Ne olduğu, yapısı ve işlerliğine dair üzerinde pek durmadan kendimizi içinde bulduğumuz bir alan, Kamusal alan. Kadının başörtüsüyle serbestçe bulunup bulunmaması bağlamında konuşuldu. ‘İslamcı kadın kamusal alandan dışlanamaz’ mottosuyla akıllarda kaldı.
Kamusal ve özel alan… Bu ayırım nasıl bir toplum biçimini örgütler, Müslüman ferde, İslamî mefkûre ve muhayyileye ve toplumsallığa etkisi nedir?
Hayatı ve varlığı kategorik ayırımlara tabi tutma meselesinin bizim ülkemizdeki tarihi yaklaşık yüzyıl öncesine dayanıyor. Avrupa’da ise çok daha eskilere… Tanrının hakkı ve Sezar’ın hakkı diye iki ayrı varlık düzleminden bahsedildiğini biliyoruz. Yani dini ve dünyevi olan diye iki farklı varlık düzlemi. Bu anlayışta dini alanı kilise, dünyevi alanı ise devlet tanzim eder. Bu iki otoritenin hangisinin alanında bulunuyorsanız onun iktidarına tabi olursunuz, onun belirlediği gibi düşünmeniz, inanmanız ve davranmanız beklenir.
Aydınlanma dediğimiz süreçte bu iki alanın gerekliliklerinin tanzimi daha belirgin bir şekilde ayrıştırıldı. Bu paradigmada din vicdani bir alan olarak görülür ve bireyseldir; insanlarla ve kurumlarla ilgili her türden ilişkiyi şekillendiren düzlem ise kamusal alan olarak adlandırılır.
Bu sınırlar içinde kalması kaydıyla bir şeylere inanabilir, bir şeyleri sevebilir veya bir şeyleri inkar edebilir, bir şeyleri sevmeyebilirsiniz. Bu sizin iç dünyanızla ilgili bir şey olarak kaldıktan sonra mesele yok. Yeter ki iki otoritenin alanında bir sınır ihlali olmasın. Bu anlayış Kartezyen felsefeyle irtibatlı olarak anlaşılabilir. Zira Kartezyen felsefe, varlığı iki ana kategoriye ayırmaktadır. Ruh- beden; bu dünya- öte dünya. Bu düalist (ikici) varlık anlayışı Kartezyenizm’in temelinde yatan asıl ilkedir. ‘Sezar’ın hakkı Sezar’a; tanrının hakkı tanrıya’ ifadesi bu felsefenin kavrayışının en veciz ifadesidir. Sezar’ın hakkının Sezar’a ait olduğunu söylemek aynı zamanda tanrının bu ontolojik alana karışmaması gerektiği düşüncesini yedeğinde tutmaktadır. Zira bu alan pozitif bilimin alanıdır. Bu sebeple, Pozitivist paradigma, gerçekliği tamamen bilimsellik adı altında dinden yalıtır, dinin ve değerlerin de teolojik alanda kalmasını öngörür.
Biraz da geriden bakarsak, İslamcılık içerisinde böyle bir ayırımın izini bulabilir miyiz? Konu nasıl ele alınıyor?
İslamcılık dediğimiz şey hayatı bütünlük içinde yaşamamızı teklif eder. Said Halim Paşa’nın İslamlaşma tanımı bu iddiamızı en güzel şekilde yansıtır.
Ona göre İslamlaşma üç veçhesi bulunan bir hayat tarzıdır. Birinci veçhesi, temelinde i‘tikâdiyâta, bu itikadiyâttan doğan bir ahlâkiyâta, bu ahlâkiyâttan doğan bir ictimaiyâta ve nihayet bu içtimaiyattan doğan bir siyâsiyâta sahip olmasıdır. İslamlaşma siyasetinin ikinci veçhesi onun kendini her zemin ve zamanda yeniden inşa etmesine imkan sunan bir iç dirilik oluşturmaktadır. Bu iç dirilik, bahsi geçen ve biribirine temel oluşturan İslamî esasları ‘zamanın ve muhitin ihtiyaçlarına en muvâfık bir suretde tefsîr etme’yi gerekli kılmaktadır. Üçüncü veçhe ise İslamlaşma’yı salt bir söylem olmaktan çıkaran ve onu bütünlüklü bir hayat haline getiren temel bir sorumluluğu muhataplarına yüklemektedir. Bu sorumluluk, İslamlaşmayı kabul eden şahsın, yukarıda dile getirilen iki veçhenin gereği olarak varılan sonuçlara ‘muvâfık davranışlar’la hayatını şekillendirmesini teklif eder.
Yani İslamlaşma öncelikle hayatı bütünlüklü olarak görmeyi, ikinci olarak bu bakış açısı ile çağın ve yerel bağlamın ortaya çıkardığı durumu yeniden yeniden yorumlamayı, üçüncü ve nihai olarak da değerlendirmelerimizde vardığımız hükmü esas alarak davranışlarımızı ona göre düzenlememizi teklif eder. Bu sebeple ben İslamcılık tartışmalarının en zayıf noktasının İslamcılığı bu bütüncül çerçevede ele almamak olduğunu düşünüyorum. Başka bir ifadeyle onu bütüncül ve dinamik bir bakış ve bu bakış çerçevesinde şekillendirilmesi gereken bir hayat teklifi olarak değil de salt bir söylem olarak değerlendiren yaklaşımlarla muhatabız. Üstelik kendisini İslamcı olarak tanımlayanlar bile bu tarz bir zaaf taşıyor.
Sorumuza dönersek, İslamcılığın bir kamusal ve özel alan ayırımı yok, hatta Ziya Gökalp’in İctimai Usul-ü Fıkıh ile ilgili başlattığı teklife karşı, bu teklifin bir anlamda böyle bir ayırıma yol açabileceğini gören İslamcılar tarafından anında cevaplar verilmiştir. Özellikle İzmirli İsmail Hakkı’nın İctimai Usul-ü Fıkha İhtiyaç var mı? başlıklı yazıları bu bakımdan tam anlamıyla bir ders metni olarak okunmalıdır. Bu tartışmadaki can alıcı nokta, Gökalp ve arkadaşları geleneksel verileri sosyal bilimlerle yeniden tanımlamak isterken, İzmirli ise Fıkhın sorunları çözmek için yeterli olduğunu ve esasında, oluşturulmaya çalışılan yeniden tanımlama girişiminin mevcut ilim geleneğinin tamamen işlevsiz hale getirilmesiyle sonuçlanacağını söyler. Yani kamusal alanı büsbütün araçsal akıl ile şekillendirilmesini ve dini salt meşrulaştırıcı bir seviyeye indirmeyi reddeder.
