İnsan bir muamma… İkna olduğunu yapmada birçok şeyini hatta hayatını ortaya koyacak denli kararlı; yapmak istemediğindeyse mazeret üreten, bin bir dereden su getirip yapmamanın yolunu da bulabilen bir varlık…
Sağlam bir kulpa tutunmamışsa gelgitler yaşıyor. Bu gelgitlerle hem kendisini yoruyor hem de karşısındakileri davranış bozukluğuna itiyor.
Aslında fıtratına aykırı davrandığında benliğindeki bu zıtlaşmanın hesaplaşmasını yapmaya başlıyor. Bu savaşımın üstesinden gelebilirse özüne sadakat gösteriyor. Bunu başaramazsa yavaş yavaş yaptığı işe, bulunduğu hâle mazeretler, nedenler üretmeye başlıyor. Arzularını yaşama isteği helali aşmaya başladığında, nefsinde taşıdığı zaaflar dışarıya taşmaya başlıyor. Artık irade kontrolünden çıkıp heva rüzgârının önünde savrulmaya başlıyor. Ve artık kapalı havza işlediği günahlar, yanlışlar kabına sığmamaya başlıyor. Allah ile arasında kalsa tevbe etme imkânı kolaylaşacak. Ama günahı da tek başına işlemek artık zevk vermemeye başlıyor. Yoldaş arıyor, yandaş arıyor. Çevresi temiz yaşamaya çalışan bir çevre ise günahı yaşamayı kolaylaştırmak için birilerini safına çekmesi gerekiyor. Yavaş yavaş günahlarıyla görünür olmaya başlıyor. Bu görünür halini meşrulaştırmak için ikna cümlesini kurmaya başlıyor: “Allah’ın bildiğini kuldan mı saklayayım!”
Bu cüretkâr kişi, yanlışlarını Allah’ın gördüğünü bilmesine rağmen onları işlemeye devam etmesi ayrı bir umursamazlık bunu umumileştirmesi de ikinci bir umursamazlık.
İnsanın Allah’ın murakabesi altında olduğunu bilmesi bir iman işidir ve bu murakabe altında olmanın hassasiyeti bir değer işidir. Allah’a değer veren insan kimselerin görmediği yerlerde de efendiliğinden ödün vermeyecek, yalnız başına dahi olsa günaha tevessül etmeyecektir. Mutlak hesap sorucu Allah’ın huzurunda mahcup olmamak için iradesini vahiyle güçlendirip ona göre hareket edecektir.
Ama insanız işte, mükemmel olmamız mümkün değil. Onun için Rabb’ül-âlemin, büyük günahlardan sakınırsak hatalarımızı affedeceğini haber vermiş bize Kur’an-ı Kerim’de. (Nisa, 31)
“…İçinizde olanı açıklasanız da gizleseniz de Allah sizi ondan hesaba çeker…” (Bakara, 284) ayeti indiğinde ilk muhataplar tedirgin olmuşlar ve “Ya Resulullah içimizden öyle şeyler geçiyor ki bazen ne yapacağız diye düşünüyoruz.” demişler. “İçinizden geçen şeylerin o yürekte ağırlanması, onunla amel edilmesidir problem olan. Eğer içinizden o yanlış şeyler geçerken bir tür huzursuzluk meydana getiriyorsa işte bu imandır.” mealinde cevap verdiği rivayet edilir. (Müslîm, İman, 209, 211)
Şimdi içimizden bu yanlışlar gelip geçerken Allah bu halimize şahit değil mi? Ne yapalım şimdi, bizi mahcup eden bu halleri zaten Allah biliyor diye açığa mı vuralım?
Yanlışa şahitler çoğaldıkça o yanlışı doğruya evirmek daha bir zorlaşır. Allah elbette bize şahittir ve ondan çekiniriz ki tek başımıza da olsak yanlış yapmamaya çalışırız.
