Hayatın ağır yüklerinden biri de hayata dair umutsuzluk yükünü yüklenmektir. Umutsuzluk öyle ağır öyle incitici bir duygudur ki insanı sürekli tedirgin, huzursuz ve mutsuz kılar. Korku içinde günlerini, yıllarını elinden alıp götürür. Umutsuzluk, tedavisi zor bir hastalık gibidir. Bir defa bir bünyede kök saldı mı; bütün uzuvların işlevini değiştirebilir.
Gören göz artık eskisi gibi bakmıyor; sadece kötümseri görüyor. Karanlığı güneşe tercih ediyor. İşiten kulak artık sadece olumsuzu duyuyor. Güzeli, faydalıyı duymuyor. Akıl, doğruyu-yanlışı birbirinden ayıramıyor. Etrafında ‘umut’ verici ne kadar olay vuku bulursa bulsun, kişi bunların farkında bile olmuyor.
Umutsuzluk, yaşarken yaşamıyor gibi hayatın dışına itilmek, ya da bu dünya hayatı oyunundan başrol kendisinden alınmış gibi hissetmektir. Artık kendi hayatının kontrolü, kendi istek ve hedefleri, anlam yitirip-değersizleşmiştir. Rüzgârın önündeki kuru ot misali rüzgâr hangi yöne uçurursa oraya gitmektir. Direnişini, gücünü yitirmektir. Melankolik bir duygu atmosferi içinde ‘asıl amacını’ yitirip O’na sonsuz merhamet sunan gücü unutmasıdır.
Bu yazının devamı
210. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın
olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken
gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
Güneş doğmuş çaydanlıklar koyulmuştu mavi alevin üstüne. Alelacele bir yere yetişmek için evinden fırlayan insanlar, parke taşlarla döşenmiş sokakları hızlı hızlı geçip doldurmuştu -yeniden- iki metrekare olan çay ocağını. Ocaktan yükselen buharlar bir nem bulutu oluşturmuştu. Neredeyse yağmur oluşturacak doygunluktaydı. Sigara dumanları da bu bulutlara sis gibi eşlik ediyordu. Ocaktaki çaydanlık biraz daha fokurdasa hafiften çiseleyecek neredeyse.
Öykü, kahraman anlatıcının kendine dönük içsel çözümlemelerde bulunduğu bir değişim durumunu konu edinir. Bu değişim durumu anlatıcının kendisi, etrafındakiler ve eşyalarla olan ilişkileri ile gelişim gösterir.
Herkesin kendine yeteceği, kendini hep öncelemesi gerektiği; kendi çıkarlarını herkesin çıkarının üstünde tutması gerektiği, bir düşünce dünyası inşa ediliyor. Öyle ki hayatın merkezine sadece kendi benliğini koyup onun için gerekeni gözünü kırpmadan yapabiliyor.
Beklemek, insan varoluşunun en temel fakat çoğu zaman en az fark edilen tecrübelerinden biridir. İnsan, yaşamı boyunca bir dizi bekleme ânının kıyısında durur: doğumu bekleyen bir anne, haber bekleyen bir âşık, kurtuluşu bekleyen bir toplum… Beklemek, görünürde zamanın akışına boyun eğmek gibi dururken, aslında insanın gelecekle, umutla ve zamanla kurduğu derin bir ilişki biçimidir.
Azmiyle Ümidiyle Yaşar Hep Yaşayanlar
Bir şeyden ümitsiz olan, ondan uzak olur.
Hz. Ömer
Hayatın ağır yüklerinden biri de hayata dair umutsuzluk yükünü yüklenmektir. Umutsuzluk öyle ağır öyle incitici bir duygudur ki insanı sürekli tedirgin, huzursuz ve mutsuz kılar. Korku içinde günlerini, yıllarını elinden alıp götürür. Umutsuzluk, tedavisi zor bir hastalık gibidir. Bir defa bir bünyede kök saldı mı; bütün uzuvların işlevini değiştirebilir.
Gören göz artık eskisi gibi bakmıyor; sadece kötümseri görüyor. Karanlığı güneşe tercih ediyor. İşiten kulak artık sadece olumsuzu duyuyor. Güzeli, faydalıyı duymuyor. Akıl, doğruyu-yanlışı birbirinden ayıramıyor. Etrafında ‘umut’ verici ne kadar olay vuku bulursa bulsun, kişi bunların farkında bile olmuyor.
Umutsuzluk, yaşarken yaşamıyor gibi hayatın dışına itilmek, ya da bu dünya hayatı oyunundan başrol kendisinden alınmış gibi hissetmektir. Artık kendi hayatının kontrolü, kendi istek ve hedefleri, anlam yitirip-değersizleşmiştir. Rüzgârın önündeki kuru ot misali rüzgâr hangi yöne uçurursa oraya gitmektir. Direnişini, gücünü yitirmektir. Melankolik bir duygu atmosferi içinde ‘asıl amacını’ yitirip O’na sonsuz merhamet sunan gücü unutmasıdır.
Bu yazının devamı 210. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
İlgili Yazılar
Hep Aynı Sıradanlık
Güneş doğmuş çaydanlıklar koyulmuştu mavi alevin üstüne. Alelacele bir yere yetişmek için evinden fırlayan insanlar, parke taşlarla döşenmiş sokakları hızlı hızlı geçip doldurmuştu -yeniden- iki metrekare olan çay ocağını. Ocaktan yükselen buharlar bir nem bulutu oluşturmuştu. Neredeyse yağmur oluşturacak doygunluktaydı. Sigara dumanları da bu bulutlara sis gibi eşlik ediyordu. Ocaktaki çaydanlık biraz daha fokurdasa hafiften çiseleyecek neredeyse.
Sinvar’ın Âsası
Yüzündeki öfkeyi kim görmüş başka bir yüzde?
Başka yüzlerin öfkesi, anlata anlata bitirilemeyecek borçlar çıkarır.
Küsmüş suratlar dökülür insanların öfkelerinden.
Ali Haydar Haksal’ın Aynamın Sonsuzluğundaki Sen Öyküsü Üzerine
Öykü, kahraman anlatıcının kendine dönük içsel çözümlemelerde bulunduğu bir değişim durumunu konu edinir. Bu değişim durumu anlatıcının kendisi, etrafındakiler ve eşyalarla olan ilişkileri ile gelişim gösterir.
Ne Kadar İhtimam Gösteriyoruz?
Herkesin kendine yeteceği, kendini hep öncelemesi gerektiği; kendi çıkarlarını herkesin çıkarının üstünde tutması gerektiği, bir düşünce dünyası inşa ediliyor. Öyle ki hayatın merkezine sadece kendi benliğini koyup onun için gerekeni gözünü kırpmadan yapabiliyor.
Beklemenin Ontolojik Derinliği
Beklemek, insan varoluşunun en temel fakat çoğu zaman en az fark edilen tecrübelerinden biridir. İnsan, yaşamı boyunca bir dizi bekleme ânının kıyısında durur: doğumu bekleyen bir anne, haber bekleyen bir âşık, kurtuluşu bekleyen bir toplum… Beklemek, görünürde zamanın akışına boyun eğmek gibi dururken, aslında insanın gelecekle, umutla ve zamanla kurduğu derin bir ilişki biçimidir.
Alışverişe devam et
Nida Dergisi Destek
Size nasıl yardımcı olabiliriz?
Merhaba. Yardım almak istediğiniz konuyu aşağıdan seçebilirsiniz.
Hangi konuda yardımcı olabiliriz?
Bize mesaj bırakın
İletişim bilgileriniz yalnızca talebinize dönüş yapmak amacıyla kullanılır.