Her din tebliğ edilirken bir takım reaksiyonlarla karşı karşıya kalır. Bazı reaksiyonlar duygusal, bazıları kindar, bazıları bencildir. Kimileri de dünyanın sadece kendisine ait olduğunu düşünerek, ötekine hayat hakkı tanımadan egemen olmaya çalışır. Bu egemenlik savaşımını haklı göstermek için de her türlü yola başvurmayı meşrulaştırır. Bu meşrulaştırma eyleminin haksızlığını ortaya çıkaracak hakikatten de müthiş derecede rahatsız olur. Onun için hakikate savaş açar. Lakin bu haksız savaşımını sürdürülebilir kılmak için ona hakikatimsi kostümler giydirmesi gerekir. Zira hakikatle açılan gözlerin sahiplerini eskisi gibi köleleştiremeyeceği için bir takım girişimlerde bulunması gerekir. Direk hakikate savaş açtığında savunma ile karşılaşabilir. Öyle bir taktik uygulaması gerekir ki savunmada olan kişiyi kendi cephesine çekerek, kendi ekmeğine yağ sürdürebilsin. Çünkü bu yöntem daha kalıcı ve daha az zayiat vericidir. Bir kere kendine âşık etmeyegörsün, bir kere o kişiye kendisini aşağı hissettirmeyegörsün, o kişi artık o yalancının hakiki savunucusu olmaya başlar. Kulak sağırlaşmıştır, yalancı seslerin melodileriyle avunur durur. Ya kalp… Hakikati göremeyen, duyamayan insanın kalbi nasıl akledebilir? Yalancının mumunun ışığından sıyrılıp hakikati nasıl görebilir, ona nasıl kulak verebilir?
Nasıl mı? İman edenlerin nasıl iman ettiğini gözlemleyerek… Sahi, onca engele rağmen nasıl iman etmişti iman edenler?
Öncelikle iman etmenin önündeki engeller neler? Bu engellerin kimisi yüzeyde kimisi de derinlerdedir. Hakikatin önüne çekilen perdeleri birer birer açmak gerekir. Ne kadar katmanlı olursa olsun, hakikat örtülemez, hiç bir zalim de bunu başaramamıştır zaten. Fakat kuzu postunda gelmişler, iyilik meleği olarak görünmüşler ortada cadı kazanlarını kaynatırken. Kaynattıkları cadı kazanının ateşini harlarken, tebessümleri ile aldatmışlar insanları. Gülen yüzün arkasındaki hainlik gizlenmiş ustaca.
Bazen fark edenler olmuş bu fesadı, bu hainliği ve itiraz etmişler: “Yeryüzünde fesat çıkarmayın, denildiği zaman, ‘Biz ancak ıslah edicileriz’ derler.” (Bakara 11) ‘Ne münasebet canım, fesat çıkarmak mı? Aksine biz fesatçılara karşı ıslah edicileriz.’ Diyerek, uyarıda bulunanları suçlu çıkarmaya çalışmışlardır. Zulmü üreten, zalimi besleyen odaklar, zulmün altında inlettikleri insanlara kurtarıcı rolünde gelerek, kendilerine kul köle eylemişlerdir insanları.
“Yahudilerden öyleleri var ki (kelimeleri yerlerinden kaydırıp) tahrif ederek onları anlamlarından uzaklaştırırlar. Dillerini eğip bükerek ve dine saldırarak “İşittik, karşı geldik”, “İşit, işitmez olası!” “Râ’inâ” derler. Hâlbuki onlar, “İşittik ve itaat ettik; dinle ve bize bak!” deselerdi, bu kendileri için daha hayırlı olurdu. Fakat Allah, küfürleri yüzünden kendilerini lânetlemiştir. Bu yüzden pek az iman ederler.” (Nisa 46)
İlk bakışta fark edilemeyen (kelimelerin) bu yer değişikliği, bir müddet sonra o hâle alışınca asıl hâli imiş gibi kabul görmeye başlıyor. Bunun için kelimelerin ve kültürlerin aktarımındaki yozlaşmayı dikkate alarak asıl kaynağına ulaşmaya çalışmak da bir sorumluluk/zorunluluktur. Düşmanın ekmeğine yağ süren en önemli tehlikelerdendir kelimelerin tahrif olması ya da küffarın kelimelerinin literatürde olması. Önce dil, ardından mefhum, sonra da eylem değişir. Uzun soluklu bir mücadeledir bu. Manipülatörlerin acelesi yok, bugün değilse yarın…
Bunun için Allah bizi tembihler: “Ey iman edenler! ‘Râinâ’ demeyin, ‘unzurnâ’ deyin. (Söylenenleri) dinleyin. Kâfirler için elem verici bir azap vardır.” (Bakara 104)
Tek ilah, tek kaynak, tek amaç olduğunda muvahhid olur insan. Aidiyet karmaşasını yaşamaması için Allah, kuluna bir kıble tayin etmiş ve bu kıbleden de şaşmamasını istemiştir.