Allah, hatalar, günahlar işlesek dahi özür dilediğimizde onu tekrar bizim başımıza kakmayan merhamet sahibidir. Allah, iyiliklerimizle kötülüklerimizi örtendir. Yolunda mücadelemizi dikkate alarak kötülüklerimizi örtendir ve bize sahip çıkandır.
Ama insan öyle mi? Saklamadığınız, deşifre ettiğiniz, fütursuzca paylaştığınız hatalarınızı, günahlarınızı arşivler. Sizi zaaflarınızdan vurmak için… Tevbe etseniz bile o sicilinizdedir artık. Onun için günahlarımıza, hatalarımıza şahit kılmamalıyız insanları, gün gelir devran dönüp mahcubiyet yaşamayalım diye.
Günahı, hataları görünür kılmanın zararları elbette çoktur. “Bir şeyin şüyuu vukuundan daha beterdir.” der bir kural. Vak’a olduğu yerde kalırsa kapsama alanı daralır. Topluma zarar verecek vak’aları haber konusu yapar, gündem edinir, konuşma malzemesi yaparsan saf beyinleri de bu vak’ayla meşgul etmiş olursun. Bir şeyin çok konuşulması onu normalleştirmeye başlar. İnsanlığı yaralayan olayların eskisi kadar etki yaratmamasının altında yatan etkenlerden biri de budur; ayıpların, günahların saklanmaması… Yetişkinler zaaflarını, günahlarını görünür kılmayarak mahcup olup saklasalardı genç dimağlar bunlara şahit olmazlardı.
Günümüz dünyası reklamın önemini bildiği için günah dolu bir hayatı sürekli servis ederek umumileştirmeye çalışıyor. İnsanlığın ortak yaşadığı alanlarda panoları ve teşvikleri ile fahşayı yaygınlaştırmaya çalışıyor.
Neden?! Sorgulamamız gerekmiyor mu? “Allah’ın bildiğini kuldan mı saklayayım!” diyen zihniyetin umursamazlığından. Günah işlemek kolaylaştırılırsa günahkâr daha rahat işler günahını. Vicdanı da rahatsız etmez artık. Elle gelen düğün bayram artık onun için. Ne yani, ne yapabilir ki herkes aynı, hem onun kalbi temizdir, ameli temiz olmasa da. Oturuşu, kalkışı, yemesi, içmesi, giyimi, kuşamı ile kötülüğe teşvik ederken, kimse hakkında kötü, kötülük düşünmediği ile rahatlamaya çalışır. Çalmasını meşrulaştırır, çırpmasını meşrulaştırır, usul bunu gerektiriyordur. Saklamaya gerek yok, Allah biliyor zaten.
Ah İnsan! Nasıl da mahir hevasını besleme konusunda. Aynı insan Allah’ın istediği ve bildiği ibadetlerini niye görünür kılmaz da bir paradoks yaşar. “İbadetin gizli olanı makbuldür” der. Gizledikçe Allah’ın emrettiklerini, kalbe hapsettikçe imanı, ortadan kaldırdıkça Allah’ı hatırlatıcıları, ortam şeytanın arenası oldu. Şeytan ve dostları, imanını gizleyen, salih amele dönüştüremeyen kişinin kimliğini yok etti. Utanır oldu Müslüman, kimliğini görünür kılan şeylerden, iftihar eder oldu günahlarından. Ve hayattan uzaklaştı insani değerler, mekânlar ve imkânlar. Yeryüzü barlarıyla, bankalarıyla, günah pazarlayan tacirleriyle Allah’a savaş açan bir meydana döndü.
Çözüm ne? Allah’ın bildiği günahlarımızı ıslah edip günahları meşrulaştıran imkânları yok ederek, içeriğini boşaltmadan ibadetlerimizi görünür kılan atılımların peşinden koşmalıyız. Allah’ın razı olacağı, temelinde takva olan mescidleri çoğaltmalıyız. Panolar, ekranlar, meydanlar, mekânlar kötülüğün ifşasına imkân vermemeli. Güzelliklerin, doğrulukların, iyiliklerin imkânları olmalı. Günah kişinin kendisiyle münhasır kalmalı. Elbette cehenneme gitme özgürlüğü var ama dünyayı cehenneme çevirme özgürlüğü olmamalı. Fitne kol gezmemeli elini kolunu sallaya sallaya. Hayat boşluk tanır mı? Güzellikler arz-ı endam etmezse gönüllerde, sokaklarda, meydanlarda, ses vermezse minarelerden, çağıramazsa güzele, doğruya ve iyiye, meydan kötülere kalır ve artık güzelin, iyinin, doğrunun da adalet özlemi rafa kaldırılır. Güçlü mü’minler olmak için ayağa kalkıp dünyamıza sahip çıkmak üzere önce kendimize sahip çıkalım. Şimdi değilse ne zaman?
Kötülüğe alışmak… Sessiz çığlıkların içinde bir metafor oluşturup kendini bunlarla oyalamak. Her gün izlenilen olumsuzluklara, yaşanılan dramlara bir yenisi eklenirken, sadece ‘oyalanma’ davranışlarının içinde kendini gereksiz bir nesne gibi kenarda köşede bırakmak…
Anne baba şefkatinin sıcaklığının ötesinde ruhu üşürken, bedeninin konforu içindi tüm hesaplar. Özel odası olacak, özel okullarda okuyacak, özel arabalarla gezecek, marka elbiselerle büyüyecekti. Bunun için de para gerekliydi. Yani kazanılan her şey çocuğa rağmen çocuk içindi. Peki, çocuk ne içindi?
Eleştiri, insan ve yaşamına değer katan bir kavramdır. Eleştiri ile varlığımızın konumunu ve söylemlerimizin işlerliğini test etme imkânına kavuşuruz. Test etme, ilk bakışta oldukça sevimsiz bir kelime. Fakat bu sevimsizlik algısını, kendimizi yoklamak, tanımak ve bu minvaldeki olumluluklara ulaşmak açısından tersine çevirebiliriz. Bu açıdan eleştirilmek, çoğunun kaçındığı şekilde varlığımızı, söylemlerimizi, kültürel ve düşünsel sermayemizi tehlikeye atan veya şüpheli kılan bir muamele değildir.
Te’vil kelimesi; tefsir etmek, yorumlamak, uzak ve gizli mânâlarını açığa çıkarmak, rüyayı tabir etmek;, sözü iyice inceleyip varacağı mânâya vardırmak, bir şeyi, amaçlanan son noktaya ulaştırmak gibi anlamları içermektedir. Rağıb el-İsfahânî te’vilin, “asla dönüş” anlamına gelen “evl” kökünden türediğini belirtmekte ve te’vili, “bir şeyi ilmen veya fiilen kendisinden kastedilen mânâya çevirmek” olarak tanımlamaktadır. İsfahânî evl’den türeyen evvel’e de açıklık getirmektedir: Temel evveldir, sonra bina gelir. Allah evveldir, hiçbir varlık Allah’a sebkat etmez. “Ben Müslimlerin/mü’minlerin ilkiyim.” sözü şu anlama gelir: İslam ve iman konusunda ben, kendisine uyulacak kişiyim. “Onu küfredenlerin ilki siz olmayın.” sözü de, kâfirlikte kendisine uyulan kişi siz olmayın, anlamında bir uyarıdır.
İnsan, tabiatı gereği toplumsal bir varlıktır. Yani insan, hayatını devam ettirebilmek için hem maddi açıdan hem de manevi açıdan başka insanlara ihtiyaç duyar ki bu da onun insan olmasından neşet eder. Aslında insan, sosyal olduğu kadar bireysel ihtiyaçlara da sahiptir. Kitab-ı Kerim’in bize öğrettiği de hesabın bireysel görüleceği ancak hayatın ve dinin müşterek yaşanabileceğidir. İnsan, …
‘Allah’ın Bildiğini Kuldan mı Saklayacağım’
İnsan bir muamma… İkna olduğunu yapmada birçok şeyini hatta hayatını ortaya koyacak denli kararlı; yapmak istemediğindeyse mazeret üreten, bin bir dereden su getirip yapmamanın yolunu da bulabilen bir varlık…
Sağlam bir kulpa tutunmamışsa gelgitler yaşıyor. Bu gelgitlerle hem kendisini yoruyor hem de karşısındakileri davranış bozukluğuna itiyor.
Aslında fıtratına aykırı davrandığında benliğindeki bu zıtlaşmanın hesaplaşmasını yapmaya başlıyor. Bu savaşımın üstesinden gelebilirse özüne sadakat gösteriyor. Bunu başaramazsa yavaş yavaş yaptığı işe, bulunduğu hâle mazeretler, nedenler üretmeye başlıyor. Arzularını yaşama isteği helali aşmaya başladığında, nefsinde taşıdığı zaaflar dışarıya taşmaya başlıyor. Artık irade kontrolünden çıkıp heva rüzgârının önünde savrulmaya başlıyor. Ve artık kapalı havza işlediği günahlar, yanlışlar kabına sığmamaya başlıyor. Allah ile arasında kalsa tevbe etme imkânı kolaylaşacak. Ama günahı da tek başına işlemek artık zevk vermemeye başlıyor. Yoldaş arıyor, yandaş arıyor. Çevresi temiz yaşamaya çalışan bir çevre ise günahı yaşamayı kolaylaştırmak için birilerini safına çekmesi gerekiyor. Yavaş yavaş günahlarıyla görünür olmaya başlıyor. Bu görünür halini meşrulaştırmak için ikna cümlesini kurmaya başlıyor: “Allah’ın bildiğini kuldan mı saklayayım!”
Bu cüretkâr kişi, yanlışlarını Allah’ın gördüğünü bilmesine rağmen onları işlemeye devam etmesi ayrı bir umursamazlık bunu umumileştirmesi de ikinci bir umursamazlık.
İnsanın Allah’ın murakabesi altında olduğunu bilmesi bir iman işidir ve bu murakabe altında olmanın hassasiyeti bir değer işidir. Allah’a değer veren insan kimselerin görmediği yerlerde de efendiliğinden ödün vermeyecek, yalnız başına dahi olsa günaha tevessül etmeyecektir. Mutlak hesap sorucu Allah’ın huzurunda mahcup olmamak için iradesini vahiyle güçlendirip ona göre hareket edecektir.
Ama insanız işte, mükemmel olmamız mümkün değil. Onun için Rabb’ül-âlemin, büyük günahlardan sakınırsak hatalarımızı affedeceğini haber vermiş bize Kur’an-ı Kerim’de. (Nisa, 31)
“…İçinizde olanı açıklasanız da gizleseniz de Allah sizi ondan hesaba çeker…” (Bakara, 284) ayeti indiğinde ilk muhataplar tedirgin olmuşlar ve “Ya Resulullah içimizden öyle şeyler geçiyor ki bazen ne yapacağız diye düşünüyoruz.” demişler. “İçinizden geçen şeylerin o yürekte ağırlanması, onunla amel edilmesidir problem olan. Eğer içinizden o yanlış şeyler geçerken bir tür huzursuzluk meydana getiriyorsa işte bu imandır.” mealinde cevap verdiği rivayet edilir. (Müslîm, İman, 209, 211)
Şimdi içimizden bu yanlışlar gelip geçerken Allah bu halimize şahit değil mi? Ne yapalım şimdi, bizi mahcup eden bu halleri zaten Allah biliyor diye açığa mı vuralım?
Allah, hatalar, günahlar işlesek dahi özür dilediğimizde onu tekrar bizim başımıza kakmayan merhamet sahibidir. Allah, iyiliklerimizle kötülüklerimizi örtendir. Yolunda mücadelemizi dikkate alarak kötülüklerimizi örtendir ve bize sahip çıkandır.
Ama insan öyle mi? Saklamadığınız, deşifre ettiğiniz, fütursuzca paylaştığınız hatalarınızı, günahlarınızı arşivler. Sizi zaaflarınızdan vurmak için… Tevbe etseniz bile o sicilinizdedir artık. Onun için günahlarımıza, hatalarımıza şahit kılmamalıyız insanları, gün gelir devran dönüp mahcubiyet yaşamayalım diye.
Günahı, hataları görünür kılmanın zararları elbette çoktur. “Bir şeyin şüyuu vukuundan daha beterdir.” der bir kural. Vak’a olduğu yerde kalırsa kapsama alanı daralır. Topluma zarar verecek vak’aları haber konusu yapar, gündem edinir, konuşma malzemesi yaparsan saf beyinleri de bu vak’ayla meşgul etmiş olursun. Bir şeyin çok konuşulması onu normalleştirmeye başlar. İnsanlığı yaralayan olayların eskisi kadar etki yaratmamasının altında yatan etkenlerden biri de budur; ayıpların, günahların saklanmaması… Yetişkinler zaaflarını, günahlarını görünür kılmayarak mahcup olup saklasalardı genç dimağlar bunlara şahit olmazlardı.
Neden?! Sorgulamamız gerekmiyor mu? “Allah’ın bildiğini kuldan mı saklayayım!” diyen zihniyetin umursamazlığından. Günah işlemek kolaylaştırılırsa günahkâr daha rahat işler günahını. Vicdanı da rahatsız etmez artık. Elle gelen düğün bayram artık onun için. Ne yani, ne yapabilir ki herkes aynı, hem onun kalbi temizdir, ameli temiz olmasa da. Oturuşu, kalkışı, yemesi, içmesi, giyimi, kuşamı ile kötülüğe teşvik ederken, kimse hakkında kötü, kötülük düşünmediği ile rahatlamaya çalışır. Çalmasını meşrulaştırır, çırpmasını meşrulaştırır, usul bunu gerektiriyordur. Saklamaya gerek yok, Allah biliyor zaten.
Ah İnsan! Nasıl da mahir hevasını besleme konusunda. Aynı insan Allah’ın istediği ve bildiği ibadetlerini niye görünür kılmaz da bir paradoks yaşar. “İbadetin gizli olanı makbuldür” der. Gizledikçe Allah’ın emrettiklerini, kalbe hapsettikçe imanı, ortadan kaldırdıkça Allah’ı hatırlatıcıları, ortam şeytanın arenası oldu. Şeytan ve dostları, imanını gizleyen, salih amele dönüştüremeyen kişinin kimliğini yok etti. Utanır oldu Müslüman, kimliğini görünür kılan şeylerden, iftihar eder oldu günahlarından. Ve hayattan uzaklaştı insani değerler, mekânlar ve imkânlar. Yeryüzü barlarıyla, bankalarıyla, günah pazarlayan tacirleriyle Allah’a savaş açan bir meydana döndü.
Çözüm ne? Allah’ın bildiği günahlarımızı ıslah edip günahları meşrulaştıran imkânları yok ederek, içeriğini boşaltmadan ibadetlerimizi görünür kılan atılımların peşinden koşmalıyız. Allah’ın razı olacağı, temelinde takva olan mescidleri çoğaltmalıyız. Panolar, ekranlar, meydanlar, mekânlar kötülüğün ifşasına imkân vermemeli. Güzelliklerin, doğrulukların, iyiliklerin imkânları olmalı. Günah kişinin kendisiyle münhasır kalmalı. Elbette cehenneme gitme özgürlüğü var ama dünyayı cehenneme çevirme özgürlüğü olmamalı. Fitne kol gezmemeli elini kolunu sallaya sallaya. Hayat boşluk tanır mı? Güzellikler arz-ı endam etmezse gönüllerde, sokaklarda, meydanlarda, ses vermezse minarelerden, çağıramazsa güzele, doğruya ve iyiye, meydan kötülere kalır ve artık güzelin, iyinin, doğrunun da adalet özlemi rafa kaldırılır. Güçlü mü’minler olmak için ayağa kalkıp dünyamıza sahip çıkmak üzere önce kendimize sahip çıkalım. Şimdi değilse ne zaman?
Yazar
İlgili Yazılar
Samimiyetin Hüneri
Kötülüğe alışmak… Sessiz çığlıkların içinde bir metafor oluşturup kendini bunlarla oyalamak. Her gün izlenilen olumsuzluklara, yaşanılan dramlara bir yenisi eklenirken, sadece ‘oyalanma’ davranışlarının içinde kendini gereksiz bir nesne gibi kenarda köşede bırakmak…
Çocuk Hayatın Nesnesi mi?
Anne baba şefkatinin sıcaklığının ötesinde ruhu üşürken, bedeninin konforu içindi tüm hesaplar. Özel odası olacak, özel okullarda okuyacak, özel arabalarla gezecek, marka elbiselerle büyüyecekti. Bunun için de para gerekliydi. Yani kazanılan her şey çocuğa rağmen çocuk içindi. Peki, çocuk ne içindi?
Eleştiriye Dair
Eleştiri, insan ve yaşamına değer katan bir kavramdır. Eleştiri ile varlığımızın konumunu ve söylemlerimizin işlerliğini test etme imkânına kavuşuruz. Test etme, ilk bakışta oldukça sevimsiz bir kelime. Fakat bu sevimsizlik algısını, kendimizi yoklamak, tanımak ve bu minvaldeki olumluluklara ulaşmak açısından tersine çevirebiliriz. Bu açıdan eleştirilmek, çoğunun kaçındığı şekilde varlığımızı, söylemlerimizi, kültürel ve düşünsel sermayemizi tehlikeye atan veya şüpheli kılan bir muamele değildir.
Kâfirûn Suresi Örneğinde İslam’ın Nebevî Te’vili ve Sonrası
Te’vil kelimesi; tefsir etmek, yorumlamak, uzak ve gizli mânâlarını açığa çıkarmak, rüyayı tabir etmek;, sözü iyice inceleyip varacağı mânâya vardırmak, bir şeyi, amaçlanan son noktaya ulaştırmak gibi anlamları içermektedir. Rağıb el-İsfahânî te’vilin, “asla dönüş” anlamına gelen “evl” kökünden türediğini belirtmekte ve te’vili, “bir şeyi ilmen veya fiilen kendisinden kastedilen mânâya çevirmek” olarak tanımlamaktadır. İsfahânî evl’den türeyen evvel’e de açıklık getirmektedir: Temel evveldir, sonra bina gelir. Allah evveldir, hiçbir varlık Allah’a sebkat etmez. “Ben Müslimlerin/mü’minlerin ilkiyim.” sözü şu anlama gelir: İslam ve iman konusunda ben, kendisine uyulacak kişiyim. “Onu küfredenlerin ilki siz olmayın.” sözü de, kâfirlikte kendisine uyulan kişi siz olmayın, anlamında bir uyarıdır.
Köy-Şehir Gerilimine Dair Birkaç Mülahaza
İnsan, tabiatı gereği toplumsal bir varlıktır. Yani insan, hayatını devam ettirebilmek için hem maddi açıdan hem de manevi açıdan başka insanlara ihtiyaç duyar ki bu da onun insan olmasından neşet eder. Aslında insan, sosyal olduğu kadar bireysel ihtiyaçlara da sahiptir. Kitab-ı Kerim’in bize öğrettiği de hesabın bireysel görüleceği ancak hayatın ve dinin müşterek yaşanabileceğidir. İnsan, …