‘İslamcılık, kamusal alan ve ahlak’ başlığında devam etmek istiyorum: ‘İslamcılığın özel alan ve kamusal alana dair iddiaları nelerdir?
Bir önceki soruda da ifade ettiğim gibi, İslamcılık hayatı bütüncül bir şekilde anlamayı ve yaşamayı ifade eder. Esasen bu bizim geleneğimizde yeni bir şey değildir. Tevhid dediğimiz şeyin hayat tasavvuru böyle olmak zorundadır. Bu bütüncül ve yekpare kavrayış hayatın farklı veçhelerini görmezlikten gelmeyi değil, bu farklı veçheleri aynı temel ilke etrafında, birbirini tümleyen bir çerçevede konuşlandırmayı ifade etmektedir. Nitekim bizim varlık tasavvurumuzda varlığın farklı mertebeleri var. Bu mertebelerle irtibatlı olarak ilimler tasnif edilir. Kuşkusuz her ilim dalının kendi alanının özelliklerini dikkate alan usülleri olmaktadır. Ahlak ise bu bütünlüklü varlık kavrayışının tezahürü olarak, hayatın hemen her alanında ve her aşamasındaki duruşumuzu ifade eder. Yani bizim davranışlarımıza istikamet veren, onun şeklini ve zerafetini belirleyen şeye biz ahlak diyoruz. Bu bir anlamda bizde tabiatımız haline gelmiş bir şey. Dolayısıyla evde başka, camide başka ama pazarda ve yönetim süreçlerinde başka bir ahlak olmaz. Aynı ahlak, davranış alanımızın tabiatını dikkate alarak, bütün bu alanlarda bize istikamet tayin eder.
Türkiye’deki veya halkları Müslüman olan ülkelerinde siyasi tecrübeler İslamcılığın bu iddialarını yükleniyor, taşıyabiliyor mu sizce?
Maalesef böyle bir hayatı üstlenmiş devlet yapılarında bahsetmek zor. Tek tek Müslüman şahsiyetlerin böyle yaşama çabaları olduğu muhakkak. Bu çabaların örgütlenerek oluşturduğu İslami hareketlerin de maksadı bu. Ne var ki bu çabaların sınırlılıkları var. Zira kamusal alan modern ulus-devletin şekillendirdiği bir düzlem. Mesai saatlerinizi, ekonomik faaliyetlerinizi düzenleyen piyasa şartlarını, bilimsel standartları, şehirlerinizi, akreditasyon ölçülerini belirleyen bir sistem var ve siz o sistem içinde yaşamak zorundasınız. Bu alanlarda yol almak istiyorsanız, bu piyasanın kurallarına göre hareket etmelisiniz. Aksi halde piyasa sizi kusar. Bu son derece sofistike bir süreç. Görünmez bir el size bu kuralları mütemadiyen hatırlatır. Bu minvalde davranmadığınız takdirde başarısız olursunuz ki; başarısızlık modern bir tekfir düzeneğidir. Çağımızda en kabul edilemez sıfat başarısızlıktır.
Devletlerin de benzer bir çeperi var. Bu çeper yeni dünyanın kabulleri ile şekillendirilmiş ve ekonomik önceliklere göre işlemektedir. Bireyin kendi muhitinde yaşadığının bir benzerini devletler de küresel ölçekte yaşamaktadır. Bu sebeple, idealist girişimlerin yaşadığı başarısızlıklar kitlesel bir hayal kırıklığı ve mevcut işleyişe rıza göstermekle sonuçlanmaktadır. Devrimci deneyimlerin İslam dünyasında geldiği noktayı bu zaviyeden değerlendirmemiz lazım.
Devrimci yöntemler yerine hayatın akışı içinden bir ıslah çizgisi inşa etmek isteyen anlayışların ise sistem içi işleyişin doğurduğu aşınmalar neticesinde yıprandıklarına şahit oluyoruz. Daha açık ifade edersek, devrimci yöntemlerin sistem dışı kalma çabalarının oluşturduğu sığlaşma ve hayatın farklı veçhelerini ihmal eden tutumları ile mevcut egemenlik çeperinin dayatmalarının doğurduğu çatışmalar hikmet kaybına yol açıyor. Evrimci yöntemleri benimseyen girişimler ise sistemik iktidar ile yerel iktidarın seyr ü sülukuna katılmadığı takdirde başarısızlığa uğruyor; bu seyre katıldıkça da kendi olmaktan çıkıyor. Dolayısıyla oldukça karmaşık ve sistemli bir ifsada karşı mücadele etmekle karşı karşıya bulunuyoruz. Hedeflerimizi, yöntemlerimizi ve imkanlarımızı hangi sorunlarla karşı karşıya bulunduğumuz gerçeğini dikkate alarak dinamik bir şekilde yeniden yeniden gözden geçirmemiz gerekiyor. Bir de uzun vadeli hedefler gözetmek adına, bir tûl-i emele savrulmamak için, yaşadığımız ânı ıskalamayan bir salih amelle sarmalamalıyız hayatımızı. Bu bağlamda hiçbir Müslüman şahıs yahut Müslümanlarca yapılandırılan hiçbir hareket ve devlet mükemmel olmadığı gibi böyle bir beklenti de beyhudedir. Keza var olan çabaları değersizleştirmek de başka bir yanlış olacaktır. Hayatı bir imtihan alanı olarak görmek gerekiyor. Mevcut durumu değerlendirerek, bu durumda ne yapmamız gerektiğine karar verip gereğini yapmak bizim işimiz.
Kamusallık sizce nasıl bir dindarlık tecrübesi ortaya koydu? Bu bağlamda özel alana dair ‘ahlakî’ vurgularımız ve hatırlatmalarımızın tüzel, kamusal alan söz konusu olduğunda çok zayıf ve cılız kalmasını neyle açıklarsınız?
Daha önce de ifade ettik; ahlak hayatın bütününe dair kendi içinde tutarlılığı ve sürekliliği olan bir duruşun adıdır. Bunun özel ve kamusal ayırımına tabi tutulması bizim ayırımımız olamaz. Maalesef “iş ahlakı”, “İslami faaliyet” vb. kavramlar gündelik hayatımızda çokça kullanılan ifadeler oldu. İş ahlakı vb. ifadelerin bir ihtiyacı vurgulamak için kullanıldığı aşikâr. İşini gereği gibi yapmayan, namazına-orucuna dikkat eden ama başkaları ile ilişkilerinde muhatabının hukukunu gözetmeyen bir insan profili var. Yani hayatı parçalı yaşayan bir kültürde, işini yaparken o işin gereklerine uygun davranmasını telkin etmek isterken kullanılıyor ‘iş ahlakı’ kavramı. Batı denilen dünyada ise daha çok tersi bir durum var; kamusal düzenin pekişmesinin de etkisiyle insanlar işlerinde dikkatliler. Yapmaları gerekeni olabildiğinde standartlara uygun yapıyorlar ama özel hayatlarında her türden yabancılaşma yaşanabiliyor. Yeter ki kamusal nizama zarar gelmesin. Zaten özel alan dokunulmaz bir alan olarak tanımlanıyor burada. Yani kamu düzenine dokunmadığın sürece neye inanırsan inan, ne yaparsan yap. Peki kamu düzenini neye göre belirliyorsun? Tabii “işlevsel ahlak”a göre! Araçsallaştırılan rasyonelliğin temelinde etkinlik ve verimlilik söylemi bulunmaktadır. Ne için veya kimin için etkinlik ve verimlilik sorularını perdelemek ve gerçekliği çarpıtmak/gizlemek amacıyla genel olarak ekonomi bilimi özel olarak da rasyonel tercih kuramları normatif değerlerin bilimin sınırları dışında tutulmasını salık verirler. Tam da bu dışarıda tutulan alan özel alandır işte. Üstelik araçsal rasyonellik kendini yalnızca uygulamada göstermez; kendi önermelerine uygun kuramlar da üretir. Mesela bu anlayış ideal insan tipi olarak homo economicus’u tabii bir veri olarak kabul etmekle kalmazlar, aynı zamanda bu insan tipini bilimsel bir temele oturtmaya çalışır. Böylece bütün insanları homo economicus olmaya zorlar. Benim dördüncü soruda açıklamaya çalıştığım sistem bu döngüyü esas alarak yapılandırılmıştır. İslamcılığın itiraz etmesi gereken şey tam da bu döngü ve bu döngüyü mümkün kılan varlık-insan ve değerler manzumesi olmalıdır. Eğer bir başka hayatın mümkün olduğuna dair bir teklifse İslamcılık- ki, ben böyle olduğunu biliyorum- bu sistemle yüzleşmeden yapacağı şey, parçalı ve dönüştürücü olmayan bir çabadan ibaret kalacaktır.
Kişisel ahlaksızlığımız bize de tüzel alandaki ahlaksızlıklar kime…?
Bizim Fıkıh tanımımızı hatırlatarak bu soruya cevap vermek isterim. İmam-ı Azam hazretlerinin Fıkıh tanımında, “kişinin lehinde ve aleyhinde olan şeyleri bilmesi” şeklinde vurgulanan şeyin alanına hayatın bütünü girmektedir. Bireysel olan ile ictimai olan, iktisadi olan ile siyasi olan yahut bunları çaprazlama düşünerek hepsi ile doğrudan itikadi ve vicdani olan arasında bir kopukluk yok. Bunlar hayatın farklı veçheleridir sadece. Evet kendilerine mahsus özellikleri vardır lakin birbiri ile kopuk olarak görülemezler. Mesela İzmirli İsmail Hakkı Usül-ü Fıkıh ve İctimai Usül-ü Fıkıh tartışmasına dair Sebilürreşad dergisinde yayınlanan makalesinde İmam-ı Azam’ın tarifini esas alarak Fıkh’ı üç kısma ayırır: Birincisi Fıkh-ı İtikadi, ikincisi Fıkh-ı Ameli ve üçüncüsü de Fıkh-ı Vicdani. Yani bizim itikad-amel-vicdan olarak farklı disiplinlerin konusu olarak gördüğümüz şeyi o doğrudan Fıkh’ın farklı zaviyeleri olarak değerlendirir. Esasen Said Halim Paşa’nın İslamlaşma tarifinin üç merhalesinin ilk merhalesinde dile getirdiği itikadiyat-ahlakiyat-ictimaiyat ve siyasiyat da bu anlayışın farklı bir ifade biçiminden başka bir şey değildir. Bu durumda kişisel ahlak-tüzel alandaki ahlak gibi ayırımlar İslamcı tasavvura ait bir şey olamaz.
‘İslamcılık, kamusal alan ve ahlak’ bağlamında, İslamcılığın bundan sonraki seyrine dair neler söylersiniz?
Kanaatimce İslamcılık homojen ve zaman-mekân üstü/ötesi bir düşünce değil. İlkeleri itibariyle cihanşümul kabullere dayansa da zamana-mekâna ve öznel şartlara bağlı olarak o da yeniden şekil alıyor.
Mesela yirminci yüzyılın başında dile getirilen İslamcı tahayyül ve önermeler ile 1950’li yıllarda dile getirilen İslamcı önermelerin çerçevesi biribirinden farklı olduğu gibi günümüzdeki gündemlerle de ciddi farkları bulunmaktadır. Keza Hilafet merkezi olan İstanbul’da yaşayan İslamcıların teklifleri ile daha uzak coğrafyalarda yaşayan İslamcıların tekliflerinin amacı aynıdır ve fakat öncelikleri ve dili arasında farklar vardır. Bunda yadırganacak bir şey de yok. Dahası böyle de olmalıdır. Bağlam farkı Fıkh’ın konusunu ve cevaplarını da farklılaştıracaktır.