Kıblenin ibresini gösteren pusula Allah’ın elindedir. Kendi pusulalarını insanların eline vermeye çalışan manipülatörler, sinsice yaparlar bunu. Hakikate sımsıkı tutunmayan ellerin boşluğundan yararlanır onlar.
Uyarı gelir: “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın; bölünüp parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman idiniz de Allah gönüllerinizi birleştirdi ve O’nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken, oradan da sizi Allah kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle açıklıyor ki doğru yolu bulasınız.” (Âl-i ʿİmran 103)
Peygamber döneminde Medine’de Evs ve Hazrec kabileleri birbirlerine husumet duyan kardeş kabilelerdi. Müslüman olduktan sonra husumet sükûnete dönüşerek, kardeşçe yaşamaya başladılar. Bunu hazmedemeyen Yahudiler, bu iki kardeş kabile arasındaki geçmiş rekabeti tahrik ederek onları birbirine düşürmeye çalıştılar. Rivayetlere göre geçmiş düşmanlığın derinlerindeki yaralarına neşter vuran şiirler okuyorlardı. Bir gafletle mü’minlerin her şeye rağmen kardeş olduklarını unutarak, manipülasyonun etkisiyle kılıçlarını kınlarından çıkarmışlardı. Olay Peygambere intikal edince: ‘Daha ben aranızdayken mi cahiliye adetlerinize dönüyorsunuz?’ demişti.
Müslümanlar, toplumu çöküşe götüren tarihi düşüncedeki sorunlarını tashih ederek yol almazlarsa manipülasyona kapılarak aceleciliğin kurbanı olurlar. Bunun için yaranın izi dursa da kalpteki etkisini silecek dualara durması gerekir Müslümanın: “Bunların arkasından gelenler şöyle derler: Rabbimiz! Bizi ve bizden önce gelip geçmiş imanlı kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz ki sen çok şefkatli, çok merhametlisin!” (Haşr 10)
Kalp merhametle, sevgiyle, saygıyla bakmazsa kardeşine, öfke çabuk gelir taht kurar o kalpte. Öfkeli kalp hezeyana açıktır. Öfke dindikten sonra ortaya çıkan sonuçlar sahibini mahcup edebilir.
Tarihi verilere göre Cemel Vakası aslında Müslüman iki kardeş arasında olmaması gereken bir vakıa. Bir tarafta peygamberin eşi, diğer tarafta damadı ve kuzeni. ‘Nasıl olabilir?’ diye soramadan edemiyor insan. Birçok Müslümanın ölümüne sebep olan Cemel Vakası Hz. Aişe’yi çok üzmüş, bu acı olayları yaşamaktansa daha önce ölmeyi dileyeceğini dile getirmiştir bir rivayette.
Bunun gibi daha nice vakaları incerlesek, temelinde şunu görüyoruz; hakkaniyetten uzaklaştıkça devreye duygusallık ve fevrilik girmeye başlıyor. Baskın bir yönü olan duygusallık, kişiyi etkisi altına alarak yönetmeye başlıyor. Kişi/kişiler el yordamıyla yol almaya başlıyorlar, ta ki hakikatin aydınlığına çıkıncaya kadar. İlkeler üzerinden yol alanlar, hakikatin aydınlığına gölge düşürmeye çalışanların fısıltılarına kulak vermiyorlar. Çünkü hakikat insanı kendisine basiretle davet ediyor. Gözünü dört aç ve iman ederek gel bu yola, diyor. İkna ile bir yola giren insanı bir başkası daha başka argümanlarla o yoldan çıkarabilir.
Vahiy bu tür manipülatörlerin örnekleri ile doludur. Manipülatörler, kişinin zihnini ikna edemezlerse davranışlarını, davranışlarını kontrol edemezlerse çevresini manipüle etmeye çalışırlar. Pes etmez manipülatörler çünkü kendilerini manipülasyonlara karşı korudukları gibi hakikate karşı da kör ve sağır kesilmişlerdir.
“Kitap ehlinden bir grup, ‘Mü’minlere indirilene günün başlangıcında inanın, sonunda da inkâr edin, belki onlar (size bakarak) dönerler.’ dedi.” (Âl-i ʿİmran 72)
Kelimelerin yerlerini değiştirdiklerinde etkili olamadılar ise vaz mı geçsinler? Sıradaki taktik; sabah iman edecekler, cemaatin içinde bulunacaklar, akşama vazgeçip yüz ekşitecekler ki bununla zayıf halkaları koparsınlar. Yar kenarındaymış gibi tutunanlar vesveselere çabuk kapılırlar; hani şöyle biraz dokunsan düşecek gibi. Bu zayıf karakterler şöyle düşünsünler de vazgeçsinler: ‘’Âlimlerden, bilginlerden biz daha iyi mi bileceğiz?’
Neye niçin inandığını bilenler bu söz ve davranışların etkisinde kalmaz, hatta o kişilerin oyunlarını da boşa çıkarırlar.
Ebubekir (r.a.)’a peygamber hakkında şüpheye düşürecek söz söylediklerinde, o tereddüt etmeden: ‘O söyledi ise doğru söylemiştir.’ diyerek kestirip atmıştır rivayetlere göre. Zira manipülasyoncuların kullandığı keskin tekniklerden biri de şüphedir. Yalan bir de şüphe ile birleşince insanı ve imanı için için yer bitirir. İman ettikten sonra şüphe kapılarının kapatılmasını ister rabbimiz ve buyurur ki: “Bu kitap kendisinde şüphe olmayan bir kitaptır.” (Bakara 2)
Kitaptan (Kur’an-ı Kerim), kitabı gönderenden (Allah), kitabı getirenden (Resul) şüpheye düşmeyeceksin. Şüpheye açık olanlar Allah ile de aldatılırlar. İman eden, şüphe üretenlerin söylemlerini vahye muhalif bulursa onların söylemlerini kendinden uzak tutacaktır.
Durmayacaktır manipülatör. Söze tesir edemedi, söyleyene tesir edemediyse yalan yanlış haber yayacaktır. ‘Çamur at, tutmazsa izi kalsın’ felsefesi ile harekete geçecektir. Her kötü malın bir kör alıcısının olduğunu da bildiğinden, şer tohumlarını saçmaya devam edecektir.
İman sahibini tembihler rabbi: “Ey iman edenler! Bilmeden birilerine zarar verip de sonra yaptığınıza pişman olmamanız için yoldan çıkmışın biri size bir haber getirdiğinde doğruluğunu araştırın.” (Hucurat 6)
Araştırmak, hilm sahibi insanların yapacağı bir şeydir. Her sözün peşine düşen, her harekete ajite olan kişi çok pişman olur. Bin düşünüp bir iş yapılacak zamanlar vardır. Bu zamanları iyi tespit edemeyenler bin iş yapıp bir kere düşünerek, düştükleri kuyulardan çıkamayabilirler. Çıksalar da aldıkları yara berelerin acısı ve izleri ile yaşamak zorunda kalırlar.
“Ey inananlar! Zannın çoğundan sakının, zira zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin suçunu araştırmayın; kimse kimseyi çekiştirmesin; hangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır? Ondan tiksinirsiniz; Allah’tan sakının, şüphesiz Allah tevbeleri daima kabul edendir, acıyandır.” (Hucurat 12)
İşte manipülasyon araçlarından bazıları; zan, tecessüs, çekiştirme, dedikodu… Bu durumlarda kimin kalbi kime karşı nasıl veya ne kadar sükûnet içinde kalabilir ki? Başkasını çekiştirenden nasıl emin olunabilir acaba?
Fırsat kollayanlar bu durumları çok iyi kullanırlar. Tarihte “İfk Hadisesi” gibi nice can yakan olaylar bu tür durum ve ortamlarda makes bulmuştur. Öyle bir kaos ortamı oluşturulur ki herkes bir şekilde kendisini o ortamın içinde bulur. Hızlıca kaos ortamından uzaklaşmak gerekir ki netameli ortamlarda payı olmasın insanın. Hatta daha güçlü olanın, entrikaları gün yüzüne çıkarması gerekir ki kaostan beslenenler aç kalsın.
“Bu iftirayı işittiğinizde, erkek ve kadın mü’minlerin, kendi vicdanları ile hüsnüzanda bulunup da: ‘Bu apaçık bir iftiradır!’ demeleri gerekmez miydi?” (Nur 12)
Mü’min olana bu ayetin gereği gibi davranmak düşer ama kıskançlık, zayıflık, kızgınlık, fevrilik gibi daha nice zaaflara kapılanlar için pek yapacak bir şey yok. Kontrolünü kaybedenler, her tahrike açık, tahmin edilemeyen zarar vericilerdir. Ayan beyan düşmana ne yapacağını bilirsin de gizlenenlere karşı tedbir almak için kuvvetli iman, uyanık bir zihin ve basiret gerekir. Aksi halde kişi, hem kendini hem dâvasını hem de dâvadaşını zor durumda bırakmış olur.
Tarihi ve olayları ilim perspektifinden okuyup hilm ile amel edenlerden olmaya gayret etmeli. Tahriklere ve tahakkümlere açık olmamalı hatta güçlü kimlik sahibi olmak için ilmi, duyguların önüne geçirecek tekâmüle giden yolda işaretleri iyi tanımalı, iyi okumalıyız. Yoksa prensipleri olmayan veya onları dikkate almayanların kılavuzu şarlatanlar olur.
Bir yere doğru gidiyoruz… Bunu tanımlamak, çözmek ve çözümlemek için sergilediğimiz tüm çabalar hep bir yetersizlik hissini ve karamsar belirleyicilerin tahakkümünü besliyor. İnsanın eksenini kaydıran etkenlerin yaşam tarzımızda, zaman algımızda, çalışma biçimimizde, toplumsal ve bireysel kimliklerimizde yarattığı kapsamlı değişimler, korkunun ve endişenin ortaya çıkardığı kabullere dönüşüyor. Nostalji ve kazanım örüntüleri ile tıkanan zihinlerin hayalle gerçek arasında gördüğü bağlantısızlığın doğurduğu ümitsizlik hâli, daha fazla parçayı bütünle eşleştirmesini ve idealize edilen yitirilmişlere ulaşma beklentilerini duygusallaştırmasını sağlıyor.
Varlık düzeyini bitkiden hayvana yükselttiğimizde, devreye bilinç giriyor. Bilinç, ruha benzer şekilde varlığı somut olarak kanıtlanamasa da kesin bir şekilde gözlemlenebilir. Bir hayvan bir darbeyle veya çeşitli ilaçlarla şuursuzlaştırılabilir ancak şuursuz bitkiye şuur aşılamak insanı aşan bir durumdur. Tıpkı ruh gibi şuuru yok etmek elimizdeyken; onu var etmek insan gücünün çok üstündedir.
“İnsanın alışamayacağı acı yoktur” diyenler var. İnsanı alçaltmaz mı bazı acılara alışması? Acıya alışmak mı, ona uyum sağlamak mı? Acıya direnmek mi? Her neyse, bir şekilde acılar da gizlenebiliyor diğer duygular gibi.
Allah ile bağımız devam etmektedir. Allah, dün olduğu gibi bugün de, yarın da gündemimizde olacak. Çünkü hayat devam ediyor. Bu gerçek… Hayat sona erse de bu gerçek… Allah’ın idraki konusunda alacağımız yolun uzun olduğunu Antik Yunan’dan beri yazılı metinlere geçtiğini bildiğimiz “İnsan Tanrı” tahayyülünden halen kurtulamamış olmaktan anlıyoruz. Halen insana ait kimi cismani tanımların, organların, kavramların, ifadelerin vs Allah için de kullanılabileceğini zannediyoruz.
Eleştiri, insan ve yaşamına değer katan bir kavramdır. Eleştiri ile varlığımızın konumunu ve söylemlerimizin işlerliğini test etme imkânına kavuşuruz. Test etme, ilk bakışta oldukça sevimsiz bir kelime. Fakat bu sevimsizlik algısını, kendimizi yoklamak, tanımak ve bu minvaldeki olumluluklara ulaşmak açısından tersine çevirebiliriz. Bu açıdan eleştirilmek, çoğunun kaçındığı şekilde varlığımızı, söylemlerimizi, kültürel ve düşünsel sermayemizi tehlikeye atan veya şüpheli kılan bir muamele değildir.
Vahiy Kılavuzluğunda Manipülasyona Dair
Her din tebliğ edilirken bir takım reaksiyonlarla karşı karşıya kalır. Bazı reaksiyonlar duygusal, bazıları kindar, bazıları bencildir. Kimileri de dünyanın sadece kendisine ait olduğunu düşünerek, ötekine hayat hakkı tanımadan egemen olmaya çalışır. Bu egemenlik savaşımını haklı göstermek için de her türlü yola başvurmayı meşrulaştırır. Bu meşrulaştırma eyleminin haksızlığını ortaya çıkaracak hakikatten de müthiş derecede rahatsız olur. Onun için hakikate savaş açar. Lakin bu haksız savaşımını sürdürülebilir kılmak için ona hakikatimsi kostümler giydirmesi gerekir. Zira hakikatle açılan gözlerin sahiplerini eskisi gibi köleleştiremeyeceği için bir takım girişimlerde bulunması gerekir. Direk hakikate savaş açtığında savunma ile karşılaşabilir. Öyle bir taktik uygulaması gerekir ki savunmada olan kişiyi kendi cephesine çekerek, kendi ekmeğine yağ sürdürebilsin. Çünkü bu yöntem daha kalıcı ve daha az zayiat vericidir. Bir kere kendine âşık etmeyegörsün, bir kere o kişiye kendisini aşağı hissettirmeyegörsün, o kişi artık o yalancının hakiki savunucusu olmaya başlar. Kulak sağırlaşmıştır, yalancı seslerin melodileriyle avunur durur. Ya kalp… Hakikati göremeyen, duyamayan insanın kalbi nasıl akledebilir? Yalancının mumunun ışığından sıyrılıp hakikati nasıl görebilir, ona nasıl kulak verebilir?
Nasıl mı? İman edenlerin nasıl iman ettiğini gözlemleyerek… Sahi, onca engele rağmen nasıl iman etmişti iman edenler?
Öncelikle iman etmenin önündeki engeller neler? Bu engellerin kimisi yüzeyde kimisi de derinlerdedir. Hakikatin önüne çekilen perdeleri birer birer açmak gerekir. Ne kadar katmanlı olursa olsun, hakikat örtülemez, hiç bir zalim de bunu başaramamıştır zaten. Fakat kuzu postunda gelmişler, iyilik meleği olarak görünmüşler ortada cadı kazanlarını kaynatırken. Kaynattıkları cadı kazanının ateşini harlarken, tebessümleri ile aldatmışlar insanları. Gülen yüzün arkasındaki hainlik gizlenmiş ustaca.
Bazen fark edenler olmuş bu fesadı, bu hainliği ve itiraz etmişler: “Yeryüzünde fesat çıkarmayın, denildiği zaman, ‘Biz ancak ıslah edicileriz’ derler.” (Bakara 11) ‘Ne münasebet canım, fesat çıkarmak mı? Aksine biz fesatçılara karşı ıslah edicileriz.’ Diyerek, uyarıda bulunanları suçlu çıkarmaya çalışmışlardır. Zulmü üreten, zalimi besleyen odaklar, zulmün altında inlettikleri insanlara kurtarıcı rolünde gelerek, kendilerine kul köle eylemişlerdir insanları.
“Yahudilerden öyleleri var ki (kelimeleri yerlerinden kaydırıp) tahrif ederek onları anlamlarından uzaklaştırırlar. Dillerini eğip bükerek ve dine saldırarak “İşittik, karşı geldik”, “İşit, işitmez olası!” “Râ’inâ” derler. Hâlbuki onlar, “İşittik ve itaat ettik; dinle ve bize bak!” deselerdi, bu kendileri için daha hayırlı olurdu. Fakat Allah, küfürleri yüzünden kendilerini lânetlemiştir. Bu yüzden pek az iman ederler.” (Nisa 46)
İlk bakışta fark edilemeyen (kelimelerin) bu yer değişikliği, bir müddet sonra o hâle alışınca asıl hâli imiş gibi kabul görmeye başlıyor. Bunun için kelimelerin ve kültürlerin aktarımındaki yozlaşmayı dikkate alarak asıl kaynağına ulaşmaya çalışmak da bir sorumluluk/zorunluluktur. Düşmanın ekmeğine yağ süren en önemli tehlikelerdendir kelimelerin tahrif olması ya da küffarın kelimelerinin literatürde olması. Önce dil, ardından mefhum, sonra da eylem değişir. Uzun soluklu bir mücadeledir bu. Manipülatörlerin acelesi yok, bugün değilse yarın…
Bunun için Allah bizi tembihler: “Ey iman edenler! ‘Râinâ’ demeyin, ‘unzurnâ’ deyin. (Söylenenleri) dinleyin. Kâfirler için elem verici bir azap vardır.” (Bakara 104)
Kıblenin ibresini gösteren pusula Allah’ın elindedir. Kendi pusulalarını insanların eline vermeye çalışan manipülatörler, sinsice yaparlar bunu. Hakikate sımsıkı tutunmayan ellerin boşluğundan yararlanır onlar.
Uyarı gelir: “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın; bölünüp parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman idiniz de Allah gönüllerinizi birleştirdi ve O’nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken, oradan da sizi Allah kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle açıklıyor ki doğru yolu bulasınız.” (Âl-i ʿİmran 103)
Peygamber döneminde Medine’de Evs ve Hazrec kabileleri birbirlerine husumet duyan kardeş kabilelerdi. Müslüman olduktan sonra husumet sükûnete dönüşerek, kardeşçe yaşamaya başladılar. Bunu hazmedemeyen Yahudiler, bu iki kardeş kabile arasındaki geçmiş rekabeti tahrik ederek onları birbirine düşürmeye çalıştılar. Rivayetlere göre geçmiş düşmanlığın derinlerindeki yaralarına neşter vuran şiirler okuyorlardı. Bir gafletle mü’minlerin her şeye rağmen kardeş olduklarını unutarak, manipülasyonun etkisiyle kılıçlarını kınlarından çıkarmışlardı. Olay Peygambere intikal edince: ‘Daha ben aranızdayken mi cahiliye adetlerinize dönüyorsunuz?’ demişti.
Müslümanlar, toplumu çöküşe götüren tarihi düşüncedeki sorunlarını tashih ederek yol almazlarsa manipülasyona kapılarak aceleciliğin kurbanı olurlar. Bunun için yaranın izi dursa da kalpteki etkisini silecek dualara durması gerekir Müslümanın: “Bunların arkasından gelenler şöyle derler: Rabbimiz! Bizi ve bizden önce gelip geçmiş imanlı kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz ki sen çok şefkatli, çok merhametlisin!” (Haşr 10)
Kalp merhametle, sevgiyle, saygıyla bakmazsa kardeşine, öfke çabuk gelir taht kurar o kalpte. Öfkeli kalp hezeyana açıktır. Öfke dindikten sonra ortaya çıkan sonuçlar sahibini mahcup edebilir.
Tarihi verilere göre Cemel Vakası aslında Müslüman iki kardeş arasında olmaması gereken bir vakıa. Bir tarafta peygamberin eşi, diğer tarafta damadı ve kuzeni. ‘Nasıl olabilir?’ diye soramadan edemiyor insan. Birçok Müslümanın ölümüne sebep olan Cemel Vakası Hz. Aişe’yi çok üzmüş, bu acı olayları yaşamaktansa daha önce ölmeyi dileyeceğini dile getirmiştir bir rivayette.
Bunun gibi daha nice vakaları incerlesek, temelinde şunu görüyoruz; hakkaniyetten uzaklaştıkça devreye duygusallık ve fevrilik girmeye başlıyor. Baskın bir yönü olan duygusallık, kişiyi etkisi altına alarak yönetmeye başlıyor. Kişi/kişiler el yordamıyla yol almaya başlıyorlar, ta ki hakikatin aydınlığına çıkıncaya kadar. İlkeler üzerinden yol alanlar, hakikatin aydınlığına gölge düşürmeye çalışanların fısıltılarına kulak vermiyorlar. Çünkü hakikat insanı kendisine basiretle davet ediyor. Gözünü dört aç ve iman ederek gel bu yola, diyor. İkna ile bir yola giren insanı bir başkası daha başka argümanlarla o yoldan çıkarabilir.
Vahiy bu tür manipülatörlerin örnekleri ile doludur. Manipülatörler, kişinin zihnini ikna edemezlerse davranışlarını, davranışlarını kontrol edemezlerse çevresini manipüle etmeye çalışırlar. Pes etmez manipülatörler çünkü kendilerini manipülasyonlara karşı korudukları gibi hakikate karşı da kör ve sağır kesilmişlerdir.
“Kitap ehlinden bir grup, ‘Mü’minlere indirilene günün başlangıcında inanın, sonunda da inkâr edin, belki onlar (size bakarak) dönerler.’ dedi.” (Âl-i ʿİmran 72)
Kelimelerin yerlerini değiştirdiklerinde etkili olamadılar ise vaz mı geçsinler? Sıradaki taktik; sabah iman edecekler, cemaatin içinde bulunacaklar, akşama vazgeçip yüz ekşitecekler ki bununla zayıf halkaları koparsınlar. Yar kenarındaymış gibi tutunanlar vesveselere çabuk kapılırlar; hani şöyle biraz dokunsan düşecek gibi. Bu zayıf karakterler şöyle düşünsünler de vazgeçsinler: ‘’Âlimlerden, bilginlerden biz daha iyi mi bileceğiz?’
Neye niçin inandığını bilenler bu söz ve davranışların etkisinde kalmaz, hatta o kişilerin oyunlarını da boşa çıkarırlar.
Ebubekir (r.a.)’a peygamber hakkında şüpheye düşürecek söz söylediklerinde, o tereddüt etmeden: ‘O söyledi ise doğru söylemiştir.’ diyerek kestirip atmıştır rivayetlere göre. Zira manipülasyoncuların kullandığı keskin tekniklerden biri de şüphedir. Yalan bir de şüphe ile birleşince insanı ve imanı için için yer bitirir. İman ettikten sonra şüphe kapılarının kapatılmasını ister rabbimiz ve buyurur ki: “Bu kitap kendisinde şüphe olmayan bir kitaptır.” (Bakara 2)
Kitaptan (Kur’an-ı Kerim), kitabı gönderenden (Allah), kitabı getirenden (Resul) şüpheye düşmeyeceksin. Şüpheye açık olanlar Allah ile de aldatılırlar. İman eden, şüphe üretenlerin söylemlerini vahye muhalif bulursa onların söylemlerini kendinden uzak tutacaktır.
Durmayacaktır manipülatör. Söze tesir edemedi, söyleyene tesir edemediyse yalan yanlış haber yayacaktır. ‘Çamur at, tutmazsa izi kalsın’ felsefesi ile harekete geçecektir. Her kötü malın bir kör alıcısının olduğunu da bildiğinden, şer tohumlarını saçmaya devam edecektir.
İman sahibini tembihler rabbi: “Ey iman edenler! Bilmeden birilerine zarar verip de sonra yaptığınıza pişman olmamanız için yoldan çıkmışın biri size bir haber getirdiğinde doğruluğunu araştırın.” (Hucurat 6)
Araştırmak, hilm sahibi insanların yapacağı bir şeydir. Her sözün peşine düşen, her harekete ajite olan kişi çok pişman olur. Bin düşünüp bir iş yapılacak zamanlar vardır. Bu zamanları iyi tespit edemeyenler bin iş yapıp bir kere düşünerek, düştükleri kuyulardan çıkamayabilirler. Çıksalar da aldıkları yara berelerin acısı ve izleri ile yaşamak zorunda kalırlar.
“Ey inananlar! Zannın çoğundan sakının, zira zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin suçunu araştırmayın; kimse kimseyi çekiştirmesin; hangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır? Ondan tiksinirsiniz; Allah’tan sakının, şüphesiz Allah tevbeleri daima kabul edendir, acıyandır.” (Hucurat 12)
İşte manipülasyon araçlarından bazıları; zan, tecessüs, çekiştirme, dedikodu… Bu durumlarda kimin kalbi kime karşı nasıl veya ne kadar sükûnet içinde kalabilir ki? Başkasını çekiştirenden nasıl emin olunabilir acaba?
Fırsat kollayanlar bu durumları çok iyi kullanırlar. Tarihte “İfk Hadisesi” gibi nice can yakan olaylar bu tür durum ve ortamlarda makes bulmuştur. Öyle bir kaos ortamı oluşturulur ki herkes bir şekilde kendisini o ortamın içinde bulur. Hızlıca kaos ortamından uzaklaşmak gerekir ki netameli ortamlarda payı olmasın insanın. Hatta daha güçlü olanın, entrikaları gün yüzüne çıkarması gerekir ki kaostan beslenenler aç kalsın.
“Bu iftirayı işittiğinizde, erkek ve kadın mü’minlerin, kendi vicdanları ile hüsnüzanda bulunup da: ‘Bu apaçık bir iftiradır!’ demeleri gerekmez miydi?” (Nur 12)
Mü’min olana bu ayetin gereği gibi davranmak düşer ama kıskançlık, zayıflık, kızgınlık, fevrilik gibi daha nice zaaflara kapılanlar için pek yapacak bir şey yok. Kontrolünü kaybedenler, her tahrike açık, tahmin edilemeyen zarar vericilerdir. Ayan beyan düşmana ne yapacağını bilirsin de gizlenenlere karşı tedbir almak için kuvvetli iman, uyanık bir zihin ve basiret gerekir. Aksi halde kişi, hem kendini hem dâvasını hem de dâvadaşını zor durumda bırakmış olur.
Tarihi ve olayları ilim perspektifinden okuyup hilm ile amel edenlerden olmaya gayret etmeli. Tahriklere ve tahakkümlere açık olmamalı hatta güçlü kimlik sahibi olmak için ilmi, duyguların önüne geçirecek tekâmüle giden yolda işaretleri iyi tanımalı, iyi okumalıyız. Yoksa prensipleri olmayan veya onları dikkate almayanların kılavuzu şarlatanlar olur.
İlgili Yazılar
Kendine Yabancılaşmak: Çölün Kentine Sıkışmak
Bir yere doğru gidiyoruz… Bunu tanımlamak, çözmek ve çözümlemek için sergilediğimiz tüm çabalar hep bir yetersizlik hissini ve karamsar belirleyicilerin tahakkümünü besliyor. İnsanın eksenini kaydıran etkenlerin yaşam tarzımızda, zaman algımızda, çalışma biçimimizde, toplumsal ve bireysel kimliklerimizde yarattığı kapsamlı değişimler, korkunun ve endişenin ortaya çıkardığı kabullere dönüşüyor. Nostalji ve kazanım örüntüleri ile tıkanan zihinlerin hayalle gerçek arasında gördüğü bağlantısızlığın doğurduğu ümitsizlik hâli, daha fazla parçayı bütünle eşleştirmesini ve idealize edilen yitirilmişlere ulaşma beklentilerini duygusallaştırmasını sağlıyor.
Garibal Enfeksiyonlar (I)
Varlık düzeyini bitkiden hayvana yükselttiğimizde, devreye bilinç giriyor. Bilinç, ruha benzer şekilde varlığı somut olarak kanıtlanamasa da kesin bir şekilde gözlemlenebilir. Bir hayvan bir darbeyle veya çeşitli ilaçlarla şuursuzlaştırılabilir ancak şuursuz bitkiye şuur aşılamak insanı aşan bir durumdur. Tıpkı ruh gibi şuuru yok etmek elimizdeyken; onu var etmek insan gücünün çok üstündedir.
Gazze ya da Acının Onmaz Hali
“İnsanın alışamayacağı acı yoktur” diyenler var. İnsanı alçaltmaz mı bazı acılara alışması? Acıya alışmak mı, ona uyum sağlamak mı? Acıya direnmek mi? Her neyse, bir şekilde acılar da gizlenebiliyor diğer duygular gibi.
İnsanda Yüzün İkamesi ve Allah ile Yüzleşme
Allah ile bağımız devam etmektedir. Allah, dün olduğu gibi bugün de, yarın da gündemimizde olacak. Çünkü hayat devam ediyor. Bu gerçek… Hayat sona erse de bu gerçek… Allah’ın idraki konusunda alacağımız yolun uzun olduğunu Antik Yunan’dan beri yazılı metinlere geçtiğini bildiğimiz “İnsan Tanrı” tahayyülünden halen kurtulamamış olmaktan anlıyoruz. Halen insana ait kimi cismani tanımların, organların, kavramların, ifadelerin vs Allah için de kullanılabileceğini zannediyoruz.
Eleştiriye Dair
Eleştiri, insan ve yaşamına değer katan bir kavramdır. Eleştiri ile varlığımızın konumunu ve söylemlerimizin işlerliğini test etme imkânına kavuşuruz. Test etme, ilk bakışta oldukça sevimsiz bir kelime. Fakat bu sevimsizlik algısını, kendimizi yoklamak, tanımak ve bu minvaldeki olumluluklara ulaşmak açısından tersine çevirebiliriz. Bu açıdan eleştirilmek, çoğunun kaçındığı şekilde varlığımızı, söylemlerimizi, kültürel ve düşünsel sermayemizi tehlikeye atan veya şüpheli kılan bir muamele değildir.