusu ediyoruz demektir. Röportaj boyunca da kekemeliği içten kaynaklanan bir arıza olarak göreceğimizi beyan edelim. Peygamberlerin her hal ve şartta getirdikleri mesajları, gerek konuşma lisanıyla gerekse halleri ile arı duru, açık ve anlaşılır bir şekilde İfade etmeleri hem normaldir hem …
İsmail DEMİREZEN ile ‘Tüketim’ ‘Toplum’ ‘Tüketim Toplumu’ Üzerine
İnsanoğlu, yaratıldığı andan itibaren ihtiyaçlarını gidermek için üretme ve tüketme faaliyetinin içerisinde var olagelmiştir. Ancak hiçbir dönemde ‘tüketim” denilen olgu bugün olduğu gibi toplumu belirleyen, yönlendiren bir güce dönüşmemiştir. Daha da ötesi, modern dünya ürettiği malları tüketmeye yatkın ve istekli bir toplumsal yapıyı amaçladığından, farklı tüketim alışkanlıklarına tahammül edemez bir durumdadır. Kimi k problemi yaşayan nesilleri hedef alan ve onları tüketimin birer nesnesi haline getiren bu durum ‘tüketim toplumu” gibi bir tanımlamayı zorunlu hale getirmiştir. Bizler de, tüketim toplumu nedir, ihtiyaç ve istek arasındaki denge nasıl kurulmalıdır, kültür endüstrisi deyince ne anlamalıyız gibi sorularla hem insanlığın hem de Türkiye özelinde mütedeyyin kesimin yaşadığı değişim ve dönüşümün izlerini sürmeye çalıştık,
Hocam, Tüketim kültürü dediğimizde “tüketim” ve “kültür” olarak iki kavramdan bahsediyoruz. “Tüketimin Kültürleşmesi” dediğimizde neyi kastediyoruz?
Metaların kültürel değerler kazanmasına en güzel örnek işaret değerleridir. Metalar sosyal statü göstergeleri haline gelerek işaret değerleri kazanmaktadırlar. Tüketim toplumunda, işaret değerleri çoğu zaman kullanım değerlerinin de önüne geçerek metaların asıl değerlerini oluşturmaktadırlar. Tüketim toplumlarında metaların sosyal statü göstergeleri haline gelmeleri sadece zengin gruplar için geçerli bir durum olmaktan çıkıp toplumun tümüne yayılarak, toplumdaki tüm bireyler için sosyal gerçekliğe dönüşmüştür. Thorstein Veblen, üst sınıfın gösteriş yapmak amacıyla tüketim yapmasını, Aylak Sınıf Teorisi adlı eserinde yetkin bir şekilde göstermiş bulunmaktadır. Geçmiş toplumlarda sadece üst sınıfın kendini farklılaştırmak için kullandığı metalar günümüz toplumlarında bütün sınıflar için geçerli olmaya başlamıştır. Günümüz toplumlarında, farklılaştırma koduyla ayrışan hiyerarşik bir metalar sistemi oluşmuş ve bu metalar sistemi toplumsal hayatı belirler hale gelmiştir. Baudrillard’ın ifadeleriyle, kelimeler nasıl dil sistemindeki konumuna göre anlam kazanıyorsa, işaret değerleri de saygınlık ve statü sistemindeki konumlarına göre anlam kazanmaktadırlar. İhtiyaç çerçevesinde değil de yukarıda bahsettiğimiz anlamlar çerçevesinde metaların tüketilmesine, metaların kültürleşmesi ismini vermekteyiz.
Tüketim toplumu kavramsallaştırmasını bir ideal tip olarak kabul edebiliriz. Tabiî ki realitede saf bir tüketim toplumu bulmak çok zordur. Fakat saflaştırdığımız bu kavramsallaştırmayla günümüz toplumlarını anlayabilir ve açıklayabiliriz. Bauman’ın da ifade ettiği gibi, tüketim toplumunu diğer toplumlardan ayıran en önemli özelliklerinden birisi, bu toplumda insanoğlunun en tabiî aktivitesi olan tüketimin, toplumu yönlendiren ve belirleyen bir güce dönüşmesidir. Bu güç, toplumun kendini yeniden üretmesini, sosyalleşmeyi, sosyal dayanışmayı, toplumsal tabakalaşmayı, bireylerin kimlik inşasını ve hayat stillerinin oluşumunu belirlemekte ve şekillendirmektedir. Sanayi toplumlarında üretim nasıl o toplumu belirliyor ve şekillendiriyorsa aynı şekilde tüketim toplumlarında da tüketim toplumsal yapıyı belirlemektedir.
Geleneksel toplumlarda ibadethaneler nasıl şehir merkezlerinde yer alıyorlarsa, tüketim toplumlarında da alış veriş merkezleri (AVM) şehir merkezlerinde yer almaktadır. AVM’lerin şehir merkezlerinde yer almaları tesadüfen gerçekleşen bir durum değildir. Söz konusu konum simgesel olarak günümüz toplumlarında tüketimin oynadığı rolün merkezliğini göstermesi açısından önemlidir. AVM’ler sadece tüketimin gerçekleştiği mekânlar olma özelliklerinin ötesine geçerek sosyalleşme, eğlence ve boş vakit geçirme mekânları haline dönüşmeye başlamışlardır.
Hangi piyasa koşulları “Tüketim Toplumu” diye bir şeyden bahsetmemizi gerekli kılıyor? “Tüketim Toplumu” kavramsallaştırması Türkiye ya da halkı Müslüman ülkeler için de geçerli midir?
Modern kapitalizmin yaygınlaşması ve bir dünya sistemi haline gelmesiyle medyanın güçlenmesi ve yaygınlaşması birleşince tüketim toplumunun ekonomik, toplumsal ve kültürel alt yapısı oluşmuş olmaktadır. 1970’lerde Jean Baudrillard (1929-2007), George Ritzer (1940-) gibi bazı Batılı akademisyenler, Batı toplumlarının tüketim toplumları olmaya başladıklarını ifade ettiler. Soğuk savaşın bitimiyle birlikte sadece Batı bloğu değil; tüm dünya ülkeleri küreselleşmenin de etkileriyle tüketim toplumu olma yolunda önemli mesafeler kat etti. 1980’lerde başlayan liberalleşme politikalarının bir sonucu olarak Türkiye hem dünya kapitalist sistemine daha güçlü bir şekilde entegre oldu hem de tüketim toplumu olmak için gerekli olan ekonomik alt yapı sağlanmış oldu. Türkiye’de 1990’larda özel TV ve radyo yayınlarına izin verilmesi, tüketimin toplumsal yapısının dayandığı ve tüketim kodlarının halka ulaşmasını sağlayan kültür endüstrisinin oluşmasına imkân sağladı. 2000’li yıllarda ise Ak Parti’nin liberal ekonomik politikaları takip etmesi hem kapitalist sistemin derinleşmesini sağladı hem de muhafazakâr kesimin tüketim toplumuna entegrasyonunda önemli roller üstlendi. Böylece Türkiye de tüketim toplumu olma yolunda önemli aşamalar kat etti.
İhtiyaçlar mı üretimi belirliyor yoksa üretilen mallara göre reklamlar vasıtasıyla ihtiyaç duyan bir toplum mu inşa ediliyor?
Kapitalist ekonomik sistemde, metaların üretilme sebebinin tüketicilerin ihtiyaçlarından mı yoksa üretim aracına sahip olanların daha fazla kâr elde etme isteğinden mi kaynaklandığı tartışmalı konulardan birisidir. Medyanın çok geliştiği ve derinleştiği, hatta Baudrillard’ın ifadesiyle hiper-gerçekliklerin oluştuğu tüketim toplumlarında tüketicilerin piyasayı belirlemesi daha da zorlaşmaktadır. Piyasadaki hâkimiyetin medya ve reklam sektörüne de sahip olan üreticilerin eline geçtiği, günümüzde daha fazla dile getirilmektedir. Galbraith da, tüketicinin piyasa hâkimiyetinin bir mit olduğunu ifade etmektedir.
Galbraith’e göre, tüketimdeki en önemli etken tüketicinin tercihi değil, tüketicinin isteklerinin üretici tarafından manipülasyonudur.
Tüketicilerin bu metalara yönelik ilgilerinin uyandırılmaları ve daha da önemlisi bu metaları tüketmeleri gerektiğine inandırılmaları medya ve reklamlar aracılığıyla yapılmaktadır. Reklamlarda birçok taktik ve teknik kullanılarak söz konusu metaların ihtiyaç olduğu hissi uyandırılmaktadırlar. Tüketim toplumlarında metalar temsil ettikleri imajlar çerçevesinde tüketilmektedir. Bu imajlar da reklamlar ve medya tarafından üretilmektedir. Metaların genelde temsil etme iddialarında bulundukları imajlar başarı ya da mutluluktur. Tüketilen meta ile mutlu olunacağı inancı ya da tüketilen metanın başarının göstergesi olduğu inancı tüketim toplumlarında metalara yönelik ihtiyacın temelini oluşturmaktadır. Reklamlar metaları başarı ve mutluluk sembolleriyle bezeyerek başarının ve mutluluğun ölçüsü olarak söz konusu mala sahip olma kriterini getirmektedir.
Reklamlar, tüketim toplumlarında mutlu bir hayatın nasıl olması gerektiğine yönelik bir bakış açısı kazandırmaktadır. Reklamlar, dünyada var olmanın bir şeklinin propagandasını yapmakta ve meşrulaştırmaktadır. Bu var olma şekli, metaların tüketimi üzerinden mutluluk ve başarı elde edileceğini iddia eden hedonistik bir var olmadır. Reklamlar aracılığıyla tüketim toplumlarında söz konusu hedonistik var oluş insanların bilinçaltına işlenmekte ve insanlar bu şekilde var olabilmek için hayatlarını bu amaca adamaktadır.
Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, metaların normalde kullanım değeri ve market değeri var. Tüketim toplumlarında bu iki değere bir de işaret değeri eklenmektedir. Bir malın kullanım değeri, o malın hangi ihtiyacı karşıladığı ölçüsünde ortaya çıkmaktadır. Mesela arabanın kullanım değeri, bizi bir yerden bir yere götürmesi yani ayağımızı yerden kesmesidir. Söz konusu mal serbest piyasa koşullarında üretilmeye ve tüketilmeye başlanınca, kullanım değerine ek olarak market değeri belirmektedir. Özellikle kapitalist sistemin fetiş hale getirdiği serbest piyasa, malı fetiş hale getirerek kullanım değerinin ötesinde bir market değeri kazanmasını sağlamaktadır. Baudrillard’ın da ifade ettiği gibi tüketim toplumlarında bu iki değere ek olarak işaret değerleri ortaya çıkmakta ve bu değerler çerçevesinde metalar tüketilmektedir. İşaret değerleri, sosyal statü göstergeleri ve saygınlık ölçüleri haline gelmektedir. İşaret değerleri çerçevesinde bir metalar hiyerarşisi ortaya çıkmakta ve insanoğlu bir üst metayı satın alabilmek için hayatını vakfedebilmektedir. Söz konusu meta, işaret değeri çerçevesinde arzulanmaktadır. Hatta bazen insanoğlu, temel ihtiyaçlarını öteleyerek işaret değeri için hiç de ihtiyacı olmadığı bir metayı satın almak için iki üç yılını vakfedebilmektedir. Mesela asgari ücretle geçinmeye çalışan bir kişi, son model bir telefon alabilmek için temel ihtiyaçlarını ötelemekte, iki veya üçü yıl mesai yapmakta, arkadaşlık, akrabalık ilişkilerini geliştirerek sosyalleşebileceği boş zamanlarını feda ederek bu metaya sahip olmaktadır. Söz konusu cep telefonunun satın alınma gerekçesi kuşkusuz o telefonun sahip olduğu işaret değeridir. İletişim sağlama çerçevesindeki telefonun kullanım değeri değildir.
Kültür endüstrisi kavramını biraz açar mısınız?
Frankfurt ekolünün de ifade ettiği gibi kültürel değerlerin metalaşma sürecini doğuran ve hızlandıran kültür endüstrisi günümüz toplumlarında yaygınlaşmaktadır. Adorno’ya göre, kültür endüstrisinin pratiği kâr amacını kültürel formlara dönüştürebilme yetisidir. Bu kültürel formlar, yaratıcıları için kâr getiren metalar halinde piyasaya çıktıkları andan itibaren kâr amaçlı olarak var olmuşlardır.
Kültür endüstrisi ile tüketim toplumunda insanoğlunun kendini gerçekleştirmesini sağlaması gereken kültürel ürünler kâr amaçlı olarak üretilerek metalaşmakta ve standartlaşmaktadır. Standartlaşma da insanlık arasındaki farklılıkları yok ederek kültürel zenginliği yok etmektedir.
Kapitalizmin küreselleşmesi ile kültür endüstrisi de iki anlamda küreselleşmiştir. İlk olarak kapitalizmin temel yapılarının bulunduğu Batı ülkelerinde üretilen kültürel ürünlerin diğer ülkelere ihraç edilmesi ki bunu kültür emperyalizmi başlığı altında inceleyeceğiz. İkinci olarak, küresel kapitalizmin diğer gelişmekte olan ülkelerdeki temsilcileri ve o ülkenin burjuvası söz konusunu olan ülkeye has kültür endüstrileri oluşturmaktadırlar. Amacı kâr elde etmek olan ve bu amaç uğruna seri kültürel ürünler üreten her ülkenin kültür endüstrisi, o ülkenin yerel kültürünü temsil etmeye çalışsa bile ulusal boyutta standart ürünler, zevkler ve tasavvurlar üretmektedir. Milyonlarca insanı televizyon başına çeken şiddet ve aşırı müstehcenlik içeren pembe dizilerin yayınlanmasındaki temel nokta kâr amacıdır. Bu gibi dizilerin insanların tasavvurundaki negatif etkileri reyting uğruna görmezlikten gelinmektedir. Buradaki küreselleşmenin etkisi kapitalist mantığın ve alışkanlıkların küreselleşmesidir. Bu alışkanlıklar ve mantık çerçevesinde yerel motifleri içeren kültürel ürünlerin imal edilmesi ve sunulması kapitalizmin bir dünya sistemi olmasının bir sonucudur.
Yerel kültürde anlamı olan ve insanların hayatına anlam katan birçok unsur kültür endüstrisi için de konu olabilmektedir. Fakat kültür endüstrisi bu motifleri kaynağından soyutlayarak, içini boşaltarak insanlara tüketmeleri için sunmaktadır. Bir önceki nesil için çok anlam ifade eden birçok yerel motif, yeni nesiller için sadece tüketilecek bir meta haline gelmektedir. Bu durum genç nesillerin tasavvurlarını ve Geertz’in ifadesiyle bir kültürel sistem olan dine yaklaşımlarını da etkilemektedir.
Her şeyin metalaştığı tüketim toplumlarında din ve dini semboller bu durumdan nasıl etkileniyor?
Din ve dini semboller genelde yaşanılan toplum ve kültürden izole bir şekilde anlaşılmıyor. Yaşanılan toplumsal yapı ve kültür, dini sembollerin içeriğinin farklılaşmasına veya farklı bir şekilde algılanmasına sebebiyet verebiliyor. Tüketim toplumlarında, serbest piyasa kuralları çerçevesinde kültür endüstrisinin de katkılarıyla tüm değerler ve semboller kâr amacıyla üretilmeye ve tüketilmeye başlanmaktadır. Dinî sembol ve değerler de bu durumdan istisna değildir. Dolayısıyla birçok dinî değer ve sembol, dinî tebliğ veya manevi mükâfatlardan daha fazla kâr amaçlı olarak üretilmeye ve tüketilmeye başlanmaktadır. Bu metalaşma süreci dinî sembollerin orijinal anlamlarından kopmalara, dejenere olmalarına ve farklı içeriklerle tüketilmelerine yol açmaktadır. Daha da önemlisi söz konusu simgeler ve değerler metalar sistemine entegre olmakta ve dinî içerik geri planda kalarak metalar sistemindeki işaret değerleri daha ön plana çıkmaktadır. Mesela tesettür dinî bir simge ve değer iken, tüketim toplumlarında markalaşmakta, defilesi yapılmaktadır. Dinî anlamı daha geri planda kalarak bir sosyal statü göstergesi haline dönüşmekte ve güzellik aksesuarına indirgenebilmektdir.
Türkiye toplumunun, özellikle de mütedeyyin kesimin tüketim alışkanlıklarını değerlendirmenizi istesek ne dersiniz?
İlk olarak tüketim toplumunun kodlarının içselleştirilmesinin bir sonucu olarak tüketim üzerinden var olma algısı ve isteği ve metalar sistemindeki bir üst metayı tüketme üzerinden üstünlük hissi çerçevesinde mütedeyyin kesim harcama yapabilir. Bu, gerçekte tüketim toplumsal yapısının bir baskısı ve yapay mutluluk vaadinin bir sonucudur. Mütedeyyin kesim bir taraftan dinî duyarlılıkları bağlamında lüks tüketimi meşrulaştırmaya çalışmakta, diğer taraftan ise dinî duyarlılıkları ile bu tüketim alışkanlıkları arasında uzlaşı arayışı içinde olmaktadır. Fakat gözlemlenen nokta, ödün verilen tarafın daha çok dinî duyarlıklar tarafında olduğudur.
İkinci olarak, tüketim toplumunun kışkırttığı gösterişçi tüketimdir. Kendini farklı kılma ve kendini üstün görme hislerinin bir sonucu olarak ortaya çıkan bu çeşit tüketimi ne yazık ki mütedeyyin kesimde de görebilmekteyiz. Özellikle sosyal medya kullanımıyla işaret değerleri yüksek metalarının tüketiminin ve lokasyonların paylaşımlarının temel itici güçlerinden birisi gösterişçi tüketimdir.
Son olarak, belki de en masumu, sınıf atlayan mütedeyyin kesimin kendi yeni sosyal sınıfına uygun tüketim alışkanlıklarını sergilemesidir. Lüks tüketim yapma amacı; var olma hissi, üstünlük taslama ihtiyacı ve gösterişçi tüketim olmayabilir. Amacı sadece yeni sınıfının tüketim alışkanlıklarını takip etmek olabilir.
Bu bağlamdan son on yılda umre ziyaretlerindeki artışı nasıl değerlendiriyorsunuz? Daha muhafazakâr bir toplum haline mi geliyoruz? Umre ziyaretlerindeki artış ve bu ziyaretlerin yapılış şekli ya da Kâbe manzaralı oteller bize ne anlatıyor?
Müslümanların hayatlarında bir defa yapmaları Hanefî mezhebine göre müekked sünnet olan umre seyahatlerindeki artış, dindarlık yönelimlerini anlamamıza yardımcı olmaktadır. 1990 yılından itibaren artış göstermeye devam eden umre seyahatlerinde özellikle 2001–2007 yılları arasında büyük bir artış gözlemlenmiştir. 2001 yılıyla 2007 yılları arasında umre seyahatlerinde iki kattan fazla artış ortaya çıkmıştır. Dinî pratiklerde, dinî inanç ve değerlerde paralel bir artış olmazken; umre seyahatlerindeki artışın birçok sebebi bulunmaktadır. Ekonomik gücün artması, seyahat imkânlarının kolaylaşması, hac kotasının uygulanması bunlardan bir kaçıdır. Fakat bize göre diğer önemli bir sebep, umre gezilerinin, tüketim kodlarıyla desteklenmesidir. Seküler kesim her sene yurtdışı veya yurt içinde seyahatler yaparken; dindar kesim de seyahat mekânı olarak umreyi tercih etmektedir.
İlgili Yazılar
Şaban Ali Düzgün ile Gazze Özelinde ‘Tanrı Suskunluğu’ ve Teodise
Gazze’de yaşanan olayları biliyor, acı ve çaresizlik içinde seyrediyoruz. İsrail’in dünyaya yaşattığı kötülük konuşuluyor ve bu tarz zulüm, yıkım ve acı anlarında en fazla dile getirilen şey; Tanrı neden ‘suskun’ ya da bu kadar kötülüğü neden yarattı? Bu minvalde kötülük meselesini nasıl açıklayabiliriz hocam? Tabiî Kötülük ahlâki bir tanım. İyi veya kötü iki kelimeden birisi …
Hasan Aksakal ile Muhafazakârlık Üzerine
Muhafazakârlık nedir, neyi muhafaza eder? Ya da nasıl muhafaza eder, neye karşı muhafaza eder? Aslında muhafaza edilmeli mi? Bir ideoloji veya değil, bir siyasal tepki veya değil, bir alışkanlık veya değil ama en az iki asırdır etkin olan bu güç neyin nesi? Muhafazakârlığın kültüre, siyasete ve gündelik yaşama etkileri nelerdir? Türkiye’de ise dünyadakinden daha başka …
Prof. Dr. Ahmet Kuru ile İslam ve Siyaset Üzerine
İslam dininin siyaset ile ilişkisi ihtiyaçlar, şartlar, mecburiyetler karşısında ve bir doğallık içerisinde akıp gelmiştir. Dahası, yeni kitabımda açıklamaya çalıştığım gibi, sekiz ile on birinci asırlar arasındaki İslam dinini temsil eden, günümüz terminolojisi ile Sünni ve Şii dediğimiz ulema, devletle aralarına mesafe koymuşlardır.
Ömer Türker ile Bütünlük ve Yetkinlik Temelinde Ahlâk Üzerine…
Ahlâk, ahlâkın mahiyeti ve önemi, ahlâkın kaynağı, ahlâkın gerekliliği, ahlâki olan ile ahlâki olmayanın nasıl ayırt edileceği, dinden bağımsız, seküler bir ahlâkın mahiyeti ve imkânı, bilginin ahlâkiliği ve Kant’ın ahlâk anlayışı gibi ahlâka dair temel meseleleri Ömer Türker hocayla konuştuk.
Hüseyin Alan ile Müslüman Aydın Kekemeliği Üzerine
“Kekemelik” halinin bilgi alışverişiyle, akletmekle, tefekkür etmekle alakası olmadığına göre, burada lisana yansıyan arızaları söz konusu ediyoruz demektir. Röportaj boyunca da kekemeliği içten kaynaklanan bir arıza olarak göreceğimizi beyan edelim. Peygamberlerin her hal ve şartta getirdikleri mesajları, gerek konuşma lisanıyla gerekse halleri ile arı duru, açık ve anlaşılır bir şekilde İfade etmeleri hem normaldir hem …