Türkiye özelinden hareketle söylersem iki savrulmanın yaşandığını söyleyebilirim: Birinci savrulma her şeyin yolunda gittiğini düşünen ve bu düşünceye yapılan her eleştiriyi ihanet içinde gören tutumda gözlemlenebilir. Gerek din dilinde gerekse de gündelik siyasette bu durumu açıkça görebiliyoruz. Yeni olan her şeyi, yenilenme adına yapılan her teklifi fikren ve siyaseten yoldan çıkma olarak telakki ediyor bu zihniyet.
İkinci savrulma ise tam karşı kutupta konuşlanmış olarak; var olan her şeyi kötü ve başarısız olarak değerlendiren bir sükûnetsizlikle malül. Esasen bu ikinci anlayış -pragmatik değerlendirmeleri ve suçlamaları dışarıda tutarak söylüyorum- bu memleketten iyilik adına hiçbir şeyin zuhur edemeyeceğini, bizden adam olamayacağını düşünen bir özgüvensizlikle yakından irtibatlı bir tutumdur. Üstelik bu insanlar İslami hassasiyetlerle hareket ettiklerini düşünerek bu tutumu sergiliyorlar. İlginçtir ki, Batıcı-modernist çevrelerde de bu anlayış hakimdir. Onlara göre iyilik adına bu memlekette bir şey bulunamaz. Bu memleketin inancı-insanı-kurumları behemehal terkedilmeli ve yerine başarının yegane adresi olan Batı’dakiler ikame edilmelidir.
Benim kanaatim aşırı iyimserlik ile aşırı kötümserliğin her ikisi de gerçeklikle örtüşmüyor. Hem ilkeler ve değerler adına bunu söylüyorum hem de tarihi-toplumsal gerçeklikle mütekabiliyetine bakarak bunu söylüyorum.
Gelinen noktada sorunları ve ihtiyaçları da kazanımları ve imkanları da eşyanın tabiatına muvafık bir hikmetli tutumla değerlendirmeye ihtiyacımız var. Her şeyin yolunda gittiğini söylemek kadar hiçbir şeyin yolunda gitmediğini düşünmek te doğru gelmiyor bana. Dünden daha fazla insan, dünden daha fazla birikim ve tecrübe, dünden daha fazla kaynak ve dünden daha fazla bir ilgi oluşturdu İslamcılık. Ne var ki dünden daha fazla kamusal kuşku, dünden daha fazla aşınma da yaşıyoruz. Yapılması gereken müsbet birikimler oluşturmaktır. Doğru olanı, iyi olanı ve güzel olanı örnekleyen şeyler ortaya koymak gerekiyor. Keza kamusal olarak bize olan güveni sarsan ve dahi ferdan ferda içimize sindiremediğimiz her ne ise onları telafi edecek bir arınmaya da şiddetle ihtiyacımız var. Dahası bozulmayı, çürümeyi, yozlaşmayı engelleme hassasiyeti iyi olan şeyleri inşa etmekten önce gelmelidir belki.
Hülasa edersek; geldiğimiz noktada yapılması gereken ya sisteme katılmak ve ifsada ortak olmak ya da Elmalılı Hamdi Efendi’nin ifadesiyle ta’dilât-ı cedide ile işe devam etmektir. Tadilat ise yıkıp yeniden yapmakla değil tamir etmekle ve ıslah ile olur. Bunu birilerinden beklemek değil bizatihi vazife üstlenmek hepimize düşmektedir.
Özel alanı bugün biz kendimize ait bir kavram olarak değil de işte bu tercemeten ahvalde yeniden inşa ederek anlamaya çalışıyoruz. Bu, Müslümanlar olarak farklı bir uzaya taşınmamızdan kaynaklanıyor ve en kötüsü de bugün ne kendi uzayımızı ne de taşındığımız uzayı yerli yerince değerlendirebilecek durumdayız.
İnsan, kelimeler ve kavramlarla konuşur ve düşünür. Hele İlahi Vahyin okuyucusu ve mü’mini ise bu sahadaki hassasiyetini, kendisiyle konuşan Rabbinin kelimelerine, hususi bir itina göstererek yapar. Ben, okuryazarlık hayatım boyunca, daima İlahi Kelam’ı, bana hitap ederken kullandığı dil, kelime ve kavramlar üzerinden anlamaya ve anlamlandırmaya çalıştım bütün eşya ve hadiseleri. ‘Din’ dediğim zaman, birileri gibi sadece Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam’ı anlamam.
1- Kelimeler, tercih edilebilen, seçilebilen bir şey midir? Bir metni oluşturma sürecinde kelimelerle olan münasebetiniz nasıldır?
2- Tanık olduğumuz dönemlerde kaleme alınan metinlere ve konuşma diline bakınca, yarına dair ‘kelimeler ve kavramlar’ açısından bir kaygı havası mı yoksa umut mu daha öne çıkıyor?
3- Hayatımızın parçalarını sayarken sosyal medya ve araçlarına da yer açıyoruz. Hatta bu alana ait kelimeler ve kavramların (story, retweet, timeline, flood vs.) edebi türlerde de artarak kullanıldığını gözlemliyoruz. Bu durumun zihin dünyamızı şekillendirmede nasıl bir rolü olduğunu düşüyorsunuz?
FERHAT KOÇ Yasin Ağırbaş, Uludağ Üniv. PDR mezunu, Psikolojik Danışman Yardımlaşma denince aklınıza ne geliyor? Yardımı ve yardımlaşmayı ne kadar somut veya ne kadar soyut algılıyorsunuz? Yardım neyden, nereden ve nereye yapılır? Yardım denilince aklıma, kişinin veya bir topluluğun elindekini, gönlündekini bir başka kişi ya da kişilerle paylaşması geliyor. Sanırım gönlündeki derken neyi kastettiğimi biraz …
Oruç Allah’a teslimiyetin bir şiarı. Kulun kendini arındırması… Vakitleri belli bir ibadet… Hikmetini ve faydası üzerinde düşünülecek olursa hem bireysel hem toplumsal bir çok faydayı muhtevi. Kimilerine göre şenlik, kimilerine göre sadece açlık, kimlerine göreyse susuzluk… İnsanların çoğunun susuzluğundan açlığından bahsetmesi de ilgin. Zira bu oruç. Doğasında açlık, susuzluk, biraz yoksunluk biraz yorgunluk var. Arınma …
Soruşturma Vahdettin Işık
Ne olduğu, yapısı ve işlerliğine dair üzerinde pek durmadan kendimizi içinde bulduğumuz bir alan, Kamusal alan. Kadının başörtüsüyle serbestçe bulunup bulunmaması bağlamında konuşuldu. ‘İslamcı kadın kamusal alandan dışlanamaz’ mottosuyla akıllarda kaldı.
Kamusal ve özel alan… Bu ayırım nasıl bir toplum biçimini örgütler, Müslüman ferde, İslamî mefkûre ve muhayyileye ve toplumsallığa etkisi nedir?
Hayatı ve varlığı kategorik ayırımlara tabi tutma meselesinin bizim ülkemizdeki tarihi yaklaşık yüzyıl öncesine dayanıyor. Avrupa’da ise çok daha eskilere… Tanrının hakkı ve Sezar’ın hakkı diye iki ayrı varlık düzleminden bahsedildiğini biliyoruz. Yani dini ve dünyevi olan diye iki farklı varlık düzlemi. Bu anlayışta dini alanı kilise, dünyevi alanı ise devlet tanzim eder. Bu iki otoritenin hangisinin alanında bulunuyorsanız onun iktidarına tabi olursunuz, onun belirlediği gibi düşünmeniz, inanmanız ve davranmanız beklenir.
Aydınlanma dediğimiz süreçte bu iki alanın gerekliliklerinin tanzimi daha belirgin bir şekilde ayrıştırıldı. Bu paradigmada din vicdani bir alan olarak görülür ve bireyseldir; insanlarla ve kurumlarla ilgili her türden ilişkiyi şekillendiren düzlem ise kamusal alan olarak adlandırılır.
Bu sınırlar içinde kalması kaydıyla bir şeylere inanabilir, bir şeyleri sevebilir veya bir şeyleri inkar edebilir, bir şeyleri sevmeyebilirsiniz. Bu sizin iç dünyanızla ilgili bir şey olarak kaldıktan sonra mesele yok. Yeter ki iki otoritenin alanında bir sınır ihlali olmasın. Bu anlayış Kartezyen felsefeyle irtibatlı olarak anlaşılabilir. Zira Kartezyen felsefe, varlığı iki ana kategoriye ayırmaktadır. Ruh- beden; bu dünya- öte dünya. Bu düalist (ikici) varlık anlayışı Kartezyenizm’in temelinde yatan asıl ilkedir. ‘Sezar’ın hakkı Sezar’a; tanrının hakkı tanrıya’ ifadesi bu felsefenin kavrayışının en veciz ifadesidir. Sezar’ın hakkının Sezar’a ait olduğunu söylemek aynı zamanda tanrının bu ontolojik alana karışmaması gerektiği düşüncesini yedeğinde tutmaktadır. Zira bu alan pozitif bilimin alanıdır. Bu sebeple, Pozitivist paradigma, gerçekliği tamamen bilimsellik adı altında dinden yalıtır, dinin ve değerlerin de teolojik alanda kalmasını öngörür.
Biraz da geriden bakarsak, İslamcılık içerisinde böyle bir ayırımın izini bulabilir miyiz? Konu nasıl ele alınıyor?
Ona göre İslamlaşma üç veçhesi bulunan bir hayat tarzıdır. Birinci veçhesi, temelinde i‘tikâdiyâta, bu itikadiyâttan doğan bir ahlâkiyâta, bu ahlâkiyâttan doğan bir ictimaiyâta ve nihayet bu içtimaiyattan doğan bir siyâsiyâta sahip olmasıdır. İslamlaşma siyasetinin ikinci veçhesi onun kendini her zemin ve zamanda yeniden inşa etmesine imkan sunan bir iç dirilik oluşturmaktadır. Bu iç dirilik, bahsi geçen ve biribirine temel oluşturan İslamî esasları ‘zamanın ve muhitin ihtiyaçlarına en muvâfık bir suretde tefsîr etme’yi gerekli kılmaktadır. Üçüncü veçhe ise İslamlaşma’yı salt bir söylem olmaktan çıkaran ve onu bütünlüklü bir hayat haline getiren temel bir sorumluluğu muhataplarına yüklemektedir. Bu sorumluluk, İslamlaşmayı kabul eden şahsın, yukarıda dile getirilen iki veçhenin gereği olarak varılan sonuçlara ‘muvâfık davranışlar’la hayatını şekillendirmesini teklif eder.
Yani İslamlaşma öncelikle hayatı bütünlüklü olarak görmeyi, ikinci olarak bu bakış açısı ile çağın ve yerel bağlamın ortaya çıkardığı durumu yeniden yeniden yorumlamayı, üçüncü ve nihai olarak da değerlendirmelerimizde vardığımız hükmü esas alarak davranışlarımızı ona göre düzenlememizi teklif eder. Bu sebeple ben İslamcılık tartışmalarının en zayıf noktasının İslamcılığı bu bütüncül çerçevede ele almamak olduğunu düşünüyorum. Başka bir ifadeyle onu bütüncül ve dinamik bir bakış ve bu bakış çerçevesinde şekillendirilmesi gereken bir hayat teklifi olarak değil de salt bir söylem olarak değerlendiren yaklaşımlarla muhatabız. Üstelik kendisini İslamcı olarak tanımlayanlar bile bu tarz bir zaaf taşıyor.
Sorumuza dönersek, İslamcılığın bir kamusal ve özel alan ayırımı yok, hatta Ziya Gökalp’in İctimai Usul-ü Fıkıh ile ilgili başlattığı teklife karşı, bu teklifin bir anlamda böyle bir ayırıma yol açabileceğini gören İslamcılar tarafından anında cevaplar verilmiştir. Özellikle İzmirli İsmail Hakkı’nın İctimai Usul-ü Fıkha İhtiyaç var mı? başlıklı yazıları bu bakımdan tam anlamıyla bir ders metni olarak okunmalıdır. Bu tartışmadaki can alıcı nokta, Gökalp ve arkadaşları geleneksel verileri sosyal bilimlerle yeniden tanımlamak isterken, İzmirli ise Fıkhın sorunları çözmek için yeterli olduğunu ve esasında, oluşturulmaya çalışılan yeniden tanımlama girişiminin mevcut ilim geleneğinin tamamen işlevsiz hale getirilmesiyle sonuçlanacağını söyler. Yani kamusal alanı büsbütün araçsal akıl ile şekillendirilmesini ve dini salt meşrulaştırıcı bir seviyeye indirmeyi reddeder.
‘İslamcılık, kamusal alan ve ahlak’ başlığında devam etmek istiyorum: ‘İslamcılığın özel alan ve kamusal alana dair iddiaları nelerdir?
Bir önceki soruda da ifade ettiğim gibi, İslamcılık hayatı bütüncül bir şekilde anlamayı ve yaşamayı ifade eder. Esasen bu bizim geleneğimizde yeni bir şey değildir. Tevhid dediğimiz şeyin hayat tasavvuru böyle olmak zorundadır. Bu bütüncül ve yekpare kavrayış hayatın farklı veçhelerini görmezlikten gelmeyi değil, bu farklı veçheleri aynı temel ilke etrafında, birbirini tümleyen bir çerçevede konuşlandırmayı ifade etmektedir. Nitekim bizim varlık tasavvurumuzda varlığın farklı mertebeleri var. Bu mertebelerle irtibatlı olarak ilimler tasnif edilir. Kuşkusuz her ilim dalının kendi alanının özelliklerini dikkate alan usülleri olmaktadır. Ahlak ise bu bütünlüklü varlık kavrayışının tezahürü olarak, hayatın hemen her alanında ve her aşamasındaki duruşumuzu ifade eder. Yani bizim davranışlarımıza istikamet veren, onun şeklini ve zerafetini belirleyen şeye biz ahlak diyoruz. Bu bir anlamda bizde tabiatımız haline gelmiş bir şey. Dolayısıyla evde başka, camide başka ama pazarda ve yönetim süreçlerinde başka bir ahlak olmaz. Aynı ahlak, davranış alanımızın tabiatını dikkate alarak, bütün bu alanlarda bize istikamet tayin eder.
Türkiye’deki veya halkları Müslüman olan ülkelerinde siyasi tecrübeler İslamcılığın bu iddialarını yükleniyor, taşıyabiliyor mu sizce?
Maalesef böyle bir hayatı üstlenmiş devlet yapılarında bahsetmek zor. Tek tek Müslüman şahsiyetlerin böyle yaşama çabaları olduğu muhakkak. Bu çabaların örgütlenerek oluşturduğu İslami hareketlerin de maksadı bu. Ne var ki bu çabaların sınırlılıkları var. Zira kamusal alan modern ulus-devletin şekillendirdiği bir düzlem. Mesai saatlerinizi, ekonomik faaliyetlerinizi düzenleyen piyasa şartlarını, bilimsel standartları, şehirlerinizi, akreditasyon ölçülerini belirleyen bir sistem var ve siz o sistem içinde yaşamak zorundasınız. Bu alanlarda yol almak istiyorsanız, bu piyasanın kurallarına göre hareket etmelisiniz. Aksi halde piyasa sizi kusar. Bu son derece sofistike bir süreç. Görünmez bir el size bu kuralları mütemadiyen hatırlatır. Bu minvalde davranmadığınız takdirde başarısız olursunuz ki; başarısızlık modern bir tekfir düzeneğidir. Çağımızda en kabul edilemez sıfat başarısızlıktır.
Devletlerin de benzer bir çeperi var. Bu çeper yeni dünyanın kabulleri ile şekillendirilmiş ve ekonomik önceliklere göre işlemektedir. Bireyin kendi muhitinde yaşadığının bir benzerini devletler de küresel ölçekte yaşamaktadır. Bu sebeple, idealist girişimlerin yaşadığı başarısızlıklar kitlesel bir hayal kırıklığı ve mevcut işleyişe rıza göstermekle sonuçlanmaktadır. Devrimci deneyimlerin İslam dünyasında geldiği noktayı bu zaviyeden değerlendirmemiz lazım.
Devrimci yöntemler yerine hayatın akışı içinden bir ıslah çizgisi inşa etmek isteyen anlayışların ise sistem içi işleyişin doğurduğu aşınmalar neticesinde yıprandıklarına şahit oluyoruz. Daha açık ifade edersek, devrimci yöntemlerin sistem dışı kalma çabalarının oluşturduğu sığlaşma ve hayatın farklı veçhelerini ihmal eden tutumları ile mevcut egemenlik çeperinin dayatmalarının doğurduğu çatışmalar hikmet kaybına yol açıyor. Evrimci yöntemleri benimseyen girişimler ise sistemik iktidar ile yerel iktidarın seyr ü sülukuna katılmadığı takdirde başarısızlığa uğruyor; bu seyre katıldıkça da kendi olmaktan çıkıyor. Dolayısıyla oldukça karmaşık ve sistemli bir ifsada karşı mücadele etmekle karşı karşıya bulunuyoruz. Hedeflerimizi, yöntemlerimizi ve imkanlarımızı hangi sorunlarla karşı karşıya bulunduğumuz gerçeğini dikkate alarak dinamik bir şekilde yeniden yeniden gözden geçirmemiz gerekiyor. Bir de uzun vadeli hedefler gözetmek adına, bir tûl-i emele savrulmamak için, yaşadığımız ânı ıskalamayan bir salih amelle sarmalamalıyız hayatımızı. Bu bağlamda hiçbir Müslüman şahıs yahut Müslümanlarca yapılandırılan hiçbir hareket ve devlet mükemmel olmadığı gibi böyle bir beklenti de beyhudedir. Keza var olan çabaları değersizleştirmek de başka bir yanlış olacaktır. Hayatı bir imtihan alanı olarak görmek gerekiyor. Mevcut durumu değerlendirerek, bu durumda ne yapmamız gerektiğine karar verip gereğini yapmak bizim işimiz.
Kamusallık sizce nasıl bir dindarlık tecrübesi ortaya koydu? Bu bağlamda özel alana dair ‘ahlakî’ vurgularımız ve hatırlatmalarımızın tüzel, kamusal alan söz konusu olduğunda çok zayıf ve cılız kalmasını neyle açıklarsınız?
Daha önce de ifade ettik; ahlak hayatın bütününe dair kendi içinde tutarlılığı ve sürekliliği olan bir duruşun adıdır. Bunun özel ve kamusal ayırımına tabi tutulması bizim ayırımımız olamaz. Maalesef “iş ahlakı”, “İslami faaliyet” vb. kavramlar gündelik hayatımızda çokça kullanılan ifadeler oldu. İş ahlakı vb. ifadelerin bir ihtiyacı vurgulamak için kullanıldığı aşikâr. İşini gereği gibi yapmayan, namazına-orucuna dikkat eden ama başkaları ile ilişkilerinde muhatabının hukukunu gözetmeyen bir insan profili var. Yani hayatı parçalı yaşayan bir kültürde, işini yaparken o işin gereklerine uygun davranmasını telkin etmek isterken kullanılıyor ‘iş ahlakı’ kavramı. Batı denilen dünyada ise daha çok tersi bir durum var; kamusal düzenin pekişmesinin de etkisiyle insanlar işlerinde dikkatliler. Yapmaları gerekeni olabildiğinde standartlara uygun yapıyorlar ama özel hayatlarında her türden yabancılaşma yaşanabiliyor. Yeter ki kamusal nizama zarar gelmesin. Zaten özel alan dokunulmaz bir alan olarak tanımlanıyor burada. Yani kamu düzenine dokunmadığın sürece neye inanırsan inan, ne yaparsan yap. Peki kamu düzenini neye göre belirliyorsun? Tabii “işlevsel ahlak”a göre! Araçsallaştırılan rasyonelliğin temelinde etkinlik ve verimlilik söylemi bulunmaktadır. Ne için veya kimin için etkinlik ve verimlilik sorularını perdelemek ve gerçekliği çarpıtmak/gizlemek amacıyla genel olarak ekonomi bilimi özel olarak da rasyonel tercih kuramları normatif değerlerin bilimin sınırları dışında tutulmasını salık verirler. Tam da bu dışarıda tutulan alan özel alandır işte. Üstelik araçsal rasyonellik kendini yalnızca uygulamada göstermez; kendi önermelerine uygun kuramlar da üretir. Mesela bu anlayış ideal insan tipi olarak homo economicus’u tabii bir veri olarak kabul etmekle kalmazlar, aynı zamanda bu insan tipini bilimsel bir temele oturtmaya çalışır. Böylece bütün insanları homo economicus olmaya zorlar. Benim dördüncü soruda açıklamaya çalıştığım sistem bu döngüyü esas alarak yapılandırılmıştır. İslamcılığın itiraz etmesi gereken şey tam da bu döngü ve bu döngüyü mümkün kılan varlık-insan ve değerler manzumesi olmalıdır. Eğer bir başka hayatın mümkün olduğuna dair bir teklifse İslamcılık- ki, ben böyle olduğunu biliyorum- bu sistemle yüzleşmeden yapacağı şey, parçalı ve dönüştürücü olmayan bir çabadan ibaret kalacaktır.
Kişisel ahlaksızlığımız bize de tüzel alandaki ahlaksızlıklar kime…?
Bizim Fıkıh tanımımızı hatırlatarak bu soruya cevap vermek isterim. İmam-ı Azam hazretlerinin Fıkıh tanımında, “kişinin lehinde ve aleyhinde olan şeyleri bilmesi” şeklinde vurgulanan şeyin alanına hayatın bütünü girmektedir. Bireysel olan ile ictimai olan, iktisadi olan ile siyasi olan yahut bunları çaprazlama düşünerek hepsi ile doğrudan itikadi ve vicdani olan arasında bir kopukluk yok. Bunlar hayatın farklı veçheleridir sadece. Evet kendilerine mahsus özellikleri vardır lakin birbiri ile kopuk olarak görülemezler. Mesela İzmirli İsmail Hakkı Usül-ü Fıkıh ve İctimai Usül-ü Fıkıh tartışmasına dair Sebilürreşad dergisinde yayınlanan makalesinde İmam-ı Azam’ın tarifini esas alarak Fıkh’ı üç kısma ayırır: Birincisi Fıkh-ı İtikadi, ikincisi Fıkh-ı Ameli ve üçüncüsü de Fıkh-ı Vicdani. Yani bizim itikad-amel-vicdan olarak farklı disiplinlerin konusu olarak gördüğümüz şeyi o doğrudan Fıkh’ın farklı zaviyeleri olarak değerlendirir. Esasen Said Halim Paşa’nın İslamlaşma tarifinin üç merhalesinin ilk merhalesinde dile getirdiği itikadiyat-ahlakiyat-ictimaiyat ve siyasiyat da bu anlayışın farklı bir ifade biçiminden başka bir şey değildir. Bu durumda kişisel ahlak-tüzel alandaki ahlak gibi ayırımlar İslamcı tasavvura ait bir şey olamaz.
‘İslamcılık, kamusal alan ve ahlak’ bağlamında, İslamcılığın bundan sonraki seyrine dair neler söylersiniz?
Mesela yirminci yüzyılın başında dile getirilen İslamcı tahayyül ve önermeler ile 1950’li yıllarda dile getirilen İslamcı önermelerin çerçevesi biribirinden farklı olduğu gibi günümüzdeki gündemlerle de ciddi farkları bulunmaktadır. Keza Hilafet merkezi olan İstanbul’da yaşayan İslamcıların teklifleri ile daha uzak coğrafyalarda yaşayan İslamcıların tekliflerinin amacı aynıdır ve fakat öncelikleri ve dili arasında farklar vardır. Bunda yadırganacak bir şey de yok. Dahası böyle de olmalıdır. Bağlam farkı Fıkh’ın konusunu ve cevaplarını da farklılaştıracaktır.
Türkiye özelinden hareketle söylersem iki savrulmanın yaşandığını söyleyebilirim: Birinci savrulma her şeyin yolunda gittiğini düşünen ve bu düşünceye yapılan her eleştiriyi ihanet içinde gören tutumda gözlemlenebilir. Gerek din dilinde gerekse de gündelik siyasette bu durumu açıkça görebiliyoruz. Yeni olan her şeyi, yenilenme adına yapılan her teklifi fikren ve siyaseten yoldan çıkma olarak telakki ediyor bu zihniyet.
İkinci savrulma ise tam karşı kutupta konuşlanmış olarak; var olan her şeyi kötü ve başarısız olarak değerlendiren bir sükûnetsizlikle malül. Esasen bu ikinci anlayış -pragmatik değerlendirmeleri ve suçlamaları dışarıda tutarak söylüyorum- bu memleketten iyilik adına hiçbir şeyin zuhur edemeyeceğini, bizden adam olamayacağını düşünen bir özgüvensizlikle yakından irtibatlı bir tutumdur. Üstelik bu insanlar İslami hassasiyetlerle hareket ettiklerini düşünerek bu tutumu sergiliyorlar. İlginçtir ki, Batıcı-modernist çevrelerde de bu anlayış hakimdir. Onlara göre iyilik adına bu memlekette bir şey bulunamaz. Bu memleketin inancı-insanı-kurumları behemehal terkedilmeli ve yerine başarının yegane adresi olan Batı’dakiler ikame edilmelidir.
Gelinen noktada sorunları ve ihtiyaçları da kazanımları ve imkanları da eşyanın tabiatına muvafık bir hikmetli tutumla değerlendirmeye ihtiyacımız var. Her şeyin yolunda gittiğini söylemek kadar hiçbir şeyin yolunda gitmediğini düşünmek te doğru gelmiyor bana. Dünden daha fazla insan, dünden daha fazla birikim ve tecrübe, dünden daha fazla kaynak ve dünden daha fazla bir ilgi oluşturdu İslamcılık. Ne var ki dünden daha fazla kamusal kuşku, dünden daha fazla aşınma da yaşıyoruz. Yapılması gereken müsbet birikimler oluşturmaktır. Doğru olanı, iyi olanı ve güzel olanı örnekleyen şeyler ortaya koymak gerekiyor. Keza kamusal olarak bize olan güveni sarsan ve dahi ferdan ferda içimize sindiremediğimiz her ne ise onları telafi edecek bir arınmaya da şiddetle ihtiyacımız var. Dahası bozulmayı, çürümeyi, yozlaşmayı engelleme hassasiyeti iyi olan şeyleri inşa etmekten önce gelmelidir belki.
Hülasa edersek; geldiğimiz noktada yapılması gereken ya sisteme katılmak ve ifsada ortak olmak ya da Elmalılı Hamdi Efendi’nin ifadesiyle ta’dilât-ı cedide ile işe devam etmektir. Tadilat ise yıkıp yeniden yapmakla değil tamir etmekle ve ıslah ile olur. Bunu birilerinden beklemek değil bizatihi vazife üstlenmek hepimize düşmektedir.
Âkif’imizin dediği gibi;
“İşte dert, işte devâ, bende ne var? Bir tebliğ…
Size âid sizi tahlîs edecek sa’y-i beliğ!”
Yazar
İlgili Yazılar
Soruşturma İhsan Toker
Özel alanı bugün biz kendimize ait bir kavram olarak değil de işte bu tercemeten ahvalde yeniden inşa ederek anlamaya çalışıyoruz. Bu, Müslümanlar olarak farklı bir uzaya taşınmamızdan kaynaklanıyor ve en kötüsü de bugün ne kendi uzayımızı ne de taşındığımız uzayı yerli yerince değerlendirebilecek durumdayız.
Soruşturma
İnsan, kelimeler ve kavramlarla konuşur ve düşünür. Hele İlahi Vahyin okuyucusu ve mü’mini ise bu sahadaki hassasiyetini, kendisiyle konuşan Rabbinin kelimelerine, hususi bir itina göstererek yapar. Ben, okuryazarlık hayatım boyunca, daima İlahi Kelam’ı, bana hitap ederken kullandığı dil, kelime ve kavramlar üzerinden anlamaya ve anlamlandırmaya çalıştım bütün eşya ve hadiseleri. ‘Din’ dediğim zaman, birileri gibi sadece Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam’ı anlamam.
Soruşturma Abdullah Harmancı, Engin Elman, Hüseyin Akın, Mustafa Ökkeş Evren
1- Kelimeler, tercih edilebilen, seçilebilen bir şey midir? Bir metni oluşturma sürecinde kelimelerle olan münasebetiniz nasıldır?
2- Tanık olduğumuz dönemlerde kaleme alınan metinlere ve konuşma diline bakınca, yarına dair ‘kelimeler ve kavramlar’ açısından bir kaygı havası mı yoksa umut mu daha öne çıkıyor?
3- Hayatımızın parçalarını sayarken sosyal medya ve araçlarına da yer açıyoruz. Hatta bu alana ait kelimeler ve kavramların (story, retweet, timeline, flood vs.) edebi türlerde de artarak kullanıldığını gözlemliyoruz. Bu durumun zihin dünyamızı şekillendirmede nasıl bir rolü olduğunu düşüyorsunuz?
Soruşturma
FERHAT KOÇ Yasin Ağırbaş, Uludağ Üniv. PDR mezunu, Psikolojik Danışman Yardımlaşma denince aklınıza ne geliyor? Yardımı ve yardımlaşmayı ne kadar somut veya ne kadar soyut algılıyorsunuz? Yardım neyden, nereden ve nereye yapılır? Yardım denilince aklıma, kişinin veya bir topluluğun elindekini, gönlündekini bir başka kişi ya da kişilerle paylaşması geliyor. Sanırım gönlündeki derken neyi kastettiğimi biraz …
Soruşturma
Oruç Allah’a teslimiyetin bir şiarı. Kulun kendini arındırması… Vakitleri belli bir ibadet… Hikmetini ve faydası üzerinde düşünülecek olursa hem bireysel hem toplumsal bir çok faydayı muhtevi. Kimilerine göre şenlik, kimilerine göre sadece açlık, kimlerine göreyse susuzluk… İnsanların çoğunun susuzluğundan açlığından bahsetmesi de ilgin. Zira bu oruç. Doğasında açlık, susuzluk, biraz yoksunluk biraz yorgunluk var. Arınma …