Özel alan kamusal alana göre daha net bir alan gibi duruyor. Özel alan ‘mahrem alanımız’ diyoruz. Kamusal alansa kendimiz gibi olamadığımız bir alan gibi… Ne dersiniz, kamusal alan – özel alan ayırımı hakkında?
Özel alanın daha net bir alan gibi durduğunu söylemek aslında bu ikiliğin yani kamusal ve özel alan ikilemesinin belirsizliğini akla getirmektedir ki bu da her iki kavramın da buraların lügatinde önceden beri yer almadığını dile getirmeye bir vesile oluşturur. Çünkü bu mesele literatürde ele alınırken eski Yunan’a, on beşinci yüzyıl, on sekizinci yüzyıl Avrupasına gidilir ama biraz daha doğudan pek bahsedilmez. –bahsedilse de bunun doğruluğu tartışmalı hale gelir-. Çünkü diğer birçok Avrupalı kelime gibi bu kullanımlar da oralardan ithalen çeviridirler.
Özel alanı bugün biz kendimize ait bir kavram olarak değil de işte bu tercemeten ahvalde yeniden inşa ederek anlamaya çalışıyoruz. Bu, Müslümanlar olarak farklı bir uzaya taşınmamızdan kaynaklanıyor ve en kötüsü de bugün ne kendi uzayımızı ne de taşındığımız uzayı yerli yerince değerlendirebilecek durumdayız.
Elbette bizim de evlerimiz oldu ve olmaya da devam edecek ama bu oikos’un, private’ın özdeşi bir mütekabiliyete delalet eder mi orası çok tartışılır. O bakımdan benim kanaatim ne kamusal alanın ne de özel alanın bize ait durumları niteleyebilecek durumda oldukları. Kimbilir belki profan-kutsal ayrımında olduğu gibi bize o kadar da hitap etmeyebilecek bir ikiliktir bu.
Özel bir toplum örgütlenme biçiminin ayırımı mıdır?
Yukarıda da ifade ettiğim üzere bu ayrım Batılı tarihi yansıtan bir durum olarak görünmektedir. Bugün bizim bu konuyu tartışıyor olmamız bizden ziyade dış etkenlerden kaynaklanıyor. Batılı kültürel nüfuz ve sirayet onlara ait bir çok durumu bizim de topraklarımıza salıp tohumlarını sıçrattığı için biz bu konuyu konuşmaktayız. Batılı kültür hayatı hep bölen, kompartmanlara ayıran bir yapıya sahip olageldi. Bizimki ise bütünlüğü muhafazaya yönelik bir yapıda idi. Ne yazık ki modernlik böyle bir çok bölümlemeyi tüm dünyaya olduğu gibi buralara da taşıdı. Ama şurasını da söylemek gerekir ki dünya tam anlamıyla hiçbir zaman batılılaşmadı. Bununla birlikte eski halinin netliğini de koruyamadı. Dolayısıyla bu kamusal alan-özel alan tartışmasını biz onlardan aldık ama kendimizin bu tür bir tarihe sahip olmadığımızı çoğunlukla kaçırdık. Nitekim bunu oradan ithal ettiğimiz bir kavram konusunda yapmıyor muyuz? Sözü uzatmamak için şu kadarını söylemekle iktifa edeyim; -bu noktada meselenin bizi yakıcılığı ayrı bir konu olmakla birlikte- bu kavramlar onlara ait özel toplumsal örgütlenme biçimlerini ilgilendiren bir muhtevaya sahip bulunmaktadırlar. Nitekim bu konu tartışılırken bunun hep ama hep batılı düşünür ve kuramcılara atıfta bulunmak suretiyle gerçekleşmesi de argümanımı teyid etmektedir. Konunun bizdeki uzantıları elbette vardır ama adı üzerinde –uzantı- asli değil arızi nitelik taşımaktadırlar.
Bize rağmen ama bizim için bir alan gibi. Kamusal alan tasarlanan bir alan mı yoksa de-facto varolan birşey alan mıdır?
Kamusal alan asli olduğu batılı toplumların dışında bir kopyala yapıştır alanıdır. Şu anda de-factodur ancak dediğim gibi bu onun buralarda kadim ikametini ifade etmez. O var olan yapıya iliştirilmiş ek yapılardan oluşmaktadır. Nitekim bana göre bugün adına orta doğu denilen coğrafyadaki istikrarsızlık, kaos ve çatışmalar bu durumla ilişkilidir. Mesela batının eşzamanlı olarak hem totaliter hem de demokratik rejimleri desteklemesinin ardında bu çelişki –arızilik- yatmaktadır. Buralarda diktatörlükler de demokrasiler de güdümlüdür. Çokçeşitlilik görünümü altında –ki bunlar farklı tasarımlar anlamına da gelebilecektir- yapının kendi unsurlarının işin içerisinde olduğu bir dış desenleme durumu söz konusudur. Kısacası meselenin bize aitliği bence bir yanılsamadan ibaret bulunmaktadır.
Kamusal alanın egemeni kim?
Kamusal alanı eski Yunan toplumuna kadar geriye götürenler orada bunun hür ve yetişkin ve de yabancı olmayan erkekler olduğundan söz ederler. Modern dönemde burjuvazinin belirleyiciliği öne çıkar. Sosyalist çevreler ise farklı bir kamusal alan modelini öne sürmektedirler. Dolayısıyla şunu söyleyebiliriz: Dönem, içinde bulunulan yapı ve kültür kamusal alanın sınırlarını ve şeklini tayin ettiği gibi egemenlerini de bu tanımlar içinde saklamaktadır. Gelgelelim bu konunun önde gelen kuramcılarının da her zaman altını çizdikleri üzere kamusal alanın krizi, daha da ötesi çökmesi söz konusudur. Batı dışı alanlar için zaten durum aşağı yukarı bellidir ancak batılı toplumların kendisinde bile kamusal alan artık eski konumunu çoktan yitirmiştir. Var olan, kamusal alana yakıştırılan aktörlere ait bir inisiyatiften bahsetmek artık neredeyse imkansız hale gelmektedir. Dolayısıyla doğru soru -varlığı bile tartışmalı hale gelen- kamusal alanın egemeninin kim olduğu değil, kamusal alan da dahil olmak üzere toplumun tümüne tahakküm eden gücün ne olduğudur.
İslamî muhayyile, mefkûre açısından özel alan – kamusal alan ayırımı nereye denk düşer?
Kamusal alan-özel alan bahsinde İslami bir tahayyülden söz edeceksek her şeyden önce bunların yerli değil, taşınmış unsurlar olduğunu kabul etmek gerekecektir.
Aksi takdirde ödünç kavramlarla düşünmüş oluruz ki bu da İslami tahayyül olayına sığmayacaktır. Aslında fiilen batılı kavramları İslami kılıklara sokma gayretleri modernleşme tarihimizle yaşıt bulunmaktadır. Bu süreçte liberal, muhafazakar, sol, her türden kavram İslami kaynaklar ve simalar üzerinden devşirilmeye çalışılmıştır. Ancak gelinen nokta hiç de iç açıcı gözükmemektedir. Bugün İslami liberalizm, İslami sol, İslam modernizmi entellektüalist açmazlardan kendilerini kurtaramamış ve sahayı ne gelenek ne de modernlik olan garip garip kitleselliklere bırakmak durumunda kalan düşünce akımları konumundadırlar. Sanırım batının batı batılı olmayanın da kendisi gibi düşünülebilecek olduğu bir vasat olmadığı sürece sorunlar daha da katmerleşecek ve Müslümanların tahakküm altına alınmışlığı sürecektir. Burada kısaca değinmek gerekirse Müslüman toplumun geleceği bu toplumların sivil, toplumsal, siyasal ve kamusal ve de özel boyutlarıyla kendileri gibi olabilmelerini mümkün kılan bir tahayyüle bağlıdır. Nitekim kamusal alanın bir gereği de oradaki kişilerin kendileri gibi olabilmeleri değil midir? Bunun ön şartlarından biri de ödünç kavramların boyunduruğundan kurtulabilmektir. Bir diğeri de bunun bugünden yarına gerçekleşecek bir şey olmadığının hatırda tutulması gerektiğidir.
Özel alan için aradığımız, konuştuğumuz tüm ahlakî kuralları ‘kamu tüzel kişiliği’ söz konusu olduğunda konuşamıyor oluşumuz doğal mıdır?
İslami kuralların bir bütün oluşturduğunu söylemeye herhalde gerek yoktur. Bunun anlamı şudur evde de sokakta da devlet dairesinde de her yerde Müslüman aynı ahlaki kriterleri yerine getirmekle, bunlara riayet etmekle mükelleftir. Camide nasıl ki Allah’a taatini göstermek zorundaysa bütün yaşam kesimlerinde bu taatin bir gereği olarak ahlakı yaşamak durumundadır. Eğer İslami bir idrak söz konusu ise bunun özeli kamusal olanı olmayacaktır. Ancak teori ile pratik arasındaki mesafe her türden dindarlar konusunda rastlanan bir husustur. İslami anlamda eğer ki tüzel kişilikler noktasında ahlaki zafiyetler varsa bunun nedeni elbette İslami kodlar değil, dış koşullardır. Ve bunların tek bir nedeni olamaz. Bireysel çıkarlar, toplumsal asimetriler, zaaflar, anomik durumlar, icbarlar bireyleri ideal durumda davranmaktan alıkoyabilirler. Bu sadece günümüze özgü bir durum da değildir; asimetriler, istismarlar, manipülasyonlar, gasplar, zulümler, ihtikarlar, sömürüler, ilh.. her zaman var olmuştur. Çünkü insanın toplumsal yaşamı –ütopik kurgulardan, medine-i fazılalardan bahsetmiyorsak eğer- bunları sürekli ve yeniden yeniden üretmektedir. Kur’an bu tür durumlara karşı emir ve önerilerle doludur. Ancak Kur’an ayetleri ve Rasullullah’ın direktif ve kendi öz-yaşantısı verili toplumsal yapılar ve kültürel içeriklerle desteklenmesi gereken idealler olmak durumundadırlar. Geçmişte nasıl ki kabile sonrası katılımcı bir siyasal sistem çok geçmeden yerini monarklığın tahakkümüne bırakmak zorunda kalmışsa günümüzde de dünyadaki hegemonik yapılar insanlara kendi kuralları çerçevesinde sınırları dayatmaktadırlar. Bu bakımdan batısıyla doğusuyla genel bir çürümüşlüğün insanlığı sarmış olduğu kanaatindeyim. Onun için özel alanda daha mukayyed bir durum varken toplumsal –kamusal alan değil, çünkü burada böyle bir alan yok aslında, sebeplerini yukarıda zikrettim-alanda ahlaki ilkelere dikkat edilmediği şeklindeki bir tespit biraz eğreti gelmekte bana. Dolayısıyla toplumsal ve siyasal alandaki sorunların çözümü, evi, sokağı ve dairesi, hepsi birlikte olmak üzere toptan bir gözden geçiriş ve otantik olanın yeniden keşfedilmesine bağlı gözükmekte.
Kişisel ahlaksızlığımız bize de tüzelin ahlaksızlıkları (kişi kayırma, ihaleye fesad karıştırma vb..) kime… ?
Bir Müslüman olarak kişisel ahlaksızlığımız da bize ait değildir, tüzelin ahlaksızlıklar da. Hepsinden sorumluyuz ve hepsinden dolayı Allah’a hesap vermek zorundayız. Tabii ki bu bizim toplumsal sorumluluklarımızı ahirete havale etmemizi gerektirmiyor. Yeryüzünde elimizle, dilimizle, gönlümüzle ifade edebileceğimiz şeyler var. Sözgelimi bireyler olarak dürüst olmaklığımız, bir bütün olarak toplumda dürüstlükle uyumlu düşünce ve tavırlar içerisinde olmaklığımızla sıkı bir bağlantı içerisinde. Burada şunu da hatırlatmakta fayda var; bireysel ve toplumsal erdemlerle sistemler arasındaki ilişki sanıldığı kadar deterministik değil. Mesela monarşi yapısı gereği erdemlere kapalı değil, aynı şekilde sözgelimi cumhuriyet şekli de yapısı gereği erdemsizliklere tamamen kapalı değil. Nitekim bunu batılı kamusal düşünüş tarzında da görebiliyoruz; orada aslolan monarşi, oligarşi ya da demokrasinin kendisi değil, kamusal alanın özerk ve eşitlikçi açıklığı. Sözün kısası doğuda da batıda da farklı şekiller ve tarzlarda da olsa insanlar hep erdemli bir şekilde yönetilmeyi arzulamışlar ama bu çoğu zaman kağıt üzerinde kalmış ya da hayalleri süslemiş.
Sorumluluğu kişilerin boynuna olmasına rağmen tüzelliğin özneyi flulaştıran ve işin sorumluluğunu görünmez kılan bir boyutu söz konusu. Belki de İslâm’ın insanı muhatab alması ‘tüzel alanın belirsizliği’ ile ilgili.. mi? Ne dersiniz?
Ben İslam’ın bugünkü batılı anlamda bireyselliği savunan bir din olduğu yönündeki iddialar hususunda kuşkululuğumu hep sürdürmüşümdür. Çünkü bireysellik ve hele de bireycilik İslam toplumlarının bir karakteristiği değil. Bu batılı toplumların ayırdedici bir özelliği ve bunun tarihsel toplumsal sebepleri var. Ancak İslam’ın kendi kaynaklarında cemaatsellik her zaman yüceltilmişse de –el-cemâ”a- sorumluluk bilindiği gibi ferdidir. “Kimse kimsenin günahını yüklenmez”.
İnsan İslam’da doğrudan rabbi ile muhataptır, sevabıyla günahıyla. Ancak bilindiği gibi İslam’ın tekevvün keyfiyeti Müslümanların aynı zamanda bir kamu düzeni tesis etme noktasındaki hassasiyetlerini muciptir.
Gerek Kur’an’a, gerek sünnete ve gerekse ilk dönem uygulamalarına bakıldığında dini salt bir vicdan işi olarak görmeyi imkansız kılan sayısız örnekle karşılaşılacaktır. Ancak içinde yaşanan koşullar, tarihsel kırılmalar tüm insanlarda olduğu gibi Müslümanların da elini kolunu bağlayabilmektedir. Bu konuda bence asıl talihsizlik bağımsız bir İslami tahayyülün gerçekleştirilmesine yönelik inancın gün geçtikçe zayıflar hale gelmesidir. Halbuki Müslümanlar noktasında bu meselenin çözümü tam da bunun aşılması şartına bağlı görünmektedir. Yani özeliyle kamusuyla hayatı parçalamadan ahenkli bir şekilde bir arada tutmayı hedefleyen ve başarmaya çalışan dikey bağlantılı bir hareket.
Kamusallık nasıl bir ‘dindarlık’ biçimi ve tecrübesi üretiyor?
Bu bağlamsal bir konu. Ve soruya soruyla cevabı gerektiriyor: Nerede? Ne zaman? Gelenekte mi? Modernlikte mi?… Bir de şu: kamusallıktan kasıt nedir? Sondan başlarsak kamusal ifadesi oldukça belirsiz bir kavram. Bazı durumlarda sivil toplum halleriyle bir araya getiriliyor ama buna itirazlar var. Çoğunlukla yapılan hata onun siyasal toplumla bir arada anılması. Halbuki literatürde böyle değil. Gelin görün ki Türkiye’de kamusal alan hep böyle anlaşıldı, yani siyasal toplum olarak. Onun için de hiç olmayacak biçimde totaliter, tekelci ve baskıcı bir biçimde dini kesimler dışlanmaya çalışıldı. Din özgürlüğü olduğu iddia edilen laiklik ve ilgili uygulamalar tam da bir kontra-din aygıtı haline getirildi. Bunun ortalama kamusal alan tartışmaları noktasında sivil kültür açısından ne derece büyük bir günah oluşturduğu çok açık. Yine Türkiye bağlamında devam edersek 28 Şubat koşullarını müteakiben ve onun tersten yardımıyla dinsel aktörlerin işe dahil olunur gözüktüğü bir vasat ortaya çıkmış görünüyor ama bu sefer de ortadaki –öyle olduklarını kabul edersek-dinsel aktörlerin kamusal alanda güya arzı endam etmelerinin kendi kendileri olmaktan çok bir ilişkisellik olduğunu düşündürecek bir durumla karşı karşıya kaldık: Neoliberal bir eşle izdivaç halindeki İslamcı eş. Bu, kendisi-olmayan dinsel aktörün idealdeki rasyonel ve özgür aktör tahayyülüne ne denli uyumlu olduğu hayli tartışmalı olsa gerektir. Ama bu izdivacın sonuçlarını –sırf dindar eş ön planda görünüyor diye- onun üstüne yıkıp seküler tarafı görmezden gelmek de insaf karı değildir. Evet ortada bir kamusal alan ihlali vardır ama bunu sözde-dindar taraf ile seküler iştirakçi birlikte işlemişlerdir. Dinin kendisi ve ona sadık Müslümanlar ancak bu durumdan kendilerini beri tutmak ve ellerinden, dillerinden gönüllerinden geleni yapmaktan sorumludurlar. Onların dinleri batılı muadilleri kabul edilen aktörlerde olduğu gibi evde bırakılabilecek bir ‘özel’liğe sığmayacak kadar bütünlüklü bir duruştur. Nitekim sözde ‘rasyonel’ seküler aktörlerin dine “modernleş öyle gel” şeklindeki mecburi lütufları da onun bu özelliğiyle ilgilidir. Ayrıca batının kendisinde de dinlerin kamusallık tezahürleri artık göz ardı edilemez bir hale gelmiştir. Sekülerleşmenin ana alametlerinden biri olarak dinlerin özelleşmeleri bir gerçeklik olmaktan çok, geçmişte kalan bir temenni olarak görünmektedir. İslam bu konuda zaten diğer tüm dinlerden daha kavi bir duruşa sahip bulunmaktadır.
Nesnelliğin, teorinin ya da temsilin çöktüğü; bunlar üzerine kurulmuş bir bilgi telakkisinin ona ilişkin tarihsel birikimin arkeolojik bir kalıntıya dönüştüğü; doğrunun, yanlışın, siyaset ve sanat telakkisinin yerlerde süründüğü bir çağda artık yaşıyoruz. Bu çağ ‘hakikat’ yoktur diyor ya da kendini ‘hakikat sonrası’ bir çağ şeklinde tanımlıyor. Buraya nereden geldiğine merak edip baktığımızda, hakikati tabiatta arayarak geliyor ama şimdilerde niyeti tarihte aramaktır. Bu demektir ki çağdaş insanın gerçekliğe bakışında artık bir belirsizlik söz konusudur.
‘Şartlar böyle’ ifadesi, genelde mevcut hali kanıksamayı, biraz daha ağırdan almayı veya tedbirli olmayı salık veriyorbize. Gençler ne düşünüyorlar acaba? Şartları zorlayacak, ona teslim olmayacak ruhu taşıyan gençler! Cesur çıkışların, cesur ve özgüvenli sorgulamaların tedbirli fikir sahipleriyle yoğrulması şart. Biri diğerine feda edilebilir gibi değil. Fakat gelişim, cesaret ve olgunlukla buluşabildiğinde olabilen bir şeydir. Sizleri …
Bir kekemeliktir gidiyor, Dillerimiz mi kekeme yoksa akıl-fikirlerimiz mi? Yoksa ikisi mi? Bizce ikisi birbiriyle ilintili. Kekemelik derken, bir şeyler ‘der gibi’ vapıp dememek, diyecekmiş gibi ümitlendirmek ama ‘diyemeyip’ hakikatin arkasında-çevresinde dolanıp bir türlü diyememeyi kastediyoruz… Konuşmada kekelemek… Alay etmek yok… Fakat kimi türü yüzümüzde hafif bir tebessüm bile bırakırken; fikir adamı için durum aynı …
FERHAT KOÇ Yasin Ağırbaş, Uludağ Üniv. PDR mezunu, Psikolojik Danışman Yardımlaşma denince aklınıza ne geliyor? Yardımı ve yardımlaşmayı ne kadar somut veya ne kadar soyut algılıyorsunuz? Yardım neyden, nereden ve nereye yapılır? Yardım denilince aklıma, kişinin veya bir topluluğun elindekini, gönlündekini bir başka kişi ya da kişilerle paylaşması geliyor. Sanırım gönlündeki derken neyi kastettiğimi biraz …
Kredi kartları, alışveriş merkezleri, tüketici kredileri… Son dönemler iyiden iyiye toplumun birer parçası haline gelmiş durumda. Tüketimin kışkırtıldığı, insanların zaaflarının tahrik edildiği, emeğin ve kazancın sömürüldüğü bir dünyada yaşıyoruz artık. Acaba Müslümanlar tüketim çılgınlığının neresindeler? İhtiyacımızdan fazlasını tüketmek zorunda mıyız? Dinler ve ideolojiler “tüketim” olgusundan nasıl etkileniyorlar? Diğer bir ifadeyle dinler ve ideolojiler “Tüketim Toplumu” …
Soruşturma İhsan Toker
Özel alan kamusal alana göre daha net bir alan gibi duruyor. Özel alan ‘mahrem alanımız’ diyoruz. Kamusal alansa kendimiz gibi olamadığımız bir alan gibi… Ne dersiniz, kamusal alan – özel alan ayırımı hakkında?
Özel alanın daha net bir alan gibi durduğunu söylemek aslında bu ikiliğin yani kamusal ve özel alan ikilemesinin belirsizliğini akla getirmektedir ki bu da her iki kavramın da buraların lügatinde önceden beri yer almadığını dile getirmeye bir vesile oluşturur. Çünkü bu mesele literatürde ele alınırken eski Yunan’a, on beşinci yüzyıl, on sekizinci yüzyıl Avrupasına gidilir ama biraz daha doğudan pek bahsedilmez. –bahsedilse de bunun doğruluğu tartışmalı hale gelir-. Çünkü diğer birçok Avrupalı kelime gibi bu kullanımlar da oralardan ithalen çeviridirler.
Özel alanı bugün biz kendimize ait bir kavram olarak değil de işte bu tercemeten ahvalde yeniden inşa ederek anlamaya çalışıyoruz. Bu, Müslümanlar olarak farklı bir uzaya taşınmamızdan kaynaklanıyor ve en kötüsü de bugün ne kendi uzayımızı ne de taşındığımız uzayı yerli yerince değerlendirebilecek durumdayız.
Elbette bizim de evlerimiz oldu ve olmaya da devam edecek ama bu oikos’un, private’ın özdeşi bir mütekabiliyete delalet eder mi orası çok tartışılır. O bakımdan benim kanaatim ne kamusal alanın ne de özel alanın bize ait durumları niteleyebilecek durumda oldukları. Kimbilir belki profan-kutsal ayrımında olduğu gibi bize o kadar da hitap etmeyebilecek bir ikiliktir bu.
Özel bir toplum örgütlenme biçiminin ayırımı mıdır?
Yukarıda da ifade ettiğim üzere bu ayrım Batılı tarihi yansıtan bir durum olarak görünmektedir. Bugün bizim bu konuyu tartışıyor olmamız bizden ziyade dış etkenlerden kaynaklanıyor. Batılı kültürel nüfuz ve sirayet onlara ait bir çok durumu bizim de topraklarımıza salıp tohumlarını sıçrattığı için biz bu konuyu konuşmaktayız. Batılı kültür hayatı hep bölen, kompartmanlara ayıran bir yapıya sahip olageldi. Bizimki ise bütünlüğü muhafazaya yönelik bir yapıda idi. Ne yazık ki modernlik böyle bir çok bölümlemeyi tüm dünyaya olduğu gibi buralara da taşıdı. Ama şurasını da söylemek gerekir ki dünya tam anlamıyla hiçbir zaman batılılaşmadı. Bununla birlikte eski halinin netliğini de koruyamadı. Dolayısıyla bu kamusal alan-özel alan tartışmasını biz onlardan aldık ama kendimizin bu tür bir tarihe sahip olmadığımızı çoğunlukla kaçırdık. Nitekim bunu oradan ithal ettiğimiz bir kavram konusunda yapmıyor muyuz? Sözü uzatmamak için şu kadarını söylemekle iktifa edeyim; -bu noktada meselenin bizi yakıcılığı ayrı bir konu olmakla birlikte- bu kavramlar onlara ait özel toplumsal örgütlenme biçimlerini ilgilendiren bir muhtevaya sahip bulunmaktadırlar. Nitekim bu konu tartışılırken bunun hep ama hep batılı düşünür ve kuramcılara atıfta bulunmak suretiyle gerçekleşmesi de argümanımı teyid etmektedir. Konunun bizdeki uzantıları elbette vardır ama adı üzerinde –uzantı- asli değil arızi nitelik taşımaktadırlar.
Bize rağmen ama bizim için bir alan gibi. Kamusal alan tasarlanan bir alan mı yoksa de-facto varolan birşey alan mıdır?
Kamusal alan asli olduğu batılı toplumların dışında bir kopyala yapıştır alanıdır. Şu anda de-factodur ancak dediğim gibi bu onun buralarda kadim ikametini ifade etmez. O var olan yapıya iliştirilmiş ek yapılardan oluşmaktadır. Nitekim bana göre bugün adına orta doğu denilen coğrafyadaki istikrarsızlık, kaos ve çatışmalar bu durumla ilişkilidir. Mesela batının eşzamanlı olarak hem totaliter hem de demokratik rejimleri desteklemesinin ardında bu çelişki –arızilik- yatmaktadır. Buralarda diktatörlükler de demokrasiler de güdümlüdür. Çokçeşitlilik görünümü altında –ki bunlar farklı tasarımlar anlamına da gelebilecektir- yapının kendi unsurlarının işin içerisinde olduğu bir dış desenleme durumu söz konusudur. Kısacası meselenin bize aitliği bence bir yanılsamadan ibaret bulunmaktadır.
Kamusal alanın egemeni kim?
Kamusal alanı eski Yunan toplumuna kadar geriye götürenler orada bunun hür ve yetişkin ve de yabancı olmayan erkekler olduğundan söz ederler. Modern dönemde burjuvazinin belirleyiciliği öne çıkar. Sosyalist çevreler ise farklı bir kamusal alan modelini öne sürmektedirler. Dolayısıyla şunu söyleyebiliriz: Dönem, içinde bulunulan yapı ve kültür kamusal alanın sınırlarını ve şeklini tayin ettiği gibi egemenlerini de bu tanımlar içinde saklamaktadır. Gelgelelim bu konunun önde gelen kuramcılarının da her zaman altını çizdikleri üzere kamusal alanın krizi, daha da ötesi çökmesi söz konusudur. Batı dışı alanlar için zaten durum aşağı yukarı bellidir ancak batılı toplumların kendisinde bile kamusal alan artık eski konumunu çoktan yitirmiştir. Var olan, kamusal alana yakıştırılan aktörlere ait bir inisiyatiften bahsetmek artık neredeyse imkansız hale gelmektedir. Dolayısıyla doğru soru -varlığı bile tartışmalı hale gelen- kamusal alanın egemeninin kim olduğu değil, kamusal alan da dahil olmak üzere toplumun tümüne tahakküm eden gücün ne olduğudur.
İslamî muhayyile, mefkûre açısından özel alan – kamusal alan ayırımı nereye denk düşer?
Aksi takdirde ödünç kavramlarla düşünmüş oluruz ki bu da İslami tahayyül olayına sığmayacaktır. Aslında fiilen batılı kavramları İslami kılıklara sokma gayretleri modernleşme tarihimizle yaşıt bulunmaktadır. Bu süreçte liberal, muhafazakar, sol, her türden kavram İslami kaynaklar ve simalar üzerinden devşirilmeye çalışılmıştır. Ancak gelinen nokta hiç de iç açıcı gözükmemektedir. Bugün İslami liberalizm, İslami sol, İslam modernizmi entellektüalist açmazlardan kendilerini kurtaramamış ve sahayı ne gelenek ne de modernlik olan garip garip kitleselliklere bırakmak durumunda kalan düşünce akımları konumundadırlar. Sanırım batının batı batılı olmayanın da kendisi gibi düşünülebilecek olduğu bir vasat olmadığı sürece sorunlar daha da katmerleşecek ve Müslümanların tahakküm altına alınmışlığı sürecektir. Burada kısaca değinmek gerekirse Müslüman toplumun geleceği bu toplumların sivil, toplumsal, siyasal ve kamusal ve de özel boyutlarıyla kendileri gibi olabilmelerini mümkün kılan bir tahayyüle bağlıdır. Nitekim kamusal alanın bir gereği de oradaki kişilerin kendileri gibi olabilmeleri değil midir? Bunun ön şartlarından biri de ödünç kavramların boyunduruğundan kurtulabilmektir. Bir diğeri de bunun bugünden yarına gerçekleşecek bir şey olmadığının hatırda tutulması gerektiğidir.
Özel alan için aradığımız, konuştuğumuz tüm ahlakî kuralları ‘kamu tüzel kişiliği’ söz konusu olduğunda konuşamıyor oluşumuz doğal mıdır?
İslami kuralların bir bütün oluşturduğunu söylemeye herhalde gerek yoktur. Bunun anlamı şudur evde de sokakta da devlet dairesinde de her yerde Müslüman aynı ahlaki kriterleri yerine getirmekle, bunlara riayet etmekle mükelleftir. Camide nasıl ki Allah’a taatini göstermek zorundaysa bütün yaşam kesimlerinde bu taatin bir gereği olarak ahlakı yaşamak durumundadır. Eğer İslami bir idrak söz konusu ise bunun özeli kamusal olanı olmayacaktır. Ancak teori ile pratik arasındaki mesafe her türden dindarlar konusunda rastlanan bir husustur. İslami anlamda eğer ki tüzel kişilikler noktasında ahlaki zafiyetler varsa bunun nedeni elbette İslami kodlar değil, dış koşullardır. Ve bunların tek bir nedeni olamaz. Bireysel çıkarlar, toplumsal asimetriler, zaaflar, anomik durumlar, icbarlar bireyleri ideal durumda davranmaktan alıkoyabilirler. Bu sadece günümüze özgü bir durum da değildir; asimetriler, istismarlar, manipülasyonlar, gasplar, zulümler, ihtikarlar, sömürüler, ilh.. her zaman var olmuştur. Çünkü insanın toplumsal yaşamı –ütopik kurgulardan, medine-i fazılalardan bahsetmiyorsak eğer- bunları sürekli ve yeniden yeniden üretmektedir. Kur’an bu tür durumlara karşı emir ve önerilerle doludur. Ancak Kur’an ayetleri ve Rasullullah’ın direktif ve kendi öz-yaşantısı verili toplumsal yapılar ve kültürel içeriklerle desteklenmesi gereken idealler olmak durumundadırlar. Geçmişte nasıl ki kabile sonrası katılımcı bir siyasal sistem çok geçmeden yerini monarklığın tahakkümüne bırakmak zorunda kalmışsa günümüzde de dünyadaki hegemonik yapılar insanlara kendi kuralları çerçevesinde sınırları dayatmaktadırlar. Bu bakımdan batısıyla doğusuyla genel bir çürümüşlüğün insanlığı sarmış olduğu kanaatindeyim. Onun için özel alanda daha mukayyed bir durum varken toplumsal –kamusal alan değil, çünkü burada böyle bir alan yok aslında, sebeplerini yukarıda zikrettim-alanda ahlaki ilkelere dikkat edilmediği şeklindeki bir tespit biraz eğreti gelmekte bana. Dolayısıyla toplumsal ve siyasal alandaki sorunların çözümü, evi, sokağı ve dairesi, hepsi birlikte olmak üzere toptan bir gözden geçiriş ve otantik olanın yeniden keşfedilmesine bağlı gözükmekte.
Kişisel ahlaksızlığımız bize de tüzelin ahlaksızlıkları (kişi kayırma, ihaleye fesad karıştırma vb..) kime… ?
Bir Müslüman olarak kişisel ahlaksızlığımız da bize ait değildir, tüzelin ahlaksızlıklar da. Hepsinden sorumluyuz ve hepsinden dolayı Allah’a hesap vermek zorundayız. Tabii ki bu bizim toplumsal sorumluluklarımızı ahirete havale etmemizi gerektirmiyor. Yeryüzünde elimizle, dilimizle, gönlümüzle ifade edebileceğimiz şeyler var. Sözgelimi bireyler olarak dürüst olmaklığımız, bir bütün olarak toplumda dürüstlükle uyumlu düşünce ve tavırlar içerisinde olmaklığımızla sıkı bir bağlantı içerisinde. Burada şunu da hatırlatmakta fayda var; bireysel ve toplumsal erdemlerle sistemler arasındaki ilişki sanıldığı kadar deterministik değil. Mesela monarşi yapısı gereği erdemlere kapalı değil, aynı şekilde sözgelimi cumhuriyet şekli de yapısı gereği erdemsizliklere tamamen kapalı değil. Nitekim bunu batılı kamusal düşünüş tarzında da görebiliyoruz; orada aslolan monarşi, oligarşi ya da demokrasinin kendisi değil, kamusal alanın özerk ve eşitlikçi açıklığı. Sözün kısası doğuda da batıda da farklı şekiller ve tarzlarda da olsa insanlar hep erdemli bir şekilde yönetilmeyi arzulamışlar ama bu çoğu zaman kağıt üzerinde kalmış ya da hayalleri süslemiş.
Sorumluluğu kişilerin boynuna olmasına rağmen tüzelliğin özneyi flulaştıran ve işin sorumluluğunu görünmez kılan bir boyutu söz konusu. Belki de İslâm’ın insanı muhatab alması ‘tüzel alanın belirsizliği’ ile ilgili.. mi? Ne dersiniz?
Ben İslam’ın bugünkü batılı anlamda bireyselliği savunan bir din olduğu yönündeki iddialar hususunda kuşkululuğumu hep sürdürmüşümdür. Çünkü bireysellik ve hele de bireycilik İslam toplumlarının bir karakteristiği değil. Bu batılı toplumların ayırdedici bir özelliği ve bunun tarihsel toplumsal sebepleri var. Ancak İslam’ın kendi kaynaklarında cemaatsellik her zaman yüceltilmişse de –el-cemâ”a- sorumluluk bilindiği gibi ferdidir. “Kimse kimsenin günahını yüklenmez”.
Gerek Kur’an’a, gerek sünnete ve gerekse ilk dönem uygulamalarına bakıldığında dini salt bir vicdan işi olarak görmeyi imkansız kılan sayısız örnekle karşılaşılacaktır. Ancak içinde yaşanan koşullar, tarihsel kırılmalar tüm insanlarda olduğu gibi Müslümanların da elini kolunu bağlayabilmektedir. Bu konuda bence asıl talihsizlik bağımsız bir İslami tahayyülün gerçekleştirilmesine yönelik inancın gün geçtikçe zayıflar hale gelmesidir. Halbuki Müslümanlar noktasında bu meselenin çözümü tam da bunun aşılması şartına bağlı görünmektedir. Yani özeliyle kamusuyla hayatı parçalamadan ahenkli bir şekilde bir arada tutmayı hedefleyen ve başarmaya çalışan dikey bağlantılı bir hareket.
Kamusallık nasıl bir ‘dindarlık’ biçimi ve tecrübesi üretiyor?
Bu bağlamsal bir konu. Ve soruya soruyla cevabı gerektiriyor: Nerede? Ne zaman? Gelenekte mi? Modernlikte mi?… Bir de şu: kamusallıktan kasıt nedir? Sondan başlarsak kamusal ifadesi oldukça belirsiz bir kavram. Bazı durumlarda sivil toplum halleriyle bir araya getiriliyor ama buna itirazlar var. Çoğunlukla yapılan hata onun siyasal toplumla bir arada anılması. Halbuki literatürde böyle değil. Gelin görün ki Türkiye’de kamusal alan hep böyle anlaşıldı, yani siyasal toplum olarak. Onun için de hiç olmayacak biçimde totaliter, tekelci ve baskıcı bir biçimde dini kesimler dışlanmaya çalışıldı. Din özgürlüğü olduğu iddia edilen laiklik ve ilgili uygulamalar tam da bir kontra-din aygıtı haline getirildi. Bunun ortalama kamusal alan tartışmaları noktasında sivil kültür açısından ne derece büyük bir günah oluşturduğu çok açık. Yine Türkiye bağlamında devam edersek 28 Şubat koşullarını müteakiben ve onun tersten yardımıyla dinsel aktörlerin işe dahil olunur gözüktüğü bir vasat ortaya çıkmış görünüyor ama bu sefer de ortadaki –öyle olduklarını kabul edersek-dinsel aktörlerin kamusal alanda güya arzı endam etmelerinin kendi kendileri olmaktan çok bir ilişkisellik olduğunu düşündürecek bir durumla karşı karşıya kaldık: Neoliberal bir eşle izdivaç halindeki İslamcı eş. Bu, kendisi-olmayan dinsel aktörün idealdeki rasyonel ve özgür aktör tahayyülüne ne denli uyumlu olduğu hayli tartışmalı olsa gerektir. Ama bu izdivacın sonuçlarını –sırf dindar eş ön planda görünüyor diye- onun üstüne yıkıp seküler tarafı görmezden gelmek de insaf karı değildir. Evet ortada bir kamusal alan ihlali vardır ama bunu sözde-dindar taraf ile seküler iştirakçi birlikte işlemişlerdir. Dinin kendisi ve ona sadık Müslümanlar ancak bu durumdan kendilerini beri tutmak ve ellerinden, dillerinden gönüllerinden geleni yapmaktan sorumludurlar. Onların dinleri batılı muadilleri kabul edilen aktörlerde olduğu gibi evde bırakılabilecek bir ‘özel’liğe sığmayacak kadar bütünlüklü bir duruştur. Nitekim sözde ‘rasyonel’ seküler aktörlerin dine “modernleş öyle gel” şeklindeki mecburi lütufları da onun bu özelliğiyle ilgilidir. Ayrıca batının kendisinde de dinlerin kamusallık tezahürleri artık göz ardı edilemez bir hale gelmiştir. Sekülerleşmenin ana alametlerinden biri olarak dinlerin özelleşmeleri bir gerçeklik olmaktan çok, geçmişte kalan bir temenni olarak görünmektedir. İslam bu konuda zaten diğer tüm dinlerden daha kavi bir duruşa sahip bulunmaktadır.
Yazar
İlgili Yazılar
Soruşturma Abdurrahman Arslan
Nesnelliğin, teorinin ya da temsilin çöktüğü; bunlar üzerine kurulmuş bir bilgi telakkisinin ona ilişkin tarihsel birikimin arkeolojik bir kalıntıya dönüştüğü; doğrunun, yanlışın, siyaset ve sanat telakkisinin yerlerde süründüğü bir çağda artık yaşıyoruz. Bu çağ ‘hakikat’ yoktur diyor ya da kendini ‘hakikat sonrası’ bir çağ şeklinde tanımlıyor. Buraya nereden geldiğine merak edip baktığımızda, hakikati tabiatta arayarak geliyor ama şimdilerde niyeti tarihte aramaktır. Bu demektir ki çağdaş insanın gerçekliğe bakışında artık bir belirsizlik söz konusudur.
Soruşturma
‘Şartlar böyle’ ifadesi, genelde mevcut hali kanıksamayı, biraz daha ağırdan almayı veya tedbirli olmayı salık veriyorbize. Gençler ne düşünüyorlar acaba? Şartları zorlayacak, ona teslim olmayacak ruhu taşıyan gençler! Cesur çıkışların, cesur ve özgüvenli sorgulamaların tedbirli fikir sahipleriyle yoğrulması şart. Biri diğerine feda edilebilir gibi değil. Fakat gelişim, cesaret ve olgunlukla buluşabildiğinde olabilen bir şeydir. Sizleri …
Soruşturma
Bir kekemeliktir gidiyor, Dillerimiz mi kekeme yoksa akıl-fikirlerimiz mi? Yoksa ikisi mi? Bizce ikisi birbiriyle ilintili. Kekemelik derken, bir şeyler ‘der gibi’ vapıp dememek, diyecekmiş gibi ümitlendirmek ama ‘diyemeyip’ hakikatin arkasında-çevresinde dolanıp bir türlü diyememeyi kastediyoruz… Konuşmada kekelemek… Alay etmek yok… Fakat kimi türü yüzümüzde hafif bir tebessüm bile bırakırken; fikir adamı için durum aynı …
Soruşturma
FERHAT KOÇ Yasin Ağırbaş, Uludağ Üniv. PDR mezunu, Psikolojik Danışman Yardımlaşma denince aklınıza ne geliyor? Yardımı ve yardımlaşmayı ne kadar somut veya ne kadar soyut algılıyorsunuz? Yardım neyden, nereden ve nereye yapılır? Yardım denilince aklıma, kişinin veya bir topluluğun elindekini, gönlündekini bir başka kişi ya da kişilerle paylaşması geliyor. Sanırım gönlündeki derken neyi kastettiğimi biraz …
Soruşturma
Kredi kartları, alışveriş merkezleri, tüketici kredileri… Son dönemler iyiden iyiye toplumun birer parçası haline gelmiş durumda. Tüketimin kışkırtıldığı, insanların zaaflarının tahrik edildiği, emeğin ve kazancın sömürüldüğü bir dünyada yaşıyoruz artık. Acaba Müslümanlar tüketim çılgınlığının neresindeler? İhtiyacımızdan fazlasını tüketmek zorunda mıyız? Dinler ve ideolojiler “tüketim” olgusundan nasıl etkileniyorlar? Diğer bir ifadeyle dinler ve ideolojiler “Tüketim Toplumu